Ayfer Tunç

Ayfer Tunç

Yazar
8.4/10
1.049 Kişi
·
2.411
Okunma
·
286
Beğeni
·
10.027
Gösterim
Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.
Bağlılığın güven duygusuyla ilgisi var, bağlanmak biraz da güvenmek demek. Güven insana iyi gelen bir his. Öte yandan bağlılık özgürlüğün de ayaklarını bağlayan bir his.
"Hiç aşık olmak isteği duymuyor musun? diye soruyorum.
" Bilmiyorum "diyor." Galiba aşkın bende bir karşılığı yok. "
Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır, yanar durursunuz kül olana kadar...
Herkes yalan bir hayat yaşıyor, ama tek acı çeken benim diye düşünüyor. Yine kendine acıyor, zayıf çünkü, kendine acımanın zayıflığın en belirgin işareti olduğunu biliyor.
456 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

" 80 LERDEKİ YOKLUĞUN AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE BU ETKİLERİN KORKUYA GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİNE EVRİLİŞİ ÜZERİNE PARADİGMALAR "

Evet konumuz 70 ler ve 80 leri kapsıyor kısmen =)) O dönemlerde çocuk olanlar için oyunun adı idi YOKLUK .. ama yok olduğunu daha doğrusu YOKLUĞUN anlamını bilmezdiniz.. bu yokluk kavramı sadece çocuklar için geçerli değildi..Misal ana babalar için de bu geçerliydi.. Tv yi ele alalım örneğin..the özalın anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz dediği günlerin öncesinde magic box yani inter star bugünki hali ile star yokken tv açılmazdı .. çünkü 12 kanal kapasiteli tv ye sahip olanlar için trt sadece tek kanaldı ve gündüz vakti pek yayın yapmazdı..YOKTU yani bizim için anlayacağınız..yurtdışından tanıdıklar gelirdi anlatırlardı orda 40 kanal var falan inanamazdık nasıl olur diye ?!?!! aklımız almıyordu çünkü ..bugün canımız istediği an soyup yediğimiz muz kivi falan zenginlik göstergesi ..kivinin fotoğrafını bile görmemişiz o derece YOK hayatımızda =) e tabi bu böyle olunca değer yargıları ve ahlak kuralları da çok farklıydı ..beslenme çantama atıp annemden habersiz okula götürdüğüm muz için hem öğretmenden hem annemden bir araba zopa yediğimi dün gibi hatırlıyorum..çünkü alan vardı alamayan vardı .. alamayanın canı çekmesin diye göz göre göre yedirmezdi öğretmen onu size.. anne baba okula çağrılır , sorumsuzluk ve terbiyesizlik yüze vurulur , herşeyden habersiz ebeveyn barut küpüne dönüp öğretmenin anlattıklarını sineye çekip leblebi gibi yutarken pimi çekik el bombasına döner , evdeki minik Van Damme ' lar için survivor çanları çalardı..Kan Sporu'nu evde hem izledik hem yaşadık anlayacağınız .. Yerli malı haftası kutlanır çocuklara Türk malı kullanımı öğütlenirdi..Portakalın ekürisi o günlerde leblebi tabi.. bu vasat ikiliden oluşmuş kombinasyonlarla döşenmiş günler dahi çılgın Manhattan partileri kıvamında geçerdi bizler için ilkokulda .. bir masada leblebi portakal ..diğerinde leblebi portakal..
sende ne var?
annem ceviz koymuş!!
tüm gözler o masada =) evden gelen 4 ceviz neredeyse 40 eşit parcaya bölünür paylaştırılır.. Cin Ali o günlerde çok populer ..sonradan semirmiş bıdık ali serisi ile pabucu dama atılmadan önceki günleri .. hoş gerçi 2000 lerde turkcell hazırkart reklamları ile geri döndü yenilenmiş imajı ve manitası ile.. her dönemin adamı oldu o! oyuncak derseniz çok kısıtlı..LEGOYMUŞ UZAKTAN KUMANDALI ARAÇLARMIŞ GI JOE -ACTION MAN FİGÜRLERİ FALAN HİÇBİRİ YOK!!! ordan burdan bulunan rulmanlarla tornet falan yapılır yokuşlarda rendelenmiş kaşara döndüğümüz günler yaşanırdı .. kollar bacaklar yara bere içinde ama gözlerin içi gülüyor.. sigara kağıdı şişe kapağı ve misket gözbebeği.. toplanır kolleksiyon yapılır falan fistan.. çokta nostalji ile kafanızı şişirmek istemiyorum .. kısaca YOKLUK tan var edilen bir dünyamız vardı.. tüm bunları buna vurgu yapmak için yazdım ..amacım 80 lerde çocuk olmak topiğine madde sıralamak değil.. anlat anlat bitiremeyiz ne o maddeleri ne o günleri..Ondan kelli , asıl inceleme burda başlıyor =) yokluk ve insanlardaki değer yargılarına etkileri ve arada kalan çocuklar asıl ele alacagımız husus =)

- " Bir maniniz yoksa annemler size gelmek istiyor Zöhre Teyzeciğim!" -

Yukarda belirttiğim gibi olanaklar böylesine kısıtlı iken , güneş batana kadar it ayağından paça yemişçesine oynayıp gezen , orda burda iğdeye ,vişneye ,olmamış ham elmaya dalan , günde 500bin kalori yakan çocuk bünyesi akşam olunca hüzünlere gark olurdu..Anneye ev gezmesi için yalvarılır (pek tabii ÇOCUKLU BİR EV) , "ÇOK" uslu bir çocuk olunacağına dair sözler verilir (?!?!?!) , baba da onaylarsa elçi olarak komuşuya çıkılıp yukardaki cümle kurulurdu.. komşu, "tabii buyursunlar" derse muazzam bir sevinç ile eve geri dönülür ,hazırlıklar başlardı..tabii komşunun evde olmadığı ya da kibarca kışalandığınız namüsait durumlar muazzam bir hüzün ile eve geri dönülür arkada barış manço gülpembe veyahut dönence çalardı soundtrack olarak.. bu gezmeler apartman aşırı ise muhakkak pastaneden tulumba tatlısı veya başka bir tatlı alınır götürülür ,komşuya gidiliyorsa evde pişen aşure, helva , pasta börek bir kaba konur üstü bir peçete ile örtülür , aman efendim ne zahmet ettiniz sözlerine karşılık ev sahibi veya sahibesine verilirdi..hoş gittik beş geldik muhabbetleri ile başlayan henüz biz çocuklar için kontrolden çıkmamış misafirlik bundan sonra başlardı..gidilen evin kızının kolonya servisine müteakip çaylar börekler pastalar servis edilir karınlar doyurulur depo fullenirdi..bu arada ilk tehlike dolu soru sorulurdu biz çocuklara "BİRAZ DAHA ALMAZ MISIN EVLADIM ?" bu aslında tuzaklı bir soruydu .. Soran ikram etmek ister ve hiçbir art niyetle bunu sormazdı size..ama ikinci bir tabak istemek o YOKLUK günlerinden gelip geçmiş anne baba için inanılmaz ayıp olarak algılanır , bu suçun cezası asla karşılıksız kalmazdı.. Anne yine tuzaklı ve uyarı dolu yalnız siz ikinizin anladığı bir ses frekansıyla " YE OĞLUM BURASI YABANCI YER DEĞİL! derse de almamak hatta ve hatta önünüze bir tabak daha geldiyse bile el sürmemek elzemdi..SÜRENLERE NELER OLUYOR ANLATICAM AZ SONRA =)) e karınlar doydu ,enerji barı perfect !(street fighter nesline selam olsun! ) hemen çocuklar bir odaya ayrılır neşeye koşulurdu..Başında bir büyük olmayan bu çocuklar muhakkak bir şey kırar döker =( Punisher aromalı anne ve telaşlı ev sahibesi koşup hasar kaydı çıkarmak için soluğu odada alırdı..( Burdan sonrası cidden bir dram .. kalbim şu satırları yazarken dahi korkuyla doluyor o günleri hatırlayıp..)

Zöhre Teyze , "Aman sizde birşey yok ya daha ne olsun cana geleceğine mala gelsin", diyerek bir yandan kendi çocuğunu sizin annenize çaktırmadan çimdikler sizin kafanızı okşar , buna karşılık anneniz de çaktırmadan sizi kevgire çevirmek suretiyle evsahibinin oğluna sevgi gösterip , "Hep bizim oğlanın işleri bunlar" diyerek dert yanardı.. evsahibi kırılan dökülen parcaları temizlemek için içerden faraş süpürge falan almaya gittiyse kısık ama ölümcül bir ses tonuyla "SENİNLE EVDE GÖRÜŞECEĞİZ ŞİMDİ KUDUR BAKALIM !" der zehri yuttururdu size..bu şu demekti: bunlar KARA KAPLI DEFTERE YAZILDI!! ve o defteri açan eller o akşam muhakkak o hesabı dürerdi..şimdi -dili geçmiş zamandan çıkarak olacakları anlatayım..

Bir köşede 8 yaşlarında 2 çocuk .. diğer köşede çift kişilik tahminen 60 70 kiloluk ikiye ayrılmış bir oturma grubu parçası..odada buz gibi bir korku havası.. soğuk terler dökülüyor.. şu dakika sizin için iki seçenek var.. eğer ki misafirliğin son demlerindeyseniz salona gidip uslu uslu oturup ölüm olmasa bile evde maruz kalacağınız kısmi felci kabullenecek ya da eğlenceye devam edeceksiniz.. TABİİ Kİ HER DURUMDA EĞLENCEYE DEVAM!! İÇ SOĞUK SULARI GÖR POPOM YOLLARI!!! =)) Bundan sonra yapacagınız şey iyice azıtıp kudurup yoldan çıktıktan sonra misafirlik biteyazdığı anlarda uykuya dalmak.. Kitaptaki en eski hile bu .. İnandırıcılık çok önemli zira işlediğiniz kabahatlere karşın birde uyuyor numarası yaptığınız anlaşılırsa kısmı felç bitkisel hayata dönebilir!! Ölüm sizi almış da geri getirmemiş gibi hareketsiz yatmalı , anneden gelecek ilk çimdiğe kati suretle reaksiyon gösterilmemeli ki bu çok zor =)) Pek tabii odaya girildi o çimdik yendi ve uyanıldı.. apartman merdivenlerinde isteksiz adımlar .. Eve giriş.. Anne eğer işi biliyorsa avını asla korkutup kaçırmaz ..Siz de yaptıklarınız yanınıza kar kaldı zannederek sevinçle yatağınıza yatmaya yeltenirsiniz .. Bu arada anne üstünü değiştirmiş mühimmat ve cephane tedariğini yapmıştır .. O yaşlardaki çocuklarda daha bir gelişmiş olan korkuyla katalist (bir şeyin ya da şahsın bir başka nesne olgu veya şahısla etkileşime girmesi durumu bkz : kimyasal reaksiyon ŞAHSIN YUSUF HALİ!! anla işte eheueheueh =) ) yetisi devreye girdi.. sizin arkanız annenize dönük görmediniz onu ama bir nesne uçarak geliyor size doğru..Burda bir nesneyi size tanıtmam gerek ..Nedir o ? GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİ! Gülmeyiniz ..Bu öyle bir nesnedir ki hedefini muhakkak bulur .. kapının önündeyseniz içeri kaçarsınız ,33 banttan seker yine de sayıyı alır .. (Semih Saygıner gelse açıklayamaz bu kutsal nesnenin varoluşunu ..) hem sayıyı hem de canınızdan bir parcayı daha doğrusu.. hedefi bulamaması durumunda anne terliği getirmenizi söylediyse muhakkak getirmek FARZDIR(bakınız sünnet demiyorum!!)..çünkü daha fazla kızacak olursa dozaj artırımı devreye girer .. O durumlara girmek bile istemiyor o anları aklıma dahi getirmiyorum.. Bu arada arkada bu çalıyor : https://www.youtube.com/watch?v=Y15ZT1_VUfM 0:07' de giren kanuna çok dikkat ediniz =) siz de işi biliyorsanız paşa paşa gider beyaz bayrak ile koşulsuz şartsız teslim olur Sevr'i imzalarsınız..Kurtuluş Savaşına yeltenenin sonu cidden mortal kombat "finish him" lerine döner.. Fatality lere koşarsınız..
İşte kitabı görür görmez aklıma gelenler bunlar oldu =)) Başlık 80 lerde doğanlar için kırmızı alarm verdiriyordu yukarda yazdıklarımdan dolayı BENİ OKU diye .. Hemen sahaflardan edinip 2 3 gün gibi kısa bir sürede hatmettim.. Zaten okuması o derece zevkli ki kitap okuduğunuzu dahi anlamıyorsunuz.. tespitler ekol ötesi .. Şu anlattığım anektodların hepsi ve çoooook daha fazlası kitapta mevcut .. Mutlaka alıp okuyun .. Kesinlikle kaçırmayın!!

Ne olaki bu Mortal Kombat fatality leri diyenler için link :

https://www.youtube.com/watch?v=2YxPFw7lfY0

O GÜNLERİ ANMADAN OLMAZ .. COMMODORE CULAR SİZLERE DE SELAM OLSUN =))

https://www.youtube.com/watch?v=3JQkW6BgUYU
172 syf.
·3 günde·9/10
Ah Aziz Bey ah! Ne vardı bu kadar inatçı, dediğim dedik, burnu havada, bencil ve umursamaz olacak? Böyle davranınca sana daha mı çok "erkek" dediler? Yoksa daha mı güçlü göründün, daha mı mücadeleci oldun hayata karşı? Peki başı dik bir yaşam uğruna kaybettiklerine değdi mi? Yaşayamadığın hayatın, sevgini gösteremediğin karın, evi terk edince vefat eden annen sana hiç mi pişmanlık yaşatmadı?

Aziz Bey, ömrü yanılgılarla dolu bir şekilde geçen, hayatın zamanlamasını bir türlü doğru yapamayan bir insan. Onun dramı genç yaşta Maryam isimli kıza aşık olmakla başlar. Bu aşk öylesine gözünü kör eder ki, evini terk eder ve Maryam'ın peşinden gider. Annesi Aziz Bey'in evi terk ettiği o gün vefat eder. Peşinden gittiği Maryam ise zamanla onu sessizce ve umursamaz bir şekilde terk eder. Akabinde Aziz Bey, dedesinden kalan tamburu çalması ile şöhreti yakalar ve bu esnada "hayatını birleştireceği" Vuslat'ı tanır. Vuslat gibi "silik" bir kadınla evlenmesini ise yazarımız Ayfer Tunç şu sözlerle ifade eder:

"Aşık olacak, kapris çekecek, ortak hayatlarını bitmeyen istekler manzumesine çevirecek bir kadının gönlünü eyleyecek hali de, arzusu da yoktu. Öylesine bencil düşünceler içindeydi ki ancak Vuslat gibi sessiz, silik, dikkatle bakılmadıkça görülmeyen, varlığına ihtiyaç duyulmadıkça ortaya çıkmayan, o konuşursa dinleyen, sorarsa cevap veren, kısacası hayatını alabildiğine kolaylaştıracak bir kadınla yaşayabileceğini düşünüyor, dahası böyle bir kadın istiyordu." (Sayfa 59)

Bu yazdığım alıntıyı okumadan geçmeyin lütfen. Hatta lütfen çok dikkatlice okuyun. Çevremizde böylesine "silik" kadınlar, böylesine silik kadınlarla evlenerek kendi hayatını kolaylaştırmak amacıyla hareket eden "bencil" erkekler var. Peki böyle bir evlilik, mutlu bir evlilik ortaya çıkarır mı? Bir kadın onun ruhundan anlamayan ve sadece kendi rahatını düşünen bir erkekle mutlu olabilir mi? Peki bir erkek hayatını mutsuz bir zindanın içerisine hapsettiği bir kadından onu mutlu etmesini bekleyebilir mi?

İşte bana göre kitabın en vurucu kısımları Aziz Bey'in Vuslat ile evliliğinin işlendiği kısımlardı. Gerçekten de çok etkileyici ve gerçekçi cümleler vardı. Ayfer Tunç'un cesur ve hayatla iç içe bir kalemi olduğunu da işlediği bu konuyla açıkça görüyoruz.

Kitabın ilgimi çeken bir diğer kısmı ise, Aziz Bey'in zamanla babasına çok benzediğini fark ettiği kısımlardı. Aziz Bey'in babası, annesini hor gören, onu mutlu edemeyen, gereksiz yerlerde yumruğunu masaya vuran, sert mizaçlı ve hırçın ruhlu bir adam. Aziz Bey ise pek tabii onun gibi bir adam olmak istemiyor; fakat zamanla babası gibi bir adam olduğunu fark ediyor. Peki bu fark ediş, geç kalan bir fark ediş olabilir mi? Ah Aziz Bey ah, yine mi geç kaldın hayata?

Bazen böyle kitapların ülkedeki bütün erkeklere okutulmasını istiyorum. Okutulsun ki, hiçbir erkek eşini sırf "silik" olduğu için ve ezmek için kendisine eş olarak seçmesin. Okutulsun ki, "erkek" olmanın ne demek olmadığı anlaşılsın. Okutulsun ki, insanlar mutlu bir hayata geç kalmasın...
172 syf.
Ruhları ölü insanların arkasından konuşmayı sevmiyorum . Hele de bu insan tıpkı tek doğru benim doğrularım diyerek tüm dünyaya kulaklarını tıkayan, doğrularına inancı sayesinde Beyrut'a kadar ( kadını çok takdir ettim) hayatı boyunca tek aşık olduğu Maryam'ın peşinden giden, bu kadar egonun kendisine hiç bir yarar sağlamadığının ilk tekmesini Beyrut'ta yiyerek , gitmeden çarptığı kapının ardında annesinin vefatına sebep olan ve döndüğünde çarptığı kapının eşiğinden bir adım bile içeriye giremeyen (babası da iyi cezalandırıyor neme lazım) , kendisininden başkasını sevmeyen, birlikte olduğu kadınlara değer vermeyen, dedesinden kalan tamburu çalması ile bir dönem geçici şöhreti yakalayan , zavallı Vuslat ile evlenmeye karar verdiğinde tam işte adam olmaya vicdan yapmaya karar verdi dediğim zamanlarda bile asıl isteğinin kendi rahatı olduğunu yaptığı evlilikte karısını nasıl yok sayarak benim nefretimi bir kez daha kazanan ama karısının vefatı ile küstahlığına karşı hayatın ikinci tekmesini yediğine sevindiğim Aziz Bey gibi ise ... Ne uslanmaz ne saçma sapan bir özgüven kahramanı. Cenabı Hak, adama sanki hoşgörüyü, merhameti, saygıyı yasak etmiş..
Aziz Bey'in yaşadıklarına üzüldüm üzülmesine de yaşadıklarına bakışı tavrı eden bulur sözünün fakir edebiyatı olmadığını ispat ettirdi.
Aziz Bey'i okurken kızar mısınız, acır mısınız? Yardım ederdim ya da bir tekme de ben atardım mı dersiniz bilemiyorum ama; sadece yaşananlar ile alakalı değil bu kitap. İstanbul var, sanat dünyasının değişimi, Türk Musikisinin içli nağmeleri ve şöhretin sarhoşluğu ile boşluğu yalan ilişkilerin yalancı dostları var.
Okuduğunuza pişman olmayacaksınız...
456 syf.
"Tutamıyorum zamanı.."

''Bizim zamanımızda'' deyimini kullanmak bana hep itici geliyor. Malum yaş , yaşlılık , kırışıklık vs. tüm bunlarla yüzleşmek demek... Bizim zamanımızda ; ne zamandı ki bizim zaman, şimdiki zamana ait değil miyiz? Şu anki zaman bizim zamanımız değil mi? Sanırım biz çocukken, eskiden idi asıl bize ait olan zamanlar...Tevazu bu coğrafyada her zaman geçer akçe midir? Evet her daim geçerlidir. Şimdi de, eskiden de tevazu hep vardı. Milletçe tevazu sahibiydik ve halen de sahibiz. Tevazunun yanında utanma vardı, ayıp vardı, samimiyet çok daha belirgindi. Mahallede cenazesi olan evde günlerce yemek pişmez, komşular sırayla yemek taşırdı. Hatta vefat edenin kırkı çıkana kadar o evde televizyon açılmaz, müzik sesi duyulmaz ve merhum evini ziyaret eder düşüncesi ile bir odanın ışığı sürekli açık bırakılırdı. Düğünlerde de keza aynı idi davranışlar, komşular düğün yemeği hazırlar, birlikte çehiz yıkanır, sergilenir ve gelin evine yerleştirilirdi. Tüm bunlar imece usulü yapılırken halen nedenini bulamadığım icraatların sahibi anneme neden öyle söylerdin diye sorduğumda kızım ayıptı diyerek kendisinin bile tam açıklayamadığı değişik fantaziler de yok değildi aslında. Mesela, ailece bir komşuya ziyarete gittiysek, ikramın ikincisi teklif edildiğinde teşekkür edip geri çevirmek ( evde karnımızı annem doyurdu aç değiliz algısı yaratmak ki bu yaşa geldim yine ziyaretlerimde çok canım çekse de ikramın ikincisini reddederim , aç kalmışlığım çoktur, ayıp etmemek adına :-)))) ), büyükler ile aynı odada oturmak için ise reşit olma yaşı aranırdı. . Hele eve misafir geldiğinde, koridorda ayağa verilen terlikler, ayakkabıların kapı önünde ziyaretçiler giderken giymelerinde zorlanmamaları için gidiş istikametine doğru dizilmesi, koltukta sırt arkalarına yastık konması ve en önemlisi ise gözlerden anne talimatının anlaşılması. Dile gelmezdi talimatlar, annem göz işaretiyle çay mı tazelenecek, ikramlar mı yenilenecek, kahve mi yapılacak tüm emirlerini hissettirirdi. İstemeden vermek öğretilirdi, misafir istemez leb demeden leblebi anlaşılırdı ve talebin söylenmesi pek bir ayıptı. Yine de düşünüyorum da çok güzeldi o yıllar, bizim zamanlar. Şimdiki gibi elekronik postalar, çöp kutuları, geri dönüşümler yoktu. Atılmazdı sevgiler, öfkeler, neşeler, hüzünler.. Aleni idi tüm duygular...
İşte bu eserde de cenazeden düğüne, okuldan mesleğe , iletişimden dostluğa, 0 yıllarda nasıl yaşadığımız anlatılıyor. Bizim zamanımızın yılları , biraz mağrur, biraz mahzun ama çokça da mütevazı.... Çokça da özlemli...https://www.youtube.com/watch?v=Ia-XwV7xe-U
Keyifli okumalar...
172 syf.
·1 günde·10/10
Ayfer Tunç'un kitabı çok güzel yazılmış, sade, açık, iyi bir edebiyat eseri. Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında Aziz Bey için edebiyatımızın en ustalıkla çizilmiş karakterlerinden birisi oldu deniyor, gerçekten de ilginç bir insan; ilginçliği, sıradışı birşey olmamasında, sıradanlığı, olağanlığı içerisinde hepimiz gibi hatalarla, yanlış seçimlerle, aldanmalarla, içinin ümitle dolu olması; böyle geçmiş bir hayatın kısacık romanı Aziz Bey Hadisesi. Kitabın kapağında Aziz Bey'i pas rengi bir filtre kullanılmış fotoğrafta, elinde tamburu, taş kemerli ve kapılı, pencereli uzun bir yolda ucunda sis olan bir yere doğru yürürken görüyoruz, zaten romanın başlangıç cümlesinde bu sisin neresi olduğunu öğreniyoruz: Heba'da Ziya'nın ve nihayetinde Kenan'ın gördüğü ve diğerlerine muamma olan karaltının ta kendisi bu! Aziz Bey'in hayatı baştan sona bu sise yapılan yolculuktan ibaret, ve ne acı ki Heba'yı okuduktan sonra tarumar olan kafam, bu kitapla, artık dünden kalan gözyaşları, bilemem ama yoruldum ağlamaktan, artık yeter, dedim, çünkü bu kadar ümitsizlik ve bu ümitsizliğin aslında hayat olması, elden gelecek birşey olmaması, yapabileceğimiz hiç birşeyin olmaması, edebiyat ne denli güzel olursa olsun dağlara baktığımızda şu anda görmesek de eninde sonunda göreceğimiz o karaltı veya yolun sonundaki sise gözlerimiz şu an temas etmese de bir gün aşina olacağımız bunca kesinken, nasıl olup da bütün bunları bile bile ümit ederek var olabiliyoruz? Ziya'ya, Kenan'a, acımasızların sapanlarıyla vurulup düşen bütün kuşlara can acısı geçmemişken Aziz Bey'inki artık yeter, dedirtiyor bana. Öleceğiz evet, bedenimiz yıpranıyor, yalnız kalacağız, ve o karaltıyı biz de göreceğiz, o sise biz de yürüyeceğiz, belki çoktan elimize tenimize değiyor o sis, belki çoktan o karaltıyı seçmeye başladı gözlerimiz... Ziya'nın nihayetinden farklı değil Aziz Beyin sonu da, bütün bunların amacı ne o zaman, onca acının, onca inadın, o kadar gayretle yaşamaya çalışmanın; yoksa Vuslat gibi, pencerelerden uzaklara, başka apartmanlarda başka evlerde başka hayatlara özlem duyarak ve yine teselli niyetine o hayâllere sığınarak mı yaşamak gerek ? Bana öleceğimizi hatırlatıyor bu kitapların hepsi. Öleceğim evet, o yolu ben de yürüyorum hepimiz gibi, ailem olmadığı için mi; bir çocuğum, bir eşim olmadığı için mi kendimi daha kötü hissediyorum, o taş duvarların yanından yürürmüş gibi, sepya rengine bulanmış bir fotoğrafa bakıp birisi de benim hikâyemi okuyor gibi? Ziya'nın dağa gittiğinde karşılaştığı evdeki kapıyı çalması gibi, hikâyemi yazana kavuşup sarılma ânına dek, debelenip duracak mıyım ben de? Kaç gündür hastayım ve hiç de umut dolu hissetmiyorum kendimi. Edebiyat hayattır, demek istemiyorum. Edebiyatla iyileşiyoruz, ne güzel de demek istemiyorum. İyi ki edebiyat var, diyemiyorum şimdi. Bana Ziya da, Kenan da, Aziz Bey de çok gerçek geliyor, ve başımdan savamıyorum hiç birini. Aziz Bey'in dağılmışlığındaki arabeskliğin yanında Ziya'nın heba edilmiş hayatı, hayatları hepsinin, ve heba edilmenin hepimizin kaderi olması ve işte bunu hayat denmesi, ve bunu yazınca karşımıza gerçek edebiyatın çıkması ve nice umut, ümitle dolu satıra rağmen inadına bizi dağdaki o karaltıya baktıran kalemin ya da o sisin saçak saçak aktığı yolu yürüdüğümüzün hatırlatıldığı eserlerin en çok içimizi kemirmesi, ve sonra dehşetle Amok Koşucusu, dehşetle Joyce'un Ölüler'i ve her yere, bütün ölülerin ve yaşayanların üzerine kar yağarken mezarının üzeri karla örtülmüş Michael Furey, Mangaratiba'nın altında vücudu paramparça olmuş Portuga, bütün sahte pırıltılara rağmen inatla ve umutla aşka inanmış olan Gatsby, cesedi usul usul denizin derinlerine inen Gusev'im, nasıl da acımasızca unutulan narin ve güzel Hakkı Celis, ve okyanusta hayata kimsesiz bakan Martin Eden, rüya olup giden Celâl ve daha nicesi, nicesi hep aynı yeri işaret ediyorlar...usul usul ağlamaktan ve sona erene dek ömür o yolu yürümekten, ve ümit etmekten, sis ellerimize yüzümüze değene dek, saçlarımızdan akıp bütün gövdemizi örtene dek yürümekten başka çaremiz yok. Dağdaki evde o kapıyı açan gibi, o sisin sonunda da bir aşina yüzün kapıyı açmasını dilemekten, bunun umuduyla beklemekten, yaşamaktan başka ne yapabiliriz ki?

O âna dek, o halde, okumaya devam...
448 syf.
Sen ne yaptın böyle Ayfer Tunç; sen yine ne yaptın? Çünkü ben şahane bir roman okudum. Aşıklar Delidir Ya Da Yazı Tura isminden üslubuna, kurgusundan etkileyiciliğine kadar tam bir Ayfer Tunç romanı olmuş. Türk kadın romancılar arasında bence en başarılısı Ayfer Tunç olabilir. Daha önce Deliler Evi ile kendisine hayran kaldığım Tunç, 2014’te Dünya Ağrısı’yla içimize bir sızı oturtmuştu. Ha, bu arada aslında Tunç’la ilk tanışmam ve ilk beğenişim, bir roman olmayan Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek ile olmuştu…

Gelelim romana… Tunç kitabı üç, hatta iki buçuk bölümden oluşturmuş. İlki olan yazıda bölümler, 1,3,5,7 olarak sıralanmış ve oradaki anlatıcı bir erkek; Umut. İkinci bölüm olan turada ise bölümler 2,4,6,8 olarak devam ediyor ve anlatıcımız Sanem adlı bir kadın. Tunç romanı adeta ilmik ilmik işlemiş. İsim seçimlerinden ara hikayelere kadar bir yazarlık hatta bir mühendislik çalışması da var adeta…

Umut, annesinden geçen bir genetik hastalığın pençesindedir. Yazı ya da tura olacaktı, yani ağabeyi veya o… Yüzde elli şans var, ikisinden birine vuracaktı bu hastalık. Pek ümitli olmasa da tedavi için gittiği New York’ta Sanem’le tanışırlar ve Umut’un öleceğini bile bile aşık olurlar. Çünkü aşıklar delidirler…

Sanem ise bir mimardır; ailesinden sevgi görmemiş ve hüzünlü çocukluğu, ilk gençliğinden kaçarak ama ailesine de sürekli para göndererek Amerika’nın yolunu tutmuştur. İşte roman iki kahramanın etrafındaki olaylardan müteşekkil.

Son bölüme yarım bölüm dedim çünkü orada iki anlatıcı birden var ve sadece 12 sayfa…

Açık söyleyeyim, roman özellikle Umut’un anlattığı ilk bölümde zaman zaman gitmiyor, oldukça durağanlaşıyor. İşte tam da bu nedenle gerçek kitap okurlarının o sınavı geçeceğini düşünüyorum. Belki de Tunç’un bir erkek olarak anlatıyor olması, bilemiyorum ama Umut’ta biraz takılıyor gidişat. Sonra Sanem’e geçiyorsunuz ve su gibi akıyor anlatılanlar.

Romanda iki tane çok acayip, kelimenin tam karşılığı bu mudur bilmiyorum ama sarsıcı diyeyim. Evet, sarsıcı iki hikaye finali var. İpucu vermeyeceğim lakin şunu yazayım, birisi ilk bölümde, anne ve babanın aşkları; diğeri ise ikinci bölümde Sanem’in ilk aşkı…

Vay be diyorsunuz, olur mu böyle şey? Ama oluyor. Gerçekten sarsılıyorsunuz. Zaten Tunç’un başarılarından birisi de bu. Sokakta, iş yerinde, trafikte gördüğümüz sıradan bir insanın iç dünyasını öyle bir deşiyor ve bize sunuyor ki, hayatta böyle şeyler olur mu diyemiyorsunuz bile; oluyor işte…

Her iki durum da, aşk ve delilik üzerine. Ama ya benim başıma gelse, ne yapardım diye sormadan edemiyorsunuz tabii.

Aşkın bir delilik hali olduğuna inanlardanım ya da daha hafif bir şekliyle söylersek, bir hastalık hali. İşte bu kitapta Tunç, aşkı, kaderi, aileyi, insanı anlatmış, sorgulamış. Üstelik başarılı bir anlatımla.

Uzun bir okuma serüvenine girebilenlerdenseniz eğer, iyi bir roman okumak istiyorum diyenlerdenseniz mutlaka tavsiye ederim. İyi okurlara tavsiye ederim; Ayfer Tunç’u tanıyanlara tavsiyeye gerek yok zaten…
336 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Çıktığım yolculukta bana eşlik etmesi için seçtiğim Dünya Ağrısı aynı şehre yolumun ikinci kere düşmesiyle başka başka şehirler değiştirerek ama aynı yollarda son buldu. Son bulan çekilen Dünya Ağrısı değil ama, o dinmeyen bir ağrı.

Kitapta durup durup hep bu gerçeği çarpıyor işte insanın yüzüne hem de ne çarpmak, derindeyse ağrınız daha derin katmanlarda yokluyorsunuz o ağrıyı.

Otelci Mürşit’in ve genç Madenci’nin önce sessizce birbirlerinin yüzlerinde okudukları acıyı, hapsolan kelimelerini zamanla ortaya dökmeleriyle çıkıyoruz bu ağrılı yolculuğa.

Mürşit'in onu zehirleyen rüyaları, karısı Şükran’a, çocukları Özgür ve Elvan’a, babasından kalma otele ve tüm dünyaya olan kayıtsızlığı, her tutunmaya çalıştığında parçalarına ayrılan hayatı. Bir yanda da aynı ağrıyla kıvrandığını bildiği genç Madenci. Bir tesellisi bu belki de; akşamları bir rakı sofrasında anlamlandırmaya çalıştıkları hayat ve ikisinin de peşini bırakmayan geçmişlerinin acı hatıraları.

Babasının hayal kırıklığı olan Mürşit’ in babasının hayallerine ve hastalığına kurban olan hayatı, elinden kayıp giden özgürlüğü (ki bu yüzden oğlunun adı Özgür) bir ağaç gibi hiçbir geleceği olmayan bir şehre, bir otele ağaç gibi kök salması. Ne gidebilen ne kalabilen, bu kök salmış haliyle, bütün tepkisizliğiyle direnen bir kaybeden.

Diğer tarafta da kaçarsa, oradan oraya savrulursa unutabileceğine inanan Madenci. Ama ne fayda! İnsan kendinden nasıl kaçabilir?

Bir ihtimal olarak hep bir kenarda duran intihar. ‘ İstediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.’

Madencinin karısı Arzu da bu coşturucu fikirle ayrılıyor gösteriden; ‘Sana tutunuyordum, kopardın.’ diyerek.

Bu iki hikayenin yanında akıp giden diğer hikayeler. Otelde kalanlar, otele uğrayanlar, otelde ölenler, bütün bu hikayelerde gördüğümüz ve hissettiğimiz şehrin çaresizliği, sefaleti ve tüm bunları çaresiz kabullenişleri.

Ülkemin dinmeyen ağrılarına da selam gönderiyor kitap:

Madenci’nin babasıyla yaşadığı çocukluk anısını Maraş’ın yıl dönümünde Mürşit ’e anlatırken hatırladığımız 1978 Maraş olayları. “yedi günde yüz elli ölü.” Madencinin unutmaya çalıştığı ama bir şekilde kendini hatırlatıp onu sarsan çıplak ölü kız çocuğunun fotoğrafı. Ben de dakikalarca baktım bu fotoğrafa içimde bir ağrıyla. “Zalimlikten öte bir şey.”

Dükkanında ölü buldukları kendi halinde sessiz sakin ayakkabı tamircisi Kamer Amca’nın aslen Ermeni olduğunu, asıl adının Kamar ve kimsesiz olduğunu öğrendiklerinde insanların verdiği tepkiler insanlığı yeniden sorgulatıyor bize.

Alevi kızı sevdi ve alamadı diye düğününde kendini öldürmeye çalışan damat da aşkı yeniden sorgulatıyor. “ Âşıklar mübarektir, âlemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz” diyen Mürşit’in babası ‘Kız Aleviymiş’ dediklerinde “Haa.. o zaman başka” diyor. Aşkta yetmiyor insan etmeye.

Çingene mahallesinde katledilen hamalın kanını da kolayca temizliyorlar ellerinden ve vicdanlarından.

Pehlivan’ın içinde dinmeyen bir ağrı, Yolvermez'de kızı Hülya’nın içinin ağrısına dayanamayıp kendini attığı uçurum.

Bunlar ve daha nice acı; adalet ve insanlık arayışı.

Mürşit’in sinemada gidip izlediği filmle Anayurt Oteli’ne uğruyoruz , Erkut'tan aldığı kitapla Cioran'in Ezeli Mağlup'unun sayfalarında dolaşıyoruz. “ İnsan bir uçurumdur.”

Ey hep bir kelime arayan kalbim..!
Sonra arayan tekrar arayan kalbim..!

O kelimeleri hapsolduğu yerden çıkarıp, gözyaşlarıyla yıkayıp bir arınma yaşıyor sonunda ikisi de. Geçmişin günahları şimdinin ağrısını anlamamızı sağlıyor.

Madenci kaçmaya karar verirken ‘ Bazıları benim gibi ağaç doğar.’ diyen Mürşit kök saldığı yere otele geri dönüyor.

Mürşit'in kök saldığı bu şehir, otel, sokaklar, meyhane, kitapçı. Mekân tasvirleri o kadar iyi ki bir film olsa seyrederdik aynı zamanda bu kitabı.

Son olarak kitabın içinde geçen Mürşit’in karısının mırıldandığı Sezen Aksu Keskin Bıçak ve Atlantik'te radyoda çalan Nihansın dideden, ey mest-i nazım şarkılarını da dinlemeden geçmeyelim.

https://youtu.be/kR0EX8XK-8I

https://youtu.be/zXcG5NFJBQA

Söyleyecek daha çok şey var belki de. Madenci’nin karşısında kelimelerin selini durduramayan Mürşit gibiyim şu an. “Anlattıkça içi boşalıyor, sonra boşalan yeri yoğun bir keder dolduruyor.” Kelimeler de çaresiz.

İçindeki yumrunun adına rastladı birden:
Weltschmerz ya da dünya ağrısı.

Ya da

Herkesin kendi hikayesinde hissettiği, içinde sakladığı, sırladığı, adına ağrı, sızı, sancı, dert, acı kim bilir başka ne isimler koyduğu o dinmeyen, geçmeyen, sadece bize ait olan.
128 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
23 Kasım - 06:45

Bugün her zamankinden daha farklı, uyanmadım. Dünüm ya da bir önceki günüm nasılsa o monotonlukla çıktım yataktan. Ne bir eksik bir fazla. Yer soğuktu, çıplak ayakla daha hissedilir oluyormuş, birde beden yeni yataktan kendini çıkarınca, bütün vücuda bir titreme, bir kendini soğuğa alıştırma süreciyle boğuşuyor. Olsun, alışıyoruz sonra her şeye alıştığımız gibi. Öncesi esrik bir kahvaltı, ötesi ise daha satın alınamamış bir yevmiyenin sabahı, güneş mi? Daha doğdu diyemem, ama doğmadı da sayılmazdı.

Geceden kalan birkaç kitap yığını hala duruyor masa üzerinde, evden çıkmak içinse son dakikalarım. Gün içerisinde okuyacağım kitaplara baktım, yok, sanırım onları bugün okumaya gücüm yok. Birisi neredeyse destan, diğer yabancı yazar öteki ise psikoloji. Bugün dimağım kaldıramaz bunları, biliyorum. Acelece geçtim kitapların karşısına; Çelişki, kısa ama bugün okuyamam; Oya Baydar, bilemiyorum, belki okuyabilirim; Nermin Bezmen, hayır çok kalın, elimde sürünür durur ve Ayfer Tunç…

Can Yayınları 7. Basım 2015 menşeili, yeşilin en güzel tonunu ise vermişler kapağa bir odanın duvarı niyetine, açık ceviz kahverenginde parkeler ve tam ortasına koyu ceviz rengine bir tekli koltuk koymuşlar. Kapak tasarımı muhteşem, sayfa sayısı 128, Türk Yazar. Bunlar oldu kitabı seçmemin asıl sebepleri. Hemen çıkmalıyım yoksa geç kalacağım, bir keyifle aldım kitabı ve hızla merdivenleri indim. Merak ediyordum; acaba bir önceki kitabı gibi sayısız kişiler kurgulayıp, yoracak mı beni diye, yorulmaya hiç gücüm yok, bugün değil.

23 Kasım – 09:30

Yoruyor İstanbul, şehir ise insanı çok değiştiriyor. Şimdi bedenim yer gördü ve okumaya başlayabilirim kitabımı. Kısa bir yazar hayatı, ondan sonra tarihler verilerek anlatılmak istenen bir günlük! Diğer kitaplarda farklı bir yazım türü. İki insan, iki günlük ve iki tarih. Kitabın sol sayfasından başlıyorsunuz önce, bir sonraki tarihe kadar okuyor sonra tekrardan geri dönüp, sağ sayfasından okuyorsunuz bir sonraki tarihe kadar. Kitap sonuna kadar bu şekilde ilerliyor, bir ileri bir geri :)

Yazarın dili çok muazzam; sade, akıcı, duru, berrak, arı artık ne sıfatlar koyabilirsen koy. Edebi kişiliğine ise yazarlık, senaristlik adları altında bir dünya eser vermiş. En iyi kadın Türk yazarlarından birisidir destek mübalağa etmemiş oluruz. Özellikle bu karışık okuma sistemi ise benden büyük bir alkışı aldı. Keyifle okumaya başladım. Daha ilk sayfalarda dahi sonraki sayfaları merak eder oldum.

23 Kasım – 18:00

Kitabın neredeyse yarısına geldim. Hem iş hem kitap ve diğer şeyler derken, günümün en güzel yanıydı Suzan Defter. Konu olarak günümüz insanının tuhaf halleri anlatılmaktadır. Bir avukat olan Ekmel ve üniversite mezunu Derya’nın öz yaşam öyküleri kurgulanmış, hayat karşısındaki beklentilerin hep aksine çıkması, silinmiş kişilikleri, aşkı hep bir yerlerde bir şekilde aramaları, ailelerinin içler acısı durumları, iletişimsizlik, ilgisizlik ve yorulmuşluk durumlarının sıkça betimlendiğini gördüm.

23 Kasım – 22:00

Kitabın son sayfasını biraz önce kapattım. İlk sayfalarda olan akıcılık, okuru meraklandıran kurgu ve edebi beceri son sayfaya kadar sürdü. Şimdi buradan bakınca insanların aslında kalabalıklar içinde nasıl yalnızlık çektiklerini görmek ve buna kitabında yer vermek, bunu yaparken de çok güzel bir dille anlatmak, beni gerçekten kitaba hayran bıraktırdı. İletişimsizlik ve muhatapsızlığı da eklemem gerekiyor. Kitapta vurgulanmak istenen durumların başında gelenlerden birkaç tanesi de bunlardı. Hele o türkünün dizesi;
- Karşı karşı dururken yüzüne hasret kaldım. –
Bu hasret kalmaların kadrini elimizde var olanın kıymetini bildiğimiz vakit manaya ulaştığını da elbet bir gün anlayacağız.

23 Kasım – 22:30

Sözün özü yani dostum; bugün güzel bir kitap okudum. Okurken çok keyif aldım ve bu kadar çabuk bitmesine ise üzülmedim dersem yalan söylerim. İsterim ki herkes okusun, okusun ve yaşam denen bu hengâme içerisinde sevdiklerine sıkıca sarılsın, geç deyip bir ömür pişmanlığını yaşamasın. Aslında hiçbir şey için vakit yok. Sevdiklerin var ise başka hiçbir şeye de gerek yok.

Gönlünüzce sevilmeniz, sevmeniz ve mutlu olmanız dileğiyle…
120 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
BAKMIYOR ÇESMİ_SIYAH FERYADE ..

https://youtu.be/oebzdPdNu58

Bakmaz tabii Aziz beyzadem sen de bu ego, bu bencillik,bu nemrudluk var iken :)

Spoiler#

Okuduğum ilk Ayfer Tunç kitabı "Aziz bey Hadisesi" birbirinden güzel öyküler derlemesi ..
Her ne kadar ilgi Aziz bey üzerineyse de ben kitapta en çok Eşber'in öyküsünü sevdim ,onun gözünden bir kurdun ve bir kadının gözlerine bakmak daha keyif verdi bana ..o da bir yalnızlık hikayesiydi Ayfer Tunç genel anlamda öykülerinde "yalnız adamın hem çaresizliği hem de egoistligini yansıtmış. .

Yalnız adam bir anlamda bencilde oluyor ruhunu kapatmış kendini beğenmiş dünya ya rest çekmiş etrafındakilere de çektirmiş ve ölmeseler çektirmeye devam edeceklermiş gibi ..bir ikinci nokta ise Ayfer Tunç tam bir "ölüm meleği "
Hemen hemen tüm karakterlerini öldürmeden bırakmıyor ..

Kimi yıllar içinde eskiyen kederiyle ölüyor ..
Kimi oğlunun bir kapıyı vurup gitmesiyle ..
Kimi oğlunun geri dönmesiyle ..
Kimi çok sevilmekten kendini öldürüyor ki "sevme beni !" diye diye ..
Kimi bir hamamda vicdan muhasebesiyle
Kurtlara yem olup öleni var ..
Daha hikayeyi yazarken yazarla cebellesip tren altında kalanı var ..hikayeden silinip varken yok olanı var ..
Kalbi "kalp kırıklıģından ölen" Mikail gibi ince ruhlu adamlar var ..
"Keşke onu sevseydin ..sevmedin
Beni de mahvettin " diyerek kalbi duran adamlar ..

Asıl hikaye olan Aziz beye gelecek olursak ..dededen kalma tambur'uyla muthis bir sanat musikisi albümü olusturma imkani veriyor size "kitabı okurken hepsini dinledim " size de bunu tavsiye ederim ..çünkü ondaki bu gam halini en iyi algılama sebebi bu şarkılar
Yazar onu bize bu namelerle anlatmış çok da güzel olmuş ..

Aziz bey pek havalı iş beğenmez ,yakışıklı ve umursamaz halleriyle gençlik yollarını yürürken "Maryam" ı tanır. .defterine yazdığı ,pek de umursamadığını "kadınlar sayfasına Maryam gözleriyle konuk olacak o bakış sayesinde Aziz bey Beyrut a kadar gidecek ,hayal kırıklıkları ile dolu bir ömre ilk adımını atacaktır ..
Bundan sonra hayattan intikamını sanatıyla,yalnızlığıyla,hırçınlığıyla alacaktır ..ne yazıkki Vuslat'ı da bu gayya kuyusuna çekecek, onunda ömrüne "keder" bulaştıran bir hastalık olacaktır ..

"Otuz ile kırk arasında "
"Evli ile bekar arasında"
"Sağ ile ölü arasında " diyen Ayfer Tunç karakakterlini tanıyın derim. .
"Dünyanın suyunu sıkıp çıkaracak " zannıyla yaşayan bu öykü kahramanlarının ..
"Beni sevdiğine pişman oldu mu?"
.... vicdan seslerini duymak için ve hüzzam şakılara gazellere eşlik etmek için ..

Hep birlikte :)

bakmıyor çeşm-i siyah feryâde
yetiş ey gamze yetiş imdâde
gelmiyor hançer-i ebrû dâde
yetiş ey gamze yetiş imdâde

kara gözlü çığlığıma bakmıyor
yetiş ey nazlı bakış yetiş yardımıma
insafa gelmiyor o hançer kaşlar
yetiş ey nazlı bakış yetiş yardımıma

gazel:
gel, ne korkarsın ecel sima-yı zerdimden benim
kurtar allah aşkına dünya-yı derdimden benim

gel, ne korkarsın ecel benim soluk yüzümden
kurtar allah aşkına benim dertli dünyamdan

Aşk la kalın :)
Iyi okumalar ..
Dip not ..
Bu Eşber için ..
https://youtu.be/wK3tghCRrqI

Bu da Aziz bey için tüm 'uğursuz"luğuna rağmen neticede "BIR HADISE VAR " ..ve kimse bilmiyor ..
https://youtu.be/Jo7YD2-b7-o


.
336 syf.
·6 günde·8/10
“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar,” (sf,12)

Kendi kuyunuzdan çıkıp Mürşit’in kuyusuna atlamaya hazır mısınız? Öncelikle kendinizi çelikten bir umut, pamuktan bir anlayış ve geniş bir zaman dilimiyle kuşatmanızı tavsiye ederim. Mürşit’in kuyusu fazla derin. İçine düştüğünüzde içiniz öyle ağrıyacak ki kuşandığınız umudunuz size ilaç olabilsin.

Ayfer Tunç’u ilk Aziz Bey Hadisesi öyküsüyle tanımıştım. Şehirlerarası bir yolculukta elimdeki kitap bittiği ve boş duramadığım için ekitap olarak açıp okumuştum telefonumdan. Yol bitmişti ama öykülerin yolculuğu uzun süre devam etti içimde. Etkisinden kurtulamamıştım. Bundandır belki Dünya Ağrısı’nı okurken beni neyin bekliyor olabileceğini seziyor gibiydim. Şimdi dibini görmek için içine atladığım Mürşit’in o derin kuyusundan ancak yüzeye çıktım. Derin nefes. Bir daha… Aç gözlerini. Gözlerim yanıyor. Kapat. Bir nefes daha. Aç gözlerini. İçim ağrıyor. Tırman tırman tırman çık kuyudan. Hava karanlık! Neyse ki yıldızlar var. Neyse ki yanıp sönüyor ışıkları binaların. Bacalardaki dumanlar zehirleyen bir hayat belirtisi. Bir yerlerde yaşama dair umudum olacaktı, nerde o? Hemen örtün üstüme.

Kendime geldim.
Ve başlıyoruz.

Dünya Ağrısı temelde, hayalleri yarım kalmış, hayalleriyle birlikte hayatı da bir noktada yarım kalmış bir adamın hikayesi. Mürşit üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğudur, babasının dedesinden yadigar bir aile oteli vardır. Mürşit’in hayali felsefe eğitimini tamamlayıp hayatını onu sıkan, dünyasının alanın daraltan her şeyden kurtulup İstanbul’da yaşamına devam etmektir. Fakat babasının felç geçirmesi üzerine hayallerinin tadını bile çıkaramadan memleketine dönüp, nefret ettiği oteli işlenmek üzere babasının işinin başına geçer. Hikaye boyu Mürşit’i hep hayattan büyük beklentileri olmayan, kendi köşesinde yaşayan fakat kimsenin bu köşede onu rahatsız etmemesini dileyen, sanki 30 yaş olgunluğunda doğmuş bir insan profilinde görürüz. Öyle ki babası ilkokulu birincilikle bitirdiği zaman “Git, Niyazi’nin dükkanından seç bir tane, en iyisini seç ama.” diyerek onu bisikletle ödüllendirmek istediğinde “İstemiyorum” diye geri çevirecek, “beni otelde çalıştırma, hiç.” diyecektir babasına. Gelecekteki hayallerinin sağlam kazığı olarak oğlunu gören babasının ağırına gider tabii bu durum. Baba-oğulun birbirinden beklentileri hep hayal kırıklığıyla sonuçlanır, sonunda gelen kaçınılmaz körleşmeyle. Bir zaman, babasının onu nasıl hiç anlayamadığını düşünüp kendi kendine içerlerken, aslında kendisinin de aynı babası gibi oğlunu anlayamadığını fark eder. Farklı bir suretle o da oğluna karşı babası olmuştur aslında.

Sayfaları çevirdikçe Mürşit’in iç ağrısını öğrenmeye çalışırken buluyorsunuz kendinizi. Kitabı okurken kafamda sürekli şu soru döndü: Bu adamın ağrısı fıtrattan mı, yahut fıtratı ağrıyı mı seviyor? Yoksa yaşadığı durumlar mı onun yaşama sevincini emdi ve “Dünya bende ağrı yapıyor” dedirtecek duruma getirdi? Kitap toplam 331 sayfa ve Mürşit’in iç dünyası öyle anlatılmış ki bu negatiflik fena halde boğdu beni. Şöyle söyleyeyim, bir insanın paçasından bu kadar mı mutsuzluk akar arkadaş! Yeter. Evet hayatta her şey istediğin gibi gitmeyebilir, evet herkes seninle aynı dünya görüşüne sahip olmayabilir, evet dünya adaletsiz olabilir, evet dünyanın raconu senin fıtratına uymayabilir fakat hiç mi mutlu olunacak bir şey yok arkadaşım? Gözünün içine bakan, senden gelen en ufak bir sığınmayla sana tüm kapılarını hemen açmaya hazır bir kadın var mesela. Niçin sırtını dönüp yatıyorsun onun içini ağrıttını bile bile. Tamam anlattıklarından eşine minnet duyduğun hep ortada. Fakat bu minneti bir tek senin hissetmen yeter mi? Bari hissettir mübarek adam. Elini bir uzatsan tüm ailen seni sarmaya hazır. Efendim gördüğünüz gibi yaklaşık 300 sayfa boyunca Mürşit’le böyle kavga ettim ben. Yeri geldi kendisini sopayla kovaladım yeri geldi bağrıma bastım. 300 sayfanın sonunda anladım ki, hiçbir hikaye sebepsiz bir temele oturtulmaz. Haa yazar bunu 331 sayfa tutacak kadar uzatmasa olur muydu? Kesinlikle olurdu. Haa yine değdi mi? Yer yer boğulsam da, kızsam da değdi.

Peki yazar bu 331 sayfalık hikaye kuyusunu nasıl kurgulamış? El cevap: Sizi kuyudan kuyuya atlatarak. Az önce belirtmiştim; hikaye Mürşit’in öyküsünün temelinde şekillense de yan hikayelerle oldukça zenginleştirilmiş. Yazar temelini sağlam attığı kurgunun üzerine onlarca kat çıkmış diyebiliriz.Yine bu zenginlik hikayenin sonundaki zeminin harcı olmuş. Olayların çoğunlukla bir otelde geçmesi, gelen müşteriler, esnaflar vs. kitap boyu neredeyse her karakterin hikayesinin kuyusuna girip çıkıyorsunuz. Diğer hikayeleri öğredikçe Mürşit'in derdi ne acaba? diye epey meraklanıp daha hızlı bir tempoyla okuyorsunuz. Altını çizdiğim yerlere dönüp baktıkça anlıyorum, yazar kitabın başlarında Madenci ve Mürşit arasında geçen diyalogda bu durumun sinyallerini vermiş aslında bize;

“Hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır başkalarının kuyularına atar,”dedi.
Madenci “Başkalarının kuyuları daha mı iyi?” diye sordu
“İyi diye bir şey yok. Ama insan kendi hikayesini bilir, kendi hikayesinden sıkılır”

Özellikle yazarın karakterler arası diyaloglarını bu kitapta daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Hiçbir diyaloğun altı boş değildi neredeyse. Bu durum kitaptan daha çok keyif almamı sağladı

"Senin için ağrıyor," dedi.
"Çok," dedi inleyerek.
"Dermanı yok mu?"
"Sebebi yok ki dermanı olsun."
“Bilirim,” dedi “Kızımdan… onun da hep içi ağrırdı.

"Camiye gitsen.." dedi Pehlivan "dua, namaz iyi gelir"
"Gittim," dedi Mürşit. "Bir faydası olmadı."
Pehlivan "İlaç gibi," diye mırıldandı. "İlaç bile inanırsan yarar diyorlar."

Yine yan hikayelerin çarpıcılığı: Pehlivan Amca’nın hikayesi;

"Niye intihar etti kızı?"
"Yaşamak ağır geldi herhalde, ne bileyim. Sevda dediler ama değil. Olsa bilirdik."
"Değilse niye sevda dediler ki? ”
"Bir tek sevda yüzünden intihar edenleri affediyorlar da ondan. Sen hiç borç yüzünden intihar edenin arkasından türkü yakıldığını duydun mu?

Kitapta hoşuma giden diğer bir durum yazarın yaptığı bireysel ve toplumsal tespitler. Yanıbaşımızdakine yabancılaşma, ortaya atılan bir iddianın önünü araştırıp sorgulamadan hemen ardına düşme ve en önemlisi toplumsal algının çocuklara sirayeti. Bu bahsettiklerim Murşit’in hikayesinin altını dolduran sebepler aslında. Bu sebepler çerçevesinde aslında Mürşit, Madenci’ye hikayesini anlattıkça kendisini bulur, çektiği dünya ağrısının asıl sebebini kavrar sonunda.

Kurgu ve tema dışında yine Ayfer Tunç’un diline hayran kaldığımı belirtmeliyim. Özellikle ardı ardına okuduğum edebi dilden ziyade kurguya ağırlık veren kitaplardan sonra bu dil bana nasıl iyi geldi anlatamam. Anlatılan yordu evet fakat anlatma şekli, üslup hiç yormadı. Nasıl diyeyim, pamuk gibi değip geçti kalbimin üzerinden.

Son olarak kitap Elvan’ın babasına, “Herkesin az çok ağrıyor içi. Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten baba.. dinmeyen bir ağrı. Herkes kendine göre bir ilaç arıyor baba. Ama senin ilacın bana uymaz, benimki de sana.” dediği gibi; Hepimizin sebepleri farklı olsa da bir dünya ağrısı var. Bu gam küresine âdem olarak düştüysek bî gam olmayı hayal etmek fena bir aldanmışlık olur.
İncelemenin başında çelikten bir umuda kuşanın demiştim değil mi? Benim ilacım hep umut oldu. Bu hikayede de yaşam hikayemizde de umarım ağrımızı dindirecek doğru ilacı buluruz.

Ağrısız günler dilerim efendim. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.

Yazar istatistikleri

  • 286 okur beğendi.
  • 2.411 okur okudu.
  • 74 okur okuyor.
  • 1.508 okur okuyacak.
  • 48 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları