24 yıllık hayatım boyunca "en sevdiğin kitap ne?" sorusuna gönül rahatlığıyla "işte şu" diye cevap veremedim. Her şeyden önce kendi içimde bu sorunun cevabını bulamamıştım. Benim için kitaplar, üzerimde etki bırakanlar ve bırakmayanlar olarak ayrılırdı -ki hala öyle- ama en azından şimdi "en sevdiğin kitap ne?" sorusuna kendimden emin bir şekilde verebileceğim bir cevabım var: Martin Eden.
Jack London'ın okuduğum ilk eseri.
Eğitimsiz, genç bir denizcinin, Martin Eden'in aşık olması ve hem aşkı uğruna hem de aşık olduğu kızın içinde yaşadığı, kendi doğduğu, büyüdüğü hayattan çok farklı, çok daha üst bir dünya ile, burjuva dünyası ile tanışması, bu dünyayı kendisi için bir ideal olarak belirlemesi, bu dünyada yer alma arzusu ve beraberinde insan bedeninin ve zihninin sınırlarını zorlayan üç yıllık çok sıkı bir çalışma ile rafine bir yazara, aslında bambaşka bir insana dönüşme hikayesi... Bu yolculukta Martin'in gücüne hayran kaldım. Tabi yeri geldi güçsüzlüklerini de gördüm. Başına gelenlere üzüldüm, salaklıklarına güldüm, tutkuyla yaşadığı aşkına gıpta ettim. Ve nihayetinde bütün çabasını ve hayatını adadığı noktaya vardığında, hep olmak istediği o burjuva sınıfının içine girdiğinde onların içyüzünü farkedip uyum sağlayamayınca yürüdüğü son ile kahroldum.
Martin Eden, içinden birçok ders çıkardığım ve yaşadıkça da, hayatta gördüklerimi onunla bağdaştırıp yeni dersler çıkartmaya devam edeceğim bir başucu kitabı olacak.
Ah! Yüreğimin sızladığını hissedebiliyorum.
Martin için nasıl üzülmeyebilirim ki?
O adeta bendim.