“ Çökmesine üzülmüyorum, zaten çökecekti, üzüntüm kendimi yeniden inşa ederken olacaklardan, üzüntüm güçsüzlüğümden, üzüntüm dünyaya böyle zayıf gelmiş olmaktan, üzüntüm güneşin ışığından. “
Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.
“Dante Kulübü”, yalnızca bir polisiye roman değil; edebiyatın karanlık dehlizlerinde dolaşan, bilgiyi gerilimle harmanlayan son derece zeki bir anlatıydı benim için. Kitap boyunca hissedilen o gotik atmosfer, Boston sokaklarının sisli havasıyla birleşince insan kendini sanki Dante’nin cehennem katlarında yürüyormuş gibi hissediyor. Özellikle gerçek tarihi karakterlerin romana dahil edilme biçimi o kadar ustacaydı ki bir noktadan sonra kurgu ile gerçeğin sınırı tamamen siliniyor.
Romanın en etkileyici taraflarından biri, cinayetlerin yalnızca “kim yaptı?” sorusuna değil, “neden edebiyat insan ruhunu bu kadar derinden etkiler?” sorusuna da cevap aramasıydı. Dante’nin İlahi Komedyasının cehennem tasvirlerinin gerçek dünyaya taşınması hem rahatsız edici hem de büyüleyiciydi. Yazar, klasik edebiyatı sadece bir referans olarak kullanmamış; onu hikâyenin yaşayan, nefes alan bir parçası hâline getirmiş.
Karakterler ise tam anlamıyla dönemin entelektüel yalnızlığını taşıyor. Her biri bilgiyle lanetlenmiş gibi; zeki, tutkulu ama bir o kadar kırılganlar. Özellikle kitap boyunca hissedilen o “aydın olmanın ağırlığı” teması beni çok etkiledi. Çünkü bu roman, bazen bilmenin insanı kurtarmadığını; aksine daha derin karanlıklara sürüklediğini hissettiriyor.
Ve bence kitabın en güçlü yanı şu: okurunu hafife almıyor. Sabır istiyor, dikkat istiyor, edebiyat bilgisiyle oynuyor ama bunu asla gösteriş için yapmıyor. Polisiye seven biri için sürükleyici, klasik edebiyat seven biri için ise adeta bir şölen.
Benim için “Dante Kulübü” karanlık, entelektüel ve son derece etkileyici bir deneyimdi.