Emile Zola

Emile Zola

8.2/10
1.199 Kişi
·
3.714
Okunma
·
740
Beğeni
·
14.356
Gösterim
Adı:
Emile Zola
Tam adı:
Émile François Zola
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Paris, 2 Nisan 1840
Ölüm:
29 Eylül 1902
Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransada natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zolanın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransayı terkedip bir süre Londrada yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davasının yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.
- "Mumu söndür, düşüncelerimin rengini görmeye ihtiyacım yok.”
Emile Zola
Sayfa 25 - Can Yayınları, Şubat 2011, 1. Basım, Çeviri: Volkan Yalçıntoklu
... çünkü insan kötülük yapmıyorsa, fırsat çıkmadığındandır.
Emile Zola
Sayfa 242 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Evet, bir kadına ömür boyu sevgi sözü verildiğinde, ertesi gün ilk önüne gelene sarılınmaz...
Emile Zola
Sayfa 291 - Türkiye İş Bankası
... insan haklı oldu mu, yüreğine kuvvet geliyor, bileği kolay kolay bükülmüyor, öyle değil mi ha?
Emile Zola
Sayfa 236 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Bu kadar hödük olmasanız, karılarınıza da bizim yanımızdaki kadar nazik davranırdınız; karılarınız da bu kadar ahmak olmasalardı, sizleri yanlarında tutabilmek için bizim sizi tavlamak üzere harcadığımız çabayı harcarlardı...
Emile Zola
Sayfa 216 - Türkiye İş Bankası
İnsanoğlu umudunu yitirdi mi, yaşamanın da tadı kalmıyordu çünkü.
Emile Zola
Sayfa 461 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Bu kitap acı ekti yüreğime. Günlerdir keder biçiyorum…

Meyhane ilk ve ‘kuvvetle muhtemel son' okuduğum Émile Zola romanı. İçim paramparça oldu okurken. 10 sezon Yaprak Dökümünü bir kitapta okumuş gibiyim. Aşırı dram bünyemi darmadağın etti.

Akıcı ve samimi bir üslup ile yazılmış. Karakterlerin tasviri ve detayların belirginliği gayet güzel olmuş. Tekrara düşmemiş. Bu yüzden pek yormuyor insanı. Çevirisi de gayet iyiydi. Belki uzun zamandır okuduğum en hoş çeviriydi. Edebiyatlı anlatımlardan uzak durmuş, çok fazla süsleyip uzun cümleler kurmaktansa daha yalın bir dil tercih etmiş. Belki de bu yüzden çeviren de çok fazla sıkıntıya düşmemiştir.

Aslında kitabı çok beğendim. Zira benim gibi bir dram düşmanına bile kendini okutabildiyse kesinlikle çok iyi bir kitap olmalı.
Birçok yerde şükürler olsun ki bu bir kitap. Yani kurgu, diyerek avuttum kendimi. İki gündür etkisinden çıkamıyorum.

Eleştiri değil ama okuyacak genç arkadaşlarım (10-20 arası) olursa diye kendimce birkaç şey söylemek istiyorum.

Kitap; o dönemde yazılmış diğer yabancı yazar kitapları gibi maddeselliği çok ön plana çıkarmış. Karakterlere bakıyorum, en kârlı çıkanlar en şarlatanlar. İyilerin çok fazla ezildiğini, maneviyatın ya yok, ya da çok az olduğunu görüyorum. Her şey çok kara. Gri yerleri görünce mutluluk duyuyorsunuz. Aşırı derecede insanı ümitsizliğe, maddeselliğe ve çıkarcılığa ittiğini düşünüyorum. Hatta bazı yerlerde kendi çıkarlarını korumak için diğerlerini (mazlumlar da dahil) yok saymış. Bunları söylüyorum çünkü din olmayınca bu dünyada her istediğinizi yapmamanız için size ne engel olabilir ki? Öyle ya, yakalanmayacağınız her durumda istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Yani maneviyat eksikliğinden dolayı karamsarlık kol geziyor ortalıkta.

Okunmamalı demiyorum. Lakin çok genç arkadaşlarım biraz daha ilerleyen yaşlarına atsalar daha mı iyi olur?

Biz ihtiyarlar için mendille beraber okunması gereken bir kitap.:)
Kesinlikle Spoiler içerir ...

Dreyfus...Fransa'da Yahudi dusmanliginin tirmandigi bir dönemde ,Yahudi bir aileden gelen ,Alfred Dreyfus adındaki Fransız yuzbasinin acı ve ibretlik hikayesi ...Fransa'ya ait gizli bilgileri ve belgeleri Alman ordusuna vermekle suclanır .Hakkında hiçbir delil bulunmamasina rağmen ,her durusmada bu konuda hiçbir bilgisinin olmadığını,iddia edilen belgelerin defalarca mahkemeye getirilmesini söylemesine rağmen bu talebi reddedilir.Fransa Genelkurmay 'in başlattığı soruşturmada casusluk ve vatana ihanetle suçlanir .22 Aralık 1894 ' te mahkeme kararını açıklar .Dreyfus müebbet hapis cezasına çarptırılir.Rutbeleri sokulur.Kılıcı kırılır .Cezasını çekmek için ,Fransa'da korkunç bir ada olan Şeytan Adasına gönderilir .


Dönemin aydinlarindan Emile Zola ,Dreyfus'un suçsuz olduğunu ispatlamak için çaba gösterir .Dreyfus adada korkunç işkence görürken, ben yatağımda rahat yatamam,der.Asıl suçluyu bulma girişimleri dönemin zift medyası tarafından ört bas edilir .Fransa Genelkurmayi basinla iş birliği yaparak Dreyfus'un masumiyetini savunan ,ispatlayan tum girisimlerin önünü tıkar.Belgedeki el yazısının başkasına ait olduğunu söyleyenler ya sürgüne gönderilir ya da hapis cezasına carptirilir.Emile Zola da bundan nasibini alıp,1 yıl hapis ve 3000 Frank cezasına carptirilacaktir .

Toplumsal gerginlik had safhaya ulaşınca bunun üzerine Cumhurbaşkanı af yetkisini kullanır .Cezası biten subayı karsilayanlar "Yaşasın Dreyfus" diye haykirinca kendisi "Hayır ,Yaşasın HAKIKAT "der .

Emile Zola ne yazık ki subayin aklanip vazifesine döndüğünü göremeden evinde karbonmonoksit zehirlenmesiyle vefat eder.Ölmeden 1 yıl önce Dreyfus'la ilgili yazıları "Gerçek yürüyor" adlı kitabında yayimlanir.

Eveeet ,Emile Zola 'nin yaklaşık 124 yıl önce altını çizdiği "Gerçek yürüyor,onu hiçbir şey durduramayacak " sözüne günümüzde de ne çok ihtiyacımız var değil mi ? Emile Zola demokrat bir aydın durusunun nasıl olması gerektiginin en parlak örneği ...Adaletsizligi,o günkü medyanın utanç verici halini gözler önüne seriyor .Zulme sessiz kalıp tarafsızlık bahanesiyle kayıtsız kalanları,yalanlarini yalanla örtmeye çalışan medyanın, adaletsizligi hayasizca desteklemesi çağımızın yüz karası olarak nitelendiriyor.

Gelin sizi Efendimiz (sav) dönemine bir götüreyim .Leheb ailesinin o günlerde karısı Ümmü Cemil'in Efendimiz'in (sav) ayaklarına batsın,yaralar toplasın,kanatsın diye dikenli ağaçları yollarına sermesi,Ebu Leheb'in evin pislikleri,hayvanın iskembesini evinin kapısının eşiğine dokmesi...Ezilmiş,mazluma görülen muamele her dönemde aynı .Karapropaganda o günde iş başında .Kendi pisliklerini başkasına irca etmek .O dönemde Ebu Leheb'in karşısında ,bunu engelleyecek,masumun hakkını savunacak Emile Zola misali
Hz .Hamza(ra) vardı ...

Maalesef günümüzde Ebu Leheb'ler
çook .Hz.Hamza ,Emile Zola misali kimseler yok veya suskun...Arif Nihat Asya'nin dediği gibi "Ebu Lehebler ölmedi ,Ebu Lehebler kıtalar dolaşıyor ".

Sustukça ,mazlumun sesine kulak tikadikca ,hakikate gözlerini yumdukca sorumluluktan kurtulacagini sanan insanlar ,mazlumun sesine kulak tıkayıp zalimin samatasinda boğulan insanlar ...Sustukça ölen,sustukça zalime benzeyen , mazeret arayan ,zalimin rengine boyanan Ebu Leheb misali insanlar maalesef hala varlığını sürdürmekte ...

Hani bir söz vardır benim de çok hoşuma gider. "Dile kulaktan başka müşteri yok " misali insanları dinlemenin ,anlamanın,empati kurmanın ,hikayesine uzak kalmamanin naif kıymetini belirten .. Dünyanın her yerinde hali hatırı sorulmayi bekleyen,rızkı kesilen ,sürgün edilen,iktidar uğruna öldürülen veya hapse mahkûm edilen,yaralarinin sarılmasını bekleyen Dreyfus'lar kalplerine dokunulmayi beklemektedir .

Emile Zola'nin dediği gibi gün gelecek hakikat ortaya çıktığında "“Üstelik bu insanlar uyuyabiliyorlar, eşleri ve çocukları var, onları seviyorlar!" çığlığını her okuyuşlarında yürekleri sızlayacak, kendi kendilerinden, kendi türlerinden utanacak, gerçek adalet özlemini bir kez daha duyacaklar .

Ne diyeyim çok uzun oldu biliyorum ...Söz konusu Adalet olunca susturamadim
kalemimi ..
Üzülmesin Dreyfuslar ,Yaşasın Hakikat ,Yaşasın Emile Zola misali insanlar...

Keyifli okumalr ...
Kitabın özü, Emile Zola'nın 13 Ocak 1898 günü, bir Fransız gazetesinde Cumhurbaşkanı'na hitaben yayımladığı ve Fransız ordusuna yönelik "Suçluyorum" başlıklı mektubudur. Kitabın içerisinde Emile Zola'nın bu mektubundan önceki siyasi döneme ve sonraki siyasi döneme de yer verilerek mektubun ülkede neleri değiştirdiği anlatılmış.

Benim bu kitapla tanışmam ve okumaya karar vermem ise, https://1000kitap.com/nekedisiznekitapsiz'nin #26020317 incelemesi sayesinde gerçekleşti. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

Emile Zola'nın mektubuna konu olan ve tarihte önemli bir konuma sahip olan Dreyfus olayını sizlere anlatmam gerekir. Kitapta da açıkça ifade edildiği üzere, Dreyfus olayı, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da, Yahudi kökenli bir subayın, Alfred Dreyfus'un, haksız yere casuslukla suçlanarak yüzeysel bir yargılama sonucunda zindana gönderilme olayıdır. Ama bu olay yalnızca bir hukuk veya ayrımcılık olayı olarak görülmez. Çünkü başta ordu ve yargı olmak üzere, ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan bir olaydır.

Her şeyden önce Zola'nın son derece cesur bir şekilde Cumhurbaşkanı'na hitaben "Suçluyorum" isimli bir mektup yazması takdire şayan bir harekettir. Hele ki Fransa gibi milliyetçi bir toplum içerisinde, Yahudi bir ordu mensubunu savunma amaçlı böyle bir mektup kaleme alması oldukça saygıdeğer bir davranış olup Zola'nın kıymetini gözler önüne sermektedir. Kendimize sormamız gerekir. Acaba biz Zola'nın yerinde olsak Cumhurbaşkanı'na hitaben böylesine ağır bir mektup yazmaya cesaret edebilir miydik? Hiç sanmıyorum. İşte tam olarak bu sebeple o Emile Zola, bizse güçlü karşısında boyun eğmiş ve zulme sessiz kalan zavallılarız...

Peki sadece bizim başımıza bir haksızlık geldiği zaman mı konuşacağız? Yalnızca bizim kuyruğumuza basıldığı zaman mı acıyla etrafımızdan yardım isteyeceğiz? Göz göre göre güçlünün zayıfı ezmesine müsaade mi edeceğiz? Güçlüler ve zayıflar her yerde. Haksızlık ve zulüm ise 21. yüzyılın vazgeçilmezi olagelmiş. Basın ve yayın yoluyla haksızlıkların ve zulümlerin üzeri örtülüyor. Hissiz bir şekilde bizden daha güçlü olanların gelip kuyruğumuza basmasını beklemekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Zola'nın cesurca yazdığı bu mektubu okumanızı elbette tavsiye ediyorum. Fakat mektuptan ziyade Dreyfus olayını araştırmanız sizin için çok daha yerinde bir karar olacaktır. Zira asıl mesele mektup değil haksızlığa uğrayan Dreyfus'tur. Zola'nın mektubu sadece bizi uykumuzdan uyandırmaya çalışmaktadır.
İnsanoğlu düzenli bir yaşam sürerse saygı görmekte. Peki, düzensiz bir yaşam sürerse, iffetli dahi olsa da saygıyı hak etmez mi? Erdem dediğimiz olgu, insanın yaşam tarzıyla sınırlı olabilir mi?

Değer yargısı ve düzgün bir hayat sürme inancı, kişiden kişiye farklılık gösteren bir yaşam biçimidir. İnsanoğlunun tek gayesi, melekler kadar saf ve temiz olarak gözünü açtığı bu fani dünyadan, Allah'ın rızasını kazanmış olarak ve yine tertemiz olarak veda etmek değil midir? İnsan bazen hatalı seçimleri yüzünden, istemese de yanlış yollara sapabiliyor. Ne kadar vahim bir durum. Hatalı seçimlerimizin kurbanı olmak ve onları bir ilmek gibi, ölesiye dek boynumuzda taşımak. Biliyor musunuz, aslında hiç birimiz günahsız değiliz! Ama insan olarak, önem verdiğimiz bazı değerlerimiz vardır ki, onlardan biri de " Namus " kavramıdır. Evet, namus öyle iffetli ve öyle erdemli bir terimdir ki, kolay kolay ayaklar altında çiğnenmesine seyirci kalamayacağımız bir hasletimizdir.

Özellikle biz kadınlar için, namus kavramı daha bir önem arz eder. Çünkü, fıtratımızdan gelen bir özelliğe sahibizdir ki, o da " Anne " olabilme kimliğine sahipliğimizdendir. Ne yazık ki biz kadınlar, iffetli olanları tenzih ederim ki, karşı cinsin üzerinde etkili olan, dişiliğimizi kullanarak kendimizle birlikte, karşı cinsi de günaha sürükleyebiliyoruz. En kolayıdır bir kadın için, bedenini satarak, para uğruna kendini güvenceye almak istemesi. Peki ya sonrası? Anlık geçici zevklerden sonra, insan ruhunun üzerinde bıraktığı, tamiri olunamaz hasarların yol açtığı yıkım. Bunları idrak edemez mi, insan?

Ama kadına en büyük kötülüğü, yine bir kadın yapar, değerli okurlar. Sakın şaşırmayın! Ben de bir kadın ve bir anne olarak dile getiriyorum bu varsayımımı. Çünkü, biraz ağır olacak ama öyle arsız ve bencil hemcinslerimiz var ki. " Yuva yıkanın yuvası olmaz! " gibi, çeşit çeşit atasözleri türetilse de, yine de sefahat ve zevkleri uğruna yuva yıkmaktan geri durmazlar. Tabii ki, bir savunma mekanizması olarak zihnimize şu sorular hücum eder. " Erkeklerin hiç mi, suçu yok? Madem ki, o da aldatmasın! " Söyler misiniz, kaç erkek cazibesini kullanan bir kadına dirayet gösterebilir. Elbette ki, namus timsali erkekler de vardır, var olmasına da ama çoğunluğun yanında azınlıkta kalırlar. Çünkü karşı cinsin fıtratı gereği, şehevi arzuları kuvvetlidir ve asıl manevi imtihan o nefsi arzuyu köreltebilmektir.

Ah! Nana, ah! Kuşkusuz insandır, hata yapar. Bir hatadır olmuştur. Kabul ederim etmesine de. Yapılan bu yanlış davranışın, akla mantıklı gelecek hiçbir izahı olmasa da! Hiç mi, doğru yolu bulamaz bir insan! Nedir, doğru yolu bulmasına engel! Nefsi mi, şehevi arzuları mı?

Kentin dış mahallelerin birinde çamaşırcı bir kadın ve ayyaş bir adamdan doğan, bahtsız güzel. Daha on beş yaşındayken, baba dayağından kaçmak bahanesiyle, geçici hevesleri uğruna sığınır erkeklere. Görselde tiyatro da çalışır, hiçbir kabiliyete sahip olamasa da. Ama sahne arkasında hayat kadınıdır, Nana. Nana'nın hayatı inişli, çıkışlıdır. Yeri gelir dayak yer, yeri gelir aranılan, özlenen kadındır. Ama Nana'nın başına ne gelirse gelsin sonuç, hep hüsran, hep hayal kırıklığıdır. Bazen kelimeler yüreğini dağlar, Nana'nın. Çünkü kelimeler cam kırıkları gibi, batar ağzına. Sussa yüreği dağlanır, konuşsa kan ağlar dile dökülen kelimelerden.

Émile Zola'yı ilk defa tanıma şerefine, bu eser vasıtasıyla eriştim. Ve nedendir bilinmez, yazarın kadın olabilme yanılgısına kapıldım. Sanal ortamda araştırdığımda erkek profil fotoğrafını gördüğüm de, hayretten donup kaldığımın resmidir yaşadığım. İlk defa yazarın bir eserini okumama rağmen, kalemine ve anlatım diline hayran kaldım. Ben ki eseri okumakla kalmadım, adeta bütün benliğimde hissettim ve yaşadım. Kişilik analizleri ve yer tasvirleri muhteşem. Hayatımda isimlerini dahi ilk defa duyduğum Variétés Tiyatrosu, Panoramas Pasajı gibi yerleri, gezip görmüş gibi hissettim. Anlayacağınız eser, derin ve kuvvetli bir anlatım diline sahip. Özellikle yazarın Nana isimli karakter üzerinden hayat kadınlarının gizli kalmış yönlerini naif bir dil kullanarak, okuyucunun aklında hiçbir soru işareti bırakmaksızın irdelemesi. Konu itibarıyla biz kadınların genelini ilgilendiren, ince ve hassas bir terazi. Hemcinslerimiz yüzünden adımız çıkmış bir kere. İstediğimiz kadar iffetli olalım, karşı cinse arkadaşça yaklaşalım, karşı cins tarafından kuşkuyla bakılmıyor muyuz? " Acaba, bu kadın bana pas verir mi? " diye, çağrışımlara sebep olmuyor muyuz? Yoksa değerli okurlar bu söylevlerim, bana ait bir paranoyadan mı ibaret. Adını koyamadığım...

Émile Zola Nana üzerinden sorgulamış iğrenç eğilimleri ve nihayetinde getirdiği yıkımı. Saygının olmadığı yerde, sevginin de barınamayacağına dem vurmuş. Her şeyin bir güzelliği olduğunu. Herkes göremese de. Ama anlayana...

Zaten biz kadınlara; tarih boyunca insan neslinin devamını sağlayan tarla, bazen kocası tarafından misafire sunulan bir ikram, uzun yıllar hizmetçi, bazen de eşya gibi alınıp satılan bir köle nazarıyla bakılmadı mı?
Hak ettiğimiz değeri, sadece ve sadece masallarda bulmadık mı?
Aristo insanı tarif ederken, " İnsanlar iki şekilde doğarlar; hizmet edenler ve hizmet edilenler. Hizmet edenler köleler ve kadınlardır. " demedi mi?

Yahudilerin kitabı Tevrat'ta; " Kadın ölümden acıdır. Allah nezdinde iyi kimse kadından kurtulandır. Kadınlar arasında iyi birini bulamadım." diye, yazmıyor mu?

Kadın, İncil'e el süremeyecek kadar murdardır, anlayışı yüzünden İngiltere'de 16.yüzyıla kadar kadınların ne kadar dindar olursa olsunlar, dinlerinin kitabını ellerine alıp okuyamadıklarını biliyor musunuz?

Biz kadınlara hak ettiğimiz değeri bir tek İslâmiyet vermiştir. Kur'an-ı Kerim'de " Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz." der, Alemlerin Rabbi.(Bakara/187)

Ama bazı dilinin haddini bilmezler, haklı mazeretlerine kılıf uydurmak adına, çok eşliliğin gerekçesini İslâm'a bağlarlar. Ve çok iyi bilirler ki, İslâmiyet evvel uygulanan birden fazla sınırsız sayıda kadınla evlenmeyi engellemek maksadıyla, dört kadına indirgediğini. Tabii ki eski uygulamalara dönülmemesi için de, bir takım ceza'i müeyyideler getirmiştir.
" Sahip olduğunuz kadın ile yetinin bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. " (Nisa/3) der, Alemlerin Rabbi.

Hakikatler ayan bir şekilde bu kadar ortadayken, ben dört tane kadınla evleneyim, demek ne kadar doğru bir davranıştır. İşte orası tartışılır. Genel yargının aksine bir erkeğin dört kadın ile evlenmesi, Allah'ın bir emri değil, iznidir.

Sizce değerli okurlar neden, bu kadar ayrıntıya gerek gördüm. Gerek gördüm ki, kadın kimliğimizle karşı cinse varlığımızı kanıtlamak durumundayken bile, Nana gibi kadınlar yüzünden, biz daha çok ikinci plana atılır ve hor görülürüz.

Bırakalım bütün iğrençlikler kitaplar ile sınırlı kalsın!
Kadınların süsü ilim, edep ve tahsilidir.
Boş verelim, kişiliğimize zarar veren kötü alışkanlıkları.

Dünyada güzellikler adına, ne varsa arta kalan, siz değerli okurlara gelsin...
Germinal... "Filiz veren tohum" demek... Zola'nın yeraltında filizlenen tohuma benzettiği maden işçilerinin kendi içlerindeki gücü fark edip ayaklanmasını anlatır.

19. yüzyıl başlarında bir maden işçisi mahallesinde gerçekleşen olaylar...İnsanlar yedi göbek ötesinden beri madencidir. Çünkü başka yapacak işleri yoktur, başka iş nedir bilmezler de... Karılarına, evlatlarına ve hatta canlarına varana kadar kaderlerini madenlere teslim etmişlerdir. Yer yer göçüklerin, patlamaların ve ölümlerin olduğu zor çalışma şartlarında, gece gündüz demeden alın teri döken, karınlarını sabahları telvesinden tekrar tekrar kaynatılan kahve ve kuru ekmekle doyurup akşamları sadece çorbayla yetinen, boğazlarına dolan kömür tozunu temizlemek için meyhanede bira içmekten ve karılarının karınlarını çocuklarla doldurmaktan başka hayatta hiçbir eğlencesi olmayan işçiler... Çok çocuklu, açlık sınırında yaşayan fakir aileler...

İşte böyle bir ortama düşer Etienne karakteri. Başka yapacak iş bulamadığı için madene iner. Hani Can Yücel'in bir sözü vardır: "Oysa dünya, işçilerin omuzları üzerinde durur. Kıpırdasınlar da gör!" Böyle bir kıpırdanma yaratır işçilerin arasında. Omuzları üzerinde duran dünyanın farkına varan işçilerin kıpırdanmasıyla birlikte, roman da şaha kalkar. Ardından grev ve direnişler diğer bölgelere de kıvılcım gibi sıçrar. Tabii grevin getirdiği açlık, sefalet ve gergin ortam da birçok baş edilemez olaya gebedir.

Bundan sonraki olaylar Zola'nın anlatımıyla o kadar gerçekçidir ki bu kadar bunalım ve olumsuzluğa tahammül bile edemeyebilirsiniz. Ya da umut dolu bir insansanız kitabın sonuna kadar umutla iyi bir şeyler olacak gözüyle bekleyebilirsiniz. Şayet ben birçok dehşet içeren sahneyi kafamda en minimal ölçülerde canlandırdım. Ve umutla da bekledim...

Romanda insanı en rahatsız eden durum ise kadınlara olan bakış açısıydı. Başlarda Zola'ya çok kızıyorsunuz. Neden bu kadar pervasız anlatıyor, diye. Ama sonradan anlıyorsunuz ki durumun Zola'yla alakası yok. Fransa'nın o dönemlerdeki bakış açısı ve ahlak düzeyi maalesef böyle.
Kızların daha çocuk denecek yaşta hem ağır şartlarda çalıştırılması hem de seks objesi olarak kullanılması, müstehcen durumların alenen ortada yapılması, hatta işçilerin borç için patronlara, bakkala karılarını ve kızlarını yollamaları, bir nevi sunmaları trajik bir durumdur. Zola bunları o kadar sıradan ve normal bir şeymiş gibi anlatır ki sizi rahatsız eder.

Diğer eleştirel yaklaşacağım durum ise baş karakter olgusudur. Etienne, başlarda sürekli okuyarak kendini geliştirmesiyle, tam anlamıyla işçi sınıfından olup onların dertlerine ortak olmasıyla takdir ettiğim bir kahramandı. Ama sonraları kendisinin dahi baş edemeyecek kadar raydan çıkan grevin ve olayların etkisiyle biraz yozlaşma yaşamasını eleştirdim. İşçiler, tüm açlıklara ve ölümlere tahammül ederken onun karı-kız ilişkilerinden ve romantizm havalarından kurtulamaması, dizginleyemediği kıskançlığı ve bu sebeple yaptığı ideolojik hatalar kabul edilemezdi. Kendisi buna özeleştiri getirmekten, zamanla kapitalistlere dönüştüğünü itiraf etmekten öteye gidememiştir. Ama bir Souvarine karakteri vardı ki, greve yakışan söylemleriyle, davranışlarıyla öyle dümdüz tam bir ideoloji adamıydı. Daha çok benimsemiştim.

Her ne kadar bulmacalar Zola'nın en iyi eserinin Nana olduğunu söylese de en can alıcı ve en bilinen yapıtı Germinal'dir. Gerçi politik düşüncelerinin tam oturmadığı bir dönemde kaleme almıştır eseri. O yüzden her şeyi tarafsız ve tüm gerçeklikleriyle olduğu gibi aktarmıştır. Eğer ki; Suç ve Ceza, Savaş ve Barış'taki realizmden etkilendiyseniz mutlaka Zola'yı da deneyimlemelisiniz.
Öyle ki; maden işçilerinin sorunlarının günümüzde de hala devam ettiğini düşünürsek, hem geçmişte hem şimdi hem de gelecekte etkisini yitirmeyecek bir yapıt olduğunu kabul edebiliriz.
Meyhane, Emile Zola' nın ŞİMDİLİK okuduğum tek kitabı malesef. Natüralizm akımının Fransa' daki ilk öncülerinden olarak görülen Zola, bu kitabı yüzünden çok fazla eleştiriye maruz kalmış. Çünkü kitapta kendisininde 22 yaşına kadar yaşadığı yoksulluk ve yoksulluk yüzünden batağa batmış, rezil hayatları anlatmış. Yoksulluk yüzünden kopmuş aile bağlarını, yapılan ahlaksızlıkları, bu yoksul şehirlerde, mahallerde yaşayan ayyaşları, sarhoş ve düşkünleri yazması onu okların hedefi haline getirmiş. Bu sebepten dolayı Zola bu kitabı için: "Gerçekleri yazdım, romanın kahramanları kötü insanlar değiller, sadece eğitimsiz ve yaşadıkları ortamın yıprattığı insanlar..." diye savunma yapmış. Ama gösterilen onca tepkiye rağmen kitap fazlasıyla ilgi görüp, hatırı sayılan klasikler arasına girmiş. Gervaise Macquart' ın küçük bir taşradan, Paris banliyösüne gelişini, sıkıntılı durumlardan çıkıp, yükselişini ve tekrar çöküşünü anlatan acıklı bir hikaye. Alkolin bitirdiği hayatları anlatan en iyi romanlardan biri sanırım. Beğenerek okudum.
Emil Zola Paris’te 2 nisan 1840 da doğdu. Tanınmış bir mühendis olan babasının erken vefatından sonra maddi yoksulluğu tatmış oldu. Yaptığı hatalar ve hayal kırıklıkları onu yinede yıldırmadı aksine onların sayesinde daha azimle çalışmaya başladı. Orta öğretimi bitirdikten sonra yüksek öğretime geçiş yapamadı ve bir süreliğine katip olarak depolarda çalıştı. Paris’in kenar mahallelerinde yaşarken ‘’sık sık restoranlara değil tefecilere uğrardı‘’ demişti Gi de Mopassan. 1862 de Paris’deki büyük yayın evine girmeyi başardı. Ofisteki işi ne kadar ufak olsa da edebiyata çok daha yakın olduğu için artık rahat rahat hayallerini gerçeğe dönüştürmeye başladı. 1864 de ilk öykü kitabı yayınlandı.

Yazar 28 yaşında iken ,"Les Rougon-Macquart" isimli büyük çaplı sosyal bir proje yazmaya başladığında 53 yaşında iken bitirmişti. Bu dizi romanların türü roman-fleuve fr.(roman – ırmak),tarihsel olayların üzerinde bir ailenin ve ya karakterin evrimi resmediliyor. Balzak‘’İnsanlık Komedisi’’,E.Zole "Les Rougon-Macquart" ve M.Proust ‘’Kayıp Zamanların İzinde’’ roman-fleuve en bilinen mümessillerindendir.

Fransa edebiyatının naturalizminin en görkemlisi "Les Rougon-Macquart" 20 romandan oluşuyor. Romanların başkahramanlarının çoğu ilk romanda resmedilmişti, sonrasında net kronolojik dizisi yoktur. E.Zola’nın kendisinin tavsiye ettiği roman sıralamasını son kitapta ‘’Doktor Paskal’’ vermişti, fakat onu okur takip etmek zorunda kalmıyor çünkü her roman diğerlerinden bağımsız gelişiyor.

(Yazar "Les Rougon-Macquart"’ın üzerinde çalıştığı ilk senelerin ciddi maddi yokluluğu ile karşı kaşıya idi. Beklenmeyen yardım Rusya’dan geldi. 1872 de E. Zola İ.S. Turgenyev ile tanışıyor, kendisine finansal açısında yardımda bulunmak ve Rus halkını Fransız yetenekli yazarla tanıştırmak amacı ile Rus yayımcılar - Zola arasındaki aracılığını üsleniyor.)

"Les Rougon-Macquart" de Germinal yayın süresine bakarak 13.sırasında yer alıyor. Yazar 1884 de olan Annezay grevini canlandırmıştı, Grev sırasında bizzat kendisini o kargaşanın içerisine atmış ki tüm olayların gerçekliğini doğru yakalayıp ve sonra aktarabilmek için. Germinal; kapitalizm toplumunun yeniden düzenlenmesini kaçınılmaz devrimin sagası. Romanın sanatsal değeri yeni, mutlu bir hayat mümkün olabileceğinin başlangıcının yanı sıra yazarın işçı tabakasının hayatını tam detaylı anlatımı ile bilnmektedir. "Germinal" sayfalarında birçok madenci ailelerinin kaderini, sosyo zülmün altında ezilerek kötürümlüğünü görüyoruz.

Ağır iş ( yer altında kömür ocaklarındaki sıcaklık derecesi, yüksek nem oranı, kömür tozu vb.) ve hayat şartlarını (tek odada Maheu ailesinin çocukların uyuması, herkesin gözünün önünde doğal ihtiyaçların giderilmesi vs. ) sonsuz hayvansı cinsellik, utanmazlığın ve genel umutsuzluğun son noktası ; bakkal sahibinin öldükten sonra sopaya geçirilmiş erkeklik organına kadınların öfke boşalması ile son bulması… Korkunç sahnelerden bir tanesi idi…

E.Zola sırası ile çalışanların dayanışmanın gücünün resmediyor; bitmek bilmeyen işler saatler toplantılar, grev ve Souvarine’in düzenlediği suikasttan sonraki bütün köy halkının yer altında kalan çalışanları kurtarma işlerini seferberliği . Hayatın realite detaylarını sayfalarca sıralanabilir, onların kitabın her yaprakta mevcutluğu romanın detaylı ve doğal tabloyu gözümüz önüne getirerek bize hiç süslenmediğinin gerçekliğini sunuyor.Kahramanlarının samimi ve dehşet verici yaşam ve ölümleri devrimci öfkenin aç ve susuz halkın objektif gerekçesidir .

Romanın neredeyse her sahnesi sembolize edilmiştir; kömür kuyu – her gün porsiyon porsiyon insan eti yutan doyumsuz canavar, bakkalın hezimeti ve sonraki öfkeden çığırında çıkmış halkın, kadınların alay edercesine cesede davranışları – kör bir ayaklanmanın sembolüdür, halkın kurşuna diziliş sahnesi ve kömür ocaklarının canlı batışı da suç dünyasının gelecekte sonunu simgeler... Sosyo sembole ederek kendisini sınırlandırmıyor yazar çünkü toplumun hayatın arkasında her zaman sonsuz hayatı ve ondan da geleceğe inancı vardır. Hayat, aşk, ölüm, yenileme Zola mantığına göre doğanın kanunu canlandırıyor, kitabın başlığı sembolize ederek eseri baştan sonuna kadar bir bütün olarak okurlara sunuyor. Germinal, Latince'de tohum, tomurcuk, filiz anlamına gelen germen sözcüğünden türemiş Fransızca bir sözcüktür, Fransız Cumhuriyetçi takviminin 7. ayı anlamına gelir.

Etienne Lantier, hikayenin ana kahramanı, kitlelerin gerçek bir lideri değil onların ellerinde bir alet oldu sadece. Güdülerinin samimiyetine rağmen, Etienne kibirlidir, zaman zaman onun burjuva dejenerasyonu dile getiriliyor. Ve tabii ki aşk; Catherine -Etienne’i seviyor- kapitalist sömürü kurbanı. Saf ve temiz içsel dünyasını nefsine mücadele ederek, aşkının bakire ve temiz haliyle tutabilmek için sonuna kadar direniyor.

Bir sanatçı olarak, o sadece kendi zamanı için yenilikçi bir edebi benzetme yaratmadı, gelecekteki sinema sanatını tahmin etmişti; montaj prensİpleri, büyük ve küçük plan çekimlerini, parçaların sembole edişi, yavaşlama ve hızlanma vs. Film yapımcıların Zola kitaplarını akıllarını çok kurcalamışlardı, ‘’ Therese Raquin’’ birkaç kez sinemaya uyarlanmıştı.

Paris 29 eylül 1902 de E.Zola karbonmonoksit zehirlenmesinden vefat etmiş. Cinayetin olabileceğinden düşünülmüştü fakat yeterli kanıtlar bulunamadı.
#spoiler #
Kitap yorumları yaparken kitabın için de şu oldu bu oldu diye anlatamam ben .anlatmak istemem ...beni ilgilendiren kitabın bana ne hissettirdiği ve kattığıdır ...genel anlamda #spoiler#işaretini koyma sebebim saçma şikayet ihtimallerini ortadan kaldırmak içindir bunu da Bir vesile ile söylemiş olayım :)
Bir dev romanı daha bitirip kutuphaneme kazandırmanın keyfini çıkarırken "germinal"de beni en çok ne etkiledi derseniz "soğuk ve açlık "derim ..insanın kemiklerine kadar üşüdügü ve açlıktan uyuyamadığı karanlık gecelerin hazin hikayelerinin,her evden ayrı ayrı duyulan ciglikların ,üstsüz başsız ,tahta takunyalı ,kızlı -erkekli-çocuklu maden insanlarının kitabı ...insan böyle bir kitap okuduktan sonra oturup düşünmeden hayata davam edemiyor ...insan hayatı neden bu kadar değersiz ? Klasik bir yorum yapmak istersek her yerde okuyabileceginiz gibi "direniş, işçinin baş kaldırması ,hakları için çarpışması ,cesur grev adamları vs vs diye devam edebiliriz ama hayır. ..eşitlik ,özgürlük, kardeşlik tamamen bir safsata bence ,tarihin hiçbir döneminde yok böyle bir şey ! Bu bir yalan ,hemde çok büyük bir aldatmaca
Kimse kimseyle eşit değil ..
Kimse özgür değil..
Ve kimse kardeş de değil ...
Belki biraz sert bir inceleme oluyor bu ama kitabı okuyunca sizde kaşlarınızı catip kızgın bir ifadeyle "neden hep doğru olan taraf ,haklı olan taraf kaybediyor ,neden iyiler ölüyor hep "diyeceksiniz ...bu kadar açlık bu sefalet bu onur kavgasının sonunda neden masal gibi bir mutluluk ..,karnı tok çocuklar yok..
Bu gün yaşadığımız dünya düzeni ile onların yaşadığı çağ arasında çok mu fark var sanıyoruz ? Sadece teknolojik gelişmişliğin ,bir adım öne taşıdığı köleler degilmiyiz bizde ? Ne kadar esitiz? Ne kadar ÖZGÜR'uz ? Ne kadar kardeşiz ?
bu soruları ben kendime sordum ..Umarim hepimiz sorarız ...
Çok vaktinizi almak istemiyorum malum hepimiz yorgun bedenler.ve yürekler taşıyoruz. .kitapta ki genel karakterler başarılı ve bir çoğunu benimsiyorsunuz ama asıl karakter "Suvarin" dir ki ..Sanırım onun deliligi bana bulaştığı için ben bunları yazdım. ...
.affola -iyi okumalar
Dikkat bu kitap,bir adalet Manifestosudur!

Yaklaşık 124 yıl öncesinin hayaletidir! Vicdanınızı rahatsız etmek için yazılmıştır ve vicdanınız sızlamalıdır evet. Yüzbaşı Dreyfus için bütün insanlığın vicdanı sızlamalıdır.

Emile Zola “Gerçek yürüyor ve onu hiç bir şey durduramayacak! “ sözleriyle kitaba güzel bir girizgah yapıyor. 15 Eylül 1894 günü Fransız ordusunda stajyer olan Yüzbaşı Dreyfus, gizli bir takım askeri belgeleri, Alman askeri ateşesi Von Schwartzkoppen’e vermekle suçlanır ve tutuklanır. Delil olarakta kimin yazdığı belli olmayan bir mektup gösterilir. Hızlı bir soruşturmanın ardından Yüzbaşı Dreyfus suçlu bulunur ve hapse atılır. Subayın casusluk yaptığı gazetelerde uzun uzun haber verilir. Zola olayın iç yüzünü bildiği ve Dreyfus’un suçsuzluğunu kanıtlamak için bir kaç gazetede yazılar yayınlar,devlet başkanına mektuplar iletir. Hatta bu uğurda hapis ve para cezasına çarptırılır yaklaşık 11 ay İngiltere’de kalır.Elinden gelen bütün çabayı sonuna kadar gösterir bu uğurda Zola’nın subaylık ünvanı da elinden alınır. Tarihler 19 Eylül 1899’ı gösterdiğinde Başkan Loubet,Yüzbaşı Dreyfus’un affını imzalar ve geçte olsa adalet yerini bulur, yüzbaşı bölük komutanı olarak orduya tekrar alınır. Olaydan üç yıl sonra da Zola 20Eylül1902’de hayatını kaybeder.

Dünya çapında geniş yankı uyandıran bu olay tarihte ki ilk antisemitik olaydır.
Antisemitizm kelime anlamıyla yahudi karşıtlığı ve düşmanlığı anlamına gelir. Genel anlamda sami topluluğuna mensup yani Sam’in oğullarına (Arap,yahudi ve bazı Ortadoğu kökenli ırklar) duyulan düşmanlıktır. Yüzbaşı Dreyfus Fransız olmasına rağmen bir yahudidir ve bu olayda sadece yahudi olduğu için akıl almaz bir kinle ,kamuoyunda gazeteler tarafından yaratılan düşmanlıkla karşı karşıya kalmıştır. Ülkede geniş çaplı bir yahudi düşmanlığı baş gösterir. Fakat unuttukları bişey vardır,adalet er yada geç tecelli eder. Nitekim öyle de olmuştur, Dreyfus’un affından sonra tamamen aklanması 1906yılında yapılan mahkemeyle olmuştur.

Ne güzel sözcük değil mi “adalet” ,bugünlerde zaman zaman esamesine bile rastlasak sevinçten çılgınlar gibi sevindiğimiz... Sevgili hanımlar ve beyler zaman zaman adalete olan bütün inancımız yerle bir olsa bile,bu dünyanın apayrı bir adaleti var er yada geç tecelli eden. Ben buna yürekten inanıyorum. Dilerim bir gün bütün mazlumlara,haksızlığa uğramışlara da tecelli eder.

İncelememi müsaadenizle bir şarkıyla sonlandırmak istiyorum.
https://youtu.be/j7fK8DFeQi8

Keyifli okumalar olsun.
İçerisinde beş adet öykü var.Anlamca çok kalın nesnece çok ince bir kitap.Herkesin ölümü farklı ama girdiği kara toprak aynı kral da ölse fakir bir çocukta ölse aynı yere gömülüyor ama kitapta farklar öyle çarpıcı vurgulanmış ki yaşam(ı)ları sorgulatıyor adeta. Eğer zenginseniz ölümünüz bile süslü şaşaalı, ama fakirseniz toprağa gömülme süreciniz bile külfetli.
Kitapta fakir bir oğlan çocuğunun ölümü derinden etkiledi beni, kahretsin ki açlıktan ölmeyi hiç bir bebek/çocuk haketmiyor, elden de birşey gelmiyor. “Eşitsizlik” kavramını hikayelerle çok güzel aktarmış yazar.Tamamen paranın ve gücün hüküm sürdüğü bir dünya! Para öyle tatlı geliyor ki ölüm döşeğindeki anne son nefesini verirken evlatlarının miras kavgasına tutuşmasını dinliyor.

“Para ölümü zehirlediğinde, ölümden ancak öfke doğar. tabutların üzerinde dövüşülür.”

Geceyarısı kitaplarının tüm setini tavsiye ederim.keyifli okumalar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Emile Zola
Tam adı:
Émile François Zola
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Paris, 2 Nisan 1840
Ölüm:
29 Eylül 1902
Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransada natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zolanın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransayı terkedip bir süre Londrada yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davasının yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.

Yazar istatistikleri

  • 740 okur beğendi.
  • 3.714 okur okudu.
  • 91 okur okuyor.
  • 3.196 okur okuyacak.
  • 95 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları