Böyle bir dünyaya çocuk doğurulur muydu? Acılar neden sürdürülsündü ki, ya da duyguları durmadan değişen, kaprislerinin, kibirlerinin elinde kâh şuraya kâh buraya savrulan bu şehvet düşkünü hayvanların soyu neden çoğaltılsındı ki?
Güneşi gölgeleyen bulut gibi bir sessizlik çöker Londra'ya ve gönüllere. Çabalar biter. Zaman, yelken direğinde çırpınır. Orada dururuz; orada kalırız. Kaskatıyızdır, insanın bedenini sadece alışkanlıkların iskeleti dik tutar...
Korku kadar büyük bir haz yoktur. Bir trende, bekleme salonunda ya da ofiste iki kişinin arasında görünmez bir halde oturabilmemiz mümkün olsaydı, sohbetlerinin dönüp dolaşıp bu konuya geldiğini duyardık. Bambaşka bir şeyden bahseder gibi görünebilirlerdi. Diyelim, ülkenin durumundan, yol kazalarından, dişçi fiyatlarındaki artıştan... Ama konuşmalarını metaforlardan, imalardan soyutlayınca, sohbetlerinin özündeki korku açığa çıkardı.
Hayat, birbirinden ayırdıklarını, kısa bir müddet için tekrar yaklaştırır gibi olsa bile, uzun zaman yan yana bırakmıyordu. Geçen günleri bir daha geri getirmek mümkün değildi ve sadece hatıralar, iki insanı birbirine bağlayacak kadar kuvvetli değildi.