"onu görseniz, bir çocuk kadar küçücük, yüzü de yalnız kocaman bir çift göz," diyemiyordu. "elleri de küçücük," diyemiyordu. oysa memedin elleri küçücük değildi. omuzları da dar değildi. ama onlara memedin her şeyi küçücük geliyordu.
sevdim mi, diye düşündü. bu piç kurusunu sevdim mi? hiç de sevmemişti. peki, içindeki bu olan biten neydi? acıyor muyum acep ola bu eli bileklerine kadar kızıl kana batmış bir karış boylu oğlana? kendini yokladı, hiç acımıyordu. yalnız onun adını andıkça içini usuldan bir sevinç, bir güven dolduruyor, içinde küçücük bir umut ışığı yanıp sönüyordu. allah allah, bu da ne ki? ha? bu da ne?
memed değirmenin ortasında durmuş kalmış, düşünüyor, bazı da bir sevinç dalgası geliyor, tüm bedenini sarıyor, onu uçuruyordu. bazı bir hüzün geliyor, sızı gibi, ağrı gibi bir hüzün, boğazına bir şeyler gelip tıkanıyordu.
kulaksız:
"ne duruyorsun ulan sümüklü?" diye bağırdı. "duracak zaman mı? yürü git."
duymuyordu. büyülenmiş, bu hengamenin ortasında kendinden geçmiş dikeliyordu.