Kendi evlerindeyken, kocası Agnes’in elini tutmasına, onu ateşin yanından çekip bir sandalyeye oturtmasına, kendi gözlerinin dalıp gitmesine, Agnes’in parmaklarını saçlarına geçirip başını ovmasına izin veriyor ve Agnes onun bir kişilikten ötekine geçiverdiğini hissediyor; öteki, büyük evdeki kişiliğin, yanan mumdan süzülen damlalar misali eriyip giderek içindeki adamı ortaya çıkardığını hissediyor.
Dünyaya tek başımıza fırlatıldığımız gibi, dünyadan da tek başımıza fırlatılacağız. Bu yalnız yolculukta da sanki her koyun kendi bacağından asılıyor. Gibi…
Hepimiz kendimizi bu dünyaya “fırlatılmış” bir halde bulduk. İlk doğduğumuz anda ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı bilmiyorduk. Yetişkinliğimizde de bu sorulara verebileceğimiz net ve genelgeçer cevaplarımız yoktur. Muhtemelen hiç de olmayacak. Hepimiz çaresizce çabalıyoruz. Çaresiziz, çünkü dünya ve hayat bize hep yabancı, hep bilinmez kalacak.
Heidegger’e göre insan olmanın bir vasfı da kendimizi hiçbir zaman evimizde, yerimizde, yurdumuzda hissedemeyecek olmamızdır. Bu konuda yapılacak pek bir şey yoktur, çünkü hayat her şeyden önce belirsiz, tekinsiz ve bilinmezdir.