Ayfer Tunç

Ayfer Tunç

Yazar
8.4/10
6,5bin Kişi
·
16,8bin
Okunma
·
1.239
Beğeni
·
32,9bin
Gösterim
Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.
"Birini bir zamanlar sevmiş olmak insanın içinde iz bırakıyordu. İnsan o kişiyi artık sevmese bile iz kalan yer acıyordu."
Nasıl olur da bir erkeği bu kadar sevebilirsiniz, yüzünü satır satır hatırlarsınız, sesi içinizde yankılanır, size beni unut beni unut beni unut dememiş gibi, bir an bile unutmadan, hala sevebilirsiniz? diyecektim, ağzımdan nasıl çıktı anlamadım:
"Gençliğiniz haram olmuş desenize," dedim
Ayfer Tunç
Sayfa 102 - Can Yayınları
456 syf.
·Beğendi·10/10 puan
UYARI : İşbu inceleme bir Tuco Herrera "gezi gözlem kolu" incelemesidir.. Bol miktarda İŞSİZLİK içermektedir ..

" 80 LERDEKİ YOKLUĞUN AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE BU ETKİLERİN KORKUYA GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİNE EVRİLİŞİ ÜZERİNE PARADİGMALAR "

Evet konumuz 70 ler ve 80 leri kapsıyor kısmen =)) O dönemlerde çocuk olanlar için oyunun adı idi YOKLUK .. ama yok olduğunu daha doğrusu YOKLUĞUN anlamını bilmezdiniz.. bu yokluk kavramı sadece çocuklar için geçerli değildi..Misal ana babalar için de bu geçerliydi.. Tv yi ele alalım örneğin..the özalın anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz dediği günlerin öncesinde magic box yani inter star bugünki hali ile star yokken tv açılmazdı .. çünkü 12 kanal kapasiteli tv ye sahip olanlar için trt sadece tek kanaldı ve gündüz vakti pek yayın yapmazdı..YOKTU yani bizim için anlayacağınız..yurtdışından tanıdıklar gelirdi anlatırlardı orda 40 kanal var falan inanamazdık nasıl olur diye ?!?!! aklımız almıyordu çünkü ..bugün canımız istediği an soyup yediğimiz muz kivi falan zenginlik göstergesi ..kivinin fotoğrafını bile görmemişiz o derece YOK hayatımızda =) e tabi bu böyle olunca değer yargıları ve ahlak kuralları da çok farklıydı ..beslenme çantama atıp annemden habersiz okula götürdüğüm muz için hem öğretmenden hem annemden bir araba zopa yediğimi dün gibi hatırlıyorum..çünkü alan vardı alamayan vardı .. alamayanın canı çekmesin diye göz göre göre yedirmezdi öğretmen onu size.. anne baba okula çağrılır , sorumsuzluk ve terbiyesizlik yüze vurulur , herşeyden habersiz ebeveyn barut küpüne dönüp öğretmenin anlattıklarını sineye çekip leblebi gibi yutarken pimi çekik el bombasına döner , evdeki minik Van Damme ' lar için survivor çanları çalardı..Kan Sporu'nu evde hem izledik hem yaşadık anlayacağınız .. Yerli malı haftası kutlanır çocuklara Türk malı kullanımı öğütlenirdi..Portakalın ekürisi o günlerde leblebi tabi.. bu vasat ikiliden oluşmuş kombinasyonlarla döşenmiş günler dahi çılgın Manhattan partileri kıvamında geçerdi bizler için ilkokulda .. bir masada leblebi portakal ..diğerinde leblebi portakal..
sende ne var?
annem ceviz koymuş!!
tüm gözler o masada =) evden gelen 4 ceviz neredeyse 40 eşit parcaya bölünür paylaştırılır.. Cin Ali o günlerde çok populer ..sonradan semirmiş bıdık ali serisi ile pabucu dama atılmadan önceki günleri .. hoş gerçi 2000 lerde turkcell hazırkart reklamları ile geri döndü yenilenmiş imajı ve manitası ile.. her dönemin adamı oldu o! oyuncak derseniz çok kısıtlı..LEGOYMUŞ UZAKTAN KUMANDALI ARAÇLARMIŞ GI JOE -ACTION MAN FİGÜRLERİ FALAN HİÇBİRİ YOK!!! ordan burdan bulunan rulmanlarla tornet falan yapılır yokuşlarda rendelenmiş kaşara döndüğümüz günler yaşanırdı .. kollar bacaklar yara bere içinde ama gözlerin içi gülüyor.. sigara kağıdı şişe kapağı ve misket gözbebeği.. toplanır kolleksiyon yapılır falan fistan.. çokta nostalji ile kafanızı şişirmek istemiyorum .. kısaca YOKLUK tan var edilen bir dünyamız vardı.. tüm bunları buna vurgu yapmak için yazdım ..amacım 80 lerde çocuk olmak topiğine madde sıralamak değil.. anlat anlat bitiremeyiz ne o maddeleri ne o günleri..Ondan kelli , asıl inceleme burda başlıyor =) yokluk ve insanlardaki değer yargılarına etkileri ve arada kalan çocuklar asıl ele alacagımız husus =)

