Emile Zola

Emile Zola

Yazar
8.3/10
6,7bin Kişi
·
21,5bin
Okunma
·
2.042
Beğeni
·
40,9bin
Gösterim
Adı:
Emile Zola
Tam adı:
Émile François Zola
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Paris, 2 Nisan 1840
Ölüm:
29 Eylül 1902
Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransada natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zolanın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransayı terkedip bir süre Londrada yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davasının yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.
Tanrı biliyor ya, kimseden bir alıp veremediğim yok, ama zaman zaman bunca haksızlığa dayamıyorum.
Emile Zola
Sayfa 173 - İş Bankası Kültür Yayınları
Kentleri ateşe verin, insanları kırıp geçirin, her şeyi kökünden kazıyın, bu çürümüş dünyadan hiçbir şey geriye kalmadığı zaman yerine daha iyisi biter belki.
Emile Zola
Sayfa 147 - İş Bankası Kültür Yayınları
556 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Selamlar canolar .. "Tanıtım" yazısı az uzun , o yüzden hoşbeşi boş vererek hemen girizgah yapıyorum olaya .. Her tanıtım yazısında belirtiyorum .. Bir daha belirtmekte fayda var .. Ben kitap özeti şeklinde bir anlatımdan yana değilim .. Romanı okuyacaklar için sebepler ve sonuçları belirteceğim .. Okuduğunuzda kimi gerçekler kafanızda yer etsin diyerek .. Zaten okuyacaklar , küçük bir ön hazırlık ve araştırmayla bu kitabın bir "emek - sömürü" romanı olduğunu kendileri de göreceklerdir .. Ha yine de iki üç noktaya da değineceğim ..O yüzden spoiler yerim korkusu olanlar meraklanmasınlar ..

Efenim, hepimizin bildiği gibi tarihteki büyük olaylar , sanattaki büyük artistik eserleri yaratmıştır.. Misal verecek olursak Avrupa'daki Rönesans hareketi ...17. yüzyılda başlayıp , 18. yüzyılda büyüyen ve 19. yüzyılda son halini alan Sanayi devrimi .. Diğer yandan 1789 ' da Fransız Devrimi ve burjuvazinin yükselişi .. Ki bu devrim Amerika'daki ayaklanmaların devamıdır esasen ... Tüm bu saydıklarım, tarihin gidişatını değiştiren büyük momentler .. Ve bu saydıklarımın tümü üstün nitelikli yapıtların doğmasına neden olmuş .. Sanat bunlarla beslenmiş .. Konuyu bu noktalardan almış .. Felsefe , müzik , resim ve burjuvazinin yükselişiyle gelen roman geleneği .. Eleştirel gerçekçilik ile dünyanın en büyük roman geleneğini yaratmış bu insanlar.. Bu bahsettiğim dönemlerden öncesine baktığımızda ise karşımıza Perikles ve Atina kent devletleri dönemi çıkıyor .. Marx' ın " Bir daha böylesi yapılmayacak , bir daha böylesi gelmeyecek" dediği .. İçinde Phidias ve öğrencileri Alkamen, Agorakrit gibi heykeltraşların , Parthenon Tapınağı' na şekil veren Ictinus ve Callicrates gibi mimarların , "İnsan her şeyin ölçüsüdür" diyen Protagoras gibi filozofların , “Yaşamın amacı erdemdir. Erdem iyilik çabasıdır" diyen Sokratlar'ın içinde yer aldığı .. Öylesine büyük ve ihtişamlı ki!! Gelgelelim içinde çelişkileriyle var olmuş , doğmuş bir toplum bu.. Her şeyden önce "köleci" toplum!! Ama rahat bir toplum .. Tarihte ilk kez demokrasinin filizlendiği , romanımızın başlığı olan Germinal'in , yani tohumun ilk kez toprağa düşüp yeşerdiği ve olgunlaştığı bir toplum.. Düşünün ki halk meclisleri kuruluyor ve bunlar kura ile seçiliyor.. Ve bunlar karar veriyor gidişata.. Krallar saraylarda yaşamıyor!! Böylesine büyük bir devir.. Sophokles ' i var , tanrılarının arasında dünyanın en büyük savaşçısı olarak kabul edilen Akhilleus' u ( fransızcası hepimizin bildiği Achille ) var , Oidipus var.. Bugün futbol manyaklığı ile stadyumları dolduranlar o dönemlerde tiyatroları dolduruyor .. Çeşitli yarışmalar yapılıyor.. Olimpiyatların hikayesini açın okuyun misal .. Her neyse .. Çok da uzatmak istemiyorum .. Ekonomik refah zirvede ve Troçki' nin dediği gibi, "sanat ekonominin öz suyunda yeşeriyor".. İşte ilk başta bahsettiğim toplum, temellerini , can suyunu burdan almış .. Şuraya bağlamak istiyorum ; dünyanın en büyük uygarlığı olarak göz önünde bulundurulan, kabul edilen ve örnek alınan Avrupa uygarlığının temelinde ne var ? Kan var , gözyaşı var , ırkçılık var , sömürü var , cinayet var , kıyım var !! Bütün bir dünyayı , tüm insanlığı sömürmüşler kardeşim ! O yukarda saydıklarım para olmaksızın , işgücü olmaksızın olacak işler mi ? Pek tabiidir ki HAYIR !! Emperyalizm kitabında Lenin bakın ne diyor.. "1911 senesine gelindiğinde , Dünya üzerinde sömürülmeyen bir (sayıyla 1) santimetre kare kalmamıştı." Türkçesi hepimizin sevdiği o Ankara oyun haavalarından birinin dizelerinde saklı : "Oy tatarım , tatarım , SEN ÇALIŞ BEN YATARIM!! " Bkz: Ankara Oyun Havalarının Didaktik ve Emperyalizme Karşıt Olma Özelliği .. Bunu sana baban yapmaz !! =)) Neyse efenim .. Devam edelim .. Şimdi , düşünün ki , 1853 - 54 lerde , bugün demokrasi havariliğini kimselere kaptırmayan Fransa' nın Çin Hindinde ne işi var ?!? 18. yüzyılda , demokrasi ve insan hakları diye yeri göğü ayağa kaldıran bugünki İngiltere' nin Hindistan' da ne işi var ?!?! Pablo Escobar' ın adı çıkmış ...Tarihin görüp görebileceği en büyük kartel , en büyük uyuşturucu TRÖST'ü İngiltere'nin ta kendisi !!! Ordan cukkaladıkları afyonu , bir de SİLAH ZORUYLA Çin' e zorla satanlar babam mı ? İster kabul edelim, ister etmeyelim ama burdan sağlanan kapital ile sanat , sanat olmuş .. En basitinden konusunu bu ve buna benzer noktalardan almış .. Latin Amerika edebiyatı bunun örnekleri ile dolu .. Vargas Llosa' lar Teke Şenliğini niçin yazdı .. Marquez, Muz üzerinden dönen sömürüyü ve sömürülen işçileri ,Ajdar Çikita Muz parçasını aranje etsin diye mi yazdı ? Eduardo Galeano , Tepetaklak ve Latin Amerika' nın Kesik Damarları' nı boşuna mı yazdı ? Bahsettiğim yukardaki etki , tepkileri doğurdu .. Tüm bunlardan evel , kendini , terazinin sömürülenler kısmında yer alanların kefesine yerleştiren Zola , hem bu eseri hem de SUÇLUYORUM'u kaleme aldı .. İsme bir bak !! Kısacık bir kitap .. Bahsetmek istemiyorum yazı uzamasın diyerek .. Manifesto denen kavramın karşılığı işte o kitap .. Sömürüyü görmüş bir yazar Zola .. Hangi sömürüyü dersen , buyur böyle devam edelim şekerim..

"Naturalizm akımıyla kaleme alınan bu romana konu olan Fransa' ya uzanalım " diye başlayacakken es vermek ihtiyacı hissediyorum .. Kusuruma bakılmasın .. Naturalizmi de açıklayalım , sonra yola devam edelim .. En başından, naturalizm denince bizim okura bir irkilme geliveriyor ..Bana geldi de diyorum .. Ama size gelmesin canım kardeşim .. Korkmayın .. Korkulacak bir durum yok .. Kendim ne ola ki bu naturalizm diye türlü türlü makale ve yazı okudum .. Başım beynim döndü .. Ben ne anladım dersen .. İster kınayın , ister topa tutun beni ama bu şekilde anlatırsam daha akılda kalıcı oluyor .. Akıllardan çıkmıyor kolay kolay .. Şimdi efenim .. Diyelim ki bahse konu olan romanda bir küçük çocuk var .. Bu çocuk eğer ki , - "allah beterinden saklasın " - romanda "zart" diye osuruyorsa romanı kaleme alan şahıs size o gaz sevkiyatını "Fıs" sesine müteakip , aman neşemiz kaçmasın edasıyla vermiyor .. Zart sesini ve gaz partiküllerini , kulağınızla hem duyuyor hem de burnunuzda hissediyorsunuz .. Tamamıyle "doğal" anlatım anlayacağınız .. Bu bağlamda romandaki cinsel içerikli kısımların, Rtük 'ün engeline takılmadan kütür kütür gözünüzün önünde bir Tutti Frutti edasıyla canlanmasının sebebi diyebilirim ki işbu naturalizm akımı ..

Artık romanın yazıldığı döneme uzanalım ve kalkan mideleri müreffeh günlere kavuşturalım değil mi ? =))

Yukarda size devrimlerden bahsetmiştim .. Hatırladınız mı ? Roman orda saydığım iki devrimi kapsıyor .. 18 . yüzyıl insanlık tarihine yön veren iki büyük devrime sahne oldu .. İlki Endüstri devrimi .. Buharlı makinaların icadı ile üretilip işlenecek pamuğun dünya evine girmesiyle vuku bulan Endüstri devrimi .. İkincisi Fransız Devrimi .. Ki romanda o döneme de bol bol atıfta bulunuluyor .. Endüstri devrimini ele alırsak .. Oradaki mamülü yani pamuğu neyle işleyecekler .. Kömür ile .. Enerji kömür .. Daha petrolün işlenmesine çok var .. Ve giderek daralan sömürü alanı ile gözünü sınırlar içerisine diken dönem Fransa' sının hedefindeki kitle kim ? İşçiler! Emekçiler .. Maden işçileri cicim .. Tarımsal üretime dayalı bir toplumdan , meta üretimine dayalı bir dönemsel geçiş ile işçi sınıfı var olmuş .. Hal böyle olunca patron - işçi olgusu oluşmuş .. Üretimin arttırılmak istenmesiyle , daha çok üretim olgusu devreye giriyor .. Ve durum buna evrilince kulaklarımıza güzel güzel tınılarla gelen çalışma kelimesi gün geliyor işçi vs. patron arasındaki ÇATIŞMAYA evriliyor .. Sermaye payına düşenden paylaşmak istemiyor .. İşçi de hakkının peşine düşüyor .. Pek tabii Fransa' nın o dönem gütmüş olduğu liberal ekonomi planlaması bunda başat oynayan etkenlerden akla ilk geleni .. Ortada bir liberalizm söylemi var ama keseri kendine yontanından .. Şaşırmanın alemi yok .. Keser elindeyse , salladığın ağaçtan yonttuğun kısımlar her türlü senin önüne düşecek ! Paylaşmak sana kalmış .. Pek tabii bu liberalizmi şimdiki neoliberalizm olgusuyla karıştırmamak lazım .. Benzerlik varsa da çok çok daha ilkeli ..

Nedir liberalizm ? O dönemde yapılanlarla açıklayacak olursak , "Bırakınız yapsınlar , bırakınız etsinler" kafası .. İşçiye bu hak veriliyor mu? Hayır ! Peki işçinin önüne getirilen opsiyonlar neler ? Buyrun bakalım neler !!

16 saat ve üstü çalışma zorunluluğu ..
Reşit olmayan bireylerin , maden sahası gibi yıpranma payının hesaplanması gereken alanlarda çalıştırılması ..Misal Hector Malot ' un Kimsesiz Çocuk romanı bu yüzden kaleme alınmıştır ..
Olmayan sendikal haklar ve sendika olgusu ..

Bakın .. Bugün sermaye, küreselleşme çağı olarak adlandırdığımız şu devirde , Londra borsasından kalkıp saniyeler içinde Tokyo borsasının kapısını çalarak suşileri wasabilere banaraktan GÜP GÜP yiyebilmektedir !! Dünya piyasalarında ve hisse senetlerinden devlet tahvillerine uzanan bir genişlikte, bir bilgisayar ya da akıllı telefon marifetiyle, günün 24 saati adeta ışık hızında dolanabilmektedir. İnternet var olsun !! =))

O dönemlerdeki liberalizmin araçları bunca çok ve çeşitli değildi pek tabi.. Ama amaç aynıydı .. Sermayenin hiçbir sınıra ve engele dayanmaksızın dünya üzerinde dolaşımı .. Fiber optik kablolar yoktu o günlerde ellerinde ama işçinin kanı ve canı sınırsız idi .. Ulus-devletin bariyerleri... Gümrük duvarları...Vergiler, parlamenter karar alma süreçleri, kamu mülkiyeti, sendikalar, işçi örgütleri, yargı denetimi, bürokrasi… Bunların hepsi aşındırılmalı ve olabildiğince yozlaştırılarak zayıflatılabilmeliydi ki, sermaye pürüzsüz bir bağlamda, akışkan bir şekilde ve en yüksek hızda hareket edebilsin. Bu süreç bağlamında işçiler , yani emekçiler öldükleri ile kaldılar ama bir yerden sonra artık buna bir "DUR" deme kararı aldılar .. Romanımızın konusu ile açıklayacak olursak , yerin bilmem kaç km altına inmeme kararı aldılar .. DUR dediler bu sürece .. Dediler dediysem sanma ki bir kurgu bu !! Zola öylesi büyük ve efsane bir isim ki kalemini gerçeklere bandırmış .. Mürekkebi işçi kanıyla karıştırılmış kömür tozu !! Romanda verilen rakamların hepsi dönemin sayısal değerleri ile BİREBİR örtüşmekte .. Adam ne oluyor , ne bitiyor diye o madenlere inmiş .. Yüzlerce gün hem de.. Bir dolu işçi ile röportaj yapmış .. Haksızlık ve hukuksuzluğu örtbas etmeye kalkanlara inat o madenlerin en ücra köşelerine dek inmiş .. Ve konuşmuş onun söylemleri ile "karanlıkta sadece göz akları ve güldüklerinde ortaya çıkan beyaz dişleriyle" var olan maden işçileri ile .. Tek tek not almış tüm sorunlarını .. Çok büyük bir araştırma örneği bu .. Öyle büyük ve öylesi doğru ki , ölümünde tabutunu sırtlamaya binlerce madenci gelmiş ..Deniyor ki şu ana kadar yapılmış en iyi sistem eleştirisi bu kitaptır .. Eğer ki Şikago Mezbahaları' nı okumasaydım kesinlikle katılırdım .. Kitabı okurken , kalemini toplumdan yana oynatan pek çok ismi gördüm kitapta .. Jack London ' ın kendisinden yola çıkarak yarattığı Martin Eden ve bu romanda Etienne Lantier ismiyle okuduğum karakter bunlardan biriydi .. Yine işlenen maden olgusu Jack London ' ın Uçurum İnsanları' nda yer alan İngiltereden pek de farklı değildi .. Zola' nın yolundan gidip Şikago ' da mezbahalara giren Upton Sinclair ...

Herşey iyi hoş ... Çok güzel falan da .. İşin asıl garip yanı ne biliyor musunuz ? Bu romanları bizim okuyor olmamız ! Bu romanları işçi sınıfı okumuyor kardeşim .. Eşitlikten , haktan , hukuktan , sosyalizmden bahsedenler bizleriz !! İşçilerin bunlardan haberi dahi yok !! Ölen öldüğü ile , sömürülen karşılığını alamadığı emeği ile kalıyor Türkiye' de .. Türk okur için sarsıcı ve okuru acı acı düşündüren bir eser Germinal .. Niye dersen .. Şuraya bir resim bırakayım ... Biz henüz buradayız çünkü .. Her sabah bu resme bakarak biniyorum ben otobüse .. Bizdeki TOHUMLAR maalesef hep ASFALTA düşüyor .. Yeşerme imkanı yok ..

https://hizliresim.com/0qsdTx
60 syf.
·Puan vermedi
Sel, sayfa sayısı olarak okunması kolay bir kitap ama içeriği bakımından acılar barındırdığı için ben tek seferde okumadım. Bir ailenin sel felaketiyle başa çıkmaya çalışması anlatılıyor.
Varlıklı bir aileden kız istemek için gelen bir adamdan bahsederek başlıyor kitabımız. Birbirine sevgiyle bağlı olan bir aile ve mahsulün iyi olacağına dair düşüncelerin bir anda suya batma hikayesi.
Bana göre yazarlar çoğu zaman sadece bir olayı anlatmaya çalışmaz. Altta yatan başka bir anlam hep vardır. Belki de bu kitaptan çıkarabileceğimiz anlam, mal mülk suya kapılıp gitse de insan ölürken elinde kalan tek şeyi sevgidir. Bunu neden dediğimi kitabın sonunda anlayacağınızı düşünüyorum.
Ne güzel demişler sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalmaz
48 syf.
·3 günde·8/10 puan
Fransız yazar Emile Zola’nın ‘’Nasıl Ölünür’’ adlı eseri biz okuyuculara mecburen şu soruyu sormaya mecbur bırakıyor: Ölüm dediğimiz ve herkesin önünde sonunda eline alacağı bu tek yönlü gidiş bileti, gerçekten de herkesi sanıldığı gibi eşit kılıyor mu? Ölüm zengine ayrı fakire ayrı mı davranıyor? İşte Emile Zola’nın bu eserinde beş ayrı sınıfın anlatıldığı beş ayrı hikaye üzerinden yorumlayarak bu sorulara cevap arayacağız.
İlk hikayede bizi Kont Vertueil adlı bir aristokrat karşılıyor. Kont’un ölümünün ardından eşi ağlamaktan helak oldu yalanıyla cenazesine bile gitmiyor, cenazesine gidenler ise orayı adeta bir dertleşme, hasret giderme yeri olarak kabul ediyor olacak ki boş lakırdılar gırla gidiyor. Kont Vertueil’in hikayesini okurken ister istemez kendime şu soruyu sordum: Eş, dost, akraba deyip bağrımıza bastıklarımızın bizim arkamızdan da böyle bir vefasızlık yapmayacağı ne malum? Kendimize bu soruyu yöneltsek öyle sanıyorum ki kimse ‘’hayır kardeşim, olmaz öyle saçma şey’’ şeklinde bir cevap veremeyecektir. Dolayısıyla insanın böyle bir bilinç içerisinde olması da onun çevresine, dost dediklerine bakışını ister istemez değiştirecektir. Kont Vertueil’in hazin sonu beni ‘’Her ne kadar sıkı fıkı olursak olalım, dostluklar, kardeşlikler biz mezara gidene kadardır.’’demeye itti. Bir kez olsun mezarlığa gidip defin işlemini seyreden hatta bizzat bu eyleme katılanlar çok iyi bilir ki sürekli kolunun bacağının bitmek bilmeye ağrısından sızısından şikayet edenler dahi elindeki o kazmayı genç bir delikanlı gibi hızlıca toprağa daldırıp ölünün üstüne atıverir. Bu ölüye karşı son vazife gibi değil de daha çok oradaki dirilere bir gövde gösterisi halini alır. Bakın ben buradayım, dimdik ayaktayım deriz sanki herkese. Şu garabete bakın ki insan evladı önündeki hatta ve hatta üzerine toprak attığı o ölüden ders almaz da utanmadan sıkılmadan çevresine maça atmanın derdine, kendini kanıtlamanın davası peşine düşer…

‘’Para ölümü zehirlerse, ölümden bir tek öfke çıkar. Tabutların üzerinde insanlar dövüşür’’. İşte bu ifade burjuva sınıfına bağlı bulunan Bayan Guerard’ın hazin hikayesini bize tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Kendi öz annelerinin cenazesinden dahi kısıp üçüncü sınıf cenaze arabası kiralayarak ettikleri tasarrufu kuruşuna kadar hesaplayan üç oğla sahip olan Bayan Guerard’a üzülmemek elde değil. Babalarının ölümünden sonra kendilerine düşen 500 bin franklık mirası biri kadınlara, biri gereksiz icatlara, bir diğeriyse eş dost dediklerinin elinde yok etmiştir. En nihayetinde tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır ifadesi yine gerçek oluyor ve bu üç evlat analarının dizlerinin dibine dönüyordu. Fakat kısa bir süre sonra annelerinin ölümü ardından daha annelerinin üzerine attıkları toprak dahi tazeyken miras kavgasına tutuşan bu üç kardeş bizlere o meşhur şarkının meşhur sözlerini söyletiyor: Para, para, para varlığı bir dert yokluğu yara…

Üçüncü hikayemizde ise bizler bir kırtasiye dükkanını işleten karı-koca olan bay ve bayan Rousseau’ya konuk oluyoruz. Bu karı koca kendi işlerinin patronu olma sevdasıyla açtıkları bu kırtasiye dükkanından elde ettikleri kazançla günün birinde bir köy evine yerleşip mutlu bir hayat sürmeyi planlamakta ve bu hayalin gerçekleşmesi için deli gibi uğraşmaktadır. Esasında bu noktada bay ve bayan Rousseau’nun bu durumu bana ülkemizdeki orta kesimi özellikle memur kesimi anımsattı. Toplumumuzdaki birçok insan da hayatının büyük bir bölümünü kendi işinin patronu olma hayaliyle geçiriyor, canını dişine takarak çalışıyor ve tam hayalini gerçekleştirecekken bu hayat tiyatrosundaki perdesi kapanıyor. Bayan Rouessau’nun başına gelen de işte buydu. Kırtasiye dükkanını büyütüp hayallerini gerçekleştirebileceğine olan inancı öylesine fazlaydı ki sağlığını bile önemsemez hale gelmişti Bayan Rouessau. Peki sağlık elden gittikten sonra tüm dünyanın tapusunu üzerimize yapsalar ne kıymeti var? Tırnağımızın ucuna zarar gelse, dişimize ufacık bir ağrı giriverse tüm yaşam enerjisini kaybedecek kadar aciz ve zayıf canlılar olan biz insanlar nasıl oluyor da para pul uğruna gerçeklerden böylesine kopabiliyoruz? Ya da insan zaten farkında olduğu tüm bu gerçeklerden kaçabilmek için mi kendisini böyle paralıyor? En büyük hakikat olan ölümden daha çok çalışıp daha çok kazanarak mı kurtulacağımızı sanıyoruz? Bayan Rouessau öyle sanmış olacak ki ölüm döşeğinde dahi işlerin nasıl gittiğini soruyor, dükkanın gelir gider işleriyle uğraşıyordu. Fakat en büyük hakikat kendi üzerinde tecelli ettiğinde artık hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı ve kalmadı da. Hayat arkadaşı, sırdaşı, ortağı olan kocası Bay Rouessau ise cenazeden sonraki gün acilen dükkanına girip eşinin ölümünden dolayı bir gün boyunca kapalı kalan dükkanın bu bir günlük zararı nasıl kapatacağı üzerine kara kara düşünmeye başlamıştı bile. Hani sosyal medya platformlarında sıklıkla karşılaştığımız bir söz vardır. Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi. Ekip biçip gidecektik….

Eserin dördüncü hikayesinde çamaşırcı bir anne, duvar işçisi bir baba ve bu hayatta sahipleri oldukları tek şey olan biricik oğullarının zorlu yaşamına tanık oluyoruz. Morisseau ailesi için hayat ne kadar zor olabilirse o kadar zordu. Evdeki her şeyi hasta yatağında ateşler içinde sayıklayan evlatları için rehin vermişler hatta üzerinde yattıkları döşeğin içinde bulunan yünleri de koparıp koparıp satarak bir parça ekmek alabilmenin derdine düşmüşlerdi. Binbir güçlükle eve getirdikleri doktorsa çocuğun sıtma olduğunu söyledikten kısa bir süre sonra zavallıcık hayata gözlerini yummuştu. Tam da bu sırada devletten bir türlü gelmek bilmeyen yardım parası da gelivermişti. Ne talihsizlik! Düşündüğümüz zaman bu hayatta çoğu şeye zaten ya biz geç kalır ya da olması gerekenden çok erken davranırız. Gelen bu yardım parasını cenaze masraflarına ve ardından eş dostla içip sarhoş oldukları alemlerde yok etmeyi başaran Bay ve Bayan Morisseau için ne demeli peki? Bu hayatta başımıza gelen her şeyin tek suçlusu başkaları mı? Bizim aptalca seçimlerimizin, hatalarımızın sürekli şikayetçisi olduğumuz bu hayat üzerinde hiç mi tesiri yok?

Köy hayatına biraz olsun aşina olanlar kitabın beşinci ve son hikayesinde bizi karşılayan Louis Lacour ve ailesine pek yabancı kalmayacaktır. Köyde hayat öylesine basit ilerler ki bu hayatta hiçbir şekilde sürprizlere yer yoktur. Hayatı toprakla uğraşmakla geçen köylü ise kendisinin de topraktan gelip toprağa gideceği hakikatine ne çok vakıf olan topluluktur. Şehir hayatındaki alacalı bulacalı yaşam insan evladını ölüm gerçeğinden uzaklaştırmak için tüm gücüyle saldırırken bu taşrada akıp giden bu hayat deveranında gayet normal ve sıradan bir olay gibi karşılanır. İşte yaşlı aile reisi ve tüm ömrünü köyünde geçiren Louis Lacour bir gün ansızın elden ayaktan düşüp yatağa mahkum olunca onu doktora götürme teklifinde bulunan oğullarına çıkışmış ve bunun tarladaki hasadı aksatacağını söylemiştir. Bir kez olsun köyünden çıkmayan Lacour’un belli ki tüm hayatı tarlasından ibaretti. Peki bizler için hayatın anlamı tam olarak nedir hiç düşündük mü? Para, kadın, makam, mevki…Ne elimizden giderse, elimizden ne alınırsa çılgına döneriz mesela? Neyi kaybedersek kılımızı bile kıpırdatmayız? Aile reisi Lacour’un ölümünde sonra hayat yine tüm olağanlığıyla akışına devam ediyor, tarlada hasat yapılıyor, kuşlar yuvalarında ötüşüyordu. Biz yokken de güneş tüm ihtişamıyla doğudan doğup batıdan batmaya devam edecek, dostlar arkamızdan birkaç dakika timsah gözyaşı döküp yine o olağan hayatlarına dönmek üzere bizli terk edip gidecek. Peki öyleyse bizi tüm bu anlamsızlıkların içinden çekip çıkaracak, adeta Musa(as)’ın asası gibi denizi orta yerinden yarıp bize yol açacak olan şey nedir?
556 syf.
·16 günde·9/10 puan
...yarın korkusuyla yaşamaya devam edip, alanını terk edememek, başkaldıramamak kişinin özgürlüğüne vurulan en derin ketlerden birisidir. İtaat bekliyorsan fakirleştir, kafalarına buyruk yaşamalarını istemiyorsan sadece ölmemeleri için yetecek kadar tayın ver...

Yukarıdaki cümleyi kitap arasına işlerken henüz tam olarak neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ancak ileriki sayfalarda aslında bu cümlenin çok yerinde bir kitap özeti olduğu kanısına vardım. Çünkü “Kapitalizm” düşmanı Zola 1884 yılının baharında kitaba kaynak toplamak için greve giren bir madene gitmiş, sıkı bir gözlem yapmış ve gördüklerini kâğıda düşürmüştür. Bu da hikayenin asparagas bir kurgu olduğundan çok, gerçek bir hayattan esinlendiğinin izlenimini vermektedir.

“Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık bir gecede, düz ovada, Marchiennes'le Montsou'yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda bir adam tek başına yürüyordu.” (Alıntı #41154382 )
Kitaba giriş cümlesi olan bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi; okuruna ileride yaşanacaklar hakkında derin bir merak oluşumu yaratacağını ve aslında olacakların daha bu cümlede adım adım başladığını sezdiriyor, okuru kitaba yaklaştırıyordu.

Toplum, toplum eleştirisi ve ahlaksız betimlemeler;
Ahlakın olmadığı yerde adaletten söz edilebilir miydi? Ahlaktan yoksun bireyler kendi özünden gelen soya sahip çıkmadıktan sonra haklarına nasıl sahip çıkacaklardı? Kenetlenme önce aileden başlamalı silsile ile bütün hanelere, komşulara ulaşmalıydı. Yetişme ve yetiştirilme şartları bireylerin eğitim düzeyleriyle orantılı ilerlemedikçe ahlaktan yoksun kalan biçare bedenler ya haksızlığa boyun eğerdi ya da haksızlık ederdi... Bu hususta ahlakın eğitimden önce gelmesi kişiyi iyi insan eder, topluma yararlı kılarken, ahlaktan yoksun bireylerin eğitimleri ise sadece kendi yararına yönelik olmakla kalırdı. İnsan yaradılışı toplumlarla beraber ikamet etmesini öngördüğünden ise önce ahlakın alınması ve eğitimle bunun desteklenmesi hem toplumlar için hem de doğa için vazgeçilmez gereksinimler olmalıydı. Aksi durumlarda bazı bireyler kendilerini alt sınıflardan kurtarıp yine alt sınıflara eziyet etmek zorunda kalırdı.

Kurguda asırlardır yaşam biçimlerini terk etmemiş ve sorgulamamış insan kişilikleriyle karşılaşmaktayız. Geçmiş dönemlerde birkaç kere tekrar edilmiş bir başkaldırış denemeleri olduklarını beyan etseler de anlık bastırılmalarla sindirilmiş ve tek “lüksleri” sevişmek olan; aile, birey ve kadın kavramı olmayan; on iki, on üç yaşına gelen bir kızı tutup dilediğin yerde kocası olabileceğin; işin kötü tarafı bunları özümsemiş ve gelenek haline getirmişlerdi. Bu yaşam tarzının ikinci imparatorluk zamanında çok olağan olduğunu hepimiz bilmekteyiz. Buradaki betimlemelerde yazar kendi hayal gücünden ziyade gördüklerini kaleme almış dersek hata etmemiş oluruz.

Maden işçilerinin zor yaşam koşulları her dönem karşımıza çıkmaktadır. Bunun en bariz örneği ise çok az bir zaman önce “Soma” adlı yerde patlak vermiş; dönemin hükümet yetkilileri ise bu duruma “Fıtrat” deyip 301 kişinin ölümlerini meşrulaştırmıştı. Kitapta da geçen bir madenci atasözü ise; “Ölüm geldi mi, lambayı söndürür,” bu ironinin ise konuya renk kattığına inanıyor; herhangi bir siyasi çekişmeye meydan vermek istemiyorum. Çünkü bir başka madenci atasözü de der ki; “lamba madencinin güneşi demektir,” bir yerde yeriyorken diğer yerde göğe çıkarıyoruz.

“...insan kötülük yapmıyorsa fırsat çıkmadığındandır.” ( Alıntı #41650730 )

Buraya kadar okuduysanız eğer kitabın bir işçi edebiyatı olduğunu ve bu işçi sınıfının da madenciler olduğunu anlamışsınızdır. İş arayan Etienne kitapta ana karakter olan maden ocağı “Voreux” a gelir ve iş olup olmadığını sorar; bir şekilde şansı güler ve işe alınmayı başarır. Etienne çalışma ortamını ve geçim sıkıntısını görür, bu uğurda mücadele etmesi gerektiğini söyler. İşçileri toplar ancak bu toplanma insan içerisinde bulunan öldürme, yakma ve yıkma gibi anarşizm eylemleri tetikler. Cahil olan işçi kesimi ise sürekli bir lider arayışı içerisindedir. Lakin kudreti bulanın saçmaladığı bir dünyada lider vasıflı insanları bulmak ise samanlıkta kaybolan iğneyi bulmaktan daha zordur.

Zola’nın tatlı ve gerçekçi dili sizi bir okur gibi değil de; İki Yüz Kırklar Mahallesi’nde 6 Frank kira karşılığında bir hane sahibi, maden işçisi gibi hissetmenizi sağlar. Madene sabahın dördünde iner ve iş arkadaşlarınızla çalışmaya başlarsınız. Kışın ağır geçmesi ve zeminin ıslaklığı yerin yedi kat altında inanın sizi zorlar, ıslanan kömür dehlizleri kayganlaşır, siz gülümsedikçe ten renginiz ne olursa olsun adeta bir zenci görünümüne döner, sıcaktan bedeniniz kavrulur, kalbiniz sıkışır; bedeninizden akan terler teninize bulaşmış kömür karasında su kanalları oluşturur. Dehlizce ilerledikçe eğilmek zorunda kalırsınız; en ufak bir hatanızda ya diziniz berelenir ya da sırtınızın derisi sıyrılır. Payandaların sağlıksız durumu her an ölebileceğinizi aklınıza getirse de siz yine elinizdeki kısa saplı kazma ile çalışmaya çalışırsınız. Çünkü bilirsiniz ki tek lüksünüz olan sevişmeden artakalan düzinece çocuğunuz vardır. Kazanacağınız para onları tok tutmaya yetmese bile öldürmeyeceğini bilirsiniz. Bu hususta mücadele eder ve gerek bedeninizi, gerek ruhunuzu ve dahi aklınızı bu uğurda feda edersiniz.

“Ne yazık ki yemeden yaşamanın yolu bulunmamıştı daha.” ( Alıntı #41257549 )

Kitabı parçalara bölecek olursak eğer hüzünlü bir kurgunun dışında “sosyalizim,” “komünizm,” “anarşizm,” “kolektivizm” ve “sanayi buhranı” gibi konularını ele almamız gerekmektedir. Ne yana baksanız bir dram gördüğünüz eserde; Zola ziyadesiyle ülkesini, kapitalist düzen kurucularını, kentsoyluları ve dahası mal mülk sahiplerine duyduğu öfkeyi anlatır da, durur. Her ne kadar tarafsız bakmak isteseniz de yapınız gereği güçsüzden yana çıkıverir bulursunuz kendinizi. Etienne ile Catherine’nin aşkları, onulmaz durumları, işçi sınıfının açlığı ve çaresizliği devri çok güzel bir şekilde anlatmaktadır. Her karakterin ayrı ayrı incelenmesi gerektiğine inanmaktayım. Çünkü her bir karakterin kendine has bir duruşu ve biçimi vardır. İhanet, ihtiras gibi popüler kültürün konularını da ele alarak kitabı her kesimin beğenisine sunmuştur. Yazıldığı sene birçok çevrelerce tepki görmüş ve kurgusu nedeniyle ilklerden olmayı başarmıştır. Bir dünya klasiği sıfatını almış bu eser yüz üzerinde ülkede yayımlanmış ve çok beğenilmiştir.

Germinal Fransızca bir kelime olup; tam olarak bir Türkçe karşılığı bulunmamaktadır. Ancak tohumun şişip, çatlayarak ısı ve güneşin yardımıyla topraktan fışkırması demek olduğunu söylemek isterim. Bu sebeple madencilerin artık içlerine düşürdükleri tohumları; açlıkla sınayıp, iç derinlikleriyle çatlatıp, yerin yüzlerce metre altından birlik ve beraberlikle toprağın üzerine çıkması “Germinal” kelimesinin anlamını anlatmaya yetmektedir.

1993 yapımı filmini de kitaptan sonra izleme keyfini yaşadım. Ancak kesinlikle kitap ile yarışamayacak kadar yalın kalıyordu film. Kesinlikle kitabının okunulması filminden öncelik arz etmektedir.

Sözün özü; kitap benim için muazzam kalitede keyifli bir deneyim oldu. Verebileceğim en yüksek puanı verip, okuduğum “en” kitaplarda en üst sıralarda yerini aldı. Kesinlikle sizleri duygu karmaşasına sokup, bittiğinde büyük bir eksiklik hissettirip, sizi çok üzecektir. Lakin bu deneyimi yaşayıp okumanızı ve tavsiye etmenizi kesinlikle isterim.

Sevgi ile kalın…

Son Alıntı;
“Ayaklarının altındaki, ta derinlerden gelen inatçı kazma sesleri aralıksız sürüyordu. Arkadaşlarının hepsi oradaydı, her adımda onların gürültüsünü duyuyordu. Şu pancar tarlasının altında iki büklüm oturan, kesik soluğu vantilatörün homurtusuna karışan kadın Maheude değil miydi? Sağda solda, her yanda sarı başaklar, yemyeşil çitler, körpecik ağaçlar altında daha başka tanıdık yüzler görür gibi oluyordu. Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ısıtıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar baş vermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, ısıya ve ışığa kavuşmak için toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu büyük bir coşkunluk içinde hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyormuşlar gibi kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak baş verecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.” (Alıntı #41952108 )

Not: İnceleme mobil cihaz ile tekrar dönülüp okunulmadan paylaşıldı. Harf, kelime, cümle hataları ve anlamsız kısımlar var ise anlayışınıza sığınırım.
42 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Kitabı bitirince içinizde ee ne oldu şimdi veya ne olacak veya ben bunu niye okudum gibi bir düşünce oluşuyor işte tamda burası Natüralizm’ in ortaya çıktığı yer. Burada insan doğar yaşar ve ölür kitap da aynen böyle bir baba ve anne ve üç çocuğunun ayrı ayrı doğup yaşayıp ölmelerini ele alıyor.

Benim için farklı bir deneyim oldu ama gerçekten Emile Zola ee ne oldu şimdi ?

Diğer bir konu ise 42 sayfalık kitapta beni etkileyen en iyi yer: Bir aile düşünün o kadar yoksul ki gece vakti ne sobaları ne ışıkları yanıyor eski püskü bir battaniyenin altında yatan hasta çocukları son nefesi vermeden anne diyor sonra anne koşup geliyor ama yüzünü karanlıktan göremiyor “ O öldü, o öldü “ diye feryat ederken komşusu elinde ışıkla çıkageliyor ve çocuğununun öldüğünü bile o sayede görebiliyor.

Bu kısacık kitapta bir çok anlam var öyleki kendime düşen payı açıklayayım, bu hayatta sürekli biriktirme peşinde olup o anki güzellikleri yaşanabilecek onca güzellikleri kaçırıyoruz oysa bunu seviyeli bir şekilde yapsak hem gelecek kaygısı hemde yaşamı benzersiz kılan o anları kaçırmayarak yaşasak aslında bu dünya dan mutlu bir şekilde ayrılabiliriz.

İyi okumalar...
533 syf.
İnsanoğlu düzenli bir yaşam sürerse saygı görmekte. Peki, düzensiz bir yaşam sürerse, iffetli dahi olsa da saygıyı hak etmez mi? Erdem dediğimiz olgu, insanın yaşam tarzıyla sınırlı olabilir mi?

Değer yargısı ve düzgün bir hayat sürme inancı, kişiden kişiye farklılık gösteren bir yaşam biçimidir. İnsanoğlunun tek gayesi, melekler kadar saf ve temiz olarak gözünü açtığı bu fani dünyadan, Allah'ın rızasını kazanmış olarak ve yine tertemiz olarak veda etmek değil midir? İnsan bazen hatalı seçimleri yüzünden, istemese de yanlış yollara sapabiliyor. Ne kadar vahim bir durum. Hatalı seçimlerimizin kurbanı olmak ve onları bir ilmek gibi, ölesiye dek boynumuzda taşımak. Biliyor musunuz, aslında hiç birimiz günahsız değiliz! Ama insan olarak, önem verdiğimiz bazı değerlerimiz vardır ki, onlardan biri de " Namus " kavramıdır. Evet, namus öyle iffetli ve öyle erdemli bir terimdir ki, kolay kolay ayaklar altında çiğnenmesine seyirci kalamayacağımız bir hasletimizdir.

Özellikle biz kadınlar için, namus kavramı daha bir önem arz eder. Çünkü, fıtratımızdan gelen bir özelliğe sahibizdir ki, o da " Anne " olabilme kimliğine sahipliğimizdendir. Ne yazık ki biz kadınlar, iffetli olanları tenzih ederim ki, karşı cinsin üzerinde etkili olan, dişiliğimizi kullanarak kendimizle birlikte, karşı cinsi de günaha sürükleyebiliyoruz. En kolayıdır bir kadın için, bedenini satarak, para uğruna kendini güvenceye almak istemesi. Peki ya sonrası? Anlık geçici zevklerden sonra, insan ruhunun üzerinde bıraktığı, tamiri olunamaz hasarların yol açtığı yıkım. Bunları idrak edemez mi, insan?

Ama kadına en büyük kötülüğü, yine bir kadın yapar, değerli okurlar. Sakın şaşırmayın! Ben de bir kadın ve bir anne olarak dile getiriyorum bu varsayımımı. Çünkü, biraz ağır olacak ama öyle arsız ve bencil hemcinslerimiz var ki. " Yuva yıkanın yuvası olmaz! " gibi, çeşit çeşit atasözleri türetilse de, yine de sefahat ve zevkleri uğruna yuva yıkmaktan geri durmazlar. Tabii ki, bir savunma mekanizması olarak zihnimize şu sorular hücum eder. " Erkeklerin hiç mi, suçu yok? Madem ki, o da aldatmasın! " Söyler misiniz, kaç erkek cazibesini kullanan bir kadına dirayet gösterebilir. Elbette ki, namus timsali erkekler de vardır, var olmasına da ama çoğunluğun yanında azınlıkta kalırlar. Çünkü karşı cinsin fıtratı gereği, şehevi arzuları kuvvetlidir ve asıl manevi imtihan o nefsi arzuyu köreltebilmektir.

Ah! Nana, ah! Kuşkusuz insandır, hata yapar. Bir hatadır olmuştur. Kabul ederim etmesine de. Yapılan bu yanlış davranışın, akla mantıklı gelecek hiçbir izahı olmasa da! Hiç mi, doğru yolu bulamaz bir insan! Nedir, doğru yolu bulmasına engel! Nefsi mi, şehevi arzuları mı?

Kentin dış mahallelerin birinde çamaşırcı bir kadın ve ayyaş bir adamdan doğan, bahtsız güzel. Daha on beş yaşındayken, baba dayağından kaçmak bahanesiyle, geçici hevesleri uğruna sığınır erkeklere. Görselde tiyatro da çalışır, hiçbir kabiliyete sahip olamasa da. Ama sahne arkasında hayat kadınıdır, Nana. Nana'nın hayatı inişli, çıkışlıdır. Yeri gelir dayak yer, yeri gelir aranılan, özlenen kadındır. Ama Nana'nın başına ne gelirse gelsin sonuç, hep hüsran, hep hayal kırıklığıdır. Bazen kelimeler yüreğini dağlar, Nana'nın. Çünkü kelimeler cam kırıkları gibi, batar ağzına. Sussa yüreği dağlanır, konuşsa kan ağlar dile dökülen kelimelerden.

Émile Zola'yı ilk defa tanıma şerefine, bu eser vasıtasıyla eriştim. Ve nedendir bilinmez, yazarın kadın olabilme yanılgısına kapıldım. Sanal ortamda araştırdığımda erkek profil fotoğrafını gördüğüm de, hayretten donup kaldığımın resmidir yaşadığım. İlk defa yazarın bir eserini okumama rağmen, kalemine ve anlatım diline hayran kaldım. Ben ki eseri okumakla kalmadım, adeta bütün benliğimde hissettim ve yaşadım. Kişilik analizleri ve yer tasvirleri muhteşem. Hayatımda isimlerini dahi ilk defa duyduğum Variétés Tiyatrosu, Panoramas Pasajı gibi yerleri, gezip görmüş gibi hissettim. Anlayacağınız eser, derin ve kuvvetli bir anlatım diline sahip. Özellikle yazarın Nana isimli karakter üzerinden hayat kadınlarının gizli kalmış yönlerini naif bir dil kullanarak, okuyucunun aklında hiçbir soru işareti bırakmaksızın irdelemesi. Konu itibarıyla biz kadınların genelini ilgilendiren, ince ve hassas bir terazi. Hemcinslerimiz yüzünden adımız çıkmış bir kere. İstediğimiz kadar iffetli olalım, karşı cinse arkadaşça yaklaşalım, karşı cins tarafından kuşkuyla bakılmıyor muyuz? " Acaba, bu kadın bana pas verir mi? " diye, çağrışımlara sebep olmuyor muyuz? Yoksa değerli okurlar bu söylevlerim, bana ait bir paranoyadan mı ibaret. Adını koyamadığım...

Émile Zola Nana üzerinden sorgulamış iğrenç eğilimleri ve nihayetinde getirdiği yıkımı. Saygının olmadığı yerde, sevginin de barınamayacağına dem vurmuş. Her şeyin bir güzelliği olduğunu. Herkes göremese de. Ama anlayana...

Zaten biz kadınlara; tarih boyunca insan neslinin devamını sağlayan tarla, bazen kocası tarafından misafire sunulan bir ikram, uzun yıllar hizmetçi, bazen de eşya gibi alınıp satılan bir köle nazarıyla bakılmadı mı?
Hak ettiğimiz değeri, sadece ve sadece masallarda bulmadık mı?
Aristo insanı tarif ederken, " İnsanlar iki şekilde doğarlar; hizmet edenler ve hizmet edilenler. Hizmet edenler köleler ve kadınlardır. " demedi mi?

Yahudilerin kitabı Tevrat'ta; " Kadın ölümden acıdır. Allah nezdinde iyi kimse kadından kurtulandır. Kadınlar arasında iyi birini bulamadım." diye, yazmıyor mu?

Kadın, İncil'e el süremeyecek kadar murdardır, anlayışı yüzünden İngiltere'de 16.yüzyıla kadar kadınların ne kadar dindar olursa olsunlar, dinlerinin kitabını ellerine alıp okuyamadıklarını biliyor musunuz?

Biz kadınlara hak ettiğimiz değeri bir tek İslâmiyet vermiştir. Kur'an-ı Kerim'de " Kadınlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz." der, Alemlerin Rabbi.(Bakara/187)

Ama bazı dilinin haddini bilmezler, haklı mazeretlerine kılıf uydurmak adına, çok eşliliğin gerekçesini İslâm'a bağlarlar. Ve çok iyi bilirler ki, İslâmiyet evvel uygulanan birden fazla sınırsız sayıda kadınla evlenmeyi engellemek maksadıyla, dört kadına indirgediğini. Tabii ki eski uygulamalara dönülmemesi için de, bir takım ceza'i müeyyideler getirmiştir.
" Sahip olduğunuz kadın ile yetinin bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olandır. " (Nisa/3) der, Alemlerin Rabbi.

Hakikatler ayan bir şekilde bu kadar ortadayken, ben dört tane kadınla evleneyim, demek ne kadar doğru bir davranıştır. İşte orası tartışılır. Genel yargının aksine bir erkeğin dört kadın ile evlenmesi, Allah'ın bir emri değil, iznidir.

Sizce değerli okurlar neden, bu kadar ayrıntıya gerek gördüm. Gerek gördüm ki, kadın kimliğimizle karşı cinse varlığımızı kanıtlamak durumundayken bile, Nana gibi kadınlar yüzünden, biz daha çok ikinci plana atılır ve hor görülürüz.

Bırakalım bütün iğrençlikler kitaplar ile sınırlı kalsın!
Kadınların süsü ilim, edep ve tahsilidir.
Boş verelim, kişiliğimize zarar veren kötü alışkanlıkları.

Dünyada güzellikler adına, ne varsa arta kalan, siz değerli okurlara gelsin...
48 syf.
·1 günde·8/10 puan
Kitabın özü, Emile Zola'nın 13 Ocak 1898 günü, bir Fransız gazetesinde Cumhurbaşkanı'na hitaben yayımladığı ve Fransız ordusuna yönelik "Suçluyorum" başlıklı mektubudur. Kitabın içerisinde Emile Zola'nın bu mektubundan önceki siyasi döneme ve sonraki siyasi döneme de yer verilerek mektubun ülkede neleri değiştirdiği anlatılmış.

Benim bu kitapla tanışmam ve okumaya karar vermem ise, Tuğba Bora'nin #26020317 incelemesi sayesinde gerçekleşti. Öncelikle kendisine teşekkür ediyorum.

Emile Zola'nın mektubuna konu olan ve tarihte önemli bir konuma sahip olan Dreyfus olayını sizlere anlatmam gerekir. Kitapta da açıkça ifade edildiği üzere, Dreyfus olayı, 19. yüzyıl sonlarında, Fransa'da, Yahudi kökenli bir subayın, Alfred Dreyfus'un, haksız yere casuslukla suçlanarak yüzeysel bir yargılama sonucunda zindana gönderilme olayıdır. Ama bu olay yalnızca bir hukuk veya ayrımcılık olayı olarak görülmez. Çünkü başta ordu ve yargı olmak üzere, ülkenin tüm kurumlarını temelinden sarsan bir olaydır.

Her şeyden önce Zola'nın son derece cesur bir şekilde Cumhurbaşkanı'na hitaben "Suçluyorum" isimli bir mektup yazması takdire şayan bir harekettir. Hele ki Fransa gibi milliyetçi bir toplum içerisinde, Yahudi bir ordu mensubunu savunma amaçlı böyle bir mektup kaleme alması oldukça saygıdeğer bir davranış olup Zola'nın kıymetini gözler önüne sermektedir. Kendimize sormamız gerekir. Acaba biz Zola'nın yerinde olsak Cumhurbaşkanı'na hitaben böylesine ağır bir mektup yazmaya cesaret edebilir miydik? Hiç sanmıyorum. İşte tam olarak bu sebeple o Emile Zola, bizse güçlü karşısında boyun eğmiş ve zulme sessiz kalan zavallılarız...

Peki sadece bizim başımıza bir haksızlık geldiği zaman mı konuşacağız? Yalnızca bizim kuyruğumuza basıldığı zaman mı acıyla etrafımızdan yardım isteyeceğiz? Göz göre göre güçlünün zayıfı ezmesine müsaade mi edeceğiz? Güçlüler ve zayıflar her yerde. Haksızlık ve zulüm ise 21. yüzyılın vazgeçilmezi olagelmiş. Basın ve yayın yoluyla haksızlıkların ve zulümlerin üzeri örtülüyor. Hissiz bir şekilde bizden daha güçlü olanların gelip kuyruğumuza basmasını beklemekten başka hiçbir şey yapmıyoruz.

Zola'nın cesurca yazdığı bu mektubu okumanızı elbette tavsiye ediyorum. Fakat mektuptan ziyade Dreyfus olayını araştırmanız sizin için çok daha yerinde bir karar olacaktır. Zira asıl mesele mektup değil haksızlığa uğrayan Dreyfus'tur. Zola'nın mektubu sadece bizi uykumuzdan uyandırmaya çalışmaktadır.
556 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10 puan
#spoiler #
Kitap yorumları yaparken kitabın için de şu oldu bu oldu diye anlatamam ben .anlatmak istemem ...beni ilgilendiren kitabın bana ne hissettirdiği ve kattığıdır ...genel anlamda #spoiler#işaretini koyma sebebim saçma şikayet ihtimallerini ortadan kaldırmak içindir bunu da Bir vesile ile söylemiş olayım :)
Bir dev romanı daha bitirip kutuphaneme kazandırmanın keyfini çıkarırken "germinal"de beni en çok ne etkiledi derseniz "soğuk ve açlık "derim ..insanın kemiklerine kadar üşüdügü ve açlıktan uyuyamadığı karanlık gecelerin hazin hikayelerinin,her evden ayrı ayrı duyulan ciglikların ,üstsüz başsız ,tahta takunyalı ,kızlı -erkekli-çocuklu maden insanlarının kitabı ...insan böyle bir kitap okuduktan sonra oturup düşünmeden hayata davam edemiyor ...insan hayatı neden bu kadar değersiz ? Klasik bir yorum yapmak istersek her yerde okuyabileceginiz gibi "direniş, işçinin baş kaldırması ,hakları için çarpışması ,cesur grev adamları vs vs diye devam edebiliriz ama hayır. ..eşitlik ,özgürlük, kardeşlik tamamen bir safsata bence ,tarihin hiçbir döneminde yok böyle bir şey ! Bu bir yalan ,hemde çok büyük bir aldatmaca
Kimse kimseyle eşit değil ..
Kimse özgür değil..
Ve kimse kardeş de değil ...
Belki biraz sert bir inceleme oluyor bu ama kitabı okuyunca sizde kaşlarınızı catip kızgın bir ifadeyle "neden hep doğru olan taraf ,haklı olan taraf kaybediyor ,neden iyiler ölüyor hep "diyeceksiniz ...bu kadar açlık bu sefalet bu onur kavgasının sonunda neden masal gibi bir mutluluk ..,karnı tok çocuklar yok..
Bu gün yaşadığımız dünya düzeni ile onların yaşadığı çağ arasında çok mu fark var sanıyoruz ? Sadece teknolojik gelişmişliğin ,bir adım öne taşıdığı köleler degilmiyiz bizde ? Ne kadar esitiz? Ne kadar ÖZGÜR'uz ? Ne kadar kardeşiz ?
bu soruları ben kendime sordum ..Umarim hepimiz sorarız ...
Çok vaktinizi almak istemiyorum malum hepimiz yorgun bedenler.ve yürekler taşıyoruz. .kitapta ki genel karakterler başarılı ve bir çoğunu benimsiyorsunuz ama asıl karakter "Suvarin" dir ki ..Sanırım onun deliligi bana bulaştığı için ben bunları yazdım. ...
.affola -iyi okumalar

Yazarın biyografisi

Adı:
Emile Zola
Tam adı:
Émile François Zola
Unvan:
Fransız Yazar
Doğum:
Paris, 2 Nisan 1840
Ölüm:
29 Eylül 1902
Émile François Zola (2 Nisan 1840 – 29 Eylül 1902), Fransada natüralizm akımının öncüsü olan ünlü bir yazardır. Zolanın edebiyat dışındaki şöhreti ise, Dreyfus Davasında takındığı aydın tavrından kaynaklanmaktadır. 1897 yılında Fransız ordusunda Yahudi olması nedeniyle askeri yargının duyarsızlığına kurban giden yüzbaşı Dreyfus’u hükümetin bütün baskılarına rağmen savunan ve Fransa devlet başkanına hitaben “İtham Ediyorum” makalesini yayınlayan Zola, baskılardan dolayı Fransayı terkedip bir süre Londrada yaşamak zorunda kaldı. Çabaları sonucunda Dreyfus Davasının yeniden görülüp adaletin yerini bulması sonucu yurduna döndü. Émile Zola, 1902 sonbaharında,kaldığı otelin yatak odasında duman zehirlenmesinden öldü. “Nana”, “Germinal” ve “Meyhane” en tanınmış romanlarıdır.Tüm romanlarında,doğal ve gerçekçi bir tarzla,hayatın zorluklarından bahsedilir.Örneğin Nana adlı romanda yokluktan dolayı batağa sürüklenen bir genç kızın dramı,büyük bir gerçekçilik ve dramla anlatılır.

Yazar istatistikleri

  • 2.042 okur beğendi.
  • 21,5bin okur okudu.
  • 623 okur okuyor.
  • 12,4bin okur okuyacak.
  • 457 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları