"-Finish it.
-I don't know, how it ends.
-You do, you will."
Kelimeler ile anlatmanın kifayetsiz kaldığı, yedinci sanatın şiire en çok benzediği bir film izledim. "The Fountain", Darren Aranofsky tarafından 2006'da çekilen, başrollerini Hugh Jackman ve Rachel Weiss'in paylaştığı bambaşka bir şey. İsme aşina olmayanlar yönetmen abimizi "Requiem for a Dream" ve "Black Swan" filmlerinden de biliyor olabilirler. Bu filmi çekmek için yönetmenin zamanında "Batman Dark Knight" yönetmenliğini elinin tersiyle ittiğini de söyleyelim.
Film, üç ayrı zaman ve üç ayrı bilinç boyutunda geçen bir film. Maya metni Popol Vuh'da "Baba yaşam ağacını dikti." denen, Hristiyanlık'taki Genesis kavramı üzerinden aşkını ölümden kurtarmaya çalışırken aşkın zaten ölümsüz olduğunu anlayan karakterimizi izliyoruz. İzliyoruz değil de yaşıyoruz tabiri daha yerinde olabilir. Acelesi olan bir 'Fatih'i ve ölümü fethetmek için verdiği savaşı, zaman mefhumunu nasıl yaptıysa büyüleyici şekilde sıfırlayan bir filmde izlemek ironikti.
O kadar güzel o kadar şiir o kadar ruh ki.. Tek başınıza sükunetle izleyin ve ne kadar küçük ve dahi ne kadar büyük olduğumuzu anımsayın derim. Bize 1000lerce yıllık hikâyelerden seslenen ruhlar, sizi de alıp uzaklara götürsün. Filmde Xibalba'nın olduğu yer ise Orion bulutsusu arkadaşlar, bu bilgi de bilimsever arkadaşlar içindi :)
Müzikleri, soundtrack albümü başına bir saygı duruşu sebebi olan filmin ardındaki isim Clint Mansell der susarım. Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Ne anlatsam boş, anlatılacak değil özünde duyulacak bir film. Ya çoook derinlere dalacak ve ömür boyu unutmayacaksınız ya da omuz silkip " Bu ne be?!" diyeceksiniz zaten.
Xibalba, ilk baba, İsa, Buddha, ölüm, yaşam ve aşk aşkına, bir Ahmet Hamdi şiiri ile kapatalım:
"Ne içindeyim zamanın, ne de