Within fifty years of the first sighting of San Salvador, the Spaniards had plundered and conquered the New World from California to the tip of South America. By 1521 Hernando Cortes, equipped with horses, armor, and gunpowder, had destroyed the great Aztec empire in Mexico, and by 1533 Francisco Pizarro had treacherously murdered Atahualpa, the monarch of the Incas, and brought the once mighty empire to its knees. All this, it is worth noting, happened in Martin Luther’s lifetime.
Teksaslı bayanın özel arabasıyla havalimanından gereksizce geniş olan yola çıktık, Mc Donald reklamlı kulelerin arasından bir amerikan filmindeymişiz gibi geliyoruz Fort Worth denilen ve kimi gökdelenlerden oluşan kente. Yapış bir sıcak, alev alev dövüyor suratımı. Teksaslı bayanın arabasında soğutucu yok. Birinci fena puan! Daha bir soğutucusu yok arabasında, duygusu gidip yerini alıyor beyinde... Belki bu kadının tiyatrosu falan da yok burda. Sıcak daha Kafkaca düşündürüyor insanı... Kaçırılıyor muyum? Kaçırıldım da benim haberim mi yok? Teksaslı bayanın suratında alaycı bir gülümseme var. Nereye gidiyoruz? Uzun uzun dolaşıyoruz gökdelenlerin arasında. Sürekli tek yönler ve dönülmezler ve kırmızı ve turuncu ışıklar var. Sonunda sanki daha önce ordan geçtiğimizi sandığım bir gökdelenin önünde duruyoruz. Pek bir şey konuştuğumuz yok kadınla. Zaman zaman o ingilizce bir şeyler söylüyor, ben anlamıyorum. Ben kimi frenkçe şeyler söylüyorum, o anlamıyor. Çok iyi, anlaşamıyoruz!
"Ölmüş bile olsa zarif ve erdemli bir adam, yaşayan sefil bir alçaktan daha değerlidir."
(A courteous man, though dead, is worth more than a living knave.)
"This would be a new hardship to endure. That was, of course, if Prince Clarkson chose me.
But him choosing me would mean he loved me, right? And wouldn't that make it all worth it?"