"Uzlaşmacılar çoğunlukla Batılılaşmış orta ve üst sınıftan, itirazcılar ise halk kitleleri arasından çıkıyordu. Elbette ki, itirazcıların muhalefetinin mantıki sonucu, söz konusu değişiklikleri zorla getirmek isteyenleri Müslüman saymamak ve hükümdara karşı ileri sürdükleri putperestlik iddiasının hukuki ya da siyasal neticelerini göze almak olmuştur.
Bu konuda, biri 19. yüzyıldan, diğeri ise 20. yüzyıldan iki örnek vermek yeterli olacaktır. İlk örnek, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Mekke’de, 1855’in Nisan ayında yaşanmıştır. Sözü edilen tarihte, kutsal kente gelen yarısı yalan, yarısı doğru haberlere göre; Osmanlı Devleti bazı reformlara girişmiş; geleneklere aykırı olarak zenci köle ticaretine son vermiş, Hıristiyanlara eşit haklar, kadınlara özgürlük tanımıştı. Mekke’deki ulemanın başı olduğunu ileri süren Şeyh Cemal adında biri bir fetva yayınlayarak dedikodusu yapılan ya da gerçekleştirilmek istenen bu tür yeniliklere karşı çıkarak, 'Köleliğin kaldırılması şeriata karşıdır. Ayrıca, kadınların tesettüre uymayan kıyafetlerle sokağa çıkmalarına izin vermek, kadına boşanma hakkı tanımak ve buna benzer şeyler tertemiz şeriate aykırıdır... Bu değişiklik önerileriyle Türkler kafir olmuşlardır. Kanlarını dökmek helaldir, çocuklarını köle yapmak mubahtır' hükmünü vermiştir. Bu fetvanın ardından bir cihat çağrısı yapılmış ve Osmanlı yönetimine baş kaldırılmıştır.
İstanbul’un başmüftüsü, Mekke’deki kadı, müftü, ulema, şerif, imam ve duahanlara tek tek mektup yazarak bunun aslının olmadığını belirtti. 'Kulağımıza gelen ve doğrulatmış bulunduğumuz bazı bilgilere göre, dünya malına kapılmış bazı küstah kişiler tuhaf yalanlar uydurmakta, büyük ve azim Osmanlı Devleti’nin –her şeye kadir Allah bizi böyle bir şeyden korusun– erkek ve kadın köle