"NİLİ’nin kurulması sürecinde etkili olan dördüncü neden olarak gündeme getirilebilecek husus ilgili kaynaklarda sıkça zikredilen, “Türklerin Filistin’deki Yahudîlere baskıları” ve “Ermeni Soykırımı”ndan dolayı Yahudilerin endişeleridir. Nitekim Aaron Aaronsohn İngiltere’de İngiliz istihbarat yetkilileriyle yaptığı görüşmede doğrudan bu endişelerini telaffuz eder. Sir Basil’e neden İngiltere’ye geldiğini ve İngilizlere müracaat ettiğini anlatırken, “Filistin Yahudilerinin Ermenilerin kaderini yaşamasına engel olmanın tek yolunun İngiltere’nin bu savaşı kazanması” olduğunu söylüyor.⁷¹
Bu düşünceyi veya nedeni Engle de kitabında dile getiriyor. İddiasına göre “Osmanlı Devleti için millî eğilimleri bir tehlike arz eden azınlıkların” yok edilmeye çalışılması; özellikle de “Ermeni Mezâlimi” Aaron’un bu faaliyete girmesinin nedenlerindendir. Bu bağlamdaki ilginç bir tespiti ise, Türklerin bu “aşırı düşünceleri Almanlardan aldıkları” iddiasıdır.⁷²"
"NİLİ’nin kurulma süreci 1915 senesinin başlarına tekabül ediyor. Absalom Feinberg ve arkadaşlarının Hadera’daki tarım istasyonundan İngilizlere buğday sattıkları ihbarı üzerine Osmanlı yetkilileri buraya baskın yaparlar. 13 kişi yakalanır, fakat Absalom karanlıktan istifade edip kaçarak Aaron’un yanına Zikron Ya’akov’a gelir. Baskını öğrenen Aaron, “Türkler bizim en kötü düşmanımızdır” diyerek İngilizler lehine istihbarat yapılması teklifini gündeme getirir.⁸⁸ Ardından İngilizler Çanakkale önlerine geldikleri sıralarda Aaron ve Absalom Athlit’deki Tarım Deneme İstasyonu’nda gizlice toplanarak durum değerlendirmesinde bulunurlar. Değerlendirme sırasında Filistin’de Osmanlı yönetimine karşı bir Yahudi Ayaklanması’nın başlatılması ihtimalini de konuşurlar. Fakat bunun özellikle de Yahudiler açısından silah ve teşkilatlanma gibi mevcut olumsuz şartlar dikkate alındığında olumlu netice vermeyeceğini düşünürler. İngilizlere, bölgedeki Osmanlı Ordusu ve bölgenin durumu hakkında istihbarat bilgisi temin etmeleriyle birlikte İngilizlerin Filistin’e saldırmalarının doğru bir karar olabileceğine kanaat getirirler."
"Hükümdarın iktidarını sınırlandırmakta şeriatın etkinlik kazanmasını önleyen iki önemli husus vardır. Birincisi, hukukun kendisinin hükümdara fazla otokratik yetkiler tanımış olmasıdır. İkincisi ise, yine aynı hukuk hem hükümdarını otoritesine, hem de tebaanın itaat etme yükümlülüğüne koyduğu sınırlamaları betimlemeye çalışmaktaysa da ne bu sınırlamaları uygulamak için gereken bir organ oluşturmuştur, ne de bir usul, bir süreç saptamıştır. Hükümdarın hukuku çiğnemesini önlemekte ya da böyle bir şeye kalkışacakların cesaretini kırmakta, bu nedenle kuvvete başvurmaktan başka yol kalmamaktadır.
19. yüzyılın iyimserliği ve Avrupa devletlerinin o zamanlar başarılı örnekler olarak görünen deneyimleri sorunun nasıl çözülebileceğine de yön göstermiştir. Bunun sonucunda, o zamanlar anayasal yönetimler örnek alınmış; Ortadoğu’da ve diğer birçok Müslüman ülkede Batı’nın özgürlükleri, refahı ve gücünün anayasal yönetimler sayesinde elde edildiği düşünülmüştür. Müslüman bir ülkede yapılmış ilk anayasa Ocak 1861’de Tunus’ta hazırlanmıştır. Tabandan gelen büyük baskılar sonucunda, sultanın ve şahın halklarına bir anayasaya sahip olma hakkı tanımak zorunda kaldığı Osmanlı ülkesi ve İran en başta olmak üzere, diğer birçok İslam ülkesi de bu örneği izlemiştir.
Anayasalı bir hükümet konusunda (meşruiyet) ikinci deneyimi, Sultan Abdülhamit’in Aralık 1876’da anayasa ilanıyla Türkiye yaşamıştır. Türkiye’de daha önce de birçok beyanname, devlet emirnameleriyle bu konuda birçok yenilikler yaşanmıştı."