Altına hücum!!
Bazen bir hikâye, bir altın tanesinin toprağın içinde parlamasıyla bazen de görünmeyen ama kokusuyla varlığını hissettiren bir çürümenin ortasında başlar.
O sabahki yoğun sis, Sacramento Nehri’nin üzerini ince bir buhar tabakası gibi kaplamıştı. Kıyıda yaşlı bir Kızılderili adam, tüylerle süslenmiş deriden yapılmış başlığını düzeltti. Elinde pürüzlü bir sopa, yorgun gözleri ise uzak dağlardaydı. Bölgeye yeni geldiği her hâlinden belli olan genç bir altın arayıcısı yanına yaklaştı.
Genç adam: Söylesene yaşlı adam, bu topraklarda altın var mı gerçekten?
Yaşlı Kızılderili: Altın hep vardı. Suyun altında, taşın içinde, rüzgârın hikâyesinde ama biz onu uyandırmazdık.
Genç adam: Aman Tanrım! Neden? Bulan zengin olurdu işte.
Yaşlı Kızılderili: Altını uyandırırsan ruhları da uyandırırsın ancak bazı ruhlar yerin altında kalmak ister.
Genç adam: O zaman hiç kazmamak mı gerekir?
Yaşlı Kızılderili: Senin gibi beyaz adam için kazmak kaçınılmaz ama evlat sadece neyi çıkarmaya niyetlendiğini bil. Altın mı arıyorsun yoksa kendi felaketini mi?
Genç adam, bu sözleri pek de anlamadan omzundaki kazmayı kavradığında hafif bir rüzgâr suyun yüzeyinde halkalar oluştururken güneşin ilk ışıkları bu halkalarda altın gibi titreşti. O anda hem kendi hem de toprağın hafızasında yeni bir yarık açılmak üzereydi aslında.
1848 yılı…
Amerika Birleşik Devletleri bir yandan Sanayi Devrimi’nin ivmesini yakalamış bir yandan da batıdaki bakir topraklarıyla hâlâ “keşfedilecek” bir ülke gibiydi. Bu topraklar binlerce yıldır kendi efsanelerini gökyüzünden, dağlardan, nehirlerden alan yerli kabilelerin yurduydu. Onlar için toprak, ataların ruhlarının dolaştığı ve ilahi hikâyelerin kök saldığı canlı bir varlıktı.
Tam da o yıl, Sacramento Vadisi’nde kereste işçisi olarak çalışan James W.