Geri Bildirim
Ayfer Tunç

Ayfer Tunç

8.4/10
652 Kişi
·
1.424
Okunma
·
186
Beğeni
·
7.681
Gösterim
Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.
Öyle derine işleyen bir şeydi ki okul numarası, insan ilkokul numarasını hiç unutmaz, unutamazdı.
İddialı bir babanın oğlu. İddialı babalar en çok evlatlarının istikbaliyle oynayanlar.
Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır, yanar durursunuz kül olana kadar...
Herkes yalan bir hayat yaşıyor, ama tek acı çeken benim diye düşünüyor. Yine kendine acıyor, zayıf çünkü, kendine acımanın zayıflığın en belirgin işareti olduğunu biliyor.
" 80 LERDEKİ YOKLUĞUN AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ VE BU ETKİLERİN KORKUYA GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİNE EVRİLİŞİ ÜZERİNE PARADİGMALAR "

Evet konumuz 70 ler ve 80 leri kapsıyor kısmen =)) O dönemlerde çocuk olanlar için oyunun adı idi YOKLUK .. ama yok olduğunu daha doğrusu YOKLUĞUN anlamını bilmezdiniz.. bu yokluk kavramı sadece çocuklar için geçerli değildi..Misal ana babalar için de bu geçerliydi.. Tv yi ele alalım örneğin..the özalın anayasayı bir kez delmekle birşey olmaz dediği günlerin öncesinde magic box yani inter star bugünki hali ile star yokken tv açılmazdı .. çünkü 12 kanal kapasiteli tv ye sahip olanlar için trt sadece tek kanaldı ve gündüz vakti pek yayın yapmazdı..YOKTU yani bizim için anlayacağınız..yurtdışından tanıdıklar gelirdi anlatırlardı orda 40 kanal var falan inanamazdık nasıl olur diye ?!?!! aklımız almıyordu çünkü ..bugün canımız istediği an soyup yediğimiz muz kivi falan zenginlik göstergesi ..kivinin fotoğrafını bile görmemişiz o derece YOK hayatımızda =) e tabi bu böyle olunca değer yargıları ve ahlak kuralları da çok farklıydı ..beslenme çantama atıp annemden habersiz okula götürdüğüm muz için hem öğretmenden hem annemden bir araba zopa yediğimi dün gibi hatırlıyorum..çünkü alan vardı alamayan vardı .. alamayanın canı çekmesin diye göz göre göre yedirmezdi öğretmen onu size.. anne baba okula çağrılır , sorumsuzluk ve terbiyesizlik yüze vurulur , herşeyden habersiz ebeveyn barut küpüne dönüp öğretmenin anlattıklarını sineye çekip leblebi gibi yutarken pimi çekik el bombasına döner , evdeki minik Van Damme ' lar için survivor çanları çalardı..Kan Sporu'nu evde hem izledik hem yaşadık anlayacağınız .. Yerli malı haftası kutlanır çocuklara Türk malı kullanımı öğütlenirdi..Portakalın ekürisi o günlerde leblebi tabi.. bu vasat ikiliden oluşmuş kombinasyonlarla döşenmiş günler dahi çılgın Manhattan partileri kıvamında geçerdi bizler için ilkokulda .. bir masada leblebi portakal ..diğerinde leblebi portakal..
sende ne var?
annem ceviz koymuş!!
tüm gözler o masada =) evden gelen 4 ceviz neredeyse 40 eşit parcaya bölünür paylaştırılır.. Cin Ali o günlerde çok populer ..sonradan semirmiş bıdık ali serisi ile pabucu dama atılmadan önceki günleri .. hoş gerçi 2000 lerde turkcell hazırkart reklamları ile geri döndü yenilenmiş imajı ve manitası ile.. her dönemin adamı oldu o! oyuncak derseniz çok kısıtlı..LEGOYMUŞ UZAKTAN KUMANDALI ARAÇLARMIŞ GI JOE -ACTION MAN FİGÜRLERİ FALAN HİÇBİRİ YOK!!! ordan burdan bulunan rulmanlarla tornet falan yapılır yokuşlarda rendelenmiş kaşara döndüğümüz günler yaşanırdı .. kollar bacaklar yara bere içinde ama gözlerin içi gülüyor.. sigara kağıdı şişe kapağı ve misket gözbebeği.. toplanır kolleksiyon yapılır falan fistan.. çokta nostalji ile kafanızı şişirmek istemiyorum .. kısaca YOKLUK tan var edilen bir dünyamız vardı.. tüm bunları buna vurgu yapmak için yazdım ..amacım 80 lerde çocuk olmak topiğine madde sıralamak değil.. anlat anlat bitiremeyiz ne o maddeleri ne o günleri..Ondan kelli , asıl inceleme burda başlıyor =) yokluk ve insanlardaki değer yargılarına etkileri ve arada kalan çocuklar asıl ele alacagımız husus =)

- " Bir maniniz yoksa annemler size gelmek istiyor Zöhre Teyzeciğim!" -

Yukarda belirttiğim gibi olanaklar böylesine kısıtlı iken , güneş batana kadar it ayağından paça yemişçesine oynayıp gezen , orda burda iğdeye ,vişneye ,olmamış ham elmaya dalan , günde 500bin kalori yakan çocuk bünyesi akşam olunca hüzünlere gark olurdu..Anneye ev gezmesi için yalvarılır (pek tabii ÇOCUKLU BİR EV) , "ÇOK" uslu bir çocuk olunacağına dair sözler verilir (?!?!?!) , baba da onaylarsa elçi olarak komuşuya çıkılıp yukardaki cümle kurulurdu.. komşu, "tabii buyursunlar" derse muazzam bir sevinç ile eve geri dönülür ,hazırlıklar başlardı..tabii komşunun evde olmadığı ya da kibarca kışalandığınız namüsait durumlar muazzam bir hüzün ile eve geri dönülür arkada barış manço gülpembe veyahut dönence çalardı soundtrack olarak.. bu gezmeler apartman aşırı ise muhakkak pastaneden tulumba tatlısı veya başka bir tatlı alınır götürülür ,komşuya gidiliyorsa evde pişen aşure, helva , pasta börek bir kaba konur üstü bir peçete ile örtülür , aman efendim ne zahmet ettiniz sözlerine karşılık ev sahibi veya sahibesine verilirdi..hoş gittik beş geldik muhabbetleri ile başlayan henüz biz çocuklar için kontrolden çıkmamış misafirlik bundan sonra başlardı..gidilen evin kızının kolonya servisine müteakip çaylar börekler pastalar servis edilir karınlar doyurulur depo fullenirdi..bu arada ilk tehlike dolu soru sorulurdu biz çocuklara "BİRAZ DAHA ALMAZ MISIN EVLADIM ?" bu aslında tuzaklı bir soruydu .. Soran ikram etmek ister ve hiçbir art niyetle bunu sormazdı size..ama ikinci bir tabak istemek o YOKLUK günlerinden gelip geçmiş anne baba için inanılmaz ayıp olarak algılanır , bu suçun cezası asla karşılıksız kalmazdı.. Anne yine tuzaklı ve uyarı dolu yalnız siz ikinizin anladığı bir ses frekansıyla " YE OĞLUM BURASI YABANCI YER DEĞİL! derse de almamak hatta ve hatta önünüze bir tabak daha geldiyse bile el sürmemek elzemdi..SÜRENLERE NELER OLUYOR ANLATICAM AZ SONRA =)) e karınlar doydu ,enerji barı perfect !(street fighter nesline selam olsun! ) hemen çocuklar bir odaya ayrılır neşeye koşulurdu..Başında bir büyük olmayan bu çocuklar muhakkak bir şey kırar döker =( Punisher aromalı anne ve telaşlı ev sahibesi koşup hasar kaydı çıkarmak için soluğu odada alırdı..( Burdan sonrası cidden bir dram .. kalbim şu satırları yazarken dahi korkuyla doluyor o günleri hatırlayıp..)

Zöhre Teyze , "Aman sizde birşey yok ya daha ne olsun cana geleceğine mala gelsin", diyerek bir yandan kendi çocuğunu sizin annenize çaktırmadan çimdikler sizin kafanızı okşar , buna karşılık anneniz de çaktırmadan sizi kevgire çevirmek suretiyle evsahibinin oğluna sevgi gösterip , "Hep bizim oğlanın işleri bunlar" diyerek dert yanardı.. evsahibi kırılan dökülen parcaları temizlemek için içerden faraş süpürge falan almaya gittiyse kısık ama ölümcül bir ses tonuyla "SENİNLE EVDE GÖRÜŞECEĞİZ ŞİMDİ KUDUR BAKALIM !" der zehri yuttururdu size..bu şu demekti: bunlar KARA KAPLI DEFTERE YAZILDI!! ve o defteri açan eller o akşam muhakkak o hesabı dürerdi..şimdi -dili geçmiş zamandan çıkarak olacakları anlatayım..

Bir köşede 8 yaşlarında 2 çocuk .. diğer köşede çift kişilik tahminen 60 70 kiloluk ikiye ayrılmış bir oturma grubu parçası..odada buz gibi bir korku havası.. soğuk terler dökülüyor.. şu dakika sizin için iki seçenek var.. eğer ki misafirliğin son demlerindeyseniz salona gidip uslu uslu oturup ölüm olmasa bile evde maruz kalacağınız kısmi felci kabullenecek ya da eğlenceye devam edeceksiniz.. TABİİ Kİ HER DURUMDA EĞLENCEYE DEVAM!! İÇ SOĞUK SULARI GÖR POPOM YOLLARI!!! =)) Bundan sonra yapacagınız şey iyice azıtıp kudurup yoldan çıktıktan sonra misafirlik biteyazdığı anlarda uykuya dalmak.. Kitaptaki en eski hile bu .. İnandırıcılık çok önemli zira işlediğiniz kabahatlere karşın birde uyuyor numarası yaptığınız anlaşılırsa kısmı felç bitkisel hayata dönebilir!! Ölüm sizi almış da geri getirmemiş gibi hareketsiz yatmalı , anneden gelecek ilk çimdiğe kati suretle reaksiyon gösterilmemeli ki bu çok zor =)) Pek tabii odaya girildi o çimdik yendi ve uyanıldı.. apartman merdivenlerinde isteksiz adımlar .. Eve giriş.. Anne eğer işi biliyorsa avını asla korkutup kaçırmaz ..Siz de yaptıklarınız yanınıza kar kaldı zannederek sevinçle yatağınıza yatmaya yeltenirsiniz .. Bu arada anne üstünü değiştirmiş mühimmat ve cephane tedariğini yapmıştır .. O yaşlardaki çocuklarda daha bir gelişmiş olan korkuyla katalist (bir şeyin ya da şahsın bir başka nesne olgu veya şahısla etkileşime girmesi durumu bkz : kimyasal reaksiyon ŞAHSIN YUSUF HALİ!! anla işte eheueheueh =) ) yetisi devreye girdi.. sizin arkanız annenize dönük görmediniz onu ama bir nesne uçarak geliyor size doğru..Burda bir nesneyi size tanıtmam gerek ..Nedir o ? GÜDÜMLÜ ANNE TERLİĞİ! Gülmeyiniz ..Bu öyle bir nesnedir ki hedefini muhakkak bulur .. kapının önündeyseniz içeri kaçarsınız ,33 banttan seker yine de sayıyı alır .. (Semih Saygıner gelse açıklayamaz bu kutsal nesnenin varoluşunu ..) hem sayıyı hem de canınızdan bir parcayı daha doğrusu.. hedefi bulamaması durumunda anne terliği getirmenizi söylediyse muhakkak getirmek FARZDIR(bakınız sünnet demiyorum!!)..çünkü daha fazla kızacak olursa dozaj artırımı devreye girer .. O durumlara girmek bile istemiyor o anları aklıma dahi getirmiyorum.. Bu arada arkada bu çalıyor : https://www.youtube.com/watch?v=Y15ZT1_VUfM 0:07' de giren kanuna çok dikkat ediniz =) siz de işi biliyorsanız paşa paşa gider beyaz bayrak ile koşulsuz şartsız teslim olur Sevr'i imzalarsınız..Kurtuluş Savaşına yeltenenin sonu cidden mortal kombat "finish him" lerine döner.. Fatality lere koşarsınız..
İşte kitabı görür görmez aklıma gelenler bunlar oldu =)) Başlık 80 lerde doğanlar için kırmızı alarm verdiriyordu yukarda yazdıklarımdan dolayı BENİ OKU diye .. Hemen sahaflardan edinip 2 3 gün gibi kısa bir sürede hatmettim.. Zaten okuması o derece zevkli ki kitap okuduğunuzu dahi anlamıyorsunuz.. tespitler ekol ötesi .. Şu anlattığım anektodların hepsi ve çoooook daha fazlası kitapta mevcut .. Mutlaka alıp okuyun .. Kesinlikle kaçırmayın!!

Ne olaki bu Mortal Kombat fatality leri diyenler için link :

https://www.youtube.com/watch?v=2YxPFw7lfY0

O GÜNLERİ ANMADAN OLMAZ .. COMMODORE CULAR SİZLERE DE SELAM OLSUN =))

https://www.youtube.com/watch?v=3JQkW6BgUYU
"Helal olsun" sana Ayfer Tunç,okların bir bir hedefe ulaştığı "günümüz toplum eleştirisi" niteliğinde harika bir eser, yazarın ele aldığı konu ise adını hiç öğrenmediğimiz bir kadının tükeniş hikayesi...

470 sayfalık bir kitap ama tüm ömrü kapsayan binlerce duygunun dibine kadar hissedildiği bir yapıt,yazarların çoğu bir yere takılır, kendi yaşamından bir noktadan çıkan bir duyguya hapsolur yazdıkları. Hikayesi bir konu etrafında örülür, akar, bir şeye tutunur geçer gider. kimi ölümü, kimi aşkı, kimi özlemi kimi başka bir şeyi yazar, ama çok az kişi düşmüşlüğü, riyayı, acıyı, kendini yok etme isteğini, yaşama tutunma isteğini, hem de başka başka kişilerin yüreklerine işleyerek böyle yazabilir.
Örneğin;
...kolsuz bir adamın usturayla boğazını kesmek için ikinci bir kolu olmasına gerek yoktur, gebermek ister, yok olmak, ama kendini delik deşik eden zavallı ve düşkün hislerinin ötesinde yaşama isteği bir ikinci kol gibi durur ölümle arasında...
İşte bunu anlatmak zordur, anlatırken hissettirmek aynı anda, kitabı okurken tasvir edilen tüm duyguları yaşamaktan gönül yorgunu oluyorsunuz, kitabın kişilerinden etrafımızda yüzlerce var,işte yazar tutup o hayatları, olmadık his yumaklarını getirip aklınıza, düşüncelerinize habersizce koyuyor, sonra kitapla mücadeleye, resmen başa çıkmaya çalışıyorsunuz. 

Kitabın kurgusu muazzam...
Kitapta bir çok kişi,zaman,olay ve mekan olmasına rağmen şöyle bir bahsedilen karakterler daha sonra bir hikayeye bürünüyor ancak hiç birini unutmak ya da karıştırmak mümkün değil,anlatım ve geçişler çok başarılı ve yalın...

Modern edebiyatımızın en güçlü kalemlerinden
Ayfer Tunç, mutlaka herkes okumalı.Tavsiye ediyorum,keyifli okumalar efendim...
Ayfer Tunç'un kitabı çok güzel yazılmış, sade, açık, iyi bir edebiyat eseri. Kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında Aziz Bey için edebiyatımızın en ustalıkla çizilmiş karakterlerinden birisi oldu deniyor, gerçekten de ilginç bir insan; ilginçliği, sıradışı birşey olmamasında, sıradanlığı, olağanlığı içerisinde hepimiz gibi hatalarla, yanlış seçimlerle, aldanmalarla, içinin ümitle dolu olması; böyle geçmiş bir hayatın kısacık romanı Aziz Bey Hadisesi. Kitabın kapağında Aziz Bey'i pas rengi bir filtre kullanılmış fotoğrafta, elinde tamburu, taş kemerli ve kapılı, pencereli uzun bir yolda ucunda sis olan bir yere doğru yürürken görüyoruz, zaten romanın başlangıç cümlesinde bu sisin neresi olduğunu öğreniyoruz: Heba'da Ziya'nın ve nihayetinde Kenan'ın gördüğü ve diğerlerine muamma olan karaltının ta kendisi bu! Aziz Bey'in hayatı baştan sona bu sise yapılan yolculuktan ibaret, ve ne acı ki Heba'yı okuduktan sonra tarumar olan kafam, bu kitapla, artık dünden kalan gözyaşları, bilemem ama yoruldum ağlamaktan, artık yeter, dedim, çünkü bu kadar ümitsizlik ve bu ümitsizliğin aslında hayat olması, elden gelecek birşey olmaması, yapabileceğimiz hiç birşeyin olmaması, edebiyat ne denli güzel olursa olsun dağlara baktığımızda şu anda görmesek de eninde sonunda göreceğimiz o karaltı veya yolun sonundaki sise gözlerimiz şu an temas etmese de bir gün aşina olacağımız bunca kesinken, nasıl olup da bütün bunları bile bile ümit ederek var olabiliyoruz? Ziya'ya, Kenan'a, acımasızların sapanlarıyla vurulup düşen bütün kuşlara can acısı geçmemişken Aziz Bey'inki artık yeter, dedirtiyor bana. Öleceğiz evet, bedenimiz yıpranıyor, yalnız kalacağız, ve o karaltıyı biz de göreceğiz, o sise biz de yürüyeceğiz, belki çoktan elimize tenimize değiyor o sis, belki çoktan o karaltıyı seçmeye başladı gözlerimiz... Ziya'nın nihayetinden farklı değil Aziz Beyin sonu da, bütün bunların amacı ne o zaman, onca acının, onca inadın, o kadar gayretle yaşamaya çalışmanın; yoksa Vuslat gibi, pencerelerden uzaklara, başka apartmanlarda başka evlerde başka hayatlara özlem duyarak ve yine teselli niyetine o hayâllere sığınarak mı yaşamak gerek ? Bana öleceğimizi hatırlatıyor bu kitapların hepsi. Öleceğim evet, o yolu ben de yürüyorum hepimiz gibi, ailem olmadığı için mi; bir çocuğum, bir eşim olmadığı için mi kendimi daha kötü hissediyorum, o taş duvarların yanından yürürmüş gibi, sepya rengine bulanmış bir fotoğrafa bakıp birisi de benim hikâyemi okuyor gibi? Ziya'nın dağa gittiğinde karşılaştığı evdeki kapıyı çalması gibi, hikâyemi yazana kavuşup sarılma ânına dek, debelenip duracak mıyım ben de? Kaç gündür hastayım ve hiç de umut dolu hissetmiyorum kendimi. Edebiyat hayattır, demek istemiyorum. Edebiyatla iyileşiyoruz, ne güzel de demek istemiyorum. İyi ki edebiyat var, diyemiyorum şimdi. Bana Ziya da, Kenan da, Aziz Bey de çok gerçek geliyor, ve başımdan savamıyorum hiç birini. Aziz Bey'in dağılmışlığındaki arabeskliğin yanında Ziya'nın heba edilmiş hayatı, hayatları hepsinin, ve heba edilmenin hepimizin kaderi olması ve işte bunu hayat denmesi, ve bunu yazınca karşımıza gerçek edebiyatın çıkması ve nice umut, ümitle dolu satıra rağmen inadına bizi dağdaki o karaltıya baktıran kalemin ya da o sisin saçak saçak aktığı yolu yürüdüğümüzün hatırlatıldığı eserlerin en çok içimizi kemirmesi, ve sonra dehşetle Amok Koşucusu, dehşetle Joyce'un Ölüler'i ve her yere, bütün ölülerin ve yaşayanların üzerine kar yağarken mezarının üzeri karla örtülmüş Michael Furey, Mangaratiba'nın altında vücudu paramparça olmuş Portuga, bütün sahte pırıltılara rağmen inatla ve umutla aşka inanmış olan Gatsby, cesedi usul usul denizin derinlerine inen Gusev'im, nasıl da acımasızca unutulan narin ve güzel Hakkı Celis, ve okyanusta hayata kimsesiz bakan Martin Eden, rüya olup giden Celâl ve daha nicesi, nicesi hep aynı yeri işaret ediyorlar...usul usul ağlamaktan ve sona erene dek ömür o yolu yürümekten, ve ümit etmekten, sis ellerimize yüzümüze değene dek, saçlarımızdan akıp bütün gövdemizi örtene dek yürümekten başka çaremiz yok. Dağdaki evde o kapıyı açan gibi, o sisin sonunda da bir aşina yüzün kapıyı açmasını dilemekten, bunun umuduyla beklemekten, yaşamaktan başka ne yapabiliriz ki?

O âna dek, o halde, okumaya devam...
Ruhları ölü insanların arkasından konuşmayı sevmiyorum . Hele de bu insan tıpkı tek doğru benim doğrularım diyerek tüm dünyaya kulaklarını tıkayan, doğrularına inancı sayesinde Beyrut'a kadar ( kadını çok takdir ettim) hayatı boyunca tek aşık olduğu Maryam'ın peşinden giden, bu kadar egonun kendisine hiç bir yarar sağlamadığının ilk tekmesini Beyrut'ta yiyerek , gitmeden çarptığı kapının ardında annesinin vefatına sebep olan ve döndüğünde çarptığı kapının eşiğinden bir adım bile içeriye giremeyen (babası da iyi cezalandırıyor neme lazım) , kendisininden başkasını sevmeyen, birlikte olduğu kadınlara değer vermeyen, dedesinden kalan tamburu çalması ile bir dönem geçici şöhreti yakalayan , zavallı Vuslat ile evlenmeye karar verdiğinde tam işte adam olmaya vicdan yapmaya karar verdi dediğim zamanlarda bile asıl isteğinin kendi rahatı olduğunu yaptığı evlilikte karısını nasıl yok sayarak benim nefretimi bir kez daha kazanan ama karısının vefatı ile küstahlığına karşı hayatın ikinci tekmesini yediğine sevindiğim Aziz Bey gibi ise ... Ne uslanmaz ne saçma sapan bir özgüven kahramanı. Cenabı Hak, adama sanki hoşgörüyü, merhameti, saygıyı yasak etmiş..
Aziz Bey'in yaşadıklarına üzüldüm üzülmesine de yaşadıklarına bakışı tavrı eden bulur sözünün fakir edebiyatı olmadığını ispat ettirdi.
Aziz Bey'i okurken kızar mısınız, acır mısınız? Yardım ederdim ya da bir tekme de ben atardım mı dersiniz bilemiyorum ama; sadece yaşananlar ile alakalı değil bu kitap. İstanbul var, sanat dünyasının değişimi, Türk Musikisinin içli nağmeleri ve şöhretin sarhoşluğu ile boşluğu yalan ilişkilerin yalancı dostları var.
Okuduğunuza pişman olmayacaksınız...
"Tutamıyorum zamanı.."

''Bizim zamanımızda'' deyimini kullanmak bana hep itici geliyor. Malum yaş , yaşlılık , kırışıklık vs. tüm bunlarla yüzleşmek demek... Bizim zamanımızda ; ne zamandı ki bizim zaman, şimdiki zamana ait değil miyiz? Şu anki zaman bizim zamanımız değil mi? Sanırım biz çocukken, eskiden idi asıl bize ait olan zamanlar...Tevazu bu coğrafyada her zaman geçer akçe midir? Evet her daim geçerlidir. Şimdi de, eskiden de tevazu hep vardı. Milletçe tevazu sahibiydik ve halen de sahibiz. Tevazunun yanında utanma vardı, ayıp vardı, samimiyet çok daha belirgindi. Mahallede cenazesi olan evde günlerce yemek pişmez, komşular sırayla yemek taşırdı. Hatta vefat edenin kırkı çıkana kadar o evde televizyon açılmaz, müzik sesi duyulmaz ve merhum evini ziyaret eder düşüncesi ile bir odanın ışığı sürekli açık bırakılırdı. Düğünlerde de keza aynı idi davranışlar, komşular düğün yemeği hazırlar, birlikte çehiz yıkanır, sergilenir ve gelin evine yerleştirilirdi. Tüm bunlar imece usulü yapılırken halen nedenini bulamadığım icraatların sahibi anneme neden öyle söylerdin diye sorduğumda kızım ayıptı diyerek kendisinin bile tam açıklayamadığı değişik fantaziler de yok değildi aslında. Mesela, ailece bir komşuya ziyarete gittiysek, ikramın ikincisi teklif edildiğinde teşekkür edip geri çevirmek ( evde karnımızı annem doyurdu aç değiliz algısı yaratmak ki bu yaşa geldim yine ziyaretlerimde çok canım çekse de ikramın ikincisini reddederim , aç kalmışlığım çoktur, ayıp etmemek adına :-)))) ), büyükler ile aynı odada oturmak için ise reşit olma yaşı aranırdı. . Hele eve misafir geldiğinde, koridorda ayağa verilen terlikler, ayakkabıların kapı önünde ziyaretçiler giderken giymelerinde zorlanmamaları için gidiş istikametine doğru dizilmesi, koltukta sırt arkalarına yastık konması ve en önemlisi ise gözlerden anne talimatının anlaşılması. Dile gelmezdi talimatlar, annem göz işaretiyle çay mı tazelenecek, ikramlar mı yenilenecek, kahve mi yapılacak tüm emirlerini hissettirirdi. İstemeden vermek öğretilirdi, misafir istemez leb demeden leblebi anlaşılırdı ve talebin söylenmesi pek bir ayıptı. Yine de düşünüyorum da çok güzeldi o yıllar, bizim zamanlar. Şimdiki gibi elekronik postalar, çöp kutuları, geri dönüşümler yoktu. Atılmazdı sevgiler, öfkeler, neşeler, hüzünler.. Aleni idi tüm duygular...
İşte bu eserde de cenazeden düğüne, okuldan mesleğe , iletişimden dostluğa, 0 yıllarda nasıl yaşadığımız anlatılıyor. Bizim zamanımızın yılları , biraz mağrur, biraz mahzun ama çokça da mütevazı.... Çokça da özlemli...https://www.youtube.com/watch?v=Ia-XwV7xe-U
Keyifli okumalar...
Merhabalar değerli inceleme okuyucuları.. 1 nisan ın ilk dakikalarında bir inceleme ile daha karşınızdayım efendim..
Anlatmasam hayatta olmaz diyerekten yavaştan başlıyorum.. Dur sakın anlatma okuycam ben diyenler burda bırakabilir nitekim az buçuk spoi içerir benden söylemesi :) çok spoi isteyenler akşam yemeğini yerkene ana haber bültenlerine ve gazete 3. Sayfalarına bakabilir Esra Erol izleyebilir Seda Sayana konuk olabilir :) en arızalı tipler malum orda :) hepsini toplayıp bahsi geçen denize sırtı dönük hastaneye götürseniz yeri var :)
Ne alaka diyorsanız başlıyorum ...azcık spoisiz tadı çıkmayan incelemeye ..hazırsanız :)
Bu arada bina neden denize sırtı dönük yapılmış diye meslek icabı merak ettiğim soruya da KANSIZ bi mimarı anlatarak cevap vermiş :) hala hayretteyim mesleki ince ayrıntılarla dolu mesleği mimar olmayan yazarın nasıl bu kadar isabet ettiği konusuna !!! BRAVO demeden geçemeyeceğim..

Öncelikle belirteyim ki Ayfer Tunç un ilk okuduğum kitabı, mendebur,kadir kıymet bilmez, adıyla müsemma olmayan Aziz bey in oh olmuş dedirten hadisesini okuduktan sonra okuduğum bu ikinci kitabı o kitabını ben diyim yüz siz deyin 1000 katlar.. yani o kadar çok karakter var ki sevgili pek zeki yazarımız arkaya bi sözlük hazırlamış kim kimdi diye :) arada açıp bakmayan zaten kitabı okumuş sayılmaz bence.. gerçi kapağından tut redaksiyonundan çık tek kelimeyle mükemmel bir iş çıkarmış olmaları ara ara okurken helal olsun dedirtti..hiç yazım imla hatası olmaz mı olmaz ve karakter enflasyonu içinde ilk defa adı geçenleri koyu yazmak çok iyi fikir ve anlatımın içindeki konuşmaları italik yazmak hele hele de tam da o karakterin söylediği şekilde ...HELAL OLSUN ..
yazı puntosu küçüktü vay okurken gözlerim kör oldu falan diyecekler varsa hemen vazgeçsin derimmm!!bu haliyle bile 464 sayfa tutan kitap iki üç cilt olurdu yoksa.. zaten Maşallah dediğim yazarımızın ticari kaygısı olsa her sayfada anlatılan, nerdeyse her hissini ve yedi ceddini öğrendiğiniz, ilerleyen sayfalarda diğer karakterler ile zamanda ileri geri sararak yolları kesişen ve de çoğu zaman ohh tam da bu karaktere layık bir akibet dediğiniz olaylardan inanın en az yüz kitap çıkardı..Diyorum!! belki az bile demişimdir yani..yine HELAL OLSUN..
Şimdi soruyorsunuz belki iyi tamam da ne anlatılıyor kardeşim diyenlere de söyleyim.. adından belli olduğu üzere 'bir deliler evinin YALAN YANLIŞ anlatılan kısa tarihi' adındaki ve kısaca YALAN YANLIŞ diye geçen kitapta anlatılan olaylar ve mekanlara yalan yanlış diyebilirsiniz ..çünkü daha önceden kitabı okuyan ve Samsunlu olan değerli yazarımız Mehmet YILMAZ hocam adı geçen mekanların Samsunda olduğunu ama gerçekle birebir aynı olmadığını söylemişti. .yalan yanlış yani :) Zaten öyle pislik insanlar var ki anlatılan bunların bu ülke insanı olmasını istemiyor ve anlatılanlar noolur yalan yanlış olsun diyorsunuz bi noktada.. Tiksinç ötesi yaratıklar kimi zaman bi pasajda şemsiyeci kimi zaman bir polis bi doktor bi hemşire dolmuşçu kabzımal öğrenci diplomat çevreci öğretmen milletvekili meclis üyesi eczacı köylü kentli okumuş okumamış zengin fakir vs vs..gay Osmanlı paşası bile var düşünün... o kadar kusası geliyor ki insanın bunları okuyunca bu memlekette hiç adam kalmamış mı yaw diye umudunuzu kesip tam isyan edecekkene tam da onlara layık olan Allah ın sopası yok dedirten sonları okuyunca anca rahatlıyorsunuz..
Kitabı bitirirken belirli bir ana karakter etrafında dönmeyen ama ara ara hayatlarının farklı karelerini okuduğunuz sıklıkla bahsedilenler haricinde diğerlerinin akibetini öğrenince biten hikayeler dışında belirgin bir sonun da olmadığı bu kitapta o kişiler kimmiş derseniz kitap kapağı çok şey anlatıyor efenim.. KEK e TİKKAT!!! :)

Anlattığı karakterlerin iç dünyasını ve hayatlarını, yeme içme, giyim kuşam konuşma ve beden dilleri dahil en ince ayrıntılarına kadar veren ve de çok yorum yapmadan durum zaten ortada şeklinde yazan sevgili Ayfer Tunç a bir kez daha HELAL OLSUN ve MAŞALLAH diyorum..

yer yer tiksindiğim yer yer güldüğüm ve sanki memleketi topluca tımarhaneye hatta af buyurun keraneye benzettiğim çünkü evli bekar kız erkek dinlemeden karısı kocası aldatan aldatana sapıklıktan sapıklığa öğğ dedirten tipler..çoğu zaman şükrettim etrafımda bu tarz tipler olmadığına biliyor musunuz. .gerçi yedi ceddini ve özel hayatını ve dahi içinden geçenleri bilmediğimiz tipler neler yapıyor nerden biliyoruz ki değil mi!!! Kimbilir etrafımızda neler dönüyor da haberimiz yok .. Allah muhafaza!!!!

Hayatın akışında öyle şeyler oluyor ki kimi için çok değerli şeyler kimine göre beş para etmez çöplerden ibaret. .
hayat boş be ya.. hiçbir nesneye çok da bir değer bağlamamak lazım aslında belki de..vay aile yadigarı vay antika vs hiç hiç.. öldükten sonra bedenimizin çürüdüğü gibi onlar da en nihayetinde yok olup gidecek. .elden ele ne kadar geçse de akibet bu...
Uzun mu oldu ne bu sefer :)
Buraya kadar okuyan tüm değerli okuyuculara selam edip bir tatlı huzur almaya geldiğimiz dünyada hayatta başarılar diliyorum.. sağlıcakla huzurla vefa doğruluk onur insanlık ve aşkla kalın efendim.
Özel etkinlik suresi boyunca ayni satırlarda takılıp birlikte huzunlenip ,birlikte tebessüm edip ,aynı satırlarda yutkunup,ayni heyecanı beraber yaşadığım sueda reyyan
Ablama çok teşekkür ederim .

Dünya Ağrısı ...Mürsid'in yolunu,hayallerini kaybetmesinin musebbibi olan köhnelesmis ,eskimiş ,kokuşmuş bir otel odasına gömmüş olduğu dunya agrisina çare olamayisinin,sorgulamalarinin hikayesine şahit olacaksınız .



Hakikaten okuma seruvenim boyunca içim ağrıdı .Başka hayatların görünmeyen kuyularina inmeyi ,bambaşka imtihanlara geçici bile olsa gonullerinde misafir olmayı kaldıramadım .Kelimeler bir avuç yumruk olup boğazıma çöktü ,nefessiz kaldım .Kalbimin kalplerine degmesini,yaralarını sarıp sarmalamak ,onları düştükleri kuyudan çekip kurtarmak istedim, tek başıma cirpinarak bu yükü omuzlamamin mümkün olmadığının çaresizliğini yaşadım .Sevgisizlik kuyusuna düşene sevgi ipini uzattım .Yoksulluk kuyusuna düşene aş olmak ,İş olmak ,ateş olmak istedim .Yalnızlık kuyusunda bogulanlara beraberlik ipini uzattım .
Bosvermislik,umursamazlık ,nemelazimcilik kuyusuna düşenleri ellerimle sarstım ,silkinin,kendinize gelin.Duygusuzlugunuzu ,ruhunuzun katiligini eritin benliginizde , daginikliginizi toparlayın bir an önce,dedim ...




Kime dokunduysam ağrıyan ,incinen yerleriyle birlikte ruhlarinin yorgunlugunun yüzlerine silik bir iz bıraktığına şahit oldum .Mursid için başkalarının hayatında söz sahibi olup hayatına yön vermesi ,itaatsizlik olarak algılayıp çok istediği ideallerini sırf başkaları istiyor diye gerceklestirememesi, bir kerecik yaşayacağı hayatını kelepceleyip teslim etmesi karşısında acı acı yutkundum sadece.Mursid kendisi için çizilen yolda,kucuk yaşta işlemiş olduğu ağır günahın yükünü unutuslarla kandiramayacak şekilde yıllara yayarak kendisiyle büyütüp yuklenmekten kurtulamadigi ,yüreğinin altında ezildiği sırtında kocaman kambur misali belini büken hatasiyla yaşama zevki elinden alınmış,bosvermis,yılmıs ,yol yürüdükçe kan kaybetmeye devam eden ağır yaralı misali eski defterleri unutamayacak,yepyeni bir sayfa acamayacak kadar yorgun,bugunlerini düne feda edecek kadar takati kesilmiş,kendisini kaybetmiştir...




Mursid ruhu hayattan bu denli tiksinince bir başka kuyuda kendisini ıssız madene sürgün etmiş arkadaşı Madenci ile birlikte kendisine ızdırap veren ağrıyan yanlarını; içmeye vererek kendisini, geçici de olsa uyusturmaya çalışıp aklının ve ruhunun tacizinden kacacagini düşünüp yararsiz bir teselli arayisiyla iskemlesine yığılıp çökecek,yürek yangınını söndüremeyecektir.Mürşid'i nbosvermisligi ,sorumsuzlugu ,bencilliği sinir bozucu gerçekten.




Mürşid'in bunalan ruhunun yansıması canından kanından varliklara tesir edip ,aralarında görünmez uçurumlar açacaktır .En başta eşiyle olan ilişkisi kağıt üzerinde ;kırgınlık ,hissizlik ruzgarlarinin estiği ,elin ele soğuk bir şekilde temas ettiği lakin kalbin kalbe degemedigi duyguların taslastigi sevginin yerini öfkeye bıraktığı enkaza donusecektir.Aşkın enkaz halindebileyoksulluklara,sefilliklere,imtihanlara,her şeye rağmen şükreden Şükran istemediği hayatın dumanını tüttürecektir,istenilmedigi gönülde merhametsizce azap çekecektir .



Kendi acısının dehlizlerinde boğulan Mursid ,yaşanmış olanın baskısından yüzeye cikamayinca,kendisinin babasıyla olan hatalarını oğlu Özgür üzerinde tekrarlamaktan geri durmayacaktir .Aynı yanlışları sadece kıyafet değişikligiyle taze ,heyecanlı bir beden üzerinde özgürlüğünün önünü tıkayarak ilikleyecektir .



Özgür ise babasına tam zıt karakterde ideallerini askıya alıp zengin olmanın hayaliyle acının ,yoksullugun,soğuğun titrettigi insanların mesken ettiği oteli düze çıkarmanın,yenilemenin,nefes aldirmanin gayreti içindeydi .



Madenci ise Mursid'le tam tersi sevgiyle büyümüş ,sevginin buhurdanliginin tüttüğü sıcak aile ortamında yetişmiş birisi .Eşi Arzu'nun aşırı sevgisinden bunalmış ,yorulmuş kalbini esirgemeye çalışan ,eşinin tutundugu dalı acımasızca koparan,yaptığı hata ile hayatın dibine sürgün etmiş, Mursid ile beraber gerçeğin kuyusuna inmemek için mücadele etmiş ,kendi cehenneminde yanmış bir karakter .



Yazar genel olarak insanın kendi acılarını kalbine şikayet etmekten ,etrafındaki acıları isitemeyecek kadar,yabancilasmis,kayıtsız kalmış toplumu da resmediyor bize .Insanların birbirine sağır davranıp,birileri diğerini
"Alevi " diye otekilestiriyorsa Kemal Sayar'in ifadesiyle musamahanin toprağına yabancilasmisiz demektir .Ayrıca insanlar nedenini nasilini sorgulamadan,
masumiyetini araştırmadan,bir başkasını rahatlıkla toplumsal cinnet geçirip linç kültürüyle acımasızca katletmeyi kendilerinde bulacaklardir .Televizyonda evlilik programı ,karı koca yarışmaları gibi programlarla hayatı ciddiye almayacak şekilde sahte hayatların golgesindeki yalancı tebessumlerle mesleklerini kötüye kullanan ,adet yerini bulsun diye hakka hukuka riayet etmeden memuriyetini gerçekleştiren insanların varlığı size tiksinti verecektir .Yoksulluktan nefesleri kokmuş insanların ancak altın fikriyle yaşama tutundugunu ,insani ilişkilerde menfaatin ön planda tutulduğu bayağilik sizi de yoracaktir .Hayatın da ölümün de herhangi bir kiymetinin kalmadığına ,rakamlarla belirtilen ölü sayılarının duygularımızı öldürdügünden ,hislerimizi dondurdugundan;intiharın türüne göre ölüye muamele edilip ,ölüm şekli acımasızca dillendirilip medyada servis edildiğine ülkenin adeta kaskatı bir mezarlık sessizliğine gomuldugune acı acı şahit olacaksınız .



Netice itibariyle dünyanın kendisi ağrı .Muhakkak aksaklıklarimiz, kederlerimiz,hayal kirikliklarimiz ,dibe vurmusluklarimiz olacaktır.Kalbi hayatımızın da aksatmaksizin bir check-up'tan geçmesi gerekiyor .Kendimizle hemhal olmadan başkasiyla nasıl hasbihal edebiliriz ki ? Önemli olan gecmisteki hatalarımızı bugüne taşımayıp sürekli dünde kalmamak,dunde yaşamamak...Ne nefret,ne kin,ne öfke ne de başkalarını iliskilerimizin arasına sokmamali .Sevgi de emek ister .Kalp kalbe degebilmeli ,göz ruhun penceresinden kalbimizdeki aşılmaz perdeleri aralayabilmeli . Pehlivan'in demesi gibi ""Dünya bir gölgelik Mürşit,“soluklandık, gideceğiz, gerisi boş.” suurunda yaşayıp ,sabırla metanetle bir sandal misali su dünya denizinde yılmadan,pes etmeden ,akıntıya kapılmadan kürek çekebilmek mesele .Yoksa koca bir hayatı boşa geçirmeyi hangimiz isteriz ki ?


Ilk defa Ayfer Tunç okumuş oldum.Ayfer Tunç benim çok geç tanıştığım bir yazar ne yazık ki ...Psikolojik tahliller muhteşemdi .Yazar o kadar etkisi altına aldı ki beni kitap boyunca bitiş kısmını biraz zayıf buldum.Ama yine de çook başarılıydı .



Keyifli okumalar ...

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayfer Tunç
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Adapazarı, 1964
Ayfer Tunç 1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı.

1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, Saklı adlı yapıtıyla birincilik ödülü aldı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları'nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayımlanan ve okurdan büyük bir ilgi gören Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70'li Yıllarda Hayatımız adlı yapıtı, 2003 yılında yedi Balkan ülkesinin katılımıyla düzenlenen Uluslararası Balkanika Ödülü'nü kazandı ve altı Balkan diline çevrilmesine karar verildi. Tunç'un 2003 yılında Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerinden hareketle yazdığı Havada Bulut adlı senaryosu filme çekildi ve TRT'de gösterildi. Tunç'un Saklı, Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi ve Taş-Kâğıt-Makas adlı dört öykü kitabı, Ömür Diyorlar Buna adlı bir e-kitabı, Kapak Kızı adlı bir romanı, İkiyüzlü Cinsellik adlı (Oya Ayman'la birlikte yazdığı) bir inceleme kitabı ve Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek adlı bir yaşantı kitabı var.

Yazar istatistikleri

  • 186 okur beğendi.
  • 1.424 okur okudu.
  • 50 okur okuyor.
  • 924 okur okuyacak.
  • 29 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları