Benim Adım Lucy Barton, 2016 yılında Booker Prize uzun listesine girdi, aynı yıl Women’s Prize for Fiction kısa listesinde yer aldı.
Roman, başkahraman Lucy Barton’un geçmişiyle hesaplaşmasını ve annesiyle olan karmaşık ilişkisini konu alıyor. Lucy, bir ameliyat sonrası hastanede yatarken, uzun süredir görüşmediği annesi onu ziyarete gelir. Beş gün boyunca, annesiyle geçmişteki tanıdıklar ve kasabadaki hayat üzerine sohbet ederler. Ancak konuşulanlardan çok, konuşulamayanlar belirgindir.
Yazarı Olive Kitteridge ve Olive, Yeniden kitaplarıyla tanıdım. Her iki kitabı da severek okudum; ardından çekilen diziyi de izledim. Tuhaf bir şekilde, Olive ile hiçbir bağlantısı olmamasına rağmen, Lucy karakteri zihnimde dizideki Olive’in yüzüyle canlandı. Ne kadar kovsam da bu görüntü gitmedi.
Bu kitapta da büyük olaylar ya da yüksek sesli dramlar yok. Elizabeth Strout’un aşina olduğum o sakin, usul usul akan anlatımı yine kendini hissettiriyor. Ben, bu bağırmadan sessizliğin içindeki karakterleri okumayı seviyorum.
Lucy'nin hissettiği yalnızlık, yaşadığı yoksulluk, sınıf ayrımı çokça, fiziksel ve duygusal şiddet ise doğrudan anlatılmasa da satır aralarında hissediliyor.
Annesiyle ilişkisi hem özlem hem hayal kırıklığı taşıyor. Kadın olarak yaşadıklarından, kendi hayatımızdan ya da çevremizden izler bulmak mümkün. Kitap, dinlendirici bir sadelikle, abartısız bir dille yazılmış. İçsel ama yormayan bir anlatımı var. Severek okuduğum bir roman oldu.
Not: Kitabın devamı niteliğinde eserler de varmış. Lucy’nin yaşamının sonraki dönemlerini de merak ettim. Umarım onları da okuyabilirim.