Osmanlı sarayının bahtla ölüm arasında gidip gelen kanlı sarkacında yıllarımı geçirdiğim için, kelleyi verecek bir hata yapmadığımın farkındaydım. Dikkatli davranmak ve fısıltılardan, yapraklar arasından gezinen rüzgardan, bakışlardan anlam çıkarmak uzun yaşamamı sağlayan en önemli alışkanlıktı.
Kadim çağlarda, Kudüs yöresinde yaşayan erkekler savaşa gidecekleri zaman bir daire olurlar ve birbirlerinin husyelerini tutarak yemin ederlermiş. İnsan bedeninin en duyarlı organı üzerine edilen yemin herhalde akıldan çıkmayacağı için, bu gelenekten gelen testament, yani "testis üzerine edilen yemin" kelimesi türemiş. Kutsal kitaplara da bu yeminin adını uygun görmüşler.
Hem bizim Zekeriya sofrası dediğimiz şey de "zeker" yani "erkek organı"ndan türememiş miydi? "Zeker"i, "bereket"in karşılığı olarak kullanmıyor muyduk?
Bir yandan da ne şekilde can vereceğimi düşünüyordum. Acaba saray halkı gibi kementle mi boğacaklardı, yoksa daha sıradan olanlar gibi bahçedeki cellat taşının üstünde başımı kesip kılıçlarını cellat çeşmesinde mi yıkayacaklardı?
Bunu kestirmem zordu. Çünkü kesin kural sadece hanedan için geçerliydi: Hiçbir hanedan mensubunun kanı dökülmez, ancak boğularak öldürülürdü.
Hasbahçe'ye doğru süzülerek ve saçına takılı tülleri uçuşturarak koşması yanında, Efendimiz'in en sevdiği atı olan, Acem Şahı'nın hediyesi Dağlar Delisi'nin rahvana kalkması ahenksiz kalırdı.
Ya kokusu, ya herkesin aklına ziyan getiren tarçın, gül, akasya ve süt bebeği karışımı kokusu...