Hayat keyfimizin yerinde olup olmadığını umursamaz, ancak tanrısal varlıklar ya da insanlar yapabilir bunu; yasak olan ve olmayan şeylerin faillere ihtiyacı vardır -doğruyla yanlış, kabul edilebilir olanla edilemez olan, iyiyle kötü arasındaki farkı bilen faillere. Failler haz ve acının niyetleri şekillendirdiğini düşünen insanlardır. Daha iyi olduğu varsayılan şeyleri korumak adına bir şeyleri yasaklayan insanlardır onlar ve bu daha iyi şeyler onlara nihai ve hatta meşrulaştırılan değere sahiptir.
Nietzsche’nin hakikat yüzünden mahvolmamak için başvurduğumuzu öne sürdüğü kendi kendini kandırma sanatı varsa -o zaman buradan çıkacak sonuç açıktır. Ya yanlış doyumları arıyoruz ve aramak üzere eğitildik ya da yanlış, doğamıza düpedüz aykırı bir dünyada yaşıyoruz demektir. En azından seküler ve modern insanlar açısından öteki dünya olmadığından, Nietzsche’nin ima ettiği gibi yanlış ideallere sahip olmalıyız. Nietzsche’nin “tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesi” ile kastettiği de budur. Kendimiz, karşımızda bulduğumuz dünya için uygunsuz hale getirdik. Dolayısıyla artık onu enikonu kaybedilmiş bir dünya olarak görüyoruz.
Açıkça görülüyor ki, bu rejimin düşünmemize izin vermediği şey, yasak olmayan hazlarla da tıka basa dolu olduğumuz ve onlardan da ilham aldığımızdır; ya da ahlaki ideallerimizin yasaklar haricinde bir şeyler olabileceği. Tıpkı aşırı korunan çocuğun, bu kadar korumaya ihtiyacı olduğuna göre, dünyanın çok tehlikeli bir yer ve kendisinin de çok zayıf biri olduğuna inanması (ve anne babasının da onu tüm bunlardan koruyabildiğine göre çok güçlü olduklarını düşünmesi) gibi, tüm bu sansür ve yargılama da bizi korkutarak, aslında tamamen antisosyal ve hatta hem kendimiz hem de başkaları için tehlikeli olduğumuza inandırmıştır. Bu debdebeli saçmalık doğruymuş gibi yaşayan tek hayvan biz olmalıyız.