Zamanların en iyisiydi. En kötüsü de. Akıl çağıydı, budalalık çağı da. İnanç çağıydı aynı zamanda, ama inkar çağıydı da. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı… Her şeyimiz vardı, ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ama hepimiz cehenneme de gidiyorduk. Kısaca o çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyorlardı. 
Zorba, suratını buruşturak bana, “Onların geçmişini kurcalama patron,” dedi. “Sonra kalbin acımayla dolacak, onları gereğinden, işimize uygun olandan çok sevecek ve ne yaparlarsa onları bağışlayacaksın. O zaman da vay halimize! İş şeytanın yanını boylar, bunu bilesin! İşçiler sert patrondan korkar, çekinir ve çalışırlar; yumuşak patronun tepesine biner, tembelleşirler. Anladın mı?”
“Sır” diye mırıldandı. “Büyük sır! Dünyaya özgürlüğün gelmesi için bu kadar cinayetler ve alçaklıklar mı gerekli yani? Çünkü, oturup sana işlediğimiz cinayetler de yaptığımız alçaklıkları saysam tüylerin ürperir. Fakat sonuç ne oldu? Özgürlük! Tanrı yıldırımını atıp bizi yakacağınna özgürlüğü veriyor? Hiçbir şey anlamıyorum!…”