Başka bir evren

İNSAN OLMAK ÜZERİNE;
Puan vermedi·184 syf.··
2020 7. kitabı
İnsanlar, doğayla tek başlarına mücadele edemeyeceklerini anladıklarından ‘toplum’u oluşturmuşlardı. Kendini güvende tutabilmek ve koruyabilmek için ilkel insanların tipik özellikleri acımasız olmalarıdır. Ancak bu acımasızlıktan kasıt ‘zevk alma’ eylemini içermemektedir ve bu eylem aslında savaşlarla birlikte artmıştır. Önceden sadece savaşta görülen bu eylem günlük hayata sızdı ve bir güç göstergesi olarak toplumla harmanlandı. Her toplumsal yapıda grubun kültürü bir sonraki nesle aktarılır ve bunun sonucunda da o toplumsal grupta ‘temel kişilik tipleri’ oluşur. İlkel toplumda yasa değil töreler hakimdir. İnsanlar modernleştikçe törelerin gücünü eskisi kadar önemsememeye başlamışlar ve buna karşılık yasa sayısı çoğalmıştır. Toplumların var olabilmeleri için düzen ve kurallar gereklidir. Geleneksel toplumlarda eylemlerin büyük bir çoğunluğu insanların beklentilerini karşılamak doğrultusunda yapılır. Çağdaş toplumlarda ise insan varoluşunu ve iç yaşantısı doğrultusunda öncelik tanır. Barış karşıtı kültür akımının ilk örneğidir ‘hippilik’. Teknolojik bireylerin kurduğu topluma karşı çıkarak tekrardan doğaya geri dönme düşüncesi hakimdir. Bireylerin düşüncelerinin değişip, gelişmesi geleceği hakkında karar vermesinde etkili olurken içgüdülerinin zayıflaması teknoloji bağımlılığını arttırmıştır. Alışılmış olan değerlerden mahrum bırakılıp kendi varoluşlarıyla yüzleşme durumunda bırakılan her bireyde ‘kimlik bunalımı’ görülür. Türklerde bu duruma ‘kimlik geçişmesi’ yoluyla çözüm bulunmuştur. İnsan beyni karışık bir elektrik devresidir fazla yükleme yapıldığında kısa devre yapar buna ‘aşırı yükleme’ denir. Günümüzdeki insanlar eskiye oranla daha çok olguya ve uyarana ve aynı zamanda insana maruz kalmaktadır ve insanlar daha yüzeysel ilişki kurma eğilimindedirler. Çağdaş
Felsefe
İnsan OlmakEngin Geçtan · Metis Yayınları · 202533,4bin okunma
Reklam
KEŞFEDİLMEMİŞ BENLİK ÜZERİNE;
Puan vermedi·99 syf.··
2020 6. kitabı
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde ilkel insan zihnin yapısı ele alınırken ikinci bölümde ise modernizm içerisindeki bireyin yaşamdaki sorunları ele alınmaktadır. Yazıldığı dönem Avrupasının sosyopolitik açıdan kaygılarını gözler önüne seren bir eserdir. Kitabın İlk Bölümü: Arkaik İnsan İlkel insan yaşamış olduğu olay ve durumları neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde değerlendirirken yorumlar ve bu yorumların daha fazlasını ister. İlkel insan rastlantısallığa açıktır fakat bu açıklık belirsizliğe edebildiği tahammül açısından modern insandan ayrılır. Arkaik insan bundan dolayı ‘kollektif simgeselliği’ oluşturmuştur. Bu kavram kişilerce kabul görmüş olan kötü ruh, büyü, cin gibi kavramlar bütününün bir temsilidir. Rastlantılar tesadüfi olarak nitelendirilmez ve her olayın mutlaka bir amacının olduğu düşünülür. İlkel insanın ahlaki yaklaşımları büyük ölçüde şuanki yaşamla örtüşür niteliktedir. Fakat ayrı olan durumlardan biri ise iyi-kötü yargılarıdır. Örnek vermek gerkirse bir Kızılderili şöyle düşünür ‘eğer ben düşmanımın karısını kaçırırsam bu iyidir fakat düşmanım benim karımı kaçırırsa bu kötüdür’ süreç aynı fakat kendisine durumu yansıttığında ahlaki görüş farklılaşmaktadır. İlkel insanların olaylar üzerindeki varsayımları farklıdır, modern insanlarınsa sahip olduğu bilimsel, dogmatik ve determinist yargılar vardır. Modern insanları rahatsız eden unsurlardan biri rastlantılardır. Rastlantılar, ilkel insan için sembolik açıdan önem arz ederken modern insan için anlamsızdır. En modern insan için bile rastlantılar açıklaması güç olaylar olarak tanımlanır ve yaşamış olduğu olaylara sembolik atıflarda bulunabilir bu da aslında ilkel aklın tamamen yok olmadığının bir kanıtı olarak öne sürülmektedir. İlkel insanın en önemli özelliği tesadüfün güvenilmezliğine
Felsefe
Keşfedilmemiş BenlikCarl Gustav Jung · Sayfa Yayınları · 20132,751 okunma
FREUD DÜŞÜNCESİNİN BÜYÜKLÜĞÜ VE SINIRLARI ÜZERİNE;
Puan vermedi·285 syf.··
2020 5. kitabı
I. BÖLÜM: BİLİMSEL BİLGİNİN SINIRLILIĞI Freud’un teorik sistemini anlayabilmenin ön koşulu teorilerinin hatalı ve yanlış içerikler barındırdığının farkına varılmasından geçer, bu durumun asıl nedeni temelinde yatan çelişkidir. Düşüncelerimizin eleştirel yönde olmasıyla elde ettiğimiz fikirler gerçeği ortaya çıkaran unsurlardır. Unutmamalıyız ki üzerinde düşünmediğimiz herhangi bir olay, durum ya da duygu aynı zamanda söyleyemediğimiz şeylerden ibarettir. İnsanlar yaşadıkları toplumun ister istemez etkisinde kalırlar. Bir toplumun değerlendirilmesinde, yöneticilerin halkın mutluluğuna ne ölçüde katkı sağladığı ya da engel olduğunun farkında olması önemli bir ölçüttür. Freud ‘kadın’ın doğası gereği narsist olduğunu sadece kendisini sevdiğini ve cinsel açıdan soğuk bir varlık olduğunu tanımlamıştır. Aslında bakıldığında bu sınıflamayı yapmasında yatan temel algı yaşadığı dönemde orta sınıf kadınlarında bu özelliğin var olması gerektiğini savunan bir toplum yapısı olmasıdır. Hatta bazı düşünürler Freud’un üst sınıftan kadın hastalarla çalışsaydı bu düşüncelerinin değişeceğini dile getirmişlerdir. Freud, sevginin insanı zayıflattığını, asıl mutluluk kaynağının sevilmek olduğunu, sahip olmanın ya da denetim altında tutmanın mutluluğun esas kaynağıdır demesi ve kadın ile bir malın aynı değerde olduğunun altını çizmiştir. Çünkü Freud’a göre kadın, erkeğine ait olduğu için ona sevgi borçludur ve sevgi göstermek zorundadır der ve aslında Oedipus Kompleksinin kaynağını bize buldurur. Sevgi, korku, mutluluk, nefret gibi sözcükler her birey için apayrı anlamlar taşır. Yeryüzünde hiç kimsenin birbiriyle benzeyen duyguları yoktur. Aynı insanı baz aldığımızda bile aynı sözcükler, farklı zamanlarda apayrı anlamlar taşıyabilir. Çünkü insan değişen ve gelişen bir yapıdır.
Felsefe
Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve SınırlarıErich Fromm · Arıtan Yayınevi · 1997243 okunma
GÜNÜBİRLİK HAYATLAR ÜZERİNE;
Puan vermedi·208 syf.··
2020 4. kitabı
Bu kitap Yalom’un psikoterapi seanslarında karşılaşmış olduğu on tane öyküden oluşmaktadır. Bu öykülerin odak noktası seanstaki hastalarının bilinç düzeyinde ve bilinçaltında var olan ölüm temasının varlığıdır. Öyküler daha çok ölüm temasını işlese de günlük hayatta karşılaşmış olduğumuz ya da karşılaşabileceğimiz sıkıntılardan oluşmakta ve o sıkıntıları nasıl aşmamız gerektiğinin yollarını da kitap içerisinde bulmamız mümkündür. İrvin Yalom öykülerinin temelinde hastalarına ölümle karşılaşabileceklerini ve ölümün hayatın bir parçası olduğunu kabullenmeleri gerektiğini öğretir. Ölümü de tıpkı mutluluklarımız gibi acılarımız gibi kabul edip hayatın bütününe bakabilmeyi hedefler. İlk olarak yazma yetisini kaybettiğine inanan bir yazarın öyküsüdür ve Paul kendisi gibi yazar olan en yakın mektup arkadaşını kaybetmesiyle başlar. Paul’un yaşamış olduğu bu karmaşık duygulardan ötürü çıkmaza girdiği ve Yalomdan tek bir seans istemesiyle başlayan süreç, yazar tarafından kendisi için önemli bir duruma seçilmiş bir şahit niteliği taşımaktadır. Bu seans Yalom için beklenmedik bir gelişme olmakla birlikte karmaşık olarak adlandırılabilecek bir süreç olarak tanımlanabilir. İkinci öykü ise başarılı bir iş insanı olan Charles’in hikayesidir. Küçük yaşta babasını kaybetmiştir ve yaşamının ilerleyen yıllarında James adında çok sevdiği bir arkadaşı olmuştur ve bir süre sonra onu da kaybetmiştir. Daha babasının ölümünü aşamayan Charles, arkadaşı James’in ölümüyle iyice sarsılmıştır. Charles yaşadığı bu kayıptan sonra ölümün gerçekliğini sorgulamaya başlamış, kendi yaşantısını gözden geçirmesiyle hayatının akışında değişikliklerin kaçınılmaz olduğunu fark etmiştir. Yalom ölümle karşılaşan insanların, hayatlarındaki acı temasının gerçekliği yaşamlarındaki bazı köklü yeniliklerin
Felsefe
Günübirlik HayatlarIrvin D. Yalom · Pegasus Yayınları · 201616,2bin okunma
İÇİMİZDEKİ ÇOCUK ÜZERİNE;
Puan vermedi·254 syf.··
2020 3. kitabı
Yazar, ‘tüm insanların içerisinde bir çocuk’ vardır görüşüne sahiptir ve bu içimizdeki çocuk her zaman olması gereken sağlıklı bir orta içerisinde gelişimini sürdüremeyeceğini söyler. Bireylerin yaşantısı, ailesi, büyüdüğü çevre, okuduğu okul, etkilendiği kültür akımları çoğu kez bireylerin sağlıklı gelişim göstermesini engeller. Birey bedensel açıdan büyür fakat içindeki çocuk psikolojik olarak zayıf ve sağlıksız kalır. İçindeki o sağlıksız çocuğa bireyin kişiliği bağlaşık hale gelir çünkü birey yaşamın özündeki mutluluğunu, kendi değerini, ilişki halindeki bireylerin gözünden, davranışlarından, söylemlerinden kısaca başkalarının ona yüklemiş olduğu değerde arayış gösterir ve kendi değerini aslında başkalarının ona biçtiği değerleri algılama biçimi de denebilir. Bu sayede bağlaşık kişiliğinin temelini oluşturur. Aile bir sistemdir ve hepimizin bu sistemin parçaları olduğunu söyleyebiliriz ve hepimizin üstlenmiş olduğu toplumsal roller bu sisteme aktiflik kazandırır. Sistem içerinde yer alan her bir toplumsal rol, bireylerin kendine özgü olan kişiliklerinin bir parçasını oluşturur ve bu kişilik bazı bireylerde uyuma yol açarken bazıların da ise uyumsuzlukla sonuçlanır. Sağlıklı bir aile yaşantısında bireylerin ihtiyacı düzenli olarak karşılanır, bireylerin gelişimi için uygun bir ortam yaratılır ve bu ailelerde bireyler arası ilişkiler açık, anlaşılır ve net bir yapıya sahiptir. Aile kendi dışındaki bireylerle yani toplumla ilişkisini dengelemiştir ne tamamen bağımsızdır ne de onların boyundurluğu altındadır ve böyle bir ailede varlığını sürdüren bireyler; kendi benliklerinin sınırlarının farkında olan ve özünde kendisini değerli bulan, yaşamla bütünleşmiş, duygu ve düşüncelerini ayırt eden ve kendisini ifade etmekte de zorlanmayan bireyler olarak yetiştirir.
Felsefe
İçimizdeki ÇocukDoğan Cüceloğlu · Remzi Kitabevi · 201710,2bin okunma
Reklam