Charles Bukowski

Charles Bukowski

Yazar
8.1/10
1.969 Kişi
·
6.367
Okunma
·
2.084
Beğeni
·
45.275
Gösterim
Adı:
Charles Bukowski
Tam adı:
Heinrich Karl Bukowski
Unvan:
Amerikalı yazar ve şair
Doğum:
Andernach, Almanya, 16 Ağustos 1920
Ölüm:
San Pedro, Kaliforniya'da, 9 Mart 1994
Charles Bukowski (16 Ağustos 1920 – 9 Mart 1994), asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Amerikalı yazar ve şair. Yapıtlarında bazen Henry Chinaski ismini de kullanmıştır. Hayatının çoğunu ABD'nin Los Angeles şehrinde geçirmiştir.

Eserlerinde genellikle toplum dışı insanlar ile depresyonu konu alması ve alkolizme yatkın bir hayat tarzını anlatmasıyla ünlüdür. Bunun nedeni olarak kendisinin bu hayatı yaşaması gösterilebilir. Bukowski’nin yazılarında kendi hayatını yazıp yazmadığı tartışma konusu olmuştur; hayranlarının bir kısmı bunları kurguladığını, çoğunluğu ise yaşamadan bu tip kurguları yapmasının mümkün olmayacağını ve o karakterde bir insanın bu hayatı sürmesinin zaten doğal olduğu görüşünü savunmaktadır.

Hayatı

I. Dünya Savaşı'nın sonlarında Almanya'ya askeri hizmet nedeniyle gelen Polonya asıllı Amerikan bir babanın ve terzilikle uğraşan Alman bir annenin çocuğu olan Charles Bukowski 1920 yılında Andernach, Almanya'da doğdu. 2 yaşındayken Los Angeles'ataşındılar. 1929 Krizi sırasında Bukowski'nin babası genelde işsizdi ve Bukowski'ye şiddet uygulardı. Genelde sessiz bir çocuk olan ve bu özelliğiyle dikkat çeken Bukowski, bazen çıldırış noktasına geliyor kendinden hiç beklenmedik kabadayılıklar yapıyordu. İlkokul yıllarından itibaren korkusuz olan Bukowski, kendi yazdığı bir eserinde ilkokul öğretmenine "sevişelim" dediğini söylemektedir. Bukowski, Los Angeles Lisesi'nden mezun olduktan sonra sanat, gazetecilik ve edebiyat dersleri aldığı Los Angeles Şehir Üniversitesi'nde 1 yıl okudu.

Yazmaya başladığı günden itibaren yazılarını yayımlanması için dergilere gönderen Bukowski’nin yazıları hep geri gönderilmiştir.

Ancak 24 yaşındayken "Aftermath of a Lenghty Rejection Slip" isimli kısa öyküsü yayımlandı. İki yıl sonra bir başka kısa öyküsü olan "20 Tanks From Kasseldown" isimli eseri yayımlandı. Bukowski yayıncılık yöntemlerinden hayal kırıklığına uğradı ve neredeyse 10 yıllığına yazmayı bıraktı. Hayatının bu bölümünü ABD'yi gezerek, çeşitli işlerde genellikle kısa vadeli çalışarak ve ucuz pansiyonlarda konaklayarak geçirdi. Hayatının diğer bölümlerinde olduğundan daha yoğun bir tempo ile açlık ile boğuşan ve kadınlarla zaman geçiren Bukowski daha sonra bu yıllarını Factotum isimli kitabında da anlatmıştır. Bu dönemdeki işlerinin kısa vadeli olmasının nedeni de düzen tanımaz kişiliği ve alkol bağımlılığıydı. Bukowski babasına olan nefretini onun aksine bir hayat yaşayarak göstermiş ve bir yazısında da bu yüzden bir hiç olmayı seçtiğini söylemiştir. O babasının aksine olduğu gibi görünen ve bir şey olmamayı hedefleyen birisi olarak kazandığı paraya önem vermiyor ve barlarda günü birlik bir hayat sürüyordu. Zengin amerikalı kadınlarla ilişkiye girdiği dönemlerde onlara kaba dahi davransa etkiliyor onların evlerinde yaşamaya başlıyor ama bir türlü o hayata adapte olamayarak eski hayatına geri dönüyordu ki 1969’da da bunu, aç kalmayı seçtiğini söyleyerek ispat etmiş oluyor adeta. Ayrıca ömrünün çoğu denilebilecek kısmını da hipodromlarda geçirmiş ve bundan yazılarında sık sık söz etmiştir. 1950'lerin başında Bukowski, iki yıldan az bir süre ABD Posta İdaresi'nde posta kuryesi olarak çalıştı. 1955'te ölümün ucundan döndüğü alkol komasından dolayı hastaneye kaldırıldı. Taburcu olduktan sonra bir daktilo satın aldı ve şiir yazmaya başladı.1957'de Barbara Fry ile evlendi fakat 1959'da boşandılar. Bukowski, şiir yazmaya ve içki içmeye devam etti ve sonra Los Angeles'taki postaneye geri döndü. 1965'te hiç evlenmediği Francis Smith'ten bir kızı oldu. 1969'da Black Sparrow Yayınevi'nden ömür boyu 100 dolar maaş teklifini alınca postaneden ayrıldı. Bir mektubunda şöyle bir açıklaması vardı "İki seçenekten birini seçmek zorundaydım: Posta ofisinde kalıp delirmek ya da yazmaya oynayıp açlıktan ölmek. Ben aç kalmayı seçtim." Posta ofisini bırakalı bir ay olmayadan Postane ismindeki ilk romanını bitirdi. 1976'da Bukowski, Linda King ile tanıştı. İki yıl sonra birlikte Los Angeles'ta bir liman şehri olan San Pedro'ya taşındılar. Bukowski ve Beighle 1985'te evlendiler.

Bukowski, Pulp romanını henüz bitirdikten sonra 9 Mart 1994'te 73 yaşındayken omurilikten yayılan lösemi sebebiyle San Pedro, Kaliforniya'da öldü.

Bu tip bir hayat yaşadığı için birçok kez tutuklanmış, dayak yemiş olan Bukowski hayatı, özgün dili ve tarzı ile Amerikan edebiyatına damgasını vurmuş, Türkiye'de ise ilk kezSokak dergisi’nde çıkan öyküleri ile tanınmıştır.
Hangi çiçek, diğerini “sarı açtı” diye ayıplar?
Hangi kuş, “farklı ötünce” diğerine yasak koyar?
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar.
Ah insanlar! Her şeyi bulup kendini bulamayanlar…
“ Kalabalığa karışmak için hiçbir özellik gerekmez
Ama YALNIZ ve DİK durmak için
Gerçekten çok şey gerekir. “
Bir odanın kapısını kapatıp yalnız kalmak, her zaman hayatımın en güzel şeylerinden biri olmuştur.
"Hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına geleceklerinin altına atılacak imzadır."
''Fazla ısrar etmemeli insan.
Elinden gelenin en iyisini yapıp, beklemeli.
Vazgeçeceği noktayı çok iyi bilmeli...''
''Ve öyle bir gün gelecek ki; tanıdığın her insan yüzünden, biraz daha yalnızlaştığını göreceksin. ''
"-İnsanlar seni görmek için geliyorlar.Seni görmek için gelmeselerdi severdin onları belki."
"- Hayır, ne kadar az görürsem o kadar çok severim onları."
Charles Bukowski
Sayfa 16 - Parantez Yayıncılık 7. basım (Nisan 2014)
320 syf.
·Puan vermedi
Yoo Charles Bukowski bu kitabı sen yazmış olamazsın. Biz kadınlara bunu yapmış olamazsın. Bir yanlışlık olmalı. Ben senin bir şiir kitaplarını okumuştum. Onlar ne kadar güzeldi. Dengemi alt üst ettin. Bu hak sana helal olmaz bilesin. Şimdi gördüğüm kadınlara bacağın ne güzel Liza, vücudun ne güzel İris diyesim var. Bunlar en basitleri tabi ki çok cüretkar diyaloglarda mevcut.

Böyle adı sanı duyulmuş ünlü ve büyük bazı yazarlara sanki hissedeceklermiş gibi kitabını beğenmesem bile ayıp olmasın diye zorla okuduğum oluyordu ama üzgünüm Charles sonunu getiremedim.
224 syf.
"Pis Moruk" lakaplı Bukowski, bu kitapla, senin nasıl bir karaktere sahip olduğun konusunda merakım uyanmış olsa da henüz sağlıklı bir izlenime sahip olamadığımı düşünerek başka kitaplarını da okumaya karar verdim.

Okurken ve alıntıları paylaşırken hakikaten zorlandığım yerler oldu. Çünkü gerçekten aykırı bir insan Charles Bukowski. Ağzı bozuk oluşu, kadınlarla olan münasebetleri ve alkol tutkunu oluşu beni böyle düşünmeye itti diyebilirim. Belki de yanlış kitap seçtim onu tanımak için..

Hep kötü özelliklerinden bahsedecek değilim tabii, adamın dünyayı umursamaz görünen ama hisli de bir yanı da yok sayılmaz yani. Bu kitapta da kendini anlatan küçük hikayeleriyle beni bazen iğrendirse de güldüğüm çok yerler oldu. Eserin adı her ne kadar Kasabanın En Güzel Kızı olsa da bu hikayeye kitabın içinde sadece 5-6 sayfalık yer verilmiş. Ölümden korkmayan, hastane odasında ayakta duramaz bir halde kan kusarken bile sigarasından vazgeçmeyerek ölümle dalga geçebilen biri.

Son olarak bu kitabı 18 yaş altı okumamalı diye düşünüyorum hatta cinsel ilişki konusunda deneyimi olmayan arkadaşlar hiç bulaşmasınlar.
320 syf.
Kadınlar, Charles Bukowski' nin en çok okunan kitabı. Böyle bir kitap neden bu kadar rağbet görüyor akıl erdiremiyorum doğrusu. Okuyan arkadaşlar küçüklüğünde mahrum kaldığı sevgiyi kadınlarda daha doğrusu doğru kadında bulmak için sürekli bu kadar kadınla birlikte olduğunu kitapta anlattığını yazmış. Ben kesinlikle kitapta böyle bir arayış içinde görmedim kendisini. 50 yaşından sonra nasıl daha da azdığını ve gönül maceralarını, kadınları en aşağılık şekilde küçük düşürerek anlatmış. Hayatına girmiş düzinelerce kadını kendi deyimiyle nasıl " düzdüğünü " en basit şekilde yazmış. Bir kitap bu kadar okunmuşsa en azından bir albenisi vardır diye düşünmüştüm. Ama büyük bir hayal kırıklığı oldu. Hiçbir edebi ve felsefi değeri yok. Bütün kitap seks, alkol ve kadınlarla yatıp kalkma maceralarından ibaret. Aynı şeyleri on defa tekrarlamasının tek sebebi de sayfa doldurmak. Cinselliğe bu kadar sarması biraz Sade özentiliği gibi geldi. Tabi yanından bile geçmiyor.


Okuduğum en kötü kitaplar arasında yerini aldı. Kitap okuyor gibi değilde porno izliyormuş hissi veriyor. Sanırım bu kadar çok okunması da iyi olmasından değil bundan kaynaklı. Zira porno filmlerde büyük ilgi görüyor. Kesinlikle tavsiye etmem.


Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, her kitabın okuma istatistiğine baktığımda kadın okuyucuların sayısı erkek okuyuculardan fazla. Ama bu kitabı okuyanların çoğu erkek ve bu da pek manidar...
268 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Kahramanımız, Henry Chinaski!

Ekmek Arası, Charles Bukowski’nin otobiyografik romanı. Okuduğum kadarıyla, Henry, Bukowski’nin babasının ismi. Babasından sayısız dayak yiyen bir çocuğun babasına atabileceği en büyük tokat olmalı bu seçim. China ise çok sevdiği ülke Çin, “ski” soyadından bir parça.

Bundan sonraki bilgiler kitabın akıbeti hakkında tat kaçırıcı bilgiler içerebilir!

Evet, Henry yalnız bir çocuk. İşsiz bir babası, düşük maaşla çalışan bir annesi var. Yalnızlık, Henry için bir tercih mi, yoksa mağrurluktan mı bu insanlardan kaçışı, bilemiyorum. Yer yer iki ihtimali de hissettim Henry’nin yalnızlığında. “Dostluğun Değeri” üzerine yazılan bir denemeye, karşı deneme olarak, “Dostsuzluğun Değeri” yazan bir hergele. Alkışlanmıyor, D alıyor okulda. Ama olsun, benden sana A Henry, orijinal fikrin ve samimiyetsizliklerin içindeki çirkin samimiyetin için.

Babasıyla arası pek iyi sayılmaz Henry’nin. İşsiz olduğu anlaşılmasın diye evden her sabah aynı saatte çıkan, bir tuhaf adam. Öylesine iğreniyor ki babasından, sofrada yemek yerken yaptığı ağız hareketlerine kadar usta bir şekilde tasvir edebiliyor. Şu sözleri yeterli olacaktır bu sevgi dolu ilişkinin betimlenmesine: “Güneşin bile babama ait olduğunu, onun evinin üstüne parladığı için benim güneşe hakkım olmadığını hissediyordum.
Güllerinden farksızdım, ona ait olan bir şeydim.”

Henry’e dair birkaç “ilk”i paylaşmak istiyorum sizlerle şimdi...

Kadınlara düşkünlüğüyle bilinen Bukowski’yi hepimiz tanıyoruz. Bir de kötü çocuk Henry’den söz edelim. Seksin ne olduğunu ilk kez duyduğunda inanamıyor, yetişkinler tüm bunları yaptıkları halde nasıl insan içine çıkabiliyorlar! Annesi ve babasını bu işi yaparken düşünmek midesini bulandırıyor. Ama şey, okuldaki kızlardan biriyle yaptığını düşününce… Tamam, o kadar da korkunç değilmiş.

Ve arkadaşının babasının mahzeninden ilk şarabını tattığında, ağzında anlamsız bir tat... Nesini severler bunun bu kadar! Fakat ağız dolusu bir yudum daha alınca... İçinde aniden beliren, akan bir sıcaklık... Arkadaşının annesine küfür ediyor çılgın! Kendisiyle sevişmek istediğine dair bir küfür desem anlaşılması için yeterli olacaktır. Bukowski’nin içkiyle nasıl tanıştığını okumak, büyük bir keyifti benim için. Öykülerindeki o ayyaş hikayelerinin kökenine indiriyor bu roman sizi. Nasıl bir kafayla yazıldığını anlıyorsunuz o içki sohbetlerinin.

Lisedeyiz... Güzel kızlar, iyi giyimli oğlanlar var etrafımızda. Henry ise.. Henry işte, biliyorsunuz. Bir tarafta arabalarıyla okula gelen, öğle aralarında kantine dahi tenezzül etmeyen restaurantlarda yemek yiyen çocuklar... Bir tarafta da buruşuk gömlekli, yüzü çıbanlarla kaplı, haftada elli cent harçlığıyla bizimki... Eh, kızlar yüzüne dahi bakmıyorlar haliyle. Etrafındaki bu insanları “şekil değiştirmiş babaları” olarak görüyor. Bir şey var Henry’de, tat almasını engelleyen bir şey...

Henry büyüyor... Büyüyor fakat bulunduğu ortamlardan duyduğu tiksinti varlığını koruyor ruhuna yapışıp. Bir yere ait olmak, düzenin bir parçası olmak, her sabah kalkıp aynı işe gitmek Henry için sıkıcı, anlamsız. İntiharı düşünüyor pek çoğumuz gibi. Ama intihar da zahmetli şimdi, beş yıllığına ölemiyor muyuz? Ne demiştik, içki, sigara ve yalnızlık... Sizler de olmasanız ne yapardık!

Ucuz bir şarap eşliğinde herkes okumalı bu kitabı. Aslında herkes okumasa da olur. Avm’lerden kafasını çıkartıp biraz kitap okuyan herkes demeliydim, haksızlık ettim. Evet, Henry’nin de dediği gibi: “Sevgi gerekiyordu. Ama insanların kullandıkları ve kullanıldıkları türden bir sevgi değil...” Sevgiler.
224 syf.
·20 günde·7/10
“Sevgi değildi aradığım ama çok tuhaf bir şey vardı kitaplarda asla sözü geçmeyen.” Bukowski

Okuduğum ilk Bukowski kitabı. Çok farklı bir adam hem rahatsız oldum okurken hem de merak ettim olayları. Bu kadar açık sözlü böylesi dobra ve sert yazması şaşırttı beni. Fazla erotik buldum yazılanları çeşitli hikayeler var içerisinde, ikilemde kaldığım nadir kitaplardan.Duygu metaforu yaşatıyor resmen yazar size, dibe vurmuşluklarının hikayesini anlatıyor.

Kesinlikle ilk kez Bukowski okuyacaklara tavsiyem bu kitapla başlamayın, yazar hakkında yanıltıcı olabilir.Bu kitabı okuduktan sonra yazar hakkında araştırma yaptım.Elbette yine cinselliğe kadınlara düşkün bunu çoğu eserine yansıtmış, yine de hayat öyküsünü okuyup öyle başlayın okumaya.

Yeraltı edebiyatının marjinal ismi Charles Bukowski; https://emoji.com.tr/charles-bukowski/

“Her ne kadar insanlar üzerine yazsam bile insanlardan ne kadar uzaklaşsam o kadar iyi hissediyorum kendimi. İnsanlardan 3 kilometre uzak olmak çok iyi, 3000 kilometre uzak olmaksa çok daha iyi bir şey. İnsan ırkını sevmiyorum ben. Başlarını, suratlarını, ayaklarını, konuşmalarını, saç modellerini, otomobillerini sevmiyorum.”
158 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Factotum, Charles Bukowski’nin Ekmek Arası’nı izleyen otobiyografik romanı. Ekmek Arası; çocukluğunu, ilk ve ortaokul, lise yıllarını anlatırken Factotum hayata atıldığı, iş arama, işten kovulma, yazarlık denemeleri sürecini anlatıyor.

Hayata atılmak derken, gözünüzde idealist ve hezeyanlarla dolu bir süreç canlanmasın. Charles Bukowski, namıdiğer Henry Chinaski; işe girer, kendine bir oda kiralar, -parası varsa pahalı, yoksa ucuz- bir şarap alır, birkaç gün işe gider, işten kovulur, iş arar, işe girer, kendine bir oda kiralar... Bu süreci öyle sade, öyle çirkin, öyle güzel bir dille anlatır ki kendinizi uğraş verdiğiniz şeyleri sorgularken bulursunuz. Onun deyimiyle, “yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüdür.”

Kadınları vardır Chinaski’nin, pek çok kadınları, hiçbirine aşk duyduğunu hissetmediğim kadınları. Gelir gider bu kadınlar, ortak noktaları tektir: bir şey bulurlar onda, kendilerinin de tanımlayamadığı. Yalnızlıkla beslenir Chinaski, odasında yüksek ökçeli, sıkı popolu bir kadının olması değiştiremez bunu. Tam beş gündür yalnız kalamadığından şikayetlenirken şu sözleri eder: “Yalnızlıkla beslenen biriydim; yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. Yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür.” Anlayacağınız o günümüz yalnız olmayan yalnızlarından değildir, samimidir hayata tüm küfürleri.

Cinsiyetçi söylemleri yok mudur kadın hakkında, vardır elbette. Ama ben bu kitabında, daha doğrusu hayatının bu kesitinde, kadından değil yalnız, insandan haz etmediğini hissettim. Kadın vücudunu, seksi sever ama onlar hakkında hadsiz tespitler yapmaktan da alıkoymaz kendini. Ara ara güzellemeler de yapar tabi, belki iyi bir gecesinden sonra: “Kadınlar diye düşündüm, sihirliydiler kadınlar. Ne harikulade varlıklardır onlar!”

Bazen hırslıdır, çoğu zamansa içki parasına yetecek bir çalışma azmi vardır hayatta. Bu hırslı halleri gelir gider, çabuk söner. Zengin olacağını, altında çalışan adamları zevk için işten kovacağını hayal eder. Bu motivasyonunu, babasının kendisine ettiği hakaretlerden alır sanıyorum. İçinde yakayalayabildiğim tek tutku, yazarlığa dair olandır. Bu tutkuya sarılması bende de bir Bukowski tutkusuna sebebiyet verdi tabi olarak, o yaktıkça ben de yaktım bir sigara.

Netice itibariyle, “Bukowski ya adamım, ne demiş bak kadınlara” gibi sığ yorumlarında bulunmayacak bir vizyona sahip herkesin okumasını temenni ederim. Peşinden koştuğunuz hayallerin gerçekleştirmeye değer olması dileklerimle... Sevgiler.
168 syf.
·2 günde·7/10
Fabrika'da bekçiliğe başlamıştım. Mersin-Adana sınırında bulunan bir mısır silosunun güvenliği için gündüz vardiyası bana verilmişti. Sabah 08:00 akşam 19:00 gibi bir çalışma süresini 1 ay 15 gün icra ettim akabinde yerime birini buldular bu geçici iş süreci hayatıma çok büyük tecrübeler kattı. Somut örnek olarak yaklaşık 30 civarı film bitirdim.

Bukowski şöyle tanımlamış postahane günlerini ''Çocukların kimileri Afrika güneş kaskları ve gözlükleri giyiyorlardı; ama ben, hep aynıydım, yağmur ya da güneş- yırtık pırtık giysiler, çivileri ayaklarıma batan eski ayakkabılar. Mukavva parçaları koyuyordum ayakkabılarımın tabanlarına. Bir süre için iş görüyorlardı, ama çok geçmeden çiviler topuklarıma batmaya başlıyorlardı yine.'' Bu arada alıntı, kitabın kapağında mevcut olduğundan gönül rahatlığıyla paylaştım. Abbbov bütün sırrı bozduncular sakin olabilirler.

Bazen bana yaşadığım o geçmiş denen anıların nasılda gerçek olduğunun hayreti düşer durur yahu ben bunları nasıl yaşamışım vay vay vay vah vah vah !!! ve bu tasvir ile bende o bekçilik günlerime döndüm. Fabrika faaliyet döneminde değildi. Silo boş ve satılığa çıkarılmıştı. Her sabah annem çantama soğuk suyumu koyar ve ben yola koyulurdum. Durak yakınlarında otobüs beklerken taze simit börek, ayran gibi yolluk yapar azığını omuzlayan Keloğlan tribiyle belediye otobüsünde arka koltuğa oturup link olarak paylaşacağım şarkı türevinde efkarın yanardağ gibi patladığı modlara yelken açar suskunserseri38 tarzı donuk suretle dinlerdim. https://www.youtube.com/watch?v=cmDgfzpKw5w

Fabrika salaş ötesi bir yerdi kertenkeleler timsaha dönüşmüş, toz ikinci bir ten misali zemini kaplamış sıcak zaten, hoşgeldin dercesine suretimi selamlamıştı. Çalışma arkadaşı yoktu. Ortam sıkıcıydı. Bukowski ne demişti ama '' Sadece sıkıcı insanlar sıkılır.'' Bu laf bazen tetikleyici bir güç oluyor tavsiye ederim. İşe koyuldum. Filmler izledim. Sundurma altı gibi yerde egzersizler yaptım. Piknik tüpünde çay pişirdim ha bu arada çay harareti alır diyorlar bunu diyen Çukurova yazında çay içmemiş anlaşılan çünkü ben o çayı içtiğimde derisi nemli zehirli bir ok kurbağası misali fabrika musluğunun hortumuyla Şafak Sezer Kutsal Damacana sahnesi gibi kendimi yıkıyordum ilerleyen saatlerde. Ne kadar doğru bilmem o çay hani akarsu manasına gelen çaymış. Alın bu bilgiyle ne yaparsanız yapın.

Bukowski bana çok şey öğretti. Yanlız olmanın yanlış bir kalpte olmaktan daha iyi olduğunu ve insanın öz saygısını dışa değil içe yansıtması olgusunu, Net tavırların önemini dolambaçlı izahta bulunmanın mantıksızlığını, hayatta her şeyin tozpembe olmadığını, kaybettiğini sandığın meselelerin kurtulduğun olabileceği ve daha bir sürü şey.

Vardiyam bittiğinde cumanın farzını kılıp apar topar dükkana fırlayan esnaf gibi bende dakika sayar dış kapıya göz diker gece bekçisini beklerdim. Akabinde Jamaikalı atletlerin bayrak yarışına benzer atmosferle görevi devrederdim.

Hani sabır acıdır meyvesi tatlıdır derler ya bizimki o hesap iş bitimi para geldi ellerime değdiiiiii değmediiiiii derken şu yaşadığımız hayat misali akıp gitti. Geriye baktığımda özetleyecek olursam Alın teri, bilek hakkı ve derine işlenmiş masum sabırlar aklıma geliyor. Yarın ihtiyar bir hal ile geçmişe bakacak olursam şunu diyeceğim. Tatlı kaderim beni fabrika bahçesinde , güneş altında derin düşüncelere dalmayı ve gençliğimi onurlu, şerefli bir yola harcamayı gösterdi. Bunun için ne kadar şükretsem azdır.

Başınızı ağrıttıysam şayet özür dilemeyi borç bilirim. Özürümü bir link olarak paylaşayım baş ağrısı demişken... https://www.youtube.com/watch?v=Q-gvNh4Ayjo

KAPANIŞ BÖYLE OLSUN İSTEDİM ESEN KALIN SEVGİ, BARIŞ HUZUR VE SABIR SİZİNLE OLSUN SAĞLICAKLA...

- Hayatı paylaşmak için (Ali kırca)
- İyi akşamlar Türkiye, her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa (Reha Muhtar)
- Siz de Türkiye için bir şeyler yapın (Fatih Altaylı)
- Gülümsemeyi ihmal etmeyin henüz kahkahaya vergi yokken (Gani Müjde)
- Bendeniz haftaya yine bu ekrandayım beklerim efendim (Aziz Üstel)
- En güzel günler en güzel geceler sizlerin olsun (Erkan Yolaç)
- Yollar uzun memleket koşulları çetin (Tayfun Talipoğlu)
- Şimdi bilgisayarınızı kapatabilirsiniz (Microsoft)
256 syf.
·6 günde·7/10
YERALTINDAN GELİYORUM, MAGMAYA KADAR İNDİM...:)
Küfürbazların...
Günahkârların...
Ayyaşların...
Lanetlenmişlerin...
Öğürenlerin...
Uyumsuzların...
Dünyayla baş etmeye çalışanların...
Aşkı kan ve salamlı sandviçe katık edenlerin sesidir yeraltı edebiyatı...
Dışardan gamsız bir pez.... :) gibi gözüküp iç dünyamda duygusal biri olmak beni mahvetti, diyen Bukowski öyküden çok bir anlatı olan bu kitabında,anlattıklarının gerçek olduğunu belirtiyor.
Nasıl bir adam peki Bukowski ?
Pis bir moruk belki...
Kendine bir kahraman arayan ve bulamayınca kahramanlığa kendi soyunan uyumsuz bir kahraman...
Yeraltında yaşadığının farkında olmasına rağmen teselliyi tamamen gömülmemiş olmasında bulan bir meczup..
İçinde yaşadıklarıyla ve dünyanın ona yaptıklarıyla baş edebilmek için sözcüklerle kendini bileyleyen bir bıçak...
O hayatla yüzleşemeyen bir berduş, uyumsuz bir korkak...
Şiiri, sakallarını kesmek için kullandığı jilete benzetirken kendisini de cinsiyetsiz bir gökyüzünde öğüren bir parmağa benzetiyor.
Ona göre her şey yarım yamalaktır, herkesin kafası karışıktır.

Kendini kaba ve ahlaksız bir yazar olarak gören Bukowski ancak öldükten sonra okunacağını ve tanınacağını varsayıyor.

Shakespeare, E. A. Poe, İbsen, B. Shaw, Tolstoy ve Gogol’ü yazmayı bilmeyen ve herkesi kandırmaya çalışan kötü yazarlar olarak suçlarken en iyi yazarların hapishanelerde, ayyaş hücrelerinde,fabrikalarda ve hipodromlarda bulunduğunu iddia ediyor.
Köşe yazısı yazabileceğini düşünmesine sebep ise Dostoyevski’nin bile köşe yazısı yazıyor olmasıdır. :))
En nefret ettiği insanlar edebiyat eleştirmenleridir.
Edebiyat eleştirmenliği zırvalıktır ve eleştirmen de bir elinde mumla gezen, hödükleri aydınlatmaya çalışan kişidir. :))

DİPNOT: Sadece sarhoşken yazabilen, dilinin kemiği, aklının dengesi olmayan bu pis moruğu cesareti olan ve lütfen 25 yaş üstü okurlar okusun. :))
120 syf.
HİPODROM, Dokuz kedi, bir eş, 71 yaş, yenilmiş bir verem. ÖLÜM = çekilmez bir adam oldun yine Bukowski aksi, lanet!

Bukowski'nin hayat hikayesi bu. 1991-1993 yılları arasında yazılmış. Kendini bir karakterin arkasına saklamaya tenezzül bile etmemiş. Bukowski hayattan o kadar bıkmış ki: ''Seksen ya da doksan yaşıma kadar yaşamak istiyor muyum? Ölmenin sakıncası yok benim için... ama bu yıl değil, tamam mı?'' diyor bir bölümde. İnsanlardan da bıkmış. İnsanoğlu ona göre, ''Gerizekalılar cennetinde bir bok yığınından ibaret.'' Oradan rahatsız edici görünebilir ancak ben de pek tesiri olmadı. Yani insanların gerizekalı olması, bir bok yığınından öteye gidememesi ilgimi çekmediği gibi beni rahatsız da etmiyor.

Tam anlamıyla günlük bu. Satmak ve geçinme amacı taşıdığını da itiraf eden bir günlük. İç dökme de içeriyor, kelimeleri süsleyerek kendini pazarlama isteği de. Ancak acı gerçek şu ki ölümünden sonra yayınlanıyor. Yazma duygusunu ve hevesini son nefesine kadar içinde taşıması bir nebze olumsuzluğa ket vuruyor. Bukowski'yi açıkçası böyle bilmezdim. Yani diline geleni söylemesi elbette hoşuma gidiyor ancak kitapta bir yerlerde içime sinmeyen bir şeyler var ve ben bunu bulamadım. Bunu çekip çıkaramadım. Neyse Bukowski'nin her yerde karşıma çıkan sözünü söyleyeyim kendime bari ''Üzülme evlat, kaybettiğini sandıkların, kurtulduklarındır belki.''

Bukowski için hipodrom öyle bir hastalık öyle bir hastalık ki bunu kendisi de dile getirmeden edemiyor. Kitabın ismi 'Kaptan Hipodrom'a gitti ve Dokuz Kedi Evi Ele Geçirdi' olabilirdi. :) Ciddi manada yazılanlarla daha bir etkileşim ve uyum içinde olurdu. Hipodrom, Bukowski'nin günaydın'ı, yemesi, içmesi, nefes alması gibi bir şey haline gelmiş. Bu konudan kendisi de müzdarip: ''Hem benim allahın cezası hipodromum var. Tükenmez bir konudur benim için hipodrom. Hiçliğin büyük ve boş çukuru. Kendimi feda etmek için giderim hipodroma; saatlerimi doğramak, katletmek için. Saatler katledilmelidir. Bekleyerek.''

Kitap ile ilgili fazla söylenecek bir şey yok aslına bakarsanız. Okursanız size çok şey katacak da diyemem. Hele hele zaman kaybı hiç diyemem. Bence okuma takviminize sıkıştırabilirsiniz. Hayatı dolu dolu geçiren bir insanın ölümü bekleyişini, etrafındaki kalabalıklara karşı içinde büyüyen tahammülsüzlüğünü, çıkarımlarını değerli buldum. Keyifli okumalar dilerim.

Mahler'siz olmaz.. (Kitapta sıkça geçiyor)
https://www.youtube.com/watch?v=Les39aIKbzE
176 syf.
·8 günde·Puan vermedi
Charles Bukowski okumak yürek ister diyerek başlayalım :))

Öncelikle yazarımızı her kesim okur sevmeyebilir. Benim gibi naif kitapları seven biri ise hiç tanışmazsa Charles Bukowski ile daha güzel :) En azından uzaktan sevmek daha kolaydır :)

Kitap, yazarın o zamanlar bir gazeteye gönderdiği makaleleri içeriyor.
Charles Bukowski her defasında gazete için belli bir hikayeler yazarmış. Ama yazdığı hikayeleri müdürü çoğu zaman okumazmış bile. Yazar da bakmış zaten ne yazsa basılıyor, teki bile okunmuyor o da ne aklına gelmişse yazmış. Yaşadıkları, gördükleri, rüyaları. İsmini de koymuş "Pis Moruğun Notları".

Yazarın dili,
*akıcı
*edebi hiçbir değeri yok
*küfürlü, argolu
*ama ne olmuş Charles Bukowski bunlarla zaten ilgilenmiyor.

Kitabın başından son kısmına kadar yazarın vurdumduymazlığı, kadın düşkünlüğü, hayatı "iplememesi"ne şahit olacaksınız.

Bir tek son kısmında yazar biraz üzdü. Çünkü Charles Bukowski'nin aslında neden böyle bir insana çevrildiğinin kanıtları var kitapta. Yazar bunu yine şakaya vurarak anlatmaya çalışsa da insanın içinde bir şeyler ona acımadan edemiyor.

..

Her türlü kitabı çok rahatlıkla okuyan kesim okurlara öneririm. Diğerleri ise benim gibi bir kaç sene kendini geliştirdikten sonra okumalı.

Keyifli okumalar..

Yazarın biyografisi

Adı:
Charles Bukowski
Tam adı:
Heinrich Karl Bukowski
Unvan:
Amerikalı yazar ve şair
Doğum:
Andernach, Almanya, 16 Ağustos 1920
Ölüm:
San Pedro, Kaliforniya'da, 9 Mart 1994
Charles Bukowski (16 Ağustos 1920 – 9 Mart 1994), asıl adı Heinrich Karl Bukowski olan Amerikalı yazar ve şair. Yapıtlarında bazen Henry Chinaski ismini de kullanmıştır. Hayatının çoğunu ABD'nin Los Angeles şehrinde geçirmiştir.

Eserlerinde genellikle toplum dışı insanlar ile depresyonu konu alması ve alkolizme yatkın bir hayat tarzını anlatmasıyla ünlüdür. Bunun nedeni olarak kendisinin bu hayatı yaşaması gösterilebilir. Bukowski’nin yazılarında kendi hayatını yazıp yazmadığı tartışma konusu olmuştur; hayranlarının bir kısmı bunları kurguladığını, çoğunluğu ise yaşamadan bu tip kurguları yapmasının mümkün olmayacağını ve o karakterde bir insanın bu hayatı sürmesinin zaten doğal olduğu görüşünü savunmaktadır.

Hayatı

I. Dünya Savaşı'nın sonlarında Almanya'ya askeri hizmet nedeniyle gelen Polonya asıllı Amerikan bir babanın ve terzilikle uğraşan Alman bir annenin çocuğu olan Charles Bukowski 1920 yılında Andernach, Almanya'da doğdu. 2 yaşındayken Los Angeles'ataşındılar. 1929 Krizi sırasında Bukowski'nin babası genelde işsizdi ve Bukowski'ye şiddet uygulardı. Genelde sessiz bir çocuk olan ve bu özelliğiyle dikkat çeken Bukowski, bazen çıldırış noktasına geliyor kendinden hiç beklenmedik kabadayılıklar yapıyordu. İlkokul yıllarından itibaren korkusuz olan Bukowski, kendi yazdığı bir eserinde ilkokul öğretmenine "sevişelim" dediğini söylemektedir. Bukowski, Los Angeles Lisesi'nden mezun olduktan sonra sanat, gazetecilik ve edebiyat dersleri aldığı Los Angeles Şehir Üniversitesi'nde 1 yıl okudu.

Yazmaya başladığı günden itibaren yazılarını yayımlanması için dergilere gönderen Bukowski’nin yazıları hep geri gönderilmiştir.

Ancak 24 yaşındayken "Aftermath of a Lenghty Rejection Slip" isimli kısa öyküsü yayımlandı. İki yıl sonra bir başka kısa öyküsü olan "20 Tanks From Kasseldown" isimli eseri yayımlandı. Bukowski yayıncılık yöntemlerinden hayal kırıklığına uğradı ve neredeyse 10 yıllığına yazmayı bıraktı. Hayatının bu bölümünü ABD'yi gezerek, çeşitli işlerde genellikle kısa vadeli çalışarak ve ucuz pansiyonlarda konaklayarak geçirdi. Hayatının diğer bölümlerinde olduğundan daha yoğun bir tempo ile açlık ile boğuşan ve kadınlarla zaman geçiren Bukowski daha sonra bu yıllarını Factotum isimli kitabında da anlatmıştır. Bu dönemdeki işlerinin kısa vadeli olmasının nedeni de düzen tanımaz kişiliği ve alkol bağımlılığıydı. Bukowski babasına olan nefretini onun aksine bir hayat yaşayarak göstermiş ve bir yazısında da bu yüzden bir hiç olmayı seçtiğini söylemiştir. O babasının aksine olduğu gibi görünen ve bir şey olmamayı hedefleyen birisi olarak kazandığı paraya önem vermiyor ve barlarda günü birlik bir hayat sürüyordu. Zengin amerikalı kadınlarla ilişkiye girdiği dönemlerde onlara kaba dahi davransa etkiliyor onların evlerinde yaşamaya başlıyor ama bir türlü o hayata adapte olamayarak eski hayatına geri dönüyordu ki 1969’da da bunu, aç kalmayı seçtiğini söyleyerek ispat etmiş oluyor adeta. Ayrıca ömrünün çoğu denilebilecek kısmını da hipodromlarda geçirmiş ve bundan yazılarında sık sık söz etmiştir. 1950'lerin başında Bukowski, iki yıldan az bir süre ABD Posta İdaresi'nde posta kuryesi olarak çalıştı. 1955'te ölümün ucundan döndüğü alkol komasından dolayı hastaneye kaldırıldı. Taburcu olduktan sonra bir daktilo satın aldı ve şiir yazmaya başladı.1957'de Barbara Fry ile evlendi fakat 1959'da boşandılar. Bukowski, şiir yazmaya ve içki içmeye devam etti ve sonra Los Angeles'taki postaneye geri döndü. 1965'te hiç evlenmediği Francis Smith'ten bir kızı oldu. 1969'da Black Sparrow Yayınevi'nden ömür boyu 100 dolar maaş teklifini alınca postaneden ayrıldı. Bir mektubunda şöyle bir açıklaması vardı "İki seçenekten birini seçmek zorundaydım: Posta ofisinde kalıp delirmek ya da yazmaya oynayıp açlıktan ölmek. Ben aç kalmayı seçtim." Posta ofisini bırakalı bir ay olmayadan Postane ismindeki ilk romanını bitirdi. 1976'da Bukowski, Linda King ile tanıştı. İki yıl sonra birlikte Los Angeles'ta bir liman şehri olan San Pedro'ya taşındılar. Bukowski ve Beighle 1985'te evlendiler.

Bukowski, Pulp romanını henüz bitirdikten sonra 9 Mart 1994'te 73 yaşındayken omurilikten yayılan lösemi sebebiyle San Pedro, Kaliforniya'da öldü.

Bu tip bir hayat yaşadığı için birçok kez tutuklanmış, dayak yemiş olan Bukowski hayatı, özgün dili ve tarzı ile Amerikan edebiyatına damgasını vurmuş, Türkiye'de ise ilk kezSokak dergisi’nde çıkan öyküleri ile tanınmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 2.084 okur beğendi.
  • 6.367 okur okudu.
  • 131 okur okuyor.
  • 4.555 okur okuyacak.
  • 100 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları