Ayfer Tunç

Ayfer Tunç

Yazar
8.4/10
3.311 Kişi
·
8.395
Okunma
·
745
Beğeni
·
21303
Gösterim
Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.
Nasıl olur da bir erkeği bu kadar sevebilirsiniz, yüzünü satır satır hatırlarsınız, sesi içinizde yankılanır, size beni unut beni unut beni unut dememiş gibi, bir an bile unutmadan, hala sevebilirsiniz? diyecektim, ağzımdan nasıl çıktı anlamadım:
"Gençliğiniz haram olmuş desenize," dedim
Ayfer Tunç
Sayfa 102 - Can Yayınları
“Yaşamanın bir sebebi yok,” dedi Mürşit. "Sebebi biz uyduruyoruz. Yaşamak bu demek, hayat denen bu şeyi sürdürebilmek için sebep yaratmak.”
456 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İşbu inceleme bir Tuco Herrera "gezi gözlem kolu" incelemesidir.. Bol miktarda İŞSİZLİK içermektedir ..

" 80 LERDEKİ YOKLUĞUN AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE BU ETKİLERİN KORKUYA GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİNE EVRİLİŞİ ÜZERİNE PARADİGMALAR "

Evet konumuz 70 ler ve 80 leri kapsıyor kısmen =)) O dönemlerde çocuk olanlar için oyunun adı idi YOKLUK .. ama yok olduğunu daha doğrusu YOKLUĞUN anlamını bilmezdiniz.. bu yokluk kavramı sadece çocuklar için geçerli değildi..Misal ana babalar için de bu geçerliydi.. Tv yi ele alalım örneğin..the özalın anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz dediği günlerin öncesinde magic box yani inter star bugünki hali ile star yokken tv açılmazdı .. çünkü 12 kanal kapasiteli tv ye sahip olanlar için trt sadece tek kanaldı ve gündüz vakti pek yayın yapmazdı..YOKTU yani bizim için anlayacağınız..yurtdışından tanıdıklar gelirdi anlatırlardı orda 40 kanal var falan inanamazdık nasıl olur diye ?!?!! aklımız almıyordu çünkü ..bugün canımız istediği an soyup yediğimiz muz kivi falan zenginlik göstergesi ..kivinin fotoğrafını bile görmemişiz o derece YOK hayatımızda =) e tabi bu böyle olunca değer yargıları ve ahlak kuralları da çok farklıydı ..beslenme çantama atıp annemden habersiz okula götürdüğüm muz için hem öğretmenden hem annemden bir araba zopa yediğimi dün gibi hatırlıyorum..çünkü alan vardı alamayan vardı .. alamayanın canı çekmesin diye göz göre göre yedirmezdi öğretmen onu size.. anne baba okula çağrılır , sorumsuzluk ve terbiyesizlik yüze vurulur , herşeyden habersiz ebeveyn barut küpüne dönüp öğretmenin anlattıklarını sineye çekip leblebi gibi yutarken pimi çekik el bombasına döner , evdeki minik Van Damme ' lar için survivor çanları çalardı..Kan Sporu'nu evde hem izledik hem yaşadık anlayacağınız .. Yerli malı haftası kutlanır çocuklara Türk malı kullanımı öğütlenirdi..Portakalın ekürisi o günlerde leblebi tabi.. bu vasat ikiliden oluşmuş kombinasyonlarla döşenmiş günler dahi çılgın Manhattan partileri kıvamında geçerdi bizler için ilkokulda .. bir masada leblebi portakal ..diğerinde leblebi portakal..
sende ne var?
annem ceviz koymuş!!
tüm gözler o masada =) evden gelen 4 ceviz neredeyse 40 eşit parcaya bölünür paylaştırılır.. Cin Ali o günlerde çok populer ..sonradan semirmiş bıdık ali serisi ile pabucu dama atılmadan önceki günleri .. hoş gerçi 2000 lerde turkcell hazırkart reklamları ile geri döndü yenilenmiş imajı ve manitası ile.. her dönemin adamı oldu o! oyuncak derseniz çok kısıtlı..LEGOYMUŞ UZAKTAN KUMANDALI ARAÇLARMIŞ GI JOE -ACTION MAN FİGÜRLERİ FALAN HİÇBİRİ YOK!!! ordan burdan bulunan rulmanlarla tornet falan yapılır yokuşlarda rendelenmiş kaşara döndüğümüz günler yaşanırdı .. kollar bacaklar yara bere içinde ama gözlerin içi gülüyor.. sigara kağıdı şişe kapağı ve misket gözbebeği.. toplanır kolleksiyon yapılır falan fistan.. çokta nostalji ile kafanızı şişirmek istemiyorum .. kısaca YOKLUK tan var edilen bir dünyamız vardı.. tüm bunları buna vurgu yapmak için yazdım ..amacım 80 lerde çocuk olmak topiğine madde sıralamak değil.. anlat anlat bitiremeyiz ne o maddeleri ne o günleri..Ondan kelli , asıl inceleme burda başlıyor =) yokluk ve insanlardaki değer yargılarına etkileri ve arada kalan çocuklar asıl ele alacagımız husus =)

- " Bir maniniz yoksa annemler size gelmek istiyor Zöhre Teyzeciğim!" -

Yukarda belirttiğim gibi olanaklar böylesine kısıtlı iken , güneş batana kadar it ayağından paça yemişçesine oynayıp gezen , orda burda iğdeye ,vişneye ,olmamış ham elmaya dalan , günde 500bin kalori yakan çocuk bünyesi akşam olunca hüzünlere gark olurdu..Anneye ev gezmesi için yalvarılır (pek tabii ÇOCUKLU BİR EV) , "ÇOK" uslu bir çocuk olunacağına dair sözler verilir (?!?!?!) , baba da onaylarsa elçi olarak komuşuya çıkılıp yukardaki cümle kurulurdu.. komşu, "tabii buyursunlar" derse muazzam bir sevinç ile eve geri dönülür ,hazırlıklar başlardı..tabii komşunun evde olmadığı ya da kibarca kışalandığınız namüsait durumlar muazzam bir hüzün ile eve geri dönülür arkada barış manço gülpembe veyahut dönence çalardı soundtrack olarak.. bu gezmeler apartman aşırı ise muhakkak pastaneden tulumba tatlısı veya başka bir tatlı alınır götürülür ,komşuya gidiliyorsa evde pişen aşure, helva , pasta börek bir kaba konur üstü bir peçete ile örtülür , aman efendim ne zahmet ettiniz sözlerine karşılık ev sahibi veya sahibesine verilirdi..hoş gittik beş geldik muhabbetleri ile başlayan henüz biz çocuklar için kontrolden çıkmamış misafirlik bundan sonra başlardı..gidilen evin kızının kolonya servisine müteakip çaylar börekler pastalar servis edilir karınlar doyurulur depo fullenirdi..bu arada ilk tehlike dolu soru sorulurdu biz çocuklara "BİRAZ DAHA ALMAZ MISIN EVLADIM ?" bu aslında tuzaklı bir soruydu .. Soran ikram etmek ister ve hiçbir art niyetle bunu sormazdı size..ama ikinci bir tabak istemek o YOKLUK günlerinden gelip geçmiş anne baba için inanılmaz ayıp olarak algılanır , bu suçun cezası asla karşılıksız kalmazdı.. Anne yine tuzaklı ve uyarı dolu yalnız siz ikinizin anladığı bir ses frekansıyla " YE OĞLUM BURASI YABANCI YER DEĞİL! derse de almamak hatta ve hatta önünüze bir tabak daha geldiyse bile el sürmemek elzemdi..SÜRENLERE NELER OLUYOR ANLATICAM AZ SONRA =)) e karınlar doydu ,enerji barı perfect !(street fighter nesline selam olsun! ) hemen çocuklar bir odaya ayrılır neşeye koşulurdu..Başında bir büyük olmayan bu çocuklar muhakkak bir şey kırar döker =( Punisher aromalı anne ve telaşlı ev sahibesi koşup hasar kaydı çıkarmak için soluğu odada alırdı..( Burdan sonrası cidden bir dram .. kalbim şu satırları yazarken dahi korkuyla doluyor o günleri hatırlayıp..)

Zöhre Teyze , "Aman sizde birşey yok ya daha ne olsun cana geleceğine mala gelsin", diyerek bir yandan kendi çocuğunu sizin annenize çaktırmadan çimdikler sizin kafanızı okşar , buna karşılık anneniz de çaktırmadan sizi kevgire çevirmek suretiyle evsahibinin oğluna sevgi gösterip , "Hep bizim oğlanın işleri bunlar" diyerek dert yanardı.. evsahibi kırılan dökülen parcaları temizlemek için içerden faraş süpürge falan almaya gittiyse kısık ama ölümcül bir ses tonuyla "SENİNLE EVDE GÖRÜŞECEĞİZ ŞİMDİ KUDUR BAKALIM !" der zehri yuttururdu size..bu şu demekti: bunlar KARA KAPLI DEFTERE YAZILDI!! ve o defteri açan eller o akşam muhakkak o hesabı dürerdi..şimdi -dili geçmiş zamandan çıkarak olacakları anlatayım..

Bir köşede 8 yaşlarında 2 çocuk .. diğer köşede çift kişilik tahminen 60 70 kiloluk ikiye ayrılmış bir oturma grubu parçası..odada buz gibi bir korku havası.. soğuk terler dökülüyor.. şu dakika sizin için iki seçenek var.. eğer ki misafirliğin son demlerindeyseniz salona gidip uslu uslu oturup ölüm olmasa bile evde maruz kalacağınız kısmi felci kabullenecek ya da eğlenceye devam edeceksiniz.. TABİİ Kİ HER DURUMDA EĞLENCEYE DEVAM!! İÇ SOĞUK SULARI GÖR POPOM YOLLARI!!! =)) Bundan sonra yapacagınız şey iyice azıtıp kudurup yoldan çıktıktan sonra misafirlik biteyazdığı anlarda uykuya dalmak.. Kitaptaki en eski hile bu .. İnandırıcılık çok önemli zira işlediğiniz kabahatlere karşın birde uyuyor numarası yaptığınız anlaşılırsa kısmı felç bitkisel hayata dönebilir!! Ölüm sizi almış da geri getirmemiş gibi hareketsiz yatmalı , anneden gelecek ilk çimdiğe kati suretle reaksiyon gösterilmemeli ki bu çok zor =)) Pek tabii odaya girildi o çimdik yendi ve uyanıldı.. apartman merdivenlerinde isteksiz adımlar .. Eve giriş.. Anne eğer işi biliyorsa avını asla korkutup kaçırmaz ..Siz de yaptıklarınız yanınıza kar kaldı zannederek sevinçle yatağınıza yatmaya yeltenirsiniz .. Bu arada anne üstünü değiştirmiş mühimmat ve cephane tedariğini yapmıştır .. O yaşlardaki çocuklarda daha bir gelişmiş olan korkuyla katalist (bir şeyin ya da şahsın bir başka nesne olgu veya şahısla etkileşime girmesi durumu bkz : kimyasal reaksiyon ŞAHSIN YUSUF HALİ!! anla işte eheueheueh =) ) yetisi devreye girdi.. sizin arkanız annenize dönük görmediniz onu ama bir nesne uçarak geliyor size doğru..Burda bir nesneyi size tanıtmam gerek ..Nedir o ? GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİ! Gülmeyiniz ..Bu öyle bir nesnedir ki hedefini muhakkak bulur .. kapının önündeyseniz içeri kaçarsınız ,33 banttan seker yine de sayıyı alır .. (Semih Saygıner gelse açıklayamaz bu kutsal nesnenin varoluşunu ..) hem sayıyı hem de canınızdan bir parcayı daha doğrusu.. hedefi bulamaması durumunda anne terliği getirmenizi söylediyse muhakkak getirmek FARZDIR(bakınız sünnet demiyorum!!)..çünkü daha fazla kızacak olursa dozaj artırımı devreye girer .. O durumlara girmek bile istemiyor o anları aklıma dahi getirmiyorum.. Bu arada arkada bu çalıyor : https://www.youtube.com/watch?v=Y15ZT1_VUfM 0:07' de giren kanuna çok dikkat ediniz =) siz de işi biliyorsanız paşa paşa gider beyaz bayrak ile koşulsuz şartsız teslim olur Sevr'i imzalarsınız..Kurtuluş Savaşına yeltenenin sonu cidden mortal kombat "finish him" lerine döner.. Fatality lere koşarsınız..
İşte kitabı görür görmez aklıma gelenler bunlar oldu =)) Başlık 80 lerde doğanlar için kırmızı alarm verdiriyordu yukarda yazdıklarımdan dolayı BENİ OKU diye .. Hemen sahaflardan edinip 2 3 gün gibi kısa bir sürede hatmettim.. Zaten okuması o derece zevkli ki kitap okuduğunuzu dahi anlamıyorsunuz.. tespitler ekol ötesi .. Şu anlattığım anektodların hepsi ve çoooook daha fazlası kitapta mevcut .. Mutlaka alıp okuyun .. Kesinlikle kaçırmayın!!

Ne olaki bu Mortal Kombat fatality leri diyenler için link :

https://www.youtube.com/watch?v=2YxPFw7lfY0

O GÜNLERİ ANMADAN OLMAZ .. COMMODORE CULAR SİZLERE DE SELAM OLSUN =))

https://www.youtube.com/watch?v=3JQkW6BgUYU
128 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Çok ama çok ilginç bir kitap. Kitabı bitirdiğimde o kadar karmaşık bir ruh hali içerisindeydim ki nasıl bir değerlendirme yapacağımı bile bilemiyordum. Ne okudum, nasıl okudum, neleri okudum ben diye düşünmekten kendimi alamadım.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki yazar, gerçekten müthiş bir insan ilişkileri uzmanı. Kesinlikle bu konuda eğitim almış birisi. Ben, sosyolojik ve psiko-sosyolojik eğitimi olmayan birisinin sadece gözlemlemelerle bu satırları bu derece ustaca yazabileceğini sanmıyorum.

Yukarıdaki parağrafta yazdığımdan da anlaşıldığı üzere kitabın konusu insan ilişkileri. Özellikle de kadın-erkek ilişkileri ve aile içi ilişkiler. Bu ilişkilerdeki insanların çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilecek durumlardaki ruh halleri anlatılıyor. Ve bu da muhteşem bir şekilde yapılıyor.

Kitapta iki adet günlük okuyoruz. Bunların birisi bir erkek avukata , diğeri ise eşinden ayrılmış bir kadına ait. İlginç olan bu günlüklerin aynı tarihlerde yazılmış sayfalarının karşılıklı olarak beraber okuyucuya sunulması. Yani çift rakamlı sayfalar da erkeğin günlükleri, tek rakamlı sayfalarda ise kadının yazdığı günlükler var. Bu durum okumayı gerçekten zorlaştırıyor. Geri dönüşler yapmak zorunda kalıyorsunuz ve kitabın okunması güçleşiyor. Bu yüzden ben önce erkeğin günlüklerini okudum sondan bir önceki sayfaya kadar, daha sonra başa dönüp kadının günlüklerini okudum. Her iki günlüğün son sayfalarını ise aynı anda okudum. Böylece okumayı kendimce daha kolay ve anlaşılabilir hale getirmiş oldum.

Bu iki yalnız kişinin hayatı, verilen bir ilanla bir süreliğine kesişir. Aralarında gelişen sohbet ise o güne kadar yaşadıklarının günlüklere yansıtılarak bize aktarılmasıdır. Fakat burada aynı sohbeti yapan erkek ve kadının günlüklerine bunu farklı farklı yansıtmaları ise, insanların nasıl farklı yapıda kişilik ve ruh haline sahip olduklarını bize göstermektedir. Buradaki gerçeği bulmayı ise yazar tamamen okuyucuya bırakmaktadır.

Kitapta ana tema , yanlış yapılan evliliklerin getirdiği sorunlardır. Kitapta Suzan nerede derseniz. Suzan, gerçek bir aşkın sembolü olarak sadece anlatılmaktadır.

Yazım ve baskı şekli okumayı biraz güçleştirse de ben , insan ilişkilerini tüm gerçekliğiyle anlatan bu kitabı büyük beğeniyle okudum ve okunmasını da tavsiye ederim.
472 syf.
"Helal olsun" sana Ayfer Tunç,okların bir bir hedefe ulaştığı "günümüz toplum eleştirisi" niteliğinde harika bir eser, yazarın ele aldığı konu ise adını hiç öğrenmediğimiz bir kadının tükeniş hikayesi...

470 sayfalık bir kitap ama tüm ömrü kapsayan binlerce duygunun dibine kadar hissedildiği bir yapıt,yazarların çoğu bir yere takılır, kendi yaşamından bir noktadan çıkan bir duyguya hapsolur yazdıkları. Hikayesi bir konu etrafında örülür, akar, bir şeye tutunur geçer gider. kimi ölümü, kimi aşkı, kimi özlemi kimi başka bir şeyi yazar, ama çok az kişi düşmüşlüğü, riyayı, acıyı, kendini yok etme isteğini, yaşama tutunma isteğini, hem de başka başka kişilerin yüreklerine işleyerek böyle yazabilir.
Örneğin;
...kolsuz bir adamın usturayla boğazını kesmek için ikinci bir kolu olmasına gerek yoktur, gebermek ister, yok olmak, ama kendini delik deşik eden zavallı ve düşkün hislerinin ötesinde yaşama isteği bir ikinci kol gibi durur ölümle arasında...
İşte bunu anlatmak zordur, anlatırken hissettirmek aynı anda, kitabı okurken tasvir edilen tüm duyguları yaşamaktan gönül yorgunu oluyorsunuz, kitabın kişilerinden etrafımızda yüzlerce var,işte yazar tutup o hayatları, olmadık his yumaklarını getirip aklınıza, düşüncelerinize habersizce koyuyor, sonra kitapla mücadeleye, resmen başa çıkmaya çalışıyorsunuz. 

Kitabın kurgusu muazzam...
Kitapta bir çok kişi,zaman,olay ve mekan olmasına rağmen şöyle bir bahsedilen karakterler daha sonra bir hikayeye bürünüyor ancak hiç birini unutmak ya da karıştırmak mümkün değil,anlatım ve geçişler çok başarılı ve yalın...

Modern edebiyatımızın en güçlü kalemlerinden
Ayfer Tunç, mutlaka herkes okumalı.Tavsiye ediyorum,keyifli okumalar efendim...
172 syf.
·3 günde·9/10
Ah Aziz Bey ah! Ne vardı bu kadar inatçı, dediğim dedik, burnu havada, bencil ve umursamaz olacak? Böyle davranınca sana daha mı çok "erkek" dediler? Yoksa daha mı güçlü göründün, daha mı mücadeleci oldun hayata karşı? Peki başı dik bir yaşam uğruna kaybettiklerine değdi mi? Yaşayamadığın hayatın, sevgini gösteremediğin karın, evi terk edince vefat eden annen sana hiç mi pişmanlık yaşatmadı?

Aziz Bey, ömrü yanılgılarla dolu bir şekilde geçen, hayatın zamanlamasını bir türlü doğru yapamayan bir insan. Onun dramı genç yaşta Maryam isimli kıza aşık olmakla başlar. Bu aşk öylesine gözünü kör eder ki, evini terk eder ve Maryam'ın peşinden gider. Annesi Aziz Bey'in evi terk ettiği o gün vefat eder. Peşinden gittiği Maryam ise zamanla onu sessizce ve umursamaz bir şekilde terk eder. Akabinde Aziz Bey, dedesinden kalan tamburu çalması ile şöhreti yakalar ve bu esnada "hayatını birleştireceği" Vuslat'ı tanır. Vuslat gibi "silik" bir kadınla evlenmesini ise yazarımız Ayfer Tunç şu sözlerle ifade eder:

"Aşık olacak, kapris çekecek, ortak hayatlarını bitmeyen istekler manzumesine çevirecek bir kadının gönlünü eyleyecek hali de, arzusu da yoktu. Öylesine bencil düşünceler içindeydi ki ancak Vuslat gibi sessiz, silik, dikkatle bakılmadıkça görülmeyen, varlığına ihtiyaç duyulmadıkça ortaya çıkmayan, o konuşursa dinleyen, sorarsa cevap veren, kısacası hayatını alabildiğine kolaylaştıracak bir kadınla yaşayabileceğini düşünüyor, dahası böyle bir kadın istiyordu." (Sayfa 59)

Bu yazdığım alıntıyı okumadan geçmeyin lütfen. Hatta lütfen çok dikkatlice okuyun. Çevremizde böylesine "silik" kadınlar, böylesine silik kadınlarla evlenerek kendi hayatını kolaylaştırmak amacıyla hareket eden "bencil" erkekler var. Peki böyle bir evlilik, mutlu bir evlilik ortaya çıkarır mı? Bir kadın onun ruhundan anlamayan ve sadece kendi rahatını düşünen bir erkekle mutlu olabilir mi? Peki bir erkek hayatını mutsuz bir zindanın içerisine hapsettiği bir kadından onu mutlu etmesini bekleyebilir mi?

İşte bana göre kitabın en vurucu kısımları Aziz Bey'in Vuslat ile evliliğinin işlendiği kısımlardı. Gerçekten de çok etkileyici ve gerçekçi cümleler vardı. Ayfer Tunç'un cesur ve hayatla iç içe bir kalemi olduğunu da işlediği bu konuyla açıkça görüyoruz.

Kitabın ilgimi çeken bir diğer kısmı ise, Aziz Bey'in zamanla babasına çok benzediğini fark ettiği kısımlardı. Aziz Bey'in babası, annesini hor gören, onu mutlu edemeyen, gereksiz yerlerde yumruğunu masaya vuran, sert mizaçlı ve hırçın ruhlu bir adam. Aziz Bey ise pek tabii onun gibi bir adam olmak istemiyor; fakat zamanla babası gibi bir adam olduğunu fark ediyor. Peki bu fark ediş, geç kalan bir fark ediş olabilir mi? Ah Aziz Bey ah, yine mi geç kaldın hayata?

Bazen böyle kitapların ülkedeki bütün erkeklere okutulmasını istiyorum. Okutulsun ki, hiçbir erkek eşini sırf "silik" olduğu için ve ezmek için kendisine eş olarak seçmesin. Okutulsun ki, "erkek" olmanın ne demek olmadığı anlaşılsın. Okutulsun ki, insanlar mutlu bir hayata geç kalmasın...
407 syf.
·11 günde·Beğendi·6/10
Kitap, 70 / 80'li yılları yaşayan biriyseniz; unuttuğunuz, zamanımızda hayatımızdan çıkıp gitmiş ya da zayıflamış bir çok iyi / kötü olay ve olguyu, hatıralarınızı canlandıran bir kitap.
Kitabı okurken ne güzel / ne zor günlerdi cümlelerini bolca kuruyorsunuz.
Bu kuşağı yaşayan biri değilseniz; büyüklerinizin çocukluk ve gençlik dönemleri hakkında -bizim zamanımızda hitaplarını dinlemeden- kısmen de olsa bilgi sahibi olabilirsiniz.

Kitabı okurken -aşağıda belirteceğim- yazarın dili ve üslubu beni kitaptan kopardı. Neden insanlar bu kadar "ötekileştirici" ?
Kitabı okumak isteyenler bu sevimsiz dili göze almalı !

Yazarın olay ve olguları anlatırken, inançlı insanlardan bahsederken sık sık kullandığı "TUTUCU" ifadesini yadırgadım. Zaten kitabın genelinde "Dini Motifleri" anlatırken kullandığı dilin biraz alaycı, biraz küçümser olduğunu hissediyorsunuz.
Yine Kurban Bayramından bahsederken ( ki uygulamadaki cahillik ve yanlışları eleştirmek farklıdır ) "VAHŞİ EYLEM" ifadesini kullanmasını "HADDİNİ AŞMAK"olarak adlandırıyorum.

Hiç kimsenin -kimliği ne olursa olsun- hiç bir dini, inancı, mezhebi, kimliği "ÖTEKİ GÖRMEYE" hakkı yok. Hiç kimse sizin gibi düşünmek, inanmak, yaşamak zorunda değil.
Neden bazı insanlar demokrasi ve özgürlüğün sadece kendileri için var olduğunu düşünüyor ?!

İyi okumalar
128 syf.
"Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya, boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."
Yanmak, kavrulmak , kavuşamasan da olsun be sevdim, yaşadım tüm kalbimle o sevginin şükrünü diyebilmek çoğu insan için na mümkün. Neden mi böyle bir giriş yaptım?
Aklınızdaki, hayalinizdeki sevgiliye artık ulaşmanız imkansız olunca , zihninizdeki sevgili ile konuşmayı denediniz mi hiç?
Deliler gibi sevdiğiniz, günaydını ile seviştiğiniz birisini kaybedip O'nsuz ilk sabah neler hissedeceğiniz aklınıza geldi mi hiç? Yatakta gözlerinizi ilk açtığınızda hatırladığınız şeyin içinizdeki dipsiz boşluk hissini, uyurken daha da yorulmuş bedeninizdeki anlamsızlığı , itirazı bilir misiniz? Güneşli güzel bir havanın, bir kuşun cıvıl cıvıl ötüşünün, masmavi denizden gelen hafif bir esintinin, kalbinize saplanan bir bıçak darbesi olduğunu, görünmez olmayı düşleyip, kaybolmayı, sivrilmemeyi, göze batmamayı arzulayıp, isminizin bilinmeyip unutulmayı, hiç fark edilmeden tek sevdiğinize yakın olmayı, içinizde bir ömür saklamaya hazırken, bir ömür boyu kaybetmenin acısının ne olduğunu anlayabilir misiniz?
Anlamakta zorluk mu çekiyorsunuz? O halde ne beni ne de Suzan 'ı anlayabilirsiniz . Eyvahlar olsun yazık çok yazık..
En son birisini bu denli sevdiğim zaman 17- 18 yaşlarında idim. Tam dünya sadece ondan ibaret, aldığım nefes onun yüzü gözü hürmetine hazzıyla, ayaklarım yerden kesilircesine , beraber geçirilen zamanları saniye saniye hatırlamak sonra ise vefatının ardından tamamlanmayan , eksik kalan , hayatına devam etmenin anlamsızlığından sevdiğini kaybeden tek benim bunalımdan kurtulmanın zorluklarını yaşadığım zamanlar geçirdim.
Zamanla külleniyor acılar, herkesleşip hayatıma devam edip yeniden sevmeyi deneyerek iki çocuk annesi olsam da kayıplarıyla sevmek güzel. O sevgiyi unutmamak, hatırasına saygı duymak, küllerinin halen daha savrulmadığını hissetmek hayatımın iyi kilerinden.

Kitabın sol tarafındaki günlüğün sahibi , sevgisiz geçen bir çocukluğun ardından sevgisiz yaşanan anlamsız bir evliliğin sonlanmasından sonra yalnızlığı seçen mutsuz Ekmel Bey ile tanışmayı , arkadaş olmayı çok isterdim.
Yalnızlığına çare olarak aslında satma niyetinde olmadığı evini sırf muhabbet edecek birileri olsun diye satışa çıkaran Ekmel Bey, çok ilginç bir karakter.
Evi satın almak için arayan talepçiler arasından seçim yaparken ki kriterleri çok güldürdü beni.
Sağ taraftaki günlüğün sahibi , küçük yaşta annesiz kalan, sevgi muhtacı, o kadar çaresiz ki abisinin sevgilisi Suzan’ın aşkının büyüklüğünü anlamak yerine abisini paylaşmaktan , sevgisiz kalacağından korkan buna rağmen Ekbel Bey ile tanışırken Suzan’ın kimliğini, duygularını kullanmaktan çekinmeyen Derya.
Dış dünyaya kapattıkları kapıları birbirlerine açarak geçmişlerini sorgulayan Ekbel Bey ve Derya’nın aynı tarihlerde yazdıkları günlükler . Derya’nın günlüklerini okuduktan sonra Ekbel Beyinkileri okurken ne olursa olsun insanın içini tüm samimiyetle karşısına dökemediğini gördüm. Ben yapamazdım, gizleyemez olduğu gibi afişe ederdim :))
Suzan, ahh Suzan sevmenin büyüklüğünü anlamayan iyi ki sevilmişim demekten aciz, ideallerini kaybeden günümüz burjuva orta hallisi hatta o kadar zavallı ki karısını seviyor mu sevmiyor mu bir türlü çözemediğim o adama duyduğun aşk heba olmuş, küllenmemiş bile silinmiş gitmiş.
Sevmek, sevilmek , yaşanılan tüm hayat şartlarına rağmen kavuşsan da kavuşamasan da saygısını koruyabilmek kutsal duygular, değerini bilelim.
Kitabı bitirdikten sonra nedense dilime dolandı durdu , dinlemek isteyenlere gelsin.
https://www.youtube.com/watch?v=kggMX92WC2s
Keyifli okumalar ..
448 syf.
Sen ne yaptın böyle Ayfer Tunç; sen yine ne yaptın? Çünkü ben şahane bir roman okudum. Aşıklar Delidir Ya Da Yazı Tura isminden üslubuna, kurgusundan etkileyiciliğine kadar tam bir Ayfer Tunç romanı olmuş. Türk kadın romancılar arasında bence en başarılısı Ayfer Tunç olabilir. Daha önce Deliler Evi ile kendisine hayran kaldığım Tunç, 2014’te Dünya Ağrısı’yla içimize bir sızı oturtmuştu. Ha, bu arada aslında Tunç’la ilk tanışmam ve onu ilk beğenişim, bir roman olmayan Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek ile olmuştu…

Gelelim romana… Tunç kitabı üç, hatta iki buçuk bölümden oluşturmuş. İlki olan yazıda bölümler, 1,3,5,7 olarak sıralanmış ve oradaki anlatıcı bir erkek; Umut. İkinci bölüm olan turada ise bölümler 2,4,6,8 olarak devam ediyor ve anlatıcımız Sanem adlı bir kadın. Tunç romanı adeta ilmik ilmik işlemiş. İsim seçimlerinden ara hikayelere kadar bir yazarlık hatta bir mühendislik çalışması da var adeta…

Umut, annesinden geçen bir genetik hastalığın pençesindedir. Yazı ya da tura olacaktı, yani ağabeyi veya o… Yüzde elli şans var, ikisinden birine vuracaktı bu hastalık. Pek ümitli olmasa da tedavi için gittiği New York’ta Sanem’le tanışırlar ve Umut’un durumunu bile bile aşık olurlar.

Çünkü aşıklar delidirler…

Sanem ise bir mimardır; ailesinden sevgi görmemiş ve hüzünlü çocukluğu, ilk gençliğinden kaçarak ama ailesine de sürekli para göndererek Amerika’nın yolunu tutmuştur. İşte roman, iki kahramanın etrafındaki olaylardan müteşekkil.

Son bölüme yarım bölüm dedim çünkü orada iki anlatıcı birden var ve sadece 12 sayfa…

Açık söyleyeyim, roman özellikle Umut’un anlattığı ilk bölümde zaman zaman gitmiyor, oldukça durağanlaşıyor. İşte tam da bu nedenle gerçek kitap okurlarının o sınavı geçeceğini düşünüyorum. Belki de Tunç’un bir erkek olarak anlatıyor olması, bilemiyorum ama Umut’ta biraz takılıyor gidişat. Sonra Sanem’e geçiyorsunuz ve su gibi akıyor anlatılanlar.

Romanda iki tane çok acayip, kelimenin tam karşılığı bu mudur bilmiyorum ama sarsıcı diyeyim. Evet, sarsıcı iki hikaye finali var. İpucu vermeyeceğim lakin şunu yazayım, birisi ilk bölümde, anne ve babanın aşkları; diğeri ise ikinci bölümde Sanem’in ilk aşkı…

Vay be diyorsunuz, olur mu böyle şey? Ama oluyor. Gerçekten sarsılıyorsunuz. Zaten Tunç’un başarılarından birisi de bu. Sokakta, iş yerinde, trafikte gördüğümüz sıradan bir insanın iç dünyasını öyle bir deşiyor ve bize sunuyor ki, hayatta böyle şeyler olur mu diyemiyorsunuz bile; oluyor işte…

Her iki durum da, aşk ve delilik üzerine. Ama ya benim başıma gelse, ne yapardım diye sormadan edemiyorsunuz tabii.

Aşkın bir delilik hali olduğuna inanlardanım ya da daha hafif bir şekliyle söylersek, bir hastalık hali. İşte bu kitapta Tunç, aşkı, kaderi, aileyi, insanı anlatmış, sorgulamış. Üstelik başarılı bir anlatımla.

Uzun bir okuma serüvenine girebilenlerdenseniz eğer, iyi bir roman okumak istiyorum diyenlerdenseniz mutlaka tavsiye ederim. İyi okurlara tavsiye ederim; Ayfer Tunç’u tanıyanlara tavsiyeye gerek yok zaten…
Nephren Ka
Nephren Ka Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'yi inceledi.
492 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10
DELİ MİYİZ NEYİZ?

“Zaten şu geçmişi boklu dünyada kim akıllı kim deli, hiç belli değil.”

Delirmemek işten değil, zaten kaçımız normaliz ki? Deli olduğunuz raporla tescillenebilir ama olmadığımızı kim söyleyebilir ki?

Hastaneler fiziksel olduğu kadar zihinsel hastalarla da dolu. Psikolog ve psikiyatristlere danışanların sayısı her geçen gün artıyor, gitmeyenler kendi tercihleriyle antidepresanlarla mutlu olmaya - aslında her şeye kayıtsız kalmaya- çalışıyor, acılarını uyuşturacak tabletler içiyor.

Psikiyatra gittiğimizi hayal edelim, koltuğa oturduğumuzu ve doktorun bizi deşmesini beklediğimizi.
Çocukluğumuza inerse seans uzar :)
Ya psikiyatr bir şizofrense? :)
Ya psikoloğunuz bipolarsa? :)

Sırtını denize vermiş Ruh ve Sinir Hastanesi,romanın mekanı.
Samsun olduğu bilinse de şehrin ismi verilmiyor.

Hastası zaten hasta!
Başhekim nevrotik!
Nöropsikiyatr kaçık!
Psikolog intihara meyilli!
Başhekimin karısı obsesif kompulsif !
Temizlik işçisi depresyonda!
Kadın psikiyatr kocasını öldüren bir hasta!
Hemşirenin biri semantik parafazi!

Koca hastane deli ! :)

Yalan yanlış anlatılan insan hikayeleri , tüm personelin yedi sülalesindeki hastalıklar; beddualarla, söylentilerle anlatılıyor.

Kahraman sayısı o kadar çok ki akılda tutmak mümkün değil.
Her cümle bir küçük olay, olay örgüsü uzansa burdan Mars’a metro rayı döşenebilir.

Yerel söyleyişlerle süslenmiş, deyim yüklü günlük konuşma diliyle anlatılanlar oldukça keyifli olsa da insan ruhunda kopan fırtınalar , acılar da yürek burkuyor.

Ve son olarak bir küçük dipnot meraklısına, bakın bakalım hasta mısınız? Test edin kendinizi :)

DEPRESYON:
Her altı kişiden biri ömründe en az bir defa depresyon geçiriyormuş .Kadınlarda,erkeklerden daha sık görülürken her üç kadından biri depresyona yakalanıyormuş.
Kişinin kendini mutsuz ve umutsuz hissettiği,yorgunluk hissinin hakim olduğu, değersizlik ve pişmanlık duygularına sahip intihar ve ölüm düşüncelerinin sıklıkla yaşandığı bir hastalık depresyon.

ANAROKSİYA NEVROZA:
Kişinin normal kilonun çok
altında (% 15’ten daha az) olmasına rağmen kendini şişman olarak görme durumu.

NEVROTİK :
Duygu bozukluğu yüzünden aşırı şefkat isteme, odaklanamama, güvensizlik, plan yapamama, düşmanca ve saldırgan tutumlar içinde olma, anormal seks davranışları, nefret, kin gibi kişiyi sağlıklı kişilerden ayıran tutum ve davranışlar sergileyen kişilerdir.

SEMANTİK PARAFAZİ :
Kişinin anlamsal olarak birbirine yakın kelimeleri karıştırması şeklinde görülen dil bozukluğu
örnek:"çatal" yerine "kaşık" gibi

NARSİSTİK KİŞİLİK BOZUKLUĞU :
Her zaman almaya ve kazanmaya odaklanmış, vermeyi ve kaybetmeyi asla kabul etmeyen, sevmeyi ve yardım etmeyi önemsemeyen, kendisini dünyanın merkezi olarak gören, diğer insanları değersiz ve gereksiz olarak niteleyen kişiler “narsistik kişilik” olarak adlandırılır.

ANOREKSİ :İştahsızlıktan, aşırı diyetten kaynaklanan bir hastalık durumudur. kanserin, verem gibi mikroplu bir hastalığın ya da zihinsel bozukluğun sonucudur.

Sağlıklı günleriniz olsun...
Canan Karatay’la bedeninize bakarken Haydar Dümen’le bilinçaltı terapisi yapın. :)
Yoga çözümlerden biridir!
Reiki vazgeçilmezdir!
Bioenerji candır!
Hayat tımarhanedir......
336 syf.
·11 günde·Beğendi·10/10
GÖĞSÜM DARALIYOR !
YÜREĞİM YANIYOR !

“Dünya bir ağrı, hepimizde var ve hepimiz aynıyız.”

Kalp ağrısı : Aşkını itiraf et, karşılığı yoksa vazgeç !
Diş ağrısı : Majezik iç !
Boyun ağrısı : Sıcak su torbası koy !
Ayak ağrısı : Tuzlu suda dinlendir !
Vicdan ağrısı : .........

Ya için ağrıyorsa !
Derdini biliyorsan dermanını da bulursun...
Vicdanını susturmayan bir günahın varsa dünya her gün ağrıtır içini. Hele sükutta teselli arıyorsan ağrıya mahkumiyetin müebbettir.
Kimi tespih çeker kimi dua eder kimi namaz kılar kimi rakı içer ; unutmak, uyuşturmak için ruhunu.

Dövemezsin sövemezsin,kapı dışarı edemezsin kendini... Affedemezsin, temize çekemezsin !
Kalbin ağır gelir kalbine, her gün bir önceyi tekrar eden hayatın yutamadığın bir lokma gibi durur boğazında.
Nefessiz...
Ümitsiz...
Neşesiz...
Ağrılı bir hayat...
Günaha bulanmış...
Müebbet giymiş...
Utanç içinde...

İKİ ADAM
İKİ AĞRILI KALP
MÜRŞİT VE MADENCİ

İki huzursuz ruhtur onlar çalkantıları dinmeyen.
Geçmişin günahları yakalarını bırakmadığı için gölge gibi yaşamayı seçerler onlar. Hayatları birbiriyle kesişince rakı sofralarında birbirlerine yoldaş olurlar.
Rakıları, günahlarının hesabını vermek için içilir.
İçlerinde öyle bir ağrı vardır ki ölünceye kadar bağırmak isterler.
Hayatın dibine sürgüne gönderilmiş bu iki adam, geri dönüş tekniği ile hem dünleri hem bugünleri ile ama hep aynı ağrılarla derman arayıp bulamazlar.
Ağrıları zımparalar onları, yetmez hızar gibi keser.

Ayfer Tunç : 2 erkek karaktere ruh verirken erkeğin anatominisi çözmüş gerçekten. Karşıt cinsi tahlil etmedeki başarısı, psikolojik tahlilleri, olay akışındaki tutarlılığı ve yalın, duru dili ile kitaba da yazarlığına da hayran kaldım.

Sonsöz :
Zaman öyle de geçecek ...
Hayat böyle de bitecek...
Fikrim, hevesimi alt etsin...
Dünya!
Senle baş edemem ben !
127 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İncelemeye başlamadan önce kitabı bitirdikten sonra içimi saran hüzün ve yeni bir yazar keşfetmiş olmanın hazzı birbirleriyle çatıştılar. Saç başa girdiler. Bir tarafım kalemine hayran olduğum , beni dehşete düşüren yeni bir yazar keşfettiğim , bu kadar güzel bir kitabı okuma listeme kattığım için mutlu, diğer tarafım “Bir daha bu kadar güzel bir kitabı ne zaman okuyacağım?” “Neden bu kadar çabuk bitti sanki?” sitemleriyle beraber ağlamaklı bir halde.

Evet Ayfer Tunç, sen bana ne yaptın!

Suzan Defter , iki karakterli , iki cinsiyetli , iki yaşantılı bir defter. Defterin bir yüzü bir kadın günlüğü, diğer yüzü ise bir erkeğin. Çok ilgi çekici değil mi? Bana çok ilginç gelmişti modern anlamda bir şeyler yapmaya kalkmış Ayfer Tunç ve başarmış. Bu sayfa oyunundan okurken ayrı zevk aldım.
Bir erkeği bir kadın gözüyle çok iyi anlatmayı başarabilmiş Ayfer Tunç. Karakterlerimiz hayatın içinden, çok sıradan kardeşlerimizden. Kocalardan, annelerden, babalardan… İçimizdeki hüzünlerden kısaca. Bu yüzden daha bir çarpıcı, dağın görünmeyen kısımlarında neler oluyor ya da neler olabilir? Bunu düşünmemi sağladı. Bir erkek bu kadar duygulu olabilir mi? Az rastlanan erkek profillerinden birini karşımıza çıkarıyor Ayfer Tunç. Hayatı, evliliği sorgulama şekliyle hayran bırakıyor okurları kendisine bu adam. Çevresindeki insanları tasvir ediş şekli efsane, şiirsel bir üslup, yine dilin sınırlarını zorlayacak derecede bir dili kullanma yeteneği, hayatla barışık olmayan, aşık olmama hastalığının annesinin üzerinden kendisine geçtiğini düşünen, başarısız bir evlilik yapmış, başarısız bir baba, başarısız bir insan, evrende başarısız küçücük bir nokta.

Kitabın bir diğer yarısı kaplayan kadınımız ise bambaşka bir karakter. O da yaralı. Okurken çok eğlendiğim bir o kadar da içimin burkulduğu, kendimi sorguladığım bir karakter. Artık kız kardeşime daha farklı bakmamı sağlayan karakter. Çok yönlü , çok karakterli, kendiyle kavgalı, sevgi dolu, yalnız , yapayalnız bir karakter. Hayatta aşık olduğu tek erkeğin abisi ve onun sevgilisinin Suzan olduğu gerçeğini de incelemimize eklersek, kafamızda çizdiğimiz kardeş, abi, sevgili görüntüsünün yarattığı alakasız tablo ile , dudaklarımızın kenarına alakasızlığı sembolize eden itici bir gülümseme yerleştirebiliriz. Ama bu itici gülümsemenin içinde yaşamış bir kadının hayatını okumak o kadar da gülünç olmuyor. Kitabın adının Suzan Defter olması belki biraz size ipucu verebilir.

Kitabı kapattığım anda boşluğa düştüm. Boşluk beni içine hapsetti. Hemen inceleme yazmak istedim, yazarsam Suzan benden uçup gider sandım, Derya benden nefret eder, bir daha yanıma yaklaşmaz, hayal gücümün kapılarını zorlamaz, beni kızıl saçlarıyla rahatsız etmez sandım. Ya da Ekmel Bey’in tasvirlerinden ömrümce mahrum kalırım… Bu incelemeyi yazarsam hikaye benden uçar gider, belki başkalarının gözüne yapışır. Ama yapışsın, yapışmalı. Sizi de rahatsız etsin, sizinle de alay etsin bu defter.

Bu kitabı şiddetle
Asla pişman olmayacağı bir rahatsızlık arayanlara,
Tavsiye ediyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.

Yazar istatistikleri

  • 745 okur beğendi.
  • 8.395 okur okudu.
  • 290 okur okuyor.
  • 4.800 okur okuyacak.
  • 148 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları