Ölmeden önce yapmak istediğiniz şeyler sorusuna cevabım hep ‘yaşamak’ olmuştur.
Ama nasıl yaşamak? Olga gibi, Ştolts gibi mi, Agafya gibi mi, Aleyseyev gibi mi yoksa Oblomov gibi mi? Hepsine yaşamak denir mi? Yaşamak nedir? Nefes alıp vermek midir? O balo senin bu sohbet benim gidip gelmek midir? Çalışmak, çalışmak, sonunda rahat edeceğiz diye bir ömrü çalışarak geçirmek midir? Sürekli çalışan insan neden sürekli yatandan üstündür ki? Yatıp düşünmek, düşünmeden koşuşturmaktan az şey midir?
Oblomov en sevdiğim kitaplardan oldu çünkü kendimi yalnızca bir karakterde değil bölünmüş şekilde farklı karakterlerde gördüm. Onlarca hayalim, yapmak istediğim bir sürü şey var. Ama sürekli bir bahaneyle bunları erteliyorum, yapıcam elbet ama şu an değil. Ruhum Olga bedenim Oblomov sanki..
Kitabın en güzel yanı karakterleriydi şüphesiz. Yazar karakterleri çok güzel işlemiş ve aralarındaki diyalogları ustaca kurmuştu. Oblomov-Olga, Oblomov-Ştolts diyaloglarını açıp açıp okuyacağım.
Hayran olduğum bir kadın oldu Olga. Yaşam enerjisi, yaşamaktan aldığı zevk okura yansıyor adeta. Yapmacıklıktan uzak, kendini sürekli geliştiren.. Olgunlaşması da çok güzel yansıtılmıştı.
Ştolts, Alman disiplininin Rus zevkiyle harmanlanmış hali. Dolu dolu yaşamayı ihmal etmeyen bir iş adamı. Tam olarak benim hayat görüşümle, bildiğin ölçüde yaşarsın sözüyle hareket eden bir karakter. Kitap boyu dostunu kendinden kurtarmak istedi ancak başaramadı, sonunda oğlunu evlat alarak ne güzel bir dost olduğunu tekrar gösterdi ve tebessüm ettirdi.
Oblomov bambaşka bir şahsiyet zaten, üstüne 600 sayfalık kitap yazılmış, 2 cümleyle özetlemek haksızlık olur.
Bunlar bariz fakat benim en çok etkilendiğim karakterlerden biri Alekseyev idi. Hatırladınız mı? Hepimizin hayatında olan, farkına varmadığımız silik karakter.