Biraz önce bir film izledim. İsmi Atlıkarınca. Biz ne kadar şükretsek az. Ne güzel; evde, aile içinde, güvenle büyüdük. Ama bunu yaşayan binlerce çocuk var. “Doğru baba seçmek çok önemli” diye düşünürken eski bir anı gözümde bütün gürültüsüyle canlandı. Sanırım 2020 civarıydı, Covid döneminde hastaneden taburcu olmuştuk. sevgilimle 1 ay pencereden görüşmüşüz çok özlemişiz. 2 yaşında bir kız yeğenim var. Sevgilimi çok seviyordu. “Bulağ, Bulağ” diye peşinden koşuyor, onu görmek için can atıyordu. Bu arada ailelerimiz yoğun bakım sürecinden önce tanışmıştı zaten biz ailece o geceden sonra pozitif olmuştuk. Sevgilim, müstakbel eşim Bulağ taburculuktan sonra ilk fırsatta bir akşam beni görmeye geldi. Hava erken kararıyordu. Yeğenim de onu görmek için ağladığından onu da aşağı indirdim. Arabada geçti hadise.. Kucağına aldı, biraz sevdi. Sonra birlikte markete gittiler. Kaju çok sevdiği için onu sık sık markete götürürdü. “Kaju nerede kızım?” der, benim küçük bebeğim de tarif ederdi. Gidip alırlardı. Neyse, marketten geldiler. Hem kaju yiyorlar hem oynuyorlardı. Bir ara sevgilim beni koklamaya arada yanağımı boynumu öpmeye başladı. Fakat yüzü çok ısındı, dudakları belirgin şekilde sıcacık oldu. Bu sırada bebek de onun kucağında, küçük ayaklarıyla üzerinde geziniyor, zıplıyordu. Sevgilimin, çocuk kucağındayken artan vücut ısısı ve gözlerini kısması beni şüpheye düşürdü. Elimle sertleşip sertleşmediğini kontrol etmek istedim. Aniden elimi tuttu ve itti. Telefonun ışığını açtım. “Bakacağım” dedim. “Ne demek istiyorsun?” diye agresifleşti. Ama ne kadar karşı çıkabilirdi? Işığı açmıştım. Yüzü alı al, moru mor olmuştu. Parmağımın ucuyla dokundum; taş gibiydi. Bebeği apar topar kucağından aldım. Panikle, “Saçmalama, ben öyle biri miyim? Seni özledim, kokunu alınca oldu”
SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI-KDY
HAYY’DAN HU’YA YARATILIŞ MUCİZESİ Hücreden Allah’a SELİMGÜRBÜZER Yaklaşık iki yıldır Enpolitikte yayınlanan Fen bilimleriyle ilgili köşe yazılarımı Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi başlığı altında Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan çıkan eserimle nihayet okuyucu ile buluşturabildim. Dergi boyutunda 603 sayfalık çok büyük hacimli kitabımı 10 bölüm altında kaleme alıp 92 ayrı makaleden oluşuyor. Kitabın yazarı olarak eserimi Bayburt eğitim tarihinde önemli izleri bulunan Biyoloji öğretmenim rahmetli Erol Kılıç ve Üniversiteden Hocalarıma ithaf edip kitabın önsüzünde şu ifadelere yer verdim: “Gençlik yıllarımdan bugüne Fen bilimlerine merakım nihayetinde bu kitabı yazmamı da beraberinde getirdi. Öyle ki Liseyi Tabii Bilimler bölümünden, Üniversiteyi Biyoloji bölümünde okuyor olmamın, meslek hayatımı Hematoloji, Mikrobiyoloji, Biyokimya, Deney Hayvanları ve Adli Tıp laboratuvarlarında biyolog olarak çalışıyor olmamın, Ankara Büyük Şehir Belediyesinin Gazi Üniversitesi işbirliği ile açılan Belteks kurslarından birçok dalda edindiğim deneyimlerimin bu eseri ortaya koymamda çok büyük katkısı oldu diyebilirim. Eser incelendiğinde içerik olarak Fen bilimlerine olan bakışımız materyalist ve evrimci dogma bir bakış açısıyla değil tam aksine mutlak ilim sahibi Yüce Allah’ın kullarına yaratılış mucizesi olarak lütfettiği “Düşünen insanlar için nice hikmetler vardır” düsturunca kaleme alınan bir eser olduğu görülecektir. Aynı zamanda bu eser iki yıl öncesinde Enpolitik internet sitesinde makale halinde yayınlanmış olan yazılarımın derleyip toparlayaraktan kitap haline getirilmiş bir eserdir. Madem yıllar öncesinde yayınlanan makaleleri kitap haline getirmiş hali bir eserdir bu, o halde bakalım gençlik yıllarımdan bugüne dek
Reklam
Sarhoş olsak ya tek vücut olsak ya Yüksek doz aşk alıp burda mutlu ölsek ya...🎧🚬🍻
Müzik
Bir insanın vücut sıcaklığını yitirmiş olmasını ölüm olarak adlandırıyorsak, kalbinin sıcaklığını yitirmesini de ölüm olarak adlandırabileceğimizi düşünüyorum.
Alıntı
Ey İnsan! Ölümden Sonrasını Düşündün mü?
Öldükten yaklaşık 30 dakika içerisinde vücutta refleks diye bir şey kalmıyor. Gevşeyen kaslar dolayısıyla ağız ve göz kapakları açık kalıyor. Boşaltım sistemi tamamen gevşiyor, idrar akıntısı olmaya başlıyor. Ölümün gerçekleşmesinden 24 saat sonra vücut çürümeye başlıyor. Solunumun durması bakteriler için işaret oluyor ve çalışmaya başlıyorlar. İlk çürüyen organlar ise göz, beyin, mide ve bağırsaklar. Ceset şişman ise daha çabuk çürürken, tuzlu suda boğulanlar daha geç çürüyor. En geç çürüyen kısımlar ise kalp, mesane ve böbrek. İlk çürüyen yer olan mide ve bağırsaklarda bakteriler yoğun çalıştıkları için hızla gaz ortaya çıkıyor. Bu gaz, karın bölgesinin şişmesine sebep oluyor. Derinin üstü yanık gibi su toplarken, vücutta biriken sülfür yüzünden renk siyaha dönmeye başlıyor. Günden güne şişen karın patlıyor ve göğüs çöküyor. Bu olay “MEZAR ÜSTÜNDEN” duyulabilecek kadar sesli olabiliyor. Ortalama 4 yıl sonra insan tamamen kemik haline dönüşüyor. Güzelliğin, yakışıklılığın, zenginliğin, kibrin, malın mülkün, makamın mevkiin nerede? Yeryüzünde kasıntı bir şekilde gezen, küçük dağları ben yarattım egosuna sahip olan, insanları küçücük beyniyle aşağılamaya çalışan, hayatı statü ve dünyada kazanacağı geçici başarılara odaklayan her kibirlinin sonu budur... Paranın satın aldığı insanların sonu budur. Mevkie gelmek için karakterini satan, çevresini ezen, zulme uğrayan insanların üzerine basarak bir şeyler elde etmeye çalışanların sonu budur… Güzelliğiyle, hayatı boyunca makyaj/süse adanan, cildi kurumasın diye her gün özenle kremlenip yumuşatılan bedenin sonu budur… Hayatını fitness salonlarında ayna karşısında kaslarına bakarak geçiren, tek hedefi vücut büyütüp bununla Instagrama fotoğraf atan kişilerin de sonu budur... Çalışın, başarılı olun, insanlığa fayda verin ama
Hayat ve İnsan
EDİLLE-İ ŞERİYYE'NİN TERSİNE ÇEVRİLMESİ...
(...) Tarihselci bakışta Sünnet, Kur’ân’ın Allah Resûlü tarafından tebliğ, tebyin ve tatbik edilmiş bağlayıcı şekli olmaktan çıkar; belirli bir tarihî vasatta oluşmuş tecrübe ve vesile hâline gelir. Böylece Sünnet’in normatif ve tarih-üstü örneklik vasfı zayıflar. Oysa Kur’ân’ın ilk muhatabı doğrudan doğruya Allah Resûlü’dür. “Vahiy önce Peygamber’e geldi” demek, “Kur’ân’ın ilk anlayış merkezi, ilk tatbik merkezi ve ilk insanî karşılığı Allah Resûlü’dür” demektir. O hâlde Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Allah Resûlü, Kur’ân’a herhangi bir insan gibi muhatap değildir; vahye mutlak muhatap olan, onu en yüksek idrâk, en yüksek tatbik ve en yüksek temsil seviyesinde taşıyan zâttır. Bu yüzden Allah Resûlü’nün Kur’ân’a muhataplığı “Mutlak Muhatap Anlayış”tır. Kur’ân Allah Resûlü’ne nazil olur; Allah Resûlü onu bildirir, açıklar, yaşar, hükme bağlar, cemaat kurar, insan yetiştirir. Bu bütünlük Sünnet’tir. Ehl-i Sünnet açısından Sünnet, Kur’ân’ın dışında ikinci bir tarihî veri değil, Kur’ân’ın Allah Resûlü’nde açıklanmış, yaşanmış ve ümmete intikal etmiş bağlayıcı tatbikidir. __Sünnet tarihîleştirildiğinde, arkasından sahabe de tarihîleşir. Sahabe artık Allah Resûlü’nün sohbetine, terbiyesine, nuruna ve fiilî tatbikine doğrudan muhatap olmuş kurucu ümmet kadrosu olarak değil, nüzûl döneminin ilk Müslüman topluluğu olarak görülmeye başlar. Bu durumda Sahabe, Kur’ân-Sünnet hakikatinin ümmete intikalindeki sahih nisbet halkası olmaktan çıkar; tarihî bağlamı anlamaya yarayan ilk tanıklık seviyesine indirilir. Oysa sahabenin mânâsı yalnızca vahyin indiği dönemde yaşamış olmasından değil, Allah Resûlü’ne doğrudan nisbetinden doğar. Sahabe meselesi İslâm tarihi açısından sadece “ilk nesil” meselesi değildir; doğrudan doğruya dinin ümmete hangi keyfiyetle intikal ettiği meselesidir.
İslam'da Tarihselcilik
Reklam
Reklam