- " Bir maniniz yoksa annemler size gelmek istiyor Zöhre Teyzeciğim!" -

Yukarda belirttiğim gibi olanaklar böylesine kısıtlı iken , güneş batana kadar it ayağından paça yemişçesine oynayıp gezen , orda burda iğdeye ,vişneye ,olmamış ham elmaya dalan , günde 500bin kalori yakan çocuk bünyesi akşam olunca hüzünlere gark olurdu..Anneye ev gezmesi için yalvarılır (pek tabii ÇOCUKLU BİR EV) , "ÇOK" uslu bir çocuk olunacağına dair sözler verilir (?!?!?!) , baba da onaylarsa elçi olarak komuşuya çıkılıp yukardaki cümle kurulurdu.. komşu, "tabii buyursunlar" derse muazzam bir sevinç ile eve geri dönülür ,hazırlıklar başlardı..tabii komşunun evde olmadığı ya da kibarca kışalandığınız namüsait durumlar muazzam bir hüzün ile eve geri dönülür arkada barış manço gülpembe veyahut dönence çalardı soundtrack olarak.. bu gezmeler apartman aşırı ise muhakkak pastaneden tulumba tatlısı veya başka bir tatlı alınır götürülür ,komşuya gidiliyorsa evde pişen aşure, helva , pasta börek bir kaba konur üstü bir peçete ile örtülür , aman efendim ne zahmet ettiniz sözlerine karşılık ev sahibi veya sahibesine verilirdi..hoş gittik beş geldik muhabbetleri ile başlayan henüz biz çocuklar için kontrolden çıkmamış misafirlik bundan sonra başlardı..gidilen evin kızının kolonya servisine müteakip çaylar börekler pastalar servis edilir karınlar doyurulur depo fullenirdi..bu arada ilk tehlike dolu soru sorulurdu biz çocuklara "BİRAZ DAHA ALMAZ MISIN EVLADIM ?" bu aslında tuzaklı bir soruydu .. Soran ikram etmek ister ve hiçbir art niyetle bunu sormazdı size..ama ikinci bir tabak istemek o YOKLUK günlerinden gelip geçmiş anne baba için inanılmaz ayıp olarak algılanır , bu suçun cezası asla karşılıksız kalmazdı.. Anne yine tuzaklı ve uyarı dolu yalnız siz ikinizin anladığı bir ses frekansıyla " YE OĞLUM BURASI YABANCI YER DEĞİL! derse de almamak hatta ve hatta önünüze bir tabak daha geldiyse bile el sürmemek elzemdi..SÜRENLERE NELER OLUYOR ANLATICAM AZ SONRA =)) e karınlar doydu ,enerji barı perfect !(street fighter nesline selam olsun! ) hemen çocuklar bir odaya ayrılır neşeye koşulurdu..Başında bir büyük olmayan bu çocuklar muhakkak bir şey kırar döker =( Punisher aromalı anne ve telaşlı ev sahibesi koşup hasar kaydı çıkarmak için soluğu odada alırdı..( Burdan sonrası cidden bir dram .. kalbim şu satırları yazarken dahi korkuyla doluyor o günleri hatırlayıp..)

Zöhre Teyze , "Aman sizde birşey yok ya daha ne olsun cana geleceğine mala gelsin", diyerek bir yandan kendi çocuğunu sizin annenize çaktırmadan çimdikler sizin kafanızı okşar , buna karşılık anneniz de çaktırmadan sizi kevgire çevirmek suretiyle evsahibinin oğluna sevgi gösterip , "Hep bizim oğlanın işleri bunlar" diyerek dert yanardı.. evsahibi kırılan dökülen parcaları temizlemek için içerden faraş süpürge falan almaya gittiyse kısık ama ölümcül bir ses tonuyla "SENİNLE EVDE GÖRÜŞECEĞİZ ŞİMDİ KUDUR BAKALIM !" der zehri yuttururdu size..bu şu demekti: bunlar KARA KAPLI DEFTERE YAZILDI!! ve o defteri açan eller o akşam muhakkak o hesabı dürerdi..şimdi -dili geçmiş zamandan çıkarak olacakları anlatayım..

Bir köşede 8 yaşlarında 2 çocuk .. diğer köşede çift kişilik tahminen 60 70 kiloluk ikiye ayrılmış bir oturma grubu parçası..odada buz gibi bir korku havası.. soğuk terler dökülüyor.. şu dakika sizin için iki seçenek var.. eğer ki misafirliğin son demlerindeyseniz salona gidip uslu uslu oturup ölüm olmasa bile evde maruz kalacağınız kısmi felci kabullenecek ya da eğlenceye devam edeceksiniz.. TABİİ Kİ HER DURUMDA EĞLENCEYE DEVAM!! İÇ SOĞUK SULARI GÖR POPOM YOLLARI!!! =)) Bundan sonra yapacagınız şey iyice azıtıp kudurup yoldan çıktıktan sonra misafirlik biteyazdığı anlarda uykuya dalmak.. Kitaptaki en eski hile bu .. İnandırıcılık çok önemli zira işlediğiniz kabahatlere karşın birde uyuyor numarası yaptığınız anlaşılırsa kısmı felç bitkisel hayata dönebilir!! Ölüm sizi almış da geri getirmemiş gibi hareketsiz yatmalı , anneden gelecek ilk çimdiğe kati suretle reaksiyon gösterilmemeli ki bu çok zor =)) Pek tabii odaya girildi o çimdik yendi ve uyanıldı.. apartman merdivenlerinde isteksiz adımlar .. Eve giriş.. Anne eğer işi biliyorsa avını asla korkutup kaçırmaz ..Siz de yaptıklarınız yanınıza kar kaldı zannederek sevinçle yatağınıza yatmaya yeltenirsiniz .. Bu arada anne üstünü değiştirmiş mühimmat ve cephane tedariğini yapmıştır .. O yaşlardaki çocuklarda daha bir gelişmiş olan korkuyla katalist (bir şeyin ya da şahsın bir başka nesne olgu veya şahısla etkileşime girmesi durumu bkz : kimyasal reaksiyon ŞAHSIN YUSUF HALİ!! anla işte eheueheueh =) ) yetisi devreye girdi.. sizin arkanız annenize dönük görmediniz onu ama bir nesne uçarak geliyor size doğru..Burda bir nesneyi size tanıtmam gerek ..Nedir o ? GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİ! Gülmeyiniz ..Bu öyle bir nesnedir ki hedefini muhakkak bulur .. kapının önündeyseniz içeri kaçarsınız ,33 banttan seker yine de sayıyı alır .. (Semih Saygıner gelse açıklayamaz bu kutsal nesnenin varoluşunu ..) hem sayıyı hem de canınızdan bir parcayı daha doğrusu.. hedefi bulamaması durumunda anne terliği getirmenizi söylediyse muhakkak getirmek FARZDIR(bakınız sünnet demiyorum!!)..çünkü daha fazla kızacak olursa dozaj artırımı devreye girer .. O durumlara girmek bile istemiyor o anları aklıma dahi getirmiyorum.. Bu arada arkada bu çalıyor : https://www.youtube.com/watch?v=Y15ZT1_VUfM 0:07' de giren kanuna çok dikkat ediniz =) siz de işi biliyorsanız paşa paşa gider beyaz bayrak ile koşulsuz şartsız teslim olur Sevr'i imzalarsınız..Kurtuluş Savaşına yeltenenin sonu cidden mortal kombat "finish him" lerine döner.. Fatality lere koşarsınız..
İşte kitabı görür görmez aklıma gelenler bunlar oldu =)) Başlık 80 lerde doğanlar için kırmızı alarm verdiriyordu yukarda yazdıklarımdan dolayı BENİ OKU diye .. Hemen sahaflardan edinip 2 3 gün gibi kısa bir sürede hatmettim.. Zaten okuması o derece zevkli ki kitap okuduğunuzu dahi anlamıyorsunuz.. tespitler ekol ötesi .. Şu anlattığım anektodların hepsi ve çoooook daha fazlası kitapta mevcut .. Mutlaka alıp okuyun .. Kesinlikle kaçırmayın!!

Ne olaki bu Mortal Kombat fatality leri diyenler için link :

https://www.youtube.com/watch?v=2YxPFw7lfY0

O GÜNLERİ ANMADAN OLMAZ .. COMMODORE CULAR SİZLERE DE SELAM OLSUN =))

https://www.youtube.com/watch?v=3JQkW6BgUYU
128 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
Çok ama çok ilginç bir kitap. Kitabı bitirdiğimde o kadar karmaşık bir ruh hali içerisindeydim ki nasıl bir değerlendirme yapacağımı bile bilemiyordum. Ne okudum, nasıl okudum, neleri okudum ben diye düşünmekten kendimi alamadım.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki yazar, gerçekten müthiş bir insan ilişkileri uzmanı. Kesinlikle bu konuda eğitim almış birisi. Ben, sosyolojik ve psiko-sosyolojik eğitimi olmayan birisinin sadece gözlemlemelerle bu satırları bu derece ustaca yazabileceğini sanmıyorum.

Yukarıdaki parağrafta yazdığımdan da anlaşıldığı üzere kitabın konusu insan ilişkileri. Özellikle de kadın-erkek ilişkileri ve aile içi ilişkiler. Bu ilişkilerdeki insanların çok çeşitli şekillerde karşımıza çıkabilecek durumlardaki ruh halleri anlatılıyor. Ve bu da muhteşem bir şekilde yapılıyor.

Kitapta iki adet günlük okuyoruz. Bunların birisi bir erkek avukata , diğeri ise eşinden ayrılmış bir kadına ait. İlginç olan bu günlüklerin aynı tarihlerde yazılmış sayfalarının karşılıklı olarak beraber okuyucuya sunulması. Yani çift rakamlı sayfalar da erkeğin günlükleri, tek rakamlı sayfalarda ise kadının yazdığı günlükler var. Bu durum okumayı gerçekten zorlaştırıyor. Geri dönüşler yapmak zorunda kalıyorsunuz ve kitabın okunması güçleşiyor. Bu yüzden ben önce erkeğin günlüklerini okudum sondan bir önceki sayfaya kadar, daha sonra başa dönüp kadının günlüklerini okudum. Her iki günlüğün son sayfalarını ise aynı anda okudum. Böylece okumayı kendimce daha kolay ve anlaşılabilir hale getirmiş oldum.

Bu iki yalnız kişinin hayatı, verilen bir ilanla bir süreliğine kesişir. Aralarında gelişen sohbet ise o güne kadar yaşadıklarının günlüklere yansıtılarak bize aktarılmasıdır. Fakat burada aynı sohbeti yapan erkek ve kadının günlüklerine bunu farklı farklı yansıtmaları ise, insanların nasıl farklı yapıda kişilik ve ruh haline sahip olduklarını bize göstermektedir. Buradaki gerçeği bulmayı ise yazar tamamen okuyucuya bırakmaktadır.

Kitapta ana tema , yanlış yapılan evliliklerin getirdiği sorunlardır. Kitapta Suzan nerede derseniz. Suzan, gerçek bir aşkın sembolü olarak sadece anlatılmaktadır.

Yazım ve baskı şekli okumayı biraz güçleştirse de ben , insan ilişkilerini tüm gerçekliğiyle anlatan bu kitabı büyük beğeniyle okudum ve okunmasını da tavsiye ederim.
172 syf.
·3 günde·9/10 puan
Ah Aziz Bey ah! Ne vardı bu kadar inatçı, dediğim dedik, burnu havada, bencil ve umursamaz olacak? Böyle davranınca sana daha mı çok "erkek" dediler? Yoksa daha mı güçlü göründün, daha mı mücadeleci oldun hayata karşı? Peki başı dik bir yaşam uğruna kaybettiklerine değdi mi? Yaşayamadığın hayatın, sevgini gösteremediğin karın, evi terk edince vefat eden annen sana hiç mi pişmanlık yaşatmadı?

Aziz Bey, ömrü yanılgılarla dolu bir şekilde geçen, hayatın zamanlamasını bir türlü doğru yapamayan bir insan. Onun dramı genç yaşta Maryam isimli kıza aşık olmakla başlar. Bu aşk öylesine gözünü kör eder ki, evini terk eder ve Maryam'ın peşinden gider. Annesi Aziz Bey'in evi terk ettiği o gün vefat eder. Peşinden gittiği Maryam ise zamanla onu sessizce ve umursamaz bir şekilde terk eder. Akabinde Aziz Bey, dedesinden kalan tamburu çalması ile şöhreti yakalar ve bu esnada "hayatını birleştireceği" Vuslat'ı tanır. Vuslat gibi "silik" bir kadınla evlenmesini ise yazarımız Ayfer Tunç şu sözlerle ifade eder:

"Aşık olacak, kapris çekecek, ortak hayatlarını bitmeyen istekler manzumesine çevirecek bir kadının gönlünü eyleyecek hali de, arzusu da yoktu. Öylesine bencil düşünceler içindeydi ki ancak Vuslat gibi sessiz, silik, dikkatle bakılmadıkça görülmeyen, varlığına ihtiyaç duyulmadıkça ortaya çıkmayan, o konuşursa dinleyen, sorarsa cevap veren, kısacası hayatını alabildiğine kolaylaştıracak bir kadınla yaşayabileceğini düşünüyor, dahası böyle bir kadın istiyordu." (Sayfa 59)

Bu yazdığım alıntıyı okumadan geçmeyin lütfen. Hatta lütfen çok dikkatlice okuyun. Çevremizde böylesine "silik" kadınlar, böylesine silik kadınlarla evlenerek kendi hayatını kolaylaştırmak amacıyla hareket eden "bencil" erkekler var. Peki böyle bir evlilik, mutlu bir evlilik ortaya çıkarır mı? Bir kadın onun ruhundan anlamayan ve sadece kendi rahatını düşünen bir erkekle mutlu olabilir mi? Peki bir erkek hayatını mutsuz bir zindanın içerisine hapsettiği bir kadından onu mutlu etmesini bekleyebilir mi?

İşte bana göre kitabın en vurucu kısımları Aziz Bey'in Vuslat ile evliliğinin işlendiği kısımlardı. Gerçekten de çok etkileyici ve gerçekçi cümleler vardı. Ayfer Tunç'un cesur ve hayatla iç içe bir kalemi olduğunu da işlediği bu konuyla açıkça görüyoruz.

Kitabın ilgimi çeken bir diğer kısmı ise, Aziz Bey'in zamanla babasına çok benzediğini fark ettiği kısımlardı. Aziz Bey'in babası, annesini hor gören, onu mutlu edemeyen, gereksiz yerlerde yumruğunu masaya vuran, sert mizaçlı ve hırçın ruhlu bir adam. Aziz Bey ise pek tabii onun gibi bir adam olmak istemiyor; fakat zamanla babası gibi bir adam olduğunu fark ediyor. Peki bu fark ediş, geç kalan bir fark ediş olabilir mi? Ah Aziz Bey ah, yine mi geç kaldın hayata?

Bazen böyle kitapların ülkedeki bütün erkeklere okutulmasını istiyorum. Okutulsun ki, hiçbir erkek eşini sırf "silik" olduğu için ve ezmek için kendisine eş olarak seçmesin. Okutulsun ki, "erkek" olmanın ne demek olmadığı anlaşılsın. Okutulsun ki, insanlar mutlu bir hayata geç kalmasın...
448 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
"Kelimelerin iyi geldiği, yarım kalmış insanlarız biz."
Yine yüreğime oturan bir hikâye. Kitabın isminden bir aşk romanı olarak düşünülebilir ama bambaşka şeyler okuyacaksınız. Yazgının değişmezliği... Ailelerimizden genler ile geçen ya da kalıtsal olmasa bile anne ile babanın çocukları üzerinde nasıl etkili olduğunu, hayatlarına iyi ya da kötü nasıl yön verdiklerini ve gelecekleri üzerinde nasıl etkili olduklarını, bol bol iç çekerek daha iyi anladım.
Sevgisiz büyüyen çocuklar, aşk uğruna biten evlilikler, sevgi ile büyüyen ama kaderine boyun eğenler, vefasız evlatlar, yaptıklarının cezasını çekenler, hiç pişmanlık duymayanlar...Kimler yoktu ki kitapta...
İnsanın hızla dibe vururken neleri sorguladığını nelerden vazgeçebileceğini, neler ile yüzleşip kabullenebileceğini anlatmış sonra.. Dibe doğru düşerken tutunmak için tutkuya sarılmanın... Bir umudun hikâyesi...
Bence mutlaka deneyimleyin, ama
Üzülmeden ve mümkünse ;
Benim gibi delirmeden ;)
224 syf.
Yazma konusundaki özrümü görmüyorum , bağlanmak , bağlılık gibi bir şey işte burada yazmaya zorluyor beni. Yazıyorum. Hayat istemesem de oynuyor benimle. Bazen kendimi bir sahnede figüran gibi görüyorum, dekor hazır, ''perde'' deniliyor ve doğaçlama başlıyor. Kurgu yok, hazırlık yok , ne zaman ne olacağı belli değil, oynuyorum
İyi oyuncu muyum? Bilemiyorum.
Kendimle aram da açık bu sıralar. Ne zaman kendimin bana kırgın olduğunu hissetsem, alıyorum elime herhangi bir şaire ait bir şiir kitabı ya da Ayfer Tunç eseri..
Kendimi uğurladığım değil , kavuştuğum bir gün istemeliyim diyorum. Bir gün dünde kalan ve yarın varsa olmasını istediğim ne varsa . Bugün , günlerden o gün olsun istiyorum.
Sözün özü, merhaba ile elveda arasında bir tasa taşıyormuşum gibi hissediyorum .
İyi oyuncu muyum? Bilemiyorum demiştim evet bilemiyorum. Çok fazla , birdenbire samimi olduğum bu hayat ona sunduğum samimiyet ile alay edercesine hayatın manasını anlamak sana mı kaldı, yaşa öğren, yavaş yavaş tokadını çarpıyor.
Okudukça, yediğim tokatları hatırlayıp , her bir öykü ile sızlamaya başlayan yüreğimi dinliyorum.
7 katlı Ayyıldız Apartmanının yerle bir olmak istediği anlarındaki, kendisiyle beraber gitmesini istemediği tercihlerinin ölmeyi dilediğim zamanlardaki bir türlü atamadığım ama beraber götürmek istemediğimdeki benzerliği,
Ses Tutsağı’nda seslenmeye bir türlü cesaret edemeyip de ‘’benim, duyun beni , ölüyorum ‘’ haykırışlarının duyulmasını istenilen seslerimi duyan kimsemin olmadığı ama herkesi duyduğum sessizliğimin çok sesliliği,
Cinnet Bahçesi’nin ‘’ İçi ölmüş bir insan, bir insanı nasıl öldürebilir?’’ cümlesinin bile evet içi ölmüş bir insan , bir insanı , çok cesur, hayat dolu bir insandan çok çok daha rahat öldürebilir inanmışlığımı,
Gençlik Sabah Çiyidir’in tamam işte tüm dertlerin bitiyor, hayat yeniden nefes üfledi ruhuna, canlandın, umudumun hayal kırıklığına dönüştüğü , istediğim sonla neticelenmemiş olmasının mutsuzluğu,
Küçük Kuyu’nun tanımadığım birine içimi açarken , tanıdıklarımdan rahat davranıyor olmamın yabancının hep yabancı kalacak olma ihtimali mi yoksa artık yabancı kalmamasını isteyişimin mi belirsizliği,
Siz ve Şakalarınız’ın ilk baharını hiç görmeden kış yaşanmış bir hayatta ikinci bahar mutluluğunun ilk bahar sevinci, umudu, hatıraları anlatılırken kayıp sonrası tamamen özgürleşen , sınır, yasak dinlemeyen, ağrıların acıya döndüğü sızıları,
Alafranga İhtiyar’ın Hüseyin’den Ulvi’ye geçişin hakikatten yaşanmışlıkların sonucu hak edildiğine duyduğum saygının tereddütsüzlüğü,
Ara Renkler Grubu’nun ‘’ Çok mu konuşuyorum? Başınızı ağrıtmıyorum inşallah. İsterseniz susayım da, uyuyun biraz. Ben alıştım bu yollara. Konuşurken bile uyuyabiliyorum. İşim konuşmak ya, ondan herhalde. Sustuğum zaman bile konuşuyorum. Bu nasıl oluyor bilmiyorum.’’ Samimiyeti…
İşte anlıyorum ki, birkaç öyküde bile; Gizli gizli sığınaklar aradığını fark ettiğinde ya da artık ağlayamadığında , büyüyor insan.
Hayata umutla sarılıp , eskisi kadar masum bakamadığında, korkuları arttığında , beklediği yarınlara kavuşamadığında büyüyor. Yalnızlığı arttıkça, sesi kısıldıkça, sessizliğini haykıramadıkça. Boğazında bir düğüm varsa, geçmiş günlere ait ve fark etse de her özleminde düğümler iyice körleşiyor yine de diyemiyor kendine büyüdüm diye .
Ahlarımız , vahlarımız, gidenlerimiz, kalanlarımız sonrası birilerinin arkasından konuşmadan, çelme takmadan, düşmüş birisini tekmelemeden, uzanan eli görmezden gelmeden, kusur yaymadan, gerçeklerini bilmediğimiz insanları küçük düşürmeye çalışmadan geçireceğimiz bir ömürde;
Hayat çok kısa.
Sevdiklerimizden gelen her ne varsa, her şey, hepsi.
Hepsi başımız gözümüz üstüne rahatlığı ve hepsi kalbimize ferahlık verecek huzuruyla olsun.
Keyifli okumalar efendim..
472 syf.
"Helal olsun" sana Ayfer Tunç,okların bir bir hedefe ulaştığı "günümüz toplum eleştirisi" niteliğinde harika bir eser, yazarın ele aldığı konu ise adını hiç öğrenmediğimiz bir kadının tükeniş hikayesi...

470 sayfalık bir kitap ama tüm ömrü kapsayan binlerce duygunun dibine kadar hissedildiği bir yapıt,yazarların çoğu bir yere takılır, kendi yaşamından bir noktadan çıkan bir duyguya hapsolur yazdıkları. Hikayesi bir konu etrafında örülür, akar, bir şeye tutunur geçer gider. kimi ölümü, kimi aşkı, kimi özlemi kimi başka bir şeyi yazar, ama çok az kişi düşmüşlüğü, riyayı, acıyı, kendini yok etme isteğini, yaşama tutunma isteğini, hem de başka başka kişilerin yüreklerine işleyerek böyle yazabilir.
Örneğin;
...kolsuz bir adamın usturayla boğazını kesmek için ikinci bir kolu olmasına gerek yoktur, gebermek ister, yok olmak, ama kendini delik deşik eden zavallı ve düşkün hislerinin ötesinde yaşama isteği bir ikinci kol gibi durur ölümle arasında...
İşte bunu anlatmak zordur, anlatırken hissettirmek aynı anda, kitabı okurken tasvir edilen tüm duyguları yaşamaktan gönül yorgunu oluyorsunuz, kitabın kişilerinden etrafımızda yüzlerce var,işte yazar tutup o hayatları, olmadık his yumaklarını getirip aklınıza, düşüncelerinize habersizce koyuyor, sonra kitapla mücadeleye, resmen başa çıkmaya çalışıyorsunuz. 

Kitabın kurgusu muazzam...
Kitapta bir çok kişi,zaman,olay ve mekan olmasına rağmen şöyle bir bahsedilen karakterler daha sonra bir hikayeye bürünüyor ancak hiç birini unutmak ya da karıştırmak mümkün değil,anlatım ve geçişler çok başarılı ve yalın...

Modern edebiyatımızın en güçlü kalemlerinden
Ayfer Tunç, mutlaka herkes okumalı.Tavsiye ediyorum,keyifli okumalar efendim...
88 syf.
·2 günde·10/10 puan
" Hiç ayrılamam derken,
Kavuşmak hayal oldu."

Herkesin hayal olan bir kalp sancısı muhakkak olmuştur. " Benim olmadı." diyeni samimi bulmam ben.
Beni yakından takip edenler az çok bilir "aşka âşık" bir kadın olduğumu. Tutku ile okurum aşk hikâyelerini bir de okuduklarımı tutku ile yaşarım içimde fırtınalar.. Uzun süre çıkamam etkisinden.
Azîz Bey Hadisesi, ince ince işlenmiş derin ve gerçekçi karakterler, burun direği sızlatan hissiyatların çarpıcı anlatımı, edebî haz..
"Unutulmaz" sadece bir sıfat değil bu hikâyede.. Hak ettiği değere dair delilleri bir bir topluyorsunuz. Sonrasında ağzınızda kalan acımsı bir tat...Kocaman bir iç burukluğu.
Öyle bir hayat hikâyesi ki Aziz Bey'in hikâyesi kendi içinde kendini yitirmiş. Kitaba sığmamış da kibri taşmış. Ne kimseye muhtaçmış ne mecbur. Herkesler ona mecburmuş, herkesler onun etrafında onun istediği gibi olmalıymış. Ama olmuyor be Aziz Bey ! Burası dünya... " Kibir, bencilik " buralara, bu insanlara fazlaca fazla...
Sonra aşk... " İnsan birini sevmeli hem de çok sevmeliydi." diyor Aziz Bey. Her şeyden vazgeçip, hayatını feda edebilecek kadar büyük bir aşk... Buldu mu ? Belkide..
Kibrinden sevdiklerine hep geç kalmış... Değer kıymet bilmeye karar verdiği an hep sevdiklerinden olmuş, yitirmiş... Yitmiş...
Velhasıl; Aziz Bey gibi olmayın,sevdiklerinize geç kalmayın.
" Seni Seviyorum " hiç zor bir cümle değil.
472 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Keyfim yok bugün... Altında iki saat oturduğum bahar güneşi mi çarptı ? Burcumun güzeller güzeli gezegeni Venüs mü kıpraştı ? Bu kitap mı beni ezdi, yıktı geçti bilmem... Kitap bitti ama böğrümde koca bir taş oturdu kaldı. Hâlbuki kitaptan sonra bir kavanoz Nutellayı gömdüm ama... " Çık " bana mısın demedi...
Yeşil Peri Gecesi' ni okumadım da ben satır satır izledim sanki. Elimde mendil içimi çeke çekee ağladığım çok sayfa oldu.( Vallahi de ağladım laf olsun diye yazmadım.) Okuduğum her satır kahretti. Öyle bir kahramanı vardı ki hikâyenin güzeller güzeli " Kadın Şebnem." ( Özellikle kadın yazmak istedim. Hikâye boyunca kimse kadın olmasını önemsemedi sadece bir nesneydi. ) Güzelliğini zehirli bir sermaye olarak kullanmış, hayatta en dibi görmek için elinden ne geliyorsa yapmış. Yapmış da neden yapmış peki ???
Ailenin, insan yaşamına etkilerinin en çarpıcı bana göre en kötü örneklerinden biri bu hikâye. Sevgisizliğin ve çocukken yaşanan travmaların etkisini o kadar ince ince dokumuş ki Ayfer Tunç. ( Yapmış yine yapacağını. ) Yeri geliyor annesine olan nefretine ortak oluyorsunuz yeri geliyor babasına duyduğu sevgi selinde onunla beraber boğuluyorsunuz. Şebnem anlattıkça " daha neler " diyorsunuz. Anlattıkça " aferim kızım sana " diyorsunuz. Anlattıkça " yapma be Şebnem, hayır " diyorsunuz. Evet çok üzülüyorsunuz ama hayatın var olan gerçekleri tokat gibi iniyor yüzünüze çok sağlam hissediyorsunuz.
Annesinden, babasından, eş dost, akrabasından hatta toplumdan intikam alabilmek için; hayatını paramparça eden, dağılan, dökülen, ezilen, hor görülen...
Ama ama (bana kendimi deli gibi sorgulatan) muazzam bir cesarete sahip olan bir kadın Şebnem...
Ben onun kadar cesur olabilir miydim ? Defalarca sordum kendime... hayır, böyle bir hikâyede olamazdım..
Şebnem'i hiç unutmamak için bu satırları kazıdım beynime ;
" Cesaret, ancak göstermemiz gerektiğinde imkânsız olduğunu anladığımız bir erdemdir. "
128 syf.
"Ama sonunda kaybeden siz olmuşsunuz."
"Kayıp mı? Kaç kişi böylesine sevebilmiştir dünyada?"
"Ama kucağında bir kucak korla kalan siz olmuşsunuz."
"İyi ya, boş değildi kucağım."
"Ama yandınız, kül oldunuz."
"Ama vardım, kül bunun kanıtı."
Yanmak, kavrulmak , kavuşamasan da olsun be sevdim, yaşadım tüm kalbimle o sevginin şükrünü diyebilmek çoğu insan için na mümkün. Neden mi böyle bir giriş yaptım?
Aklınızdaki, hayalinizdeki sevgiliye artık ulaşmanız imkansız olunca , zihninizdeki sevgili ile konuşmayı denediniz mi hiç?
Deliler gibi sevdiğiniz, günaydını ile seviştiğiniz birisini kaybedip O'nsuz ilk sabah neler hissedeceğiniz aklınıza geldi mi hiç? Yatakta gözlerinizi ilk açtığınızda hatırladığınız şeyin içinizdeki dipsiz boşluk hissini, uyurken daha da yorulmuş bedeninizdeki anlamsızlığı , itirazı bilir misiniz? Güneşli güzel bir havanın, bir kuşun cıvıl cıvıl ötüşünün, masmavi denizden gelen hafif bir esintinin, kalbinize saplanan bir bıçak darbesi olduğunu, görünmez olmayı düşleyip, kaybolmayı, sivrilmemeyi, göze batmamayı arzulayıp, isminizin bilinmeyip unutulmayı, hiç fark edilmeden tek sevdiğinize yakın olmayı, içinizde bir ömür saklamaya hazırken, bir ömür boyu kaybetmenin acısının ne olduğunu anlayabilir misiniz?
Anlamakta zorluk mu çekiyorsunuz? O halde ne beni ne de Suzan 'ı anlayabilirsiniz . Eyvahlar olsun yazık çok yazık..
En son birisini bu denli sevdiğim zaman 17- 18 yaşlarında idim. Tam dünya sadece ondan ibaret, aldığım nefes onun yüzü gözü hürmetine hazzıyla, ayaklarım yerden kesilircesine , beraber geçirilen zamanları saniye saniye hatırlamak sonra ise vefatının ardından tamamlanmayan , eksik kalan , hayatına devam etmenin anlamsızlığından sevdiğini kaybeden tek benim bunalımdan kurtulmanın zorluklarını yaşadığım zamanlar geçirdim.
Zamanla külleniyor acılar, herkesleşip hayatıma devam edip yeniden sevmeyi deneyerek iki çocuk annesi olsam da kayıplarıyla sevmek güzel. O sevgiyi unutmamak, hatırasına saygı duymak, küllerinin halen daha savrulmadığını hissetmek hayatımın iyi kilerinden.

Kitabın sol tarafındaki günlüğün sahibi , sevgisiz geçen bir çocukluğun ardından sevgisiz yaşanan anlamsız bir evliliğin sonlanmasından sonra yalnızlığı seçen mutsuz Ekmel Bey ile tanışmayı , arkadaş olmayı çok isterdim.
Yalnızlığına çare olarak aslında satma niyetinde olmadığı evini sırf muhabbet edecek birileri olsun diye satışa çıkaran Ekmel Bey, çok ilginç bir karakter.
Evi satın almak için arayan talepçiler arasından seçim yaparken ki kriterleri çok güldürdü beni.
Sağ taraftaki günlüğün sahibi , küçük yaşta annesiz kalan, sevgi muhtacı, o kadar çaresiz ki abisinin sevgilisi Suzan’ın aşkının büyüklüğünü anlamak yerine abisini paylaşmaktan , sevgisiz kalacağından korkan buna rağmen Ekbel Bey ile tanışırken Suzan’ın kimliğini, duygularını kullanmaktan çekinmeyen Derya.
Dış dünyaya kapattıkları kapıları birbirlerine açarak geçmişlerini sorgulayan Ekbel Bey ve Derya’nın aynı tarihlerde yazdıkları günlükler . Derya’nın günlüklerini okuduktan sonra Ekbel Beyinkileri okurken ne olursa olsun insanın içini tüm samimiyetle karşısına dökemediğini gördüm. Ben yapamazdım, gizleyemez olduğu gibi afişe ederdim :))
Suzan, ahh Suzan sevmenin büyüklüğünü anlamayan iyi ki sevilmişim demekten aciz, ideallerini kaybeden günümüz burjuva orta hallisi hatta o kadar zavallı ki karısını seviyor mu sevmiyor mu bir türlü çözemediğim o adama duyduğun aşk heba olmuş, küllenmemiş bile silinmiş gitmiş.
Sevmek, sevilmek , yaşanılan tüm hayat şartlarına rağmen kavuşsan da kavuşamasan da saygısını koruyabilmek kutsal duygular, değerini bilelim.
Kitabı bitirdikten sonra nedense dilime dolandı durdu , dinlemek isteyenlere gelsin.
https://www.youtube.com/watch?v=kggMX92WC2s
Keyifli okumalar ..
248 syf.
‘’Bazı durumlarda sonuna kadar tanık olmak bir kısmını görmekten iyidir. Muhayyile denen azgın alem işlemeye başlamaz hiç olmazsa‘’

Ayfer Tunç’un yazdığı bu satırlara sahip bir öykü kitabında , hayal gücünü bir kenara bırakıp, ilk kitabı Saklı’yı okuduktan sonra Evvelotel’i merak etmeyip okumayacak okur kalmayacaktır diye düşünüyorum.
Saklı ile başladıysanız okumaya benim gibi, Evvelotel’ e geçtiğiniz anda bir bakıyorsunuz kahramanların ne cinsiyetine takılmışsınız ne de isimlerine. Hoş gerçi az ya da çok fazla isim belirtildiğini fark bile etmediğim 9 öykü sizi öylesine anlatıcısına bağlı kılıyor ki, kimdir nedir diye sorgulamak aklınızdan bile geçmiyor. Düşünüyorum da; aklımda kalan birkaç isim Süslü Yenge (isim de değil de işte), Umman, Neşide, Selva /Silva ve Nesim. Başka yok :)
Taa ki Evvelotel’e başladığınızda aa bu tahmin ettiğim ya da kendi kendime uyumladığım kahramandan ne kadar da farklıymış şaşkınlığını yaşatana kadar.
Saklı’da inandığım, güvendiğim , sevdiğim birçok kahramanına Evvelotel’de bana, az bile olmuş başına gelenler dedirtecek ters köşe öyküler var.
Yarım kalmışlıklar, seviyorum aslında yarım kalmışlıkları. Hep bir umut ışığı doğurur içimde. İstediğim gibi sonlanmasını kendim belirlerim, benim istediğim şekli de hoşuma gider mutlu olurum.
Ama Ayfer Tunç'un muazzam kalemi müsaade etmiyor. Saklı’yı okuyup Evvelotel’e de hadi bir bakayım merakınız ve yazara olan hayranlığınız olmazsa, hayalinizdeki sonlar için ideal.
Saklı’nın kahramanlarının, gizli kıyıda kalmış yaşanmışlıklarını Evvelotel’de ruhunu soyarcasına gözümüzün önüne seriyor.
Betimlemelerine o kadar hayranım ki önce yazdığı olayı , sonra tekrar başa dönüp anlatma tarzını defalarca okuyorum.
Buraya kadar kitap için azıcık olsa da naçizane diyebildiklerim.


Terk edenler, ihanet edenler, terk edilenler, vazgeçemeyenler, yüzleşmek isteyen, yüzleşemeyen, kaçan, saklanan tüm kahramanlardan hissettirilen pişmanlıklar, söylenemeyenler, öykülerden bende kalanlar neler mi ?

Kimi zaman hayatımıza girer biri farkına varmadan. Nefes alıp verir gibi. Kimi zaman da gitmiştir bile bizde kaldığını bilmeden. Anlamadan dinlemeden işte bu demekten vazgeçmek, inanmamak telafisi mümkün olmayan bir pişmanlıktır. Bazı insanlara yanımızda olmasalar da ne kadar önemli olduklarını, varlıklarının bize ne kadar iyi geldiğini, bir merhabalarının bize her şeyi unutturup içimizi ısıttığını izah edemiyoruz.
Hayatımızda olmasalar ne kadar eksik kalırdık , farkında olamıyor ve fark ettiremiyoruz. Olsun, sevdiğimiz insanlara kırıldığımızda ya da kırıldıklarını hissettiğimiz ve ihmal edildiğimizi düşündüğümüz tüm zamanlarda, onlardan sevgimizi geri çekme lüksümüz olmuyor olmamalı da. Sevgimizin yüceliği hoşgörüden ve anlamaktan geçiyor.

Hayatı nasıl yaşayacağınız tamamen size ait.
Önemli olan şu:
" Bir kitabı kapatıp diğerini açarken, tuhaf bir bağlantı cümlesiymiş ya da kötülüklerden koruyan bir duaymış gibi mırıldandığım dize beni ele veriyordur :
Bir gün herkes kendisi olsun.’’

Beklentilerimi karşılayan bir hayatım yok evet
Dinlemeye karar verdim kendimi; hayatımdaki fazlalıklardan. Beni yoran düşüncelerden isteklerden anılardan insanlardan. Beni yoran bağlardan dayatmalardan kurtulmak istiyorum .
Huzurlu ve mutlu bir hayat...
Herkese yetip kendine yetemeyen ben, biten bir kitabın ardından sanırım kimyam da bozuldu şu saat itibariyle. Heyecanlı ve telaşlıyım, ya da siz de biliyorsunuz endişe ve hüzün yine çok moda. Hiç sevmediğim şeyleri yapasım olsa da ara sıra , üzmek istemiyorum ne kendimi ne de çevremdekileri.

Yine de terk etmek, sonradan pişmanlık duyacağım bir ömürde ah vah etmek, terk edene takılarak hayatı kendime zehir etmek yerine;

Sadece sevdiğimin baktığını, sadece sevdiğimin merceğinden süzülenleri görürdü göz bebeğim,
Yapıp yaptığım her iş sevdiğime ait olsun isterdim, yazdığım her kelime sevdiğimin eseri olurdu ellerimde,
Yokluğuna bir saniye bile tahammül edemez, içime her çekişimde yeniden doğuş sebebim olurdu nefesi,
Bağlanmaktan değil çözülmekten korkardım ikinci baharıma.
Bir nefes alımlık mesafe kalmasına rağmen aramızda , kavuşmaya daha bir ömrün olduğunu hissettiğim özlemim olurdu da,
Görüp görememenin bir öneminin olmadığını bilerek, hiç göremeyeceğimi bilsem dahi, hep bakmasını ister ve ;
Nerede, hangi durumda olursam olayım, varlığı, gönlüme hep iyi gelecek duygularıyla sever, anlar , yaşar ve yaşatırdım diyebiliyorum.

‘’Unutmak bir yalanlamadır, en yalnız zamanlarımda kendime bir bir anlattığım. Aslında hiçbirini unutmadım, sakladım.’’
diyor Ayfer Tunç.

Hatta satır aralarında bir yerde ''düşünmeye üşendim'' cümlesine rastladığınızda ;
Siz üşenmeyin derim..
Okuduğunuzda kendinize neleri anlatıp , neleri halen sandıklarda tuttuğunuzu sorgulamak adına, bağlanmaktan değil de çözülmekten korkacağınız sevgilerin kayıplarını yaşamadığınız bir ömürde;
Keyifli okumalar diliyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.

Yazar istatistikleri

  • 1.239 okur beğendi.
  • 16,8bin okur okudu.
  • 531 okur okuyor.
  • 7,9bin okur okuyacak.
  • 236 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları