Fernando Pessoa

Fernando Pessoa

8.8/10
595 Kişi
·
1.375
Okunma
·
703
Beğeni
·
35.026
Gösterim
Adı:
Fernando Pessoa
Unvan:
Portekizli Şair ve Ressam
Doğum:
Lizbon, 13 Haziran 1888
Ölüm:
Lizbon, 30 Kasım 1935
Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleriGüney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı.

Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 1905-1908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı.

Fernando Pessoa 30 Kasım 1935'te, 47 yaşında, Lizbon'da karaciğer hastalığından öldüğünde pek az tanınıyordu. Sağlığında yayımlanan dört kitabından üçü İngilizce'dir: 35 Sonnets (1918), English Poems I-II ve English Poems III (1921). Portekizce kitap olarak yayımlanan tek eseri Mensagem'dir (1934). Dergilerde kalmış birçok şiir, deneme vb. yazıları vardır. Ardında bıraktığı elyazması fragman sayısı 25-27 bin arasındadır.

Bütün eserleri 1942'de yayımlanmaya başlanmış ve 26 cilde ulaşmıştır.
"İstemeden varım ve istemeden öleceğim. Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum."
Bir insanın aklının biraz kıt olduğunu, en iyi, başkalarına zarar vermeden espri yapamamasından anlarsınız.
“Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum.”
Öncelikle ruh haliniz ve psikolojinizin iyi olmadığını düşünüyorsanız bu kitabı okumayı biraz erteleyin.Çünkü kitap "Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." cümlesiyle başlıyor ve ardından sizde ister istemez yazarın umutsuzluğuna, kaybedişine ve üzüntülerine ortak oluyorsunuz.Ama yalnız olduğunuzu ,sizi anlayacak biri veya kendinizden bir şeyler (hatta daha fazlası) bulacağınız bir kitap arıyorsanız hemen okuyun derim.Bu kitaba başlamadan önce şüphelerim vardı.Anlatı türünde yazıldığı için pek etkileneceğimi sanmıyordum.Fakat hiç öyle olmadı.Her sayfasında alıntı yapılacak birden çok cümle var ve okuduğum bazı bölümlere geri döndüğümde yeni anlamlar çıkardığımı fark ettim.Bu kitap Pessoa'nın ölümünden sonra açılan sandığından çıkan dağınık metinlerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş.Kitap 3 bölüm.1.bölüm 563.sayfaya dek süren 483 tane kısa parçadan ,diğer iki bölümse "Büyük metinler ve Ekler " adında sonradan eklenmiş kısımlardan oluşmakta.Kitabın genelinde yazarın yalnızlığı,karamsarlığı ve varoluş sancılarını hissediyorsunuz."Kendime karşı bir yabancıyım ve kendi kendimin seyircisiyim." cümlesiyle yaşadığı ağır varoluş sıkıntısını açıkça ifade etmiş."Istırap molası ve Sıkıntılı bir gecenin senfonisi " adındaki bölümlerin yeri bende ayrı oldu.Ve bugüne kadar okuduğum hayal-hayat çatışmasını en iyi ele alan kitap oldu.Wilde,Hayyam,Shakespeare,Eros,Amiel ve Herakleitos gibi bir çok yazarın düşünceleriyle kendi edebiyatının harmanlandığı zamanının ötesinde yazılmış nadide bir eser.Okuduktan sonra insana çok şey katacağını düşünüyorum.Ve bu kitabı ileride tekrar okumak istiyorum.Tavsiye ederim.
Huzursuzluğun kitabı epeydir bekler beni kitaplığımın rafında. Hani belki de 3 yıldır falan. O zamanlar nasıl cesaret ettim aldım bunu şu an hayret ediyorum. Hatırlıyorum o günlerimi de kitaplığında belki yarısı bile okunmamış 20 kitap olan bir adamdım. Her halde duydum bir yerlerden. Varoluş sancıları çekiyoruz o zamanlar. Albert Camus ’un Yabancı sıyla başlayan sisifos söyleni ile devam eden sancılar. Yalnız havada olanlarından. Biraz genciz kanımız kaynıyor isyankarlıkta var, alın size Başkaldıran İnsan . Her şeyiyle ABSÜRD vesselam. Bir yerlerden kulağımıza çalınmış Pessoa da alıp koymuşuz kitaplığımıza. Şu an olsa hayatta cesaret edemem. Yahu 680 sayfa anlatımı olur? Ya anlatının ne olduğunu bilmiyordum ya da başım dönmüştü varoluşçuluktan. Ben ki Camus’un Sisifos Söyleni 'nisini 4 akşam Düşüş ’ünü ise 2 akşamda zor okumuş adamım. Zor vesselam bu anlatı denilen mevzuu kasıyor adamı ama tadını aldıktan sonra da bırakamıyor insan.

Günlerden hangi gündü ne zamandı, 13 Mayısmış yaklaşık 18 gün önce. Ruhumda bir yavanlık var yine. Yaradan bir ruh vermiş biraz yükü hafifledi mi yavanlaşıyor boşlukta kalıyor. Mazoşistlik mi? Olabilir. Ya da eskilerin deyimiyle rahat batıyor. Gidelim bakalım ne var kitaplığımızda. Elbet vardır derdimize bir çare. Bakıyorum Pessoa Huzursuzluğun Kitabı. Yarar mı işimize, derdimize çare olur mu? Önsözü okumamla, başlamam bir oluyor. Nasıl başlamayacaksın? Adam 70 farklı kişilik altında eser yazmış. Çok enteresan, baya bir ruh hastası. Yarattığı kişilerin bazısına çömez demiş bazısına usta. Neler yapmış neler? Yarattığı kişilikleri birbiriyle kavga da ettirmiş, gemiyle farklı ülkelere de göndermiş geri dönmemecesine. Birde mektup vardı kitabın başında dostuna yazdığı. Mektubu okuyan altı hafta sonra intihar etmiş. Ne hayırlı arkadaş.

Yarattığı kişiliklerden birisi de Olaysız bir yaşam öyküsü isimli yaklaşık 500 sayfalık bölümün baş kahramanı Soares. Bir kumaş dükkanında muhasebeci, anlayacağınız sizin benim gibi bir adam. İşine gidip geliyor yemeğini yiyor topluluk içinde takılıyor. Akşam oldu geldi evine. Oturdu başladı, düşünmeye, bir yandan da yazmaya. İnsanların hepsi kokuşmuş mu, kimse birbirini anlayamaz, hiçbir şey gerçek değil mi? Hoop. Ne yapıyorsun yahu? Adamın içinden canavar çıktı. Sen yolda gördüğüm yanından geçip gittiğim ya da işyerimde çalışan alalade bir insan değil miydin? Varlık bilinci mi? Güzel bir yerlere gidiyoruz galiba. Tüm değer yargılarımızı yıkıp yeniden var edeceğiz, tanımlayacağız. Duygular yanıltıcı mıdır diyorsun? Yahu onlar lazım olacak bize ancak öznelleştikçe dünyayı yeniden tanımlayabiliriz. Nesnellik mi? Bu adam bambaşka bir yere gidiyor sanırım bu varoluşçulardan değil. Nesnelleşti, nesnelleşti bütün değer yargılarını alt üst etti. Ne duygu kaldı ne bilinç ne dış dünya. Her şey düşsel aleme taşındı. Dış dünya var biraz hala, gözlem gücü fazlasıyla yüksek. Neymiş efendim bunları düş dünyasının şekillendirilmesi için kullanıyormuş. Bir de en son uzun metinler yazmış, olaysız yaşam öyküsündekiler parça parçaydı ya. Tarifini de vermiş bu düşsel yolculuğun aşama aşama. Pekte lezzetliymiş düşsel alemde yolculuk. Bende mi bıraksam bu öznellik meselelerini, nesnelliğe mi yönelsem?

Yalnız uslubu bir harika. İlk başka içine giremiyorsunuz, girdikten sonra da geriye çıkamıyorsunuz. Bir ince uslubu var şiirsel. Metnin kendisi anlatı uslubu şiirsel bolca da felsefe. Nasıl anlatayım çok farklı bir şey. Ben böyle bir şey görmedim. Olay yok bir kere, tutunacak dalınız yok, ayaklarınız yere basmıyor. Bir yerde diyor ki, şiir ve kurgu romanlar kalıplara sıkışır, asıl özgürlük sade nesirdir. Dediği tam da bu her halde. Belki yarın belki yarından da yakın modern edebiyat buna dönecek sanırım. Pessoa da bunun ilk üstatlarından olacak. Okuyun. Metafizik, düşsel düzlem, öznel-nesnellik bunlara bize uzak. Çağımızın felsefesi başka. Yine de böyle eserler bulmak kolay değil. Hiçbir şey için okumazsanız sadece uslübunun verdiği lezzet için bile okunur.

Herkese keyifli okumalar dilerim..
"Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan? Hayatımı toprağa veriyorum." diye başlayan bi kitap... Ne bekliyorsunuz? Huzur mu? Aslında, arayana var.

Zamanının çok ötesinde fikirleri olan bir adam. Fernando Pessoa... Öldükten sonra ortaya çıkan binlerce notlarından ve günlüklerinden derlenmiş bir anlatı kitabı bu. İçerisinde herhangi bir olay yok. Zaten yan başlığı "Olaysız Bir Özyaşam Öyküsü" olarak geçiyor. 700 sayfaya yakın tamamen fikir ve duygu bazlı bir felsefe kitabı aslında.

Nasıl ki Oğuz Atay'ın bir Tutunamayanlar romanını belli bir olgunluğa erişmeden ya da belli bir yaşanmışlık görmeden anlamlandıramıyorsak bu kitap da öyle. Hayatı lay lay lom yaşayan biri zor işler o cümleleri yüreğine. Hatta rahatsız olur kitaptan. Huzursuz eder. Etsin de zaten... Öyle okurlar için kitabında şunu demiş yazar:
"İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kâbus görmüş gibi olun!"

Ama hayatın tek düzeliğine, yalnızlığına, rahatsızlığına zaten alışkın olanlara huzur verebilir. İnsan en azından beni anlayabilen biri daha varmış diyerek huzur bulabilir. :) O yüzden beğenenine altı çizili yüzlerce cümle içeren bir başucu kitabı olacak değerde bu kitap...

"Hayattan çok az şey istedim – ama o, o kadarını bile esirgedi benden." diyen bir yazar... İncelemenin başlarında da belirttiğim gibi yaşadığı döneme göre çok çok farklı ve ileri fikirleri olan bir adam. Okudukça aydınlanacağınız, 'hiç bu açıdan bakmamıştım' diyebileceğiniz aforizmalarla hayat vermiş kitaba. Hatta canımlı cicimli hümanist felsefi sözlere çoğu yerde darbe indirmiş. Birgün bir kitap olacağını bile bilmeden.

Belki de biliyordu birgün tüm dahiler gibi sonradan değer göreceğini. Kitabın bir yerinde "Zaman’dan ve Uzay’dan daha yaşlıyım, çünkü bilinçliyim." der mesela. Öyle de megaloman bir tarafı vardır. Okurken yazarın egosunu, yalnızlığını, kaygısızlığını, tembelliğini, samimi çelişkisini, tekdüzeliği sevişini ve hatta bunu bir bilgelik olarak nitelendirdiğini görebiliyorsunuz.

Okudukça hayata, yalnızlığa, özgürlüğe, huzura ve dahası ölüme bakış açınız değişebilir. Hayatı daha huzurlu ve mutlu yaşayabilmemiz için aslında öyle de güzel felsefi taktikler verir. İnsanı cesaretlendirir. Özellikle özgürlük üzerine söylediği şu söz bende büyük etki yaratmıştır:
"Yalnız yaşayamıyorsan, doğuştan kölesin demektir."

Ara ara yazarın "ıstırap molası" adını verdiği bölümler devreye girer. Hani o okudukça kendinden bir şeyler bulan, mutluluk ve huzur duyan okurlar var ya.. Ha işte onları da arada dürtüp rahatsız etmek istemiştir.

İşte o molalardan biriyle incelemeyi bitireyim:

"Ey okurlar, mutlu olup olmadığımı soruyorsanız, cevabım hayırdır."
Ve bitti... Kitabın içinden olan bir alıntı ile incelemeye devam etmek istiyorum. “ Bu kitap, hiç hayatı olmamış bir adamın biyografisidir.” Gerçekten de öyle . Fernando Pessoa kelimelere hayat katan insan. Bir insan anca bu kadar kendini ve çevresini bu kadar güzel anlatabilir ve betimleyebilir. Kitapta kendimi buldum diyebilirim umarım siz kitapseverler de kendinizi bulabilirsiniz. Bitmesini hiç istemediğim başucu kitabım olarak yeri apayrı olacak...
Yazar-çevirmen olan Richard Zenith bir makalesinde, ‘Fernando Pessoa, modern zamanların en iyi dört Portekizli şairidir.’ demiş . Bu cümlede küçük bir ironi saklı.
Neden mi?
Çünkü bu dört şair de Pessoa'nın kendisidir.
Haydaaaaaa! Bu da ne demek oluyor şimdi demeyin. İşte Pessoa'nın diğer yazarlardan farklı oluşu burada gizli.

Şöyle ki; yazarımız kendi dünyasında birtakım kişilikler yaratmış ve onlara kendi tarz ve üslubuna uygun eserler yazdırmıştır. Zenith'in belirttiği diğer üç şairde Pessoa'nın farklı isimlerde kullandığı diğer adlarıdır aslında.
Pessoa'nın yarattığı kişilikler, birer "takma ad" olmaktan çok uzak, her biri kendi yaşamöyküsüne sahip, bambaşka üslup ve felsefelerden yazan "kökteş" yazarlar olmuşlardır.
Farklı isimler altında yazdığı tüm kişilerin sesleri bambaşka çıkmış; düşünceleri farklı, düşüncelerini kağıda dökme şekilleri birbirlerinden bağımsız ve hepsi kendine özgü olmuştur.

Bu konuyu şöyle açıklar yazarımız :

“Bu konuda birkaç not daha… Önümde duruyorlar, rüyaların renksiz ama gerçek alanında; Caeiro, Ricardo Reis ve Álvaro de Campos’un yüzleri ve hareketleri. Onlara yaşlarını ben verdim ve hayatlarını belirledim. Caeiro 1889’da doğdu ve 1915’de öldü. Lizbon’da doğmasına rağmen hayatının büyük bir bölümünü kırsal kesimde geçirdi. Mesleği yoktu ve neredeyse hiç eğitim görmemişti. Reis 1887’de, Oporto’da doğdu (Tam ayını ve gününü hatırlamıyorum, ama bir yerlerde duruyor bu bilgi). O bir doktor, ve şu anda Brezilya’da yaşıyor. Álvaro de Campos ise 15 Ekim 1980’de, Tavira’da doğdu. Bildiğiniz gibi Campos bir gemi mühendisi. Şu anda Lizbon’da yaşıyor ve çalışmıyor. ...”

Fernando Pessoa, 13 Ocak, 1935 tarihli bir mektuptan

...

İşte "kökteş"lerin en tanınanları Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis ve Bernardo Soares'tir.


**Alberto Caeiro , modern yaşamın karmaşıklığına karşı doğanın yalınlığını savunan geleneksel görüşleri dile getirip Panteist tutumuyla şiirlerinde somut olgulara yer vermiştir.

**Alvaro de Campos, fütürist görüşlerin etkisi altında dinamik şiirler yazmıştır.

**Ricardo Reis, "Hüzünlü bir Epikürcü" olan Reis, şiirlerinde paganizmi bir ahlak öğretisi olarak savunmuştur.

**Bernardo Soares, ise Pessoa'nın başyapıtı sayılan düzyazı metni 'Huzursuzluğun Kitabı' nın yazarıdır.

...


Pessoa'nın, tek sesli bir edebiyat insanından ziyade çok sesli olabilmesi, kişiliğinin yansımaları sonucu genel algıdaki ‘normal’ anlayışının dışına çıkabilmesi ile olmuştur.

...

Bu bilgilerden sonra kitap hakkındaki düşüncelerime gelecek olursak; kitap Pessoa'nın yazdığı metin ve şiirlerinden oluşan kesit şeklinde alıntılarından oluşuyor. Her cümle düşünülüp yazılmış ve her aforizma akla bambaşka kapılar aralıyor. Kısa cümlelerden oluşup üzerine sayfalar dolusu yazı yazılacak bir kitap. Aforizma okumayı sevenler bu kitabı okumadan ölmesin !
Sevgiyle...
Pessoa sağlıklıyken de eserleri mevcuttu, fakat öldükten sonra sandığındaki 27 bin sayfa yazıyla ün kazandı.Parça parça yazdığı yazılar, başkalarının yaşam öyküsü denemeleri değişik türde yazıları toplandı ve 1982'de basıldı. 1K da tanıştım huzursuzluğun kitabıyla, nedendir bilinmez kitabın ismine bile kendimi yakın hissettim ve hiç tereddütsüz kitabevine gidip hemen aldım. Kitap anlatı kitabı, olay örgüsü yok şimdiden söyleyeyim.

Lizbonda muhasebe yardımcısı olan Pessoa hayatın sıradanlığını, insanların basit bir hayatı daha da basitleştirerek yaşadıklarını, huzursuzluğunu, iç sıkıntılarını, bunalımlarını, hayata olan bakış açısını ,dış dünyayla olan ilişkinin onda yarattığı psikolojik ve fiziksel etkileri, İnsanları mercek altına alarak onların hareketlerini,davranışlarını gözlemleyerek,okurlarla paylaşmış. Pessoa varoluş sancılarını şöyle dile getirmiş”Var olmuş olmayı bırakmak; işte bunun hiç yolu yok.“ zaten bu cümle Pessoa'nın yaşadığı ızdırabı hissetmeye yetiyor. Kitapta “En çok anlamak yoruyor bizi. Yaşamak düşünmemektir.“ cümlesini okuduktan sonra aklıma Irvin d.yalom'un “Nietzsche ağladığındaki” kitaptan alıntı bir söz geldi. ”Bütün büyük filozoflar neden kasvetli olurlar diye bir sorun kendinize. Sorun bakalım, kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? Ben size yanıtı söyleyeyim: Yalnızca sığ zihinli olanlar, yani sıradan insanlar ve çocuklar! Bu iki kitabın alıntılarında bir yakınlık duydum.

Bu kitaba dair söylenecek çok şey var, dilim dönmüyor ne yazsam, ne çizsem. Çizdiğim alıntılarda dönüp yeniden okuduğumda bende yeniden farklı duygular oluşturuyor. Sanki o cümleyi hiç çizmemişim, okumamışım yabancılaşıyor adeta. Okuduğum her kelime, her cümle içimde yeniden bir ateş yakıyor. Diğer sayfaları okuyunca sanki üstüne tonlarca odun atıyorlar sırf şuramda hissedeyim diye.
Bazen o kadar mükemmel şeyler başınıza gelir ki, bunu ifade etmekte zorlanırsınız,
söylemek gelir içinizden fakat söyleyecek şeyler kifayetsiz kalır.
Yüreğinizin derin bir yerinde bunu hissedersiniz fakat dışarı dökemezsinizdir.
Çünkü o orada kendine bir yer edinmiş, bir parça olmuştur,söküp atamazsınız. Dengeniz bozulur, ne diyeceğinizi bilemezsiniz, İşte bu kitapta benim dengemi bozdu. Söylemek isteyeceklerimi ya da düşündüklerimi, aklımdan geçenleri sözle, yazıyla aktaramadıklarımı,ifade edemediğimi Pessoa sağolsun yazmış. Kitabı okuyunca hüzünlendim. Gökyüzündeki bulutlar tüm siyahlıhıyla üstüme çöktü sanki. Güneş tüm görkemini, ışığını kaybetti. Olabildiğine soğuk ve sarsıtıcı rüzgar yüzüme çarptı. Hani güneşli bir havada yürürsünüz, güneş yüzünüzü tüm sıcaklığıyla ısıtır, ama birden gök gürler havanın soğukluğu, yağmurun damlaları yüzünüze vurur; İşte o zaman düşten uyanmış gibi olursunuz. Hayatın olumsuzlukları, kötü taraflarını görmeye başlarsınız. Bunlar aslında iyi bir şey. Hani hasta olduğumuzda ilaç içeriz iyileşmek, ayağa kalkmak için fakat yan etkiside olur, ya midemiz bulanır ya da başımız ağrır.Bu kitapta bir ilaç gibi bana, hem beni ayağa kaldırıyor, iyileştiriyor, hemde ilacın tadı midemi bulandırıyor, başımı döndürüyor. Şu an bende çelişki içerisindeyim. Pessoa'nın tadından alınca böyle oluyor. Kafam keşmekeş. Farkında olduğum şeyleri ama cesaret edip söyleyemediklerimi ya da nasıl söyleyeceğimi bilemediğim şeyleri Pessoa'da buldum. Belkide insan, ona hitap eden kitaplarda huzur buluyor. Ne kadar “huzursuzluğun kitabı” olmuş olsa da...

Pessoa düşüncelerini,gördüklerini ya da düş kurduklarını(düş kurmayı çok sever.) insanları eleştirmesini ve bu konuyu daha da derinleştirerek, bunu farklı, uzak hiç aklıma dahi gelmediği, fakat hep gördüğümüz günlük, sıradan olan şeylerle bağlantı kurarak öyle mükemmel benzetmeler yapmış ki... Kitaplarda benzetmeler ve betimlemeler her zaman dikkatimi çekmiştir. Okuduğum kitaplarda buna çok dikkat ediyorum. Gördüklerini,düşündüklerini iyi betimliyor ve aktarıyorsan okuyucuya, okuyucuda bunu tahayyül ediyorsa bana başarılı geliyor.Tabi kendi fikrim. Pessoa çok derin bir insan.Onu anlamak çok zor,zaten insanların normalde de birbirini anlaması çok zor.”Hiçbir insan ötekileri anlayamaz. Şairin dediği gibi, hayat okyanusunda birer adayız; aramızda bizi tanımlayan, birbirimizde ayıran deniz vardır. Bir ruh istediği kadar bir başka ruhun ne olduğunu anlamaya çalışsın, olsa olsa kiminle iki çift laf edebileceğini öğrenmiş olur.”

Pessoa'nın yaşadığı ızdıraplar, iç sancıları, hayatı sorgulaması,Tanrı'nın varlığı yokluğu, metafizik gibi daha birçok konulara değiniyor. Bir ipi dünyanın bir ucundan tutup, diğer ucuna kadar getiriyor ve o uçta takılı olan şeylerde insan ne de çok kendini bulabiliyor! Pessoa, kendi içinde hep çelişkilere düşmüş, ne istediğini biliyor ama sanki bilmiyor. O kadar çelişkili şeyler var ki anlamakta güçlük çektim. Pessoa'nın ruh hali hava durumu gibi sürekli değişiyor. Bir konu bazen ona çok cazip geliyor bazen de ilgisini hiç çekmiyor. Montaigne'nin “Denemeler” kitabı aklıma geldi. O kitapta ruh halini çok güzel bir şekilde anlatmıştı.Ah Montaigne ah seni yine okuyacağım....

”Huzursuzluğun kitabı” Başucumda duracak bir kitap. Ve yine okuyacağım. Bakalım o zaman bende nasıl hisler uyandıracak. Böyle kitaplar insanın ruhunu, düşüncelerini derinden etkiliyorsa daha söyleyecek ne kalır ki?
Franz kafka'nın da dediği gibi”İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa ne işe yarar?

Keyifli okumalar dilerim.
"İsterim ki bu kitabı okuyunca, şehvetli bir kabus görmüş gibi olun."
Paylaştığım onca alıntı içerisinde beni en çok etkileyen cümle buydu, çünkü Pessoa haklı çıktı. Kitabın sonuna yaklaştıkça kitapla bir bütün olduğumu fark ettim ve son sayfayı okuyup kapağı kapatınca içimi hüzün kapladı. Bir kitabın bende bu kadar etki yaratabileceğini sanmıyordum. Hani çok etkilendiğiniz bir film biter, siz de boşluğa düşermişsiniz gibi... Çok içten, samimi bir dil ile kaleme alınmış. Tasvirleri ise olağanüstü.. Bireyin ruh halinin bundan daha iyi bir şekilde yansıtabilecek başka bir yazar olduğunu düşünmüyorum.
"Öyleyse kim kurtaracak beni var olmaktan?" diye giriş yapan bir kitap üzerine yazılacak yazıya daha etkili bir giriş yapmak mümkün değildir diye düşünüp bu konuda kendimi zorlamıyorum.

Hayatımda hiçbir kitabı okumayı bu kadar beklemedim, bunun iki sebebi var. Birincisi insanı huzursuzluğa sürükleyecek kadar pahalı, ikincisi ise Pessoa'nın huzursuzluğunun bulaşıcı olma ihtimali korkusu. Bir süre cesaret edemedim başlamaya. Başladıktan sonra ise bitmeyecek diye korktum.
Huzursuzluğun kitabını ben, Pessoa'nın kendisinin kahramanı olduğu olaysız bir roman olarak tanımlıyorum. Bütün savaşı, özünde kendisiyle, onu kahraman yapan da bu bence. Birçok yerde kendisiyle çeliştiğini düşündüm bu yüzden daha yakınlık kurabildim. Eh 700 sayfaya yakın olunca ister istemez bir yerde yakınlık kuruluyor. Üç şehir gördü benimle beraber. Yolculuk da perçinlemiş oldu.
Bir mektupla başlıyor, mektubu gönderdiği arkadaşı 6 hafta sonra intihar ediyor. Kim bilir belki de Pessoa'nın "hissetmek ne renktir acaba?" sorusunun çengeline asmıştır kendisini.
Kitabın pek akmadığını söyleyebilirim kendimce, bir olay örgüsü olmadığı için,salt düşünce oldupu için, birçok şeye değiniyor, aşktan, düşe, ölüme, Tanrı'ya kadar. Üslubu da ağır değil ama. Bu noktada çevirmenin başarısı da yadsınamaz tabii. Ben Portekizce değil, kendimce yazıyorum diyen bir adam Pessoa. Kendisi çok önemli çünkü, bunu size de hissettiriyor. Kendisini izole etmiş insanlardan, sizin de onu öyle görmenizi istiyor. Benim kimseye ihtiyacım yok ama aslında olabilir de diyen bir karmaşası var. Çoğu yerde anlamak güç, daha doğrusu beni şaşırttığı noktalar oldu. Okurken siz de fark edeceksinizdir. Buraya yazmak için bir sürü şeyin altını çizdim, notlar aldım. Ama hiçbirini kullanmayacağım sanırım. Çünkü zaten okuyacaksanız siz de göreceksiniz, fakat okumayacaksanız hepsi havada kalacak şeyler. Bir yerlerde "Kalp düşünebilseydi atmaktan vazgeçerdi." cümlesine rastlarsınız, belki hoşunuza gider, bir bakarsınız aa Pessoa'nın, bu yeter belki. Ama onun "Belki sevecek başka bir şey bulamadığımdan böyle oluyor, ama belki de insan sevgisine değer hiçbir şey olmadığından; duygusallığa kapılıp sevgimizi birine vakfetmeye niyetlendiysek - yıldızların sonsuz kayıtsızlığındansa benim gösterişsiz mürekkep hokkası yeğdir." şeklinde o cümleyi ve kalbini açışından mahrum kalacaksınız. Ya da önünde yürüyen adamın sırtının "uyuduğunu" iddia edip oradan nerelere vardığını öğrenemeyeceksiniz.
Bazen o kadar kendini beğenmiş konuşuyor ki sinir oluyorsunuz, ben sıradan insanlardan şöyle farklıyım böyle farklıyım. Bazen de, buraya gel tamam geçti diyerek sarılmak istiyorsunuz çünkü "Ne olurdu Tanrı bir kerecik çıkıp gelse, beni evine götürse, sıcaklık, sevgi verse... Bazen bunu düşündüğümde, sadece düşünebilmek bile sevinçten ağlatır beni..." diyor mesela.
Değişken. Bu sayfalarda mevcut olan bir başkası diyor kendisi de, kendisi olduğu halde, ve hiçbir şey anlamadığını söylüyor kendisinden.
Ama söylemeyi seven bir adamla karşı karşıya olunca siz de okumayı sever hale geliyorsunuz anlamasanız da. Ki zaten Pessoa anlaşılmak istemiyor bundan tiksiniyor, anlaşılmak kendini satmaktır diye düşünüyor.
Velhasıl, o kadar sayfadan, o kadar cümleden beni en çok etkileyen kısımla bitireceğim.
"Bazen hüzünlü bir hevesle, günün birinde, bir parçası olmayacağım bir gelecekte bu sayfaları beğenenler çıkarsa, nihayet beni 'anlayan' birine, içinde doğup sevilebileceğim gerçek bir aileye kavuşmuş olacağımı düşlerim. Ne var ki, doğmak şöyle dursun, o zaman çoktan ölmüş olacağım ben."
Yine Pessoa ve yine beyin fırtınası :) Hacimce küçük, fikirce ağır bir kitap..... İki ayrı ağır anlatının bir araya getirilmesinden oluşmuş. Özellikle Şeytanın Saati Pessoa' nın ölümünden sonra ortaya çıkan 26 ciltlik eserlerinden biridir. İkisi de diyalog-metin şeklindedir ve böylelikle hem daha sürükleyici bir anlatı oluyor hem de sizi merakta bırakıyor. Yazarın bavulundan aynı anlatılara ait değişik bitişlerde ve gelişmelerde yazılar da bulunduğu için kitaba onlar da eklenmiş. Bu yüzden sizde cidden bir kafa bulanıklığı yapıyor. Ama çevirmenin başlarda ve sonlarda yazdığı incelemeler okumanıza ışık tutacak nitelikte....

Söz Pessoa olunca söylenecek o kadar şey var ki, belki onun için ayrı bir yazar incelemesi bile yapabilirim. Beni gerçek anlamda etkileyen iki anlatı okudum ve dönüp dolaşıp tekrar okuyacağım kitaplar arasına dahil oldu.

ANARŞİST BANKER: Şimdi bankerden de anarşist mi olurmuş diyeceksiniz. Pessoa öyle bir anlatmış ki inanmasanız da inanasınız geliyor. Çünkü ona göre, toplumun en zorba kurgusu paradır ve bu zorbalıktan kurtulmak için parayı kurtuluş olarak seçmiştir. Yani burjuvazi sistemden pratikte anarşizme geçebilmesi için paraya ihtiyaç duymuştur. Zenginliğin getirdiği özgürlük gibi düşünebiliriz. Ama kendince ürettiği samimi bir çelişki de var.

Banker konuştukça bak bu da olabilir diye hak veriyorsunuz. Hatta öyle ki anarşizmi anlatırken bile yer yer eleştirmiş. Özellikle teorikte anarşist olup da uygulamaya dökemeyenleri eleştirerek kendisinin öyle olmadığını savunmuş.

Özellikle özgürlük kavramı üzerine fazla durmuş Pessoa. "Eğer bir insan köle olmak için doğmuşsa, onun karakterine aykırı olan özgürlük, onun için zorbalık olacaktır." demiş mesela. Ama bir yandan da sosyalizm ve komünizm gibi sistemleri sadece eşitliği baz aldıkları ve özgürlüğe önem vermedikleri dolayısıyla eleştirmiş. O yüzden burjuva sistemden anarşist sisteme geçerken ara bir geçiş süreci olamayacak kadar kötü sistemler olduklarını anlatmış. İşte o ara süreci para doldurabilirmiş bankere göre.

Sizin de aklınıza kapitalizm gelmedi mi?

ŞEYTANIN SAATİ: Şeytan'la diyaloğa giren hamile bir kadın... Şeytan konuştukça kendisine hak verir hale geliyorsunuz. Öyle ki diyaloğun sonuna doğru kadın diyor ki şeytana: "Size merhamet duymaya başladım."

İnsanoğlunun çaputa, çula, türbeye bel bağlamasını, semavi olmayan tanrılara inanmasını bir güzel eleştirir. Pessoa'nın kendisi büyüye, fala, simyaya çok ilgili biri olarak bu anlatısında bol bol bu kavramlardan bahsedip eleştirmiş; arada kendisinden feyz aldığı Kant' a da el sallamış.

Düş kurmanın şeytanla iş birliği olduğunu söyler anlatısında. Hatta bir yerde der ki Şeytan: “Uzun, sıcak ikindilerde, o kadar düş görürdün ki düş gördüğünü düşlerdin hani, sana tüm mutluluğu verecek, seni sonsuza dek kucaklayacak birinin buğulu, hızlı karaltısını düşlerinin derinlerinden geçerken görmedin mi? Bendim o.”

Pessoa'nın hayatı boyunca bir düş aleminde yaşadığını bildiğimize göre, acaba burda kendisine de bir eleştiri mi getirmiş? Yoksa burda konuşan Şeytan, Pessoa'nın ta kendisi midir?
Kafka ile Pessoa arasındaki paralellikler gözden kaçar boyutta değil. Yaklaşık aynı tarihlerde yaşamışlar. Kafka 5 yıl önce doğmuş, 11 yıl önce ölmüş. İkisi de yaşadıkları şehrin (Prag ve Lizbon) sembolü olmuşlar zamanla. En ilginç benzerlikleri ise: İkisinin de yaşadıkları süre içinde sadece bir tek kitapları yayınlanmış ve geriye hala daha ayıklama ve yeniden basımları gerçekleştirilen, gizemli, dev bir yazınsal hazine bırakmışlar. Ama yaşadıkları süre içinde, sadece bir tek kitapları basılmış!

Bu konuyu ilk kaleme aldığım Ağustos-2010 yılında Nermin Bezmen'in 13., yazıyla tekrar ediyorum, on üçüncü kitabı yayınlanmıştı! Şimdi "Şu edebi değer dedikleri koca yalan" desem, çok mu ileri gitmiş olurum?

Peki Pessoa veya Kafka kitaplarını yayınlamak istemiyorlar mıydı? Tam tersine her ikisi de basılmak, daha çok okunmak için istekliydiler. Fakat kimse onların yazdıklarına beş kuruş değer vermiyordu. Anlaşılan gerek Pessoa ve gerek Kafka'nın çağında da Nermin Bezmen'ler okunuyordu (elbette Bezman de okunacak ve ben okuyanları tenzih ederim ), günümüzde olduğu gibi. Kimse yayınlamak istemedi Kafka'yı veya Pessoa'yı. Ne ilginç değil mi, gerçek yazarı görmek, okumak, değerlendirmek yetisinden sadece kitleler değil, edebiyat eleştirmenleri, bu işe hayatını adamış insanlar bile yoksun. Görmüyorlar, uyur gezerler çünkü. Üstelik Kafka'yı nasıl Avusturya Macaristan'ın atladığı gibi Almanya'da da kimse ilk başta anlayamadıysa, Pessoa'yı atlayan sadece Portekiz entellektüelleri değil, İngilizceyi de anadili olarak konuşan şairin, İngiltere ve A.B.D'ye gönderdiği eserlerinin hiçbiri kitap halinde basılmamış. Ancak ölümünden üç yıl sonra bir kitap. Sonra yedi yıllık bir sessizlik ve ikinci kitap. Tıpkı Kafka'nın üne kavuşma hikayesi gibi, Pessoa'nın hikayesi de ayrıca üzerinde durmaya değer. Günümüzde Pessoa'ya ait binlerce sayfa Portekiz Ulusal Kütüphanesinde bir kültürel miras. Ölmeden önce değersiz, öldükten sonra yalnız yaşadıkları ülkenin büyük bir sembolü değil, aynı zamanda dünya edebiyatın yüz akı.

Nasıl oluyor bu? Sebep, tam da Pessoa'nın heteronimlerinde veya Kafka'nın tüm eserlerini yakılmak üzere Max Broad'a bırakmasında yatıyor. Gerçek yazar, kimliksizliğe aşıktır, kendi egosu için yazmaz. Yazma sevgisi, yazarlık kimliği egosunun, hatta kimliğinin üstüne çıkmıştır. Son olarak: Nasıl Kafka'nın açtığı yol edebiyatı yeni bir zemine taşıdıysa, Pessoa'nın insana ilk bakışta şizoid gelen farklı kimlikleri de edebiyatta kendine benzer bir çığır açtı. Kendi ait üslupları olduğu gibi, bir hayat hikayeleri de olan farklı kimliklerle (bu haliyle pseudonim değil, heteronim halini almış gerçekten) yazmak, daha sonra B. Traven, çok daha sonra Trevanian tarafından takip edilen bir yaklaşım oldu. Her ikisi de, yarattıkları yazarlara hayat hikayeleri iliştirmedilerse de, Traven isim değiştirerek, Trevenian ise isim değiştirmeden, farklı tarzda, farklı eserler veren yeni yazarlar yarattılar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Fernando Pessoa
Unvan:
Portekizli Şair ve Ressam
Doğum:
Lizbon, 13 Haziran 1888
Ölüm:
Lizbon, 30 Kasım 1935
Lizbon'da doğdu. Beş yaşındayken, müzik eleştirmeni olan babasını kaybetti. Annesi, Portekiz'in Durban konsolosuyla yeniden evlenince yerleştikleriGüney Afrika'da (1896) tam bir İngiliz eğitimi gördü. 1905'te geri döndüğü Lizbon'da yaşamının sonuna kadar kaldı. Geçimini, İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı ve yalnız yaşadı.

Portekiz modernizminin öncülerinden olan Pessoa, Milton, Shelley, Keats, Poe, Byron, Whitman, Shakespeare, Baudelaire'den etkilenmiş ve ilk şiirlerini, İngilizce olarak, 1905-1908 yılları arasında yazmıştır. 1912'de, ilk şiirlerini "Portekiz 'Rönesans' " hareketinin yayın organı A Aguia dergisinde yayımladığında, simgeci şiirin ve "saudosismo"nun (geçmişe özlem) etkisi altındaydı. Aynı yıllarda, düzyazı metinler (Fausto, Epithalamium, O Marinheiro, Na Floresta do Alheamento, vd.), eleştiri ve denemeler yazdı. 1913'te, fütürist harekette yer aldı ve Sá-Carneiro ile birlikte Portekiz öncü edebiyatını başlatarak, "paulismo" akımını yarattı. 1914 yılında, her şeyi, olabilecek bütün tarzlarda hissetmek için, kendi içinde gücül olarak bulunan farklı yazar kimliklerini aralarında diyaloğa sokarak, onlara yazı aracılığıyla kurmaca bir gerçeklik kazandırdı. Pessoa'nın farklı yazar kimliklerinin yansıması olan bu kökteş şair ve yazarlar Alberto Caeiro, Alvaro de Campos, Ricardo Reis, Bernardo Soares ve Fernando Pessoa'nın kendisidir. Pessoa'nın kendi şiirleri ve kökteş şairleri aracılığıyla yarattığı şiirler Orpheu, Portugal Futurista, Contemporanea, Atena gibi ancak birkaç sayı çıkan dergilerde yayımlandı. "Vatanım Portekiz dilidir" diyen Pessoa ölümünden bir yıl önce, Portekiz tarihinin okültist ve simgeci bir yorumu olan "Mensagem" adlı şiiri yazdı ve Ulusal Propaganda Sekreterliği'nin açtığı yarışmada ödül aldı.

Fernando Pessoa 30 Kasım 1935'te, 47 yaşında, Lizbon'da karaciğer hastalığından öldüğünde pek az tanınıyordu. Sağlığında yayımlanan dört kitabından üçü İngilizce'dir: 35 Sonnets (1918), English Poems I-II ve English Poems III (1921). Portekizce kitap olarak yayımlanan tek eseri Mensagem'dir (1934). Dergilerde kalmış birçok şiir, deneme vb. yazıları vardır. Ardında bıraktığı elyazması fragman sayısı 25-27 bin arasındadır.

Bütün eserleri 1942'de yayımlanmaya başlanmış ve 26 cilde ulaşmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 703 okur beğendi.
  • 1.375 okur okudu.
  • 194 okur okuyor.
  • 3.378 okur okuyacak.
  • 71 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları