Her dinî veya siyasî dâvâ, başarıyı; sağlam bir stratejiyle ve onu besleyen muhtelif taktiklerle kovalar. Taktikler hatâlıysa, niyet ve strateji doğru olsa dahi ortaya çözüm değil, yalnızca yeni problemler çıkar. Strateji yoksa yahut dava yanlış bir strateji üzerine kurulmuşsa, taktikler zeminsiz kalır; hüsnüniyet de ne yazık ki tek başına müspet bir netice vermez.
Fertler ve cemiteler çoğu zaman bu eksiklik sebebiyle başarıdan mahrûm kalır; ancak genellikle bunun farkında bile olmazlar. Strateji ve taktik üretmeden, sadece büyük bir hüsnüniyet hissiyle konuşur; “din için, ümmet için, memleket, âile, iktisat, kültür yahut öğretim için bir şeyler yapılmalı” derler. Derler ama sonunda bir netice elde edemezler.
Bu serzenişlerin bir muvaffakiyete erişememesi, niyetin bozuk olmasından değil; o niyetin, zaman ve mekânın icâplarına uygun bir stratejiye nasıl dönüşeceği ve o stratejinin siyasî, iktisadî, hukukî, kültürel, askerî vb. sahalarda ne tür talî taktiklerle destekleneceği hususundaki bilgi ve emek mahrâmiyetindendir. Bu mahrumiyet, evvelâ meselenin tespitinde, ardından da teşhis ve tedavisinde indirgemeci bir yaklaşımı doğurur. “Çözüm aslında çok basit, ama kimse bunu yapmıyor” gibi sathî kanaatler işte bu indirgemeci nazar sebebiyle çoğalır.
Strateji ve taktikten yoksun her dâvaâ, bu nedenlerle, güzel niyetlerle atılan kuru sloganlara mahkûm olur. Sloganlarda talep edilenler hep “çok basit bir şeydir” aslında. O talebin nasıl’ı hakkında hassasiyetle konuşmanın gereği ortadan kalktığı için her şey bir anda kolaylaşıverir.
__Bir dâvâ eri için niyet bozukluğu ne denli büyük bir cinayetse, sadece niyete sığınmak da o kadar büyük bir garabettir. Süreç ve bunun nasıl olacağı ciddiyetle ortaya konulmadan dillendirilen tüm büyük talepler, sadece niyete