Osman Balcıgil’in ‘Söyledim ve ruhumu kurtardım’ diyerek kaleme aldığı En Hüzünlü Eylül’ü bitirdiğimde, elimde sadece bir roman değil, yakın tarihin çok önemli ve acı bir parçası kalmıştı. Kitap, 6-7 Eylül olaylarının perde arkasını ve 50’li yılların Türkiye’sini yürek burkan, kişisel hikayeler üzerinden anlatıyor.
Kitabın ana eksenini oluşturan gayrimüslim bir ailenin ve o ailenin dostu olan Türk kızı Suzan’ın yaşadıkları... Bu, beni derinden etkiledi. O dönemde, Kıbrıs olaylarının ve Atatürk’ün Selanik’teki evine yapılan provokasyonun bahane edilerek İstanbul’da yaşayan azınlıklara yapılan saldırıları, yağmaları ve yaşanan insanlık dışı olayları okurken utanç duydum. Bu saldırıların, maalesef ülkemize yapılmış bir kara leke olduğunu bir kez daha anladım.
Balcıgil, karakterleri o kadar canlı resmetmiş ki, kitabı okurken adeta 1955 senesinde o olayları yaşamış gibi hissettim. Özellikle Suzan’ın gözünden Valilik’te yaşananlara şahit olmak, o ajandasının gelecekteki Yassıada davalarında nasıl bir tanıklık olacağını bilmek, hikayenin ağırlığını artırıyor.
Sonuç olarak, bu kitap sadece bir roman değil. Tarih yolculuğumun sonunda hissettiğim tek şey hüzün ve biraz da öfke. Gerçek suçlular cezalandırılmadıkça, geçmişle yüzleşilmedikçe, 6-7 Eylül'ler, Çorum’lar, Maraş’lar, Sivas’lar gibi acı olayların hesabının hâlâ verilmemiş olması, beni düşünmeye, sorgulamaya ve araştırmaya sevk etti. Bu kitabı bitirdim ama bence asıl okuma ve yüzleşme şimdi başlıyor.