Fernando Pessoa

Fernando Pessoa

Yazar
8.8/10
781 Kişi
·
1.847
Okunma
·
876
Beğeni
·
43.218
Gösterim
Adı:
Fernando Pessoa
Unvan:
Portekizli Şair ve Ressam
Doğum:
Lizbon, 13 Haziran 1888
Ölüm:
Lizbon, 30 Kasım 1935
Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleriGüney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı.

Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 1905-1908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı.

Fernando Pessoa 30 Kasım 1935'te, 47 yaşında, Lizbon'da karaciğer hastalığından öldüğünde pek az tanınıyordu. Sağlığında yayımlanan dört kitabından üçü İngilizce'dir: 35 Sonnets (1918), English Poems I-II ve English Poems III (1921). Portekizce kitap olarak yayımlanan tek eseri Mensagem'dir (1934). Dergilerde kalmış birçok şiir, deneme vb. yazıları vardır. Ardında bıraktığı elyazması fragman sayısı 25-27 bin arasındadır.

Bütün eserleri 1942'de yayımlanmaya başlanmış ve 26 cilde ulaşmıştır.
"İstemeden varım ve istemeden öleceğim. Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum."
Bir insanın aklının biraz kıt olduğunu, en iyi, başkalarına zarar vermeden espri yapamamasından anlarsınız.
Bugünkü görüşüm böyle. Yarın sabah farklı olacak, çünkü yarın sabah ben farklı olacağım. Yarın neyi savunacağım acaba? Bilmiyorum, bilmek için yarında olmam gerek.
Fernando Pessoa
Sayfa 853 - Can Yayınları/minikitap
“Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.”
Öncelikle duygu durumunuzun ve psikolojinizin iyi olmadığını düşünüyorsanız bu kitabı okumayı biraz erteleyin.Çünkü kitap "Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." cümlesiyle başlıyor ve ardından sizde ister istemez yazarın umutsuzluğuna, kaybedişine ve üzüntülerine ortak oluyorsunuz.Ama yalnız olduğunuzu ,sizi anlayacak biri veya kendinizden bir şeyler (hatta daha fazlası) bulacağınız bir kitap arıyorsanız hemen okuyun derim.Bu kitaba başlamadan önce şüphelerim vardı.Anlatı türünde yazıldığı için pek etkileneceğimi sanmıyordum.Fakat hiç öyle olmadı.Her sayfasında alıntı yapılacak birden çok cümle var ve okuduğum bazı bölümlere geri döndüğümde yeni anlamlar çıkardığımı fark ettim.Bu kitap Pessoa'nın ölümünden sonra açılan sandığından çıkan dağınık metinlerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş.Kitap 3 bölüm.1.bölüm 563.sayfaya dek süren 483 tane kısa parçadan ,diğer iki bölümse "Büyük metinler ve Ekler " adında sonradan eklenmiş kısımlardan oluşmakta.Kitabın genelinde yazarın yalnızlığı,karamsarlığı ve varoluş sancılarını hissediyorsunuz."Kendime karşı bir yabancıyım ve kendi kendimin seyircisiyim." cümlesiyle yaşadığı ağır varoluş sıkıntısını açıkça ifade etmiş."Istırap molası ve Sıkıntılı bir gecenin senfonisi " adındaki bölümlerin yeri bende ayrı oldu.Ve bugüne kadar okuduğum hayal-hayat çatışmasını en iyi ele alan kitap oldu.Wilde,Hayyam,Shakespeare,Eros,Amiel ve Herakleitos gibi bir çok yazarın düşünceleriyle kendi edebiyatının harmanlandığı zamanının ötesinde yazılmış nadide bir eser.Okuduktan sonra insana çok şey katacağını düşünüyorum.Ve bu kitabı ileride tekrar okumak istiyorum.Tavsiye ederim.
Huzursuzluğun kitabı epeydir bekler beni kitaplığımın rafında. Hani belki de 3 yıldır falan. O zamanlar nasıl cesaret ettim aldım bunu şu an hayret ediyorum. Hatırlıyorum o günlerimi de kitaplığında belki yarısı bile okunmamış 20 kitap olan bir adamdım. Her halde duydum bir yerlerden. Varoluş sancıları çekiyoruz o zamanlar. Albert Camus ’un Yabancı sıyla başlayan sisifos söyleni ile devam eden sancılar. Yalnız havada olanlarından. Biraz genciz kanımız kaynıyor isyankarlıkta var, alın size Başkaldıran İnsan . Her şeyiyle ABSÜRD vesselam. Bir yerlerden kulağımıza çalınmış Pessoa da alıp koymuşuz kitaplığımıza. Şu an olsa hayatta cesaret edemem. Yahu 680 sayfa anlatımı olur? Ya anlatının ne olduğunu bilmiyordum ya da başım dönmüştü varoluşçuluktan. Ben ki Camus’un Sisifos Söyleni 'nisini 4 akşam Düşüş ’ünü ise 2 akşamda zor okumuş adamım. Zor vesselam bu anlatı denilen mevzuu kasıyor adamı ama tadını aldıktan sonra da bırakamıyor insan.

Günlerden hangi gündü ne zamandı, 13 Mayısmış yaklaşık 18 gün önce. Ruhumda bir yavanlık var yine. Yaradan bir ruh vermiş biraz yükü hafifledi mi yavanlaşıyor boşlukta kalıyor. Mazoşistlik mi? Olabilir. Ya da eskilerin deyimiyle rahat batıyor. Gidelim bakalım ne var kitaplığımızda. Elbet vardır derdimize bir çare. Bakıyorum Pessoa Huzursuzluğun Kitabı. Yarar mı işimize, derdimize çare olur mu? Önsözü okumamla, başlamam bir oluyor. Nasıl başlamayacaksın? Adam 70 farklı kişilik altında eser yazmış. Çok enteresan, baya bir ruh hastası. Yarattığı kişilerin bazısına çömez demiş bazısına usta. Neler yapmış neler? Yarattığı kişilikleri birbiriyle kavga da ettirmiş, gemiyle farklı ülkelere de göndermiş geri dönmemecesine. Birde mektup vardı kitabın başında dostuna yazdığı. Mektubu okuyan altı hafta sonra intihar etmiş. Ne hayırlı arkadaş.

Yarattığı kişiliklerden birisi de Olaysız bir yaşam öyküsü isimli yaklaşık 500 sayfalık bölümün baş kahramanı Soares. Bir kumaş dükkanında muhasebeci, anlayacağınız sizin benim gibi bir adam. İşine gidip geliyor yemeğini yiyor topluluk içinde takılıyor. Akşam oldu geldi evine. Oturdu başladı, düşünmeye, bir yandan da yazmaya. İnsanların hepsi kokuşmuş mu, kimse birbirini anlayamaz, hiçbir şey gerçek değil mi? Hoop. Ne yapıyorsun yahu? Adamın içinden canavar çıktı. Sen yolda gördüğüm yanından geçip gittiğim ya da işyerimde çalışan alalade bir insan değil miydin? Varlık bilinci mi? Güzel bir yerlere gidiyoruz galiba. Tüm değer yargılarımızı yıkıp yeniden var edeceğiz, tanımlayacağız. Duygular yanıltıcı mıdır diyorsun? Yahu onlar lazım olacak bize ancak öznelleştikçe dünyayı yeniden tanımlayabiliriz. Nesnellik mi? Bu adam bambaşka bir yere gidiyor sanırım bu varoluşçulardan değil. Nesnelleşti, nesnelleşti bütün değer yargılarını alt üst etti. Ne duygu kaldı ne bilinç ne dış dünya. Her şey düşsel aleme taşındı. Dış dünya var biraz hala, gözlem gücü fazlasıyla yüksek. Neymiş efendim bunları düş dünyasının şekillendirilmesi için kullanıyormuş. Bir de en son uzun metinler yazmış, olaysız yaşam öyküsündekiler parça parçaydı ya. Tarifini de vermiş bu düşsel yolculuğun aşama aşama. Pekte lezzetliymiş düşsel alemde yolculuk. Bende mi bıraksam bu öznellik meselelerini, nesnelliğe mi yönelsem?

Yalnız uslubu bir harika. İlk başka içine giremiyorsunuz, girdikten sonra da geriye çıkamıyorsunuz. Bir ince uslubu var şiirsel. Metnin kendisi anlatı uslubu şiirsel bolca da felsefe. Nasıl anlatayım çok farklı bir şey. Ben böyle bir şey görmedim. Olay yok bir kere, tutunacak dalınız yok, ayaklarınız yere basmıyor. Bir yerde diyor ki, şiir ve kurgu romanlar kalıplara sıkışır, asıl özgürlük sade nesirdir. Dediği tam da bu her halde. Belki yarın belki yarından da yakın modern edebiyat buna dönecek sanırım. Pessoa da bunun ilk üstatlarından olacak. Okuyun. Metafizik, düşsel düzlem, öznel-nesnellik bunlara bize uzak. Çağımızın felsefesi başka. Yine de böyle eserler bulmak kolay değil. Hiçbir şey için okumazsanız sadece uslübunun verdiği lezzet için bile okunur.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
"Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." diye başlayan bi kitap... Ne bekliyorsunuz? Huzur mu? Aslında, arayana var.

Zamanının çok ötesinde fikirleri olan bir adam. Fernando Pessoa... Öldükten sonra ortaya çıkan binlerce notlarından ve günlüklerinden derlenmiş bir anlatı kitabı bu. İçerisinde herhangi bir olay yok. Zaten yan başlığı "Olaysız Bir Özyaşam Öyküsü" olarak geçiyor. 700 sayfaya yakın tamamen fikir ve duygu bazlı bir felsefe kitabı aslında.

Nasıl ki Oğuz Atay'ın bir Tutunamayanlar romanını belli bir olgunluğa erişmeden ya da belli bir yaşanmışlık görmeden anlamlandıramıyorsak bu kitap da öyle. Hayatı lay lay lom yaşayan biri zor işler o cümleleri yüreğine. Hatta rahatsız olur kitaptan. Huzursuz eder. Etsin de zaten... Öyle okurlar için kitabında şunu demiş yazar:
"İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kâbus görmüş gibi olun!"

Ama hayatın tek düzeliğine, yalnızlığına, rahatsızlığına zaten alışkın olanlara huzur verebilir. İnsan en azından beni anlayabilen biri daha varmış diyerek huzur bulabilir. :) O yüzden beğenenine altı çizili yüzlerce cümle içeren bir başucu kitabı olacak değerde bu kitap...

"Hayattan çok az şey istedim – ama o, o kadarını bile esirgedi benden." diyen bir yazar... İncelemenin başlarında da belirttiğim gibi yaşadığı döneme göre çok çok farklı ve ileri fikirleri olan bir adam. Okudukça aydınlanacağınız, 'hiç bu açıdan bakmamıştım' diyebileceğiniz aforizmalarla hayat vermiş kitaba. Hatta canımlı cicimli hümanist felsefi sözlere çoğu yerde darbe indirmiş. Birgün bir kitap olacağını bile bilmeden.

Belki de biliyordu birgün tüm dahiler gibi sonradan değer göreceğini. Kitabın bir yerinde "Zaman’dan ve Uzay’dan daha yaşlıyım, çünkü bilinçliyim." der mesela. Öyle de megaloman bir tarafı vardır. Okurken yazarın egosunu, yalnızlığını, kaygısızlığını, tembelliğini, samimi çelişkisini, tekdüzeliği sevişini ve hatta bunu bir bilgelik olarak nitelendirdiğini görebiliyorsunuz.

Okudukça hayata, yalnızlığa, özgürlüğe, huzura ve dahası ölüme bakış açınız değişebilir. Hayatı daha huzurlu ve mutlu yaşayabilmemiz için aslında öyle de güzel felsefi taktikler verir. İnsanı cesaretlendirir. Özellikle özgürlük üzerine söylediği şu söz bende büyük etki yaratmıştır:
"Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir."

Ara ara yazarın "ıstırap molası" adını verdiği bölümler devreye girer. Hani o okudukça kendinden bir şeyler bulan, mutluluk ve huzur duyan okurlar var ya.. Ha işte onları da arada dürtüp rahatsız etmek istemiştir.

İşte o molalardan biriyle incelemeyi bitireyim:

"Ey okurlar, mutlu olup olmadığımı soruyorsanız, cevabım hayırdır."
Ve bitti... Kitabın içinden olan bir alıntı ile incelemeye devam etmek istiyorum. “ Bu kitap, hiç hayatı olmamış bir adamın biyografisidir.” Gerçekten de öyle . Fernando Pessoa kelimelere hayat katan insan. Bir insan anca bu kadar kendini ve çevresini bu kadar güzel anlatabilir ve betimleyebilir. Kitapta kendimi buldum diyebilirim umarım siz kitapseverler de kendinizi bulabilirsiniz. Bitmesini hiç istemediğim başucu kitabım olarak yeri apayrı olacak...
Pessoa sağlıklıyken de eserleri mevcuttu, fakat öldükten sonra sandığındaki 27 bin sayfa yazıyla ün kazandı.Parça parça yazdığı yazılar, başkalarının yaşam öyküsü denemeleri değişik türde yazıları toplandı ve 1982'de basıldı. 1K da tanıştım huzursuzluğun kitabıyla, nedendir bilinmez kitabın ismine bile kendimi yakın hissettim ve hiç tereddütsüz kitabevine gidip hemen aldım. Kitap anlatı kitabı, olay örgüsü yok şimdiden söyleyeyim.

Lizbonda muhasebe yardımcısı olan Pessoa hayatın sıradanlığını, insanların basit bir hayatı daha da basitleştirerek yaşadıklarını, huzursuzluğunu, iç sıkıntılarını, bunalımlarını, hayata olan bakış açısını ,dış dünyayla olan ilişkinin onda yarattığı psikolojik ve fiziksel etkileri, İnsanları mercek altına alarak onların hareketlerini,davranışlarını gözlemleyerek,okurlarla paylaşmış. Pessoa varoluş sancılarını şöyle dile getirmiş”Var olmuş olmayı bırakmak; işte bunun hiç yolu yok.“ zaten bu cümle Pessoa'nın yaşadığı ızdırabı hissetmeye yetiyor. Kitapta “En çok anlamak yoruyor bizi. Yaşamak düşünmemektir.“ cümlesini okuduktan sonra aklıma Irvin d.yalom'un “Nietzsche ağladığındaki” kitaptan alıntı bir söz geldi. ”Bütün büyük filozoflar neden kasvetli olurlar diye bir sorun kendinize. Sorun bakalım, kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? Ben size yanıtı söyleyeyim: Yalnızca sığ zihinli olanlar, yani sıradan insanlar ve çocuklar! Bu iki kitabın alıntılarında bir yakınlık duydum.

Bu kitaba dair söylenecek çok şey var, dilim dönmüyor ne yazsam, ne çizsem. Çizdiğim alıntılarda dönüp yeniden okuduğumda bende yeniden farklı duygular oluşturuyor. Sanki o cümleyi hiç çizmemişim, okumamışım yabancılaşıyor adeta. Okuduğum her kelime, her cümle içimde yeniden bir ateş yakıyor. Diğer sayfaları okuyunca sanki üstüne tonlarca odun atıyorlar sırf şuramda hissedeyim diye.
Bazen o kadar mükemmel şeyler başınıza gelir ki, bunu ifade etmekte zorlanırsınız,
söylemek gelir içinizden fakat söyleyecek şeyler kifayetsiz kalır.
Yüreğinizin derin bir yerinde bunu hissedersiniz fakat dışarı dökemezsinizdir.
Çünkü o orada kendine bir yer edinmiş, bir parça olmuştur,söküp atamazsınız. Dengeniz bozulur, ne diyeceğinizi bilemezsiniz, İşte bu kitapta benim dengemi bozdu. Söylemek isteyeceklerimi ya da düşündüklerimi, aklımdan geçenleri sözle, yazıyla aktaramadıklarımı,ifade edemediğimi Pessoa sağolsun yazmış. Kitabı okuyunca hüzünlendim. Gökyüzündeki bulutlar tüm siyahlıhıyla üstüme çöktü sanki. Güneş tüm görkemini, ışığını kaybetti. Olabildiğine soğuk ve sarsıtıcı rüzgar yüzüme çarptı. Hani güneşli bir havada yürürsünüz, güneş yüzünüzü tüm sıcaklığıyla ısıtır, ama birden gök gürler havanın soğukluğu, yağmurun damlaları yüzünüze vurur; İşte o zaman düşten uyanmış gibi olursunuz. Hayatın olumsuzlukları, kötü taraflarını görmeye başlarsınız. Bunlar aslında iyi bir şey. Hani hasta olduğumuzda ilaç içeriz iyileşmek, ayağa kalkmak için fakat yan etkiside olur, ya midemiz bulanır ya da başımız ağrır.Bu kitapta bir ilaç gibi bana, hem beni ayağa kaldırıyor, iyileştiriyor, hemde ilacın tadı midemi bulandırıyor, başımı döndürüyor. Şu an bende çelişki içerisindeyim. Pessoa'nın tadından alınca böyle oluyor. Kafam keşmekeş. Farkında olduğum şeyleri ama cesaret edip söyleyemediklerimi ya da nasıl söyleyeceğimi bilemediğim şeyleri Pessoa'da buldum. Belkide insan, ona hitap eden kitaplarda huzur buluyor. Ne kadar “huzursuzluğun kitabı” olmuş olsa da...

Pessoa düşüncelerini,gördüklerini ya da düş kurduklarını(düş kurmayı çok sever.) insanları eleştirmesini ve bu konuyu daha da derinleştirerek, bunu farklı, uzak hiç aklıma dahi gelmediği, fakat hep gördüğümüz günlük, sıradan olan şeylerle bağlantı kurarak öyle mükemmel benzetmeler yapmış ki... Kitaplarda benzetmeler ve betimlemeler her zaman dikkatimi çekmiştir. Okuduğum kitaplarda buna çok dikkat ediyorum. Gördüklerini,düşündüklerini iyi betimliyor ve aktarıyorsan okuyucuya, okuyucuda bunu tahayyül ediyorsa bana başarılı geliyor.Tabi kendi fikrim. Pessoa çok derin bir insan.Onu anlamak çok zor,zaten insanların normalde de birbirini anlaması çok zor.”Hiçbir insan ötekileri anlayamaz. Şairin dediği gibi, hayat okyanusunda birer adayız; aramızda bizi tanımlayan, birbirimizde ayıran deniz vardır. Bir ruh istediği kadar bir başka ruhun ne olduğunu anlamaya çalışsın, olsa olsa kiminle iki çift laf edebileceğini öğrenmiş olur.”

Pessoa'nın yaşadığı ızdıraplar, iç sancıları, hayatı sorgulaması,Tanrı'nın varlığı yokluğu, metafizik gibi daha birçok konulara değiniyor. Bir ipi dünyanın bir ucundan tutup, diğer ucuna kadar getiriyor ve o uçta takılı olan şeylerde insan ne de çok kendini bulabiliyor! Pessoa, kendi içinde hep çelişkilere düşmüş, ne istediğini biliyor ama sanki bilmiyor. O kadar çelişkili şeyler var ki anlamakta güçlük çektim. Pessoa'nın ruh hali hava durumu gibi sürekli değişiyor. Bir konu bazen ona çok cazip geliyor bazen de ilgisini hiç çekmiyor. Montaigne'nin “Denemeler” kitabı aklıma geldi. O kitapta ruh halini çok güzel bir şekilde anlatmıştı.Ah Montaigne ah seni yine okuyacağım....

”Huzursuzluğun kitabı” Başucumda duracak bir kitap. Ve yine okuyacağım. Bakalım o zaman bende nasıl hisler uyandıracak. Böyle kitaplar insanın ruhunu, düşüncelerini derinden etkiliyorsa daha söyleyecek ne kalır ki?
Franz kafka'nın da dediği gibi”İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar?

Keyifli okumalar dilerim.
"İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kabus görmüş gibi olun."
Paylaştığım onca alıntı içerisinde beni en çok etkileyen cümle buydu, çünkü Pessoa haklı çıktı. Kitabın sonuna yaklaştıkça kitapla bir bütün olduğumu fark ettim ve son sayfayı okuyup kapağı kapatınca içimi hüzün kapladı. Bir kitabın bende bu kadar etki yaratabileceğini sanmıyordum. Hani çok etkilendiğiniz bir film biter, siz de boşluğa düşermişsiniz gibi... Çok içten, samimi bir dil ile kaleme alınmış. Tasvirleri ise olağanüstü.. Bireyin ruh halinin bundan daha iyi bir şekilde yansıtabilecek başka bir yazar olduğunu düşünmüyorum.
"Güneşin altında otur, tahttan çekil ve kendi kendinin kralı ol"
Bu öğüdün hep aklımda bir kuytuda kalacak samimi dostum Pessoa.
Anlamaktan yoruldum sebebi şüphesizki birçok kez belirttiği üzere anlaşılamamak. Çoğu kez cümlelerin altında ezildiğimi benliğimde ukte olarak kalmış ve kelimelersiz kalmış anlaşılmazlığımı dile getiren naçizane kitap.
Anlaşılmak neden bu kadar zor, anlamak neden bu kadar karmaşık cümleler içeriyor. Anlaşılmayı vurgulayan tüm kelimeler neden intihara meylediyor. Bu kitapta bunların cevabını bulduğumu düşünüyorum. Belki başka bir okuyan bu söylediklerime gülebilir ama Pessoa dostum olur artık.
İki koca kavram ve iki büyük dost iki büyük düşman... Biri anlamak biri anlaşılmak... Hayatımın bilmediğim kayıp cümlelerine o kadar denk geldim ki 69 sayfalık bir kitap ama sanki sonunda milyonlarca sıfır var ve her cümlesinde işte bu yüzden bu haldesin işte bu sebeple hep eksik kalacaksın der gibi. Yaşarken yazdıklarıyla değil eserlerini kitlediği sandığın bulunmasıyla yani öldükten sonra ününe kavuşmuş... Ah o gerçek yazarlar!
Huzursuzluğun Kitabında denk gelmiştim " Benim gibi güneşin önünden bulut geçti diye üzülen bir insan" diyordu yazdıkları da bunun en önemli delili. Ne güzel bir yürek ve kalem. Kesinlikle okunmasını tavsiye ederim ve incelememi bu kitabında(25) yer alan şu sözle bitirmek isterim. Mecburi yaşamın en güzel sözüdür benim için.
"Bir şeylere başlıyorum çünkü düşünecek gücüm yok; bir şeyleri tamamlıyorum çünkü yarıda bırakmaya cesaretim yok"
Saygılarımla.
Kafka ile Pessoa arasındaki paralellikler gözden kaçar boyutta değil. Yaklaşık aynı tarihlerde yaşamışlar. Kafka 5 yıl önce doğmuş, 11 yıl önce ölmüş. İkisi de yaşadıkları şehrin (Prag ve Lizbon) sembolü olmuşlar zamanla. En ilginç benzerlikleri ise: İkisinin de yaşadıkları süre içinde sadece bir tek kitapları yayınlanmış ve geriye hala daha ayıklama ve yeniden basımları gerçekleştirilen, gizemli, dev bir yazınsal hazine bırakmışlar. Ama yaşadıkları süre içinde, sadece bir tek kitapları basılmış!

Bu konuyu ilk kaleme aldığım Ağustos-2010 yılında Nermin Bezmen'in 13., yazıyla tekrar ediyorum, on üçüncü kitabı yayınlanmıştı! Şimdi "Şu edebi değer dedikleri koca yalan" desem, çok mu ileri gitmiş olurum?

Peki Pessoa veya Kafka kitaplarını yayınlamak istemiyorlar mıydı? Tam tersine her ikisi de basılmak, daha çok okunmak için istekliydiler. Fakat kimse onların yazdıklarına beş kuruş değer vermiyordu. Anlaşılan gerek Pessoa ve gerek Kafka'nın çağında da Nermin Bezmen'ler okunuyordu (elbette Bezman de okunacak ve ben okuyanları tenzih ederim ), günümüzde olduğu gibi. Kimse yayınlamak istemedi Kafka'yı veya Pessoa'yı. Ne ilginç değil mi, gerçek yazarı görmek, okumak, değerlendirmek yetisinden sadece kitleler değil, edebiyat eleştirmenleri, bu işe hayatını adamış insanlar bile yoksun. Görmüyorlar, uyur gezerler çünkü. Üstelik Kafka'yı nasıl Avusturya Macaristan'ın atladığı gibi Almanya'da da kimse ilk başta anlayamadıysa, Pessoa'yı atlayan sadece Portekiz entellektüelleri değil, İngilizceyi de anadili olarak konuşan şairin, İngiltere ve A.B.D'ye gönderdiği eserlerinin hiçbiri kitap halinde basılmamış. Ancak ölümünden üç yıl sonra bir kitap. Sonra yedi yıllık bir sessizlik ve ikinci kitap. Tıpkı Kafka'nın üne kavuşma hikayesi gibi, Pessoa'nın hikayesi de ayrıca üzerinde durmaya değer. Günümüzde Pessoa'ya ait binlerce sayfa Portekiz Ulusal Kütüphanesinde bir kültürel miras. Ölmeden önce değersiz, öldükten sonra yalnız yaşadıkları ülkenin büyük bir sembolü değil, aynı zamanda dünya edebiyatın yüz akı.

Nasıl oluyor bu? Sebep, tam da Pessoa'nın heteronimlerinde veya Kafka'nın tüm eserlerini yakılmak üzere Max Broad'a bırakmasında yatıyor. Gerçek yazar, kimliksizliğe aşıktır, kendi egosu için yazmaz. Yazma sevgisi, yazarlık kimliği egosunun, hatta kimliğinin üstüne çıkmıştır. Son olarak: Nasıl Kafka'nın açtığı yol edebiyatı yeni bir zemine taşıdıysa, Pessoa'nın insana ilk bakışta şizoid gelen farklı kimlikleri de edebiyatta kendine benzer bir çığır açtı. Kendi ait üslupları olduğu gibi, bir hayat hikayeleri de olan farklı kimliklerle (bu haliyle pseudonim değil, heteronim halini almış gerçekten) yazmak, daha sonra B. Traven, çok daha sonra Trevanian tarafından takip edilen bir yaklaşım oldu. Her ikisi de, yarattıkları yazarlara hayat hikayeleri iliştirmedilerse de, Traven isim değiştirerek, Trevenian ise isim değiştirmeden, farklı tarzda, farklı eserler veren yeni yazarlar yarattılar.
‘’Yazdıklarım her ne kadar kötü olsa da, yaralı ve hüzünlü bir ruhun daha kötü bir şeyden bir süreliğine uzaklaşmasını sağlıyor. Bu benim için yeterlidir, belki de değildir ama yazdıklarım bir amaca hizmet ediyor ve böylece hayatta yerini buluyor.’’ (sf 75)

İncelemeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Gerçi bu bir inceleme yazısı mı olacak ondan da emin değilim. Biz buna ‘duygu yazısı’ diyelim..

Kendi kendiyle konuşuyor, kavga ediyor ve dertleşiyormuş gibi ama sanki yazmazsa boğulacak ve dünyaya sığamayacak gibi de. Sanki depresyonda gibi ama hayatın anlamsızlığından bezmiş gibi ve bunu depresyon olarak nitelendirmenin komik olduğunu düşünüyormuş gibi de. Sanki mutsuz gibi ama aslında bundan inanılmaz zevk alıyormuş gibi de. Sanki insanlardan bıkmış gibi ama müthiş bir yalnızlıktan kurtulmak için birinin elini uzatmasını bekliyormuş gibi de. Sanki biri elini uzatsa gidecek gibi ama ruhu hep duvarlarıyla çevrili kalacak ve yalnızlığından kopamayacak gibi de. Sanki isyan ediyormuş gibi ama durumunu kabullenmiş ve bulunduğu durumdan farklı bir şekilde yaşayamayacakmış gibi de. SANKİ YALNIZ GİBİ AMA ASLINDA O KADAR ÇOK DUYGUDAŞI VAR Kİ…

Benim canım Pessoa’m,
Seni tanıdığım günden beri mutsuz olduğum her an önce senin kitaplarına gider elim. Bir dosta gidip anlatamam içimdeki uçurumları çünkü beni senden başkası anlamayacak gibi. Uçurumlarımızın benziyor oluşu ve benim onları ifade edemeyecek kadar yetersiz oluşumu senin varlığınla kapatıyorum. Kitaptaki şu cümlen sana olan gönül bağımı bir kat daha değerli hale getirdi:

‘’Benim için hayat, uçuruma giden otobüs gelene kadar kalmak zorunda bırakıldığım yol kenarındaki bir handır sadece. Otobüs beni nereye götürecek bilmiyorum, çünkü hiçbir şey bilmiyorum. Bu hanı bir hapishane olarak düşünebilirim…’’ (sf 85)

Pessoa! Keşke o handa bir gün geçirebilseydik seninle. Seninle oturup sohbet etmeyi, seni anlamayı o kadar çok isterdim ki…

"Bazen hüzünlü bir hevesle, günün birinde, bir parçası olmayacağım gelecekte bu sayfaları beğenenler çıkarsa, nihayet beni "anlayan" birine, içinde doğup sevebileceğim gerçek bir aileye kavuşmuş olacağımı düşlerim. Ne var ki, doğmak şöyle dursun, o zaman çoktan ölmüş olacağım ben." (sf 435/ Huzursuzluğun Kitabı)

Diğerlerini bilmem ama görmediğim, hiç sesini duymadığım ve varlığımdan habersiz birinin benim için bu kadar değerli olacağını söyleselerdi güler geçerdim. Sen benim için bir yazardan ötesin! Bence ben tarafından bir aileye kavuştun bile..

Mutsuz başladığım bir kitabından her seferinde mutlu
ayrılıyorum. Sanırım istediğim tek şey anlaşılmak ve taa yıllar öncesinden beni anladığını görmek rahatlatıyor. Herkes ‘ya ne depresif adam bu’ dedikçe bana bir gülme geliyor. Depresif bir insanın, depresif başka bir insanı depresiflik çukurundan çekip çıkarabileceğine inanmıyorlar çünkü seni hiç tanımadılar. Tanısalar bile anlamadılar. Anlasalar bile hissedemediler.

Seni anlıyorum Pessoa.

Seni hissediyorum Pessoa.
Ah Pessoa! Bitmesin diye yavaş yavaş okuduğum, tam 37 gündür bitmesin diye cebelleştiğim, beni sarsan, beni aydınlatan ve beni çıkmazlara sokan mükemmel kitabın yazarı Pessoa! Bir insan nasıl bu kadar mükemmel yazabilir, nasıl bu kadar güzel anlatabilir diye ciddi ciddi oturup düşündüm. Pessoa nasıl bir ruhun var senin? Nasıl bir düşünce hayatı bu?

Kitabı tam 2 dakika önce bitirdim ve şuan boşluğa düşmüş ve savruluyormuş gibi hissediyorum.İçimde tarifsiz bir hüzün... Sevgiliden ayrılıyormuşçasına... Bir kitap nasıl bu kadar ruhuma dokunabildi bilmiyorum. Kitapta o kadar çok yerde kendimi gördüm, o kadar çok yerde anlatamadığım şeylerin anlatıldığını hissetmenin verdiği rahatlığı yaşadım ki...Evde, otobüste, dışarda, sporda, okulda her yerde okudum. Tam 37 gündür her gün çantamdaydı, her gün masamın üzerindeydi. Sanırım farklı bir bağ kurdum kitapla çünkü çok fazla 'ben'di.

Duygularımı anlattığım bu uzun girizgahtan sonra kitap hakkında şunları söyleyebilirim: Öncelikle kitap kalın ve yoğun bir kitap. Ben minikitap boyunu okudum fakat normal boyu 680 sayfa diye biliyorum. Öyle bir oturuşta bitireyim tarzı bir kitap asla değil, öyle bir haftada bitecek bir kitap da değil. Anlatı türünde yazılmış, Pessoa'nın tamamen ruh hallerini tasvir ettiği bölümlerden oluşan bir eser. Betimlemeler çok özgün ve muazzam. Okuduğum çoğu yeri geri dönüp tekrar okudum. Dili ağır denemez fakat kitabın anlamı ağır bu yüzden beyni yoran ve sürekli düşündüren bir kitap. Müsait olduğunuz, kafanızın boş olduğu bir zamanda okuyabilirsiniz onun dışında günlük telaşın içinde okunabilecek bir kitap değil. Çok az olay var fakat dediğim gibi kitap anlatı türünde yazılmış, ruh halleri tasvirlerinden oluşuyor.

Kitabın içeriği hakkında bilgi veremem çünkü bence kitabın her bölümü çok değerliydi. Şimdi anlatmaya başlasam bu inceleme uzar gider.

Bu kitabı okuyun arkadaşlar. Şimdi mi okursunuz 10 yıl sonra mı okursunuz bilmiyorum fakat bu kitabı okumadan ölmeyin.

Yazarın biyografisi

Adı:
Fernando Pessoa
Unvan:
Portekizli Şair ve Ressam
Doğum:
Lizbon, 13 Haziran 1888
Ölüm:
Lizbon, 30 Kasım 1935
Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleriGüney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı.

Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 1905-1908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı.

Fernando Pessoa 30 Kasım 1935'te, 47 yaşında, Lizbon'da karaciğer hastalığından öldüğünde pek az tanınıyordu. Sağlığında yayımlanan dört kitabından üçü İngilizce'dir: 35 Sonnets (1918), English Poems I-II ve English Poems III (1921). Portekizce kitap olarak yayımlanan tek eseri Mensagem'dir (1934). Dergilerde kalmış birçok şiir, deneme vb. yazıları vardır. Ardında bıraktığı elyazması fragman sayısı 25-27 bin arasındadır.

Bütün eserleri 1942'de yayımlanmaya başlanmış ve 26 cilde ulaşmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 876 okur beğendi.
  • 1.847 okur okudu.
  • 264 okur okuyor.
  • 4.189 okur okuyacak.
  • 96 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları