"İnsan denilen yaratığın zihninde yer etmiş olan; kendi renginin, inancının ve siyasetinin en doğrusu, en iyisi olduğuna ve dünyanın dört bir yanına dağılmış diğer tüm insanların kendisinden daha talihsiz konumlara sahip olduğuna inanmasını sağlayan o yaygın dar görüşlülük, Ruth’da da vardı."
Doğru denilen şey tek kabul edilirdi; fakat insan, bu tekliği taşımakta zorlandı. Doğruyu ikiye ayırmayı daha kullanışlı buldu: nesnel doğrular ve öznel doğrular. Nesnel olan, tüm insanlık için geçerli sayıldı; öznel olan ise çoğu zaman yanlışa “doğru” deme bahanesine dönüştü. Özellikle sevilen bir insan hata yaptığında, yanlışına doğru demek gibi bir alışkanlık türedi. Bu, masum bir bakış farkı değil; ahlaki bir bozulmanın işaretidir.
Peki, bir yanlışa doğru demek, o yanlışa ne kadar ortak eder? Hiç pay eksiltmeden, bütünüyle dahil eder. Çünkü bir yanlışı yapmak ile o yanlışı savunmak arasında ahlaki açıdan bir fark yoktur. Yanlışı savunan kişi, yalnızca fikri değil; o yanlışın meşruiyetini de üstlenir. Dahası, savunduğu yanlışı yapabilme potansiyelini de içinde taşır. Savunmak, çoğu zaman gecikmiş bir eylemdir.
Doğrular için "bana göre – sana göre" denebilir mi? Teorik olarak bu mümkün görülebilir. Ancak doğruyu bu çıkmazdan kurtarmanın yolu, doğruya bakmak değil; yanlışa bakmaktır. Çünkü doğrular tartışmalı olabilir, ama bazı yanlışlar apaçıktır. Ve insan, çoğu zaman doğruyu ayırt edemediği için değil; yanlışı görmezden gelmeyi tercih ettiği için yanılır.
EREN