Oscar Wilde

Oscar Wilde

Yazar
8.6/10
8.250 Kişi
·
24.490
Okunma
·
2.602
Beğeni
·
53302
Gösterim
Adı:
Oscar Wilde
Unvan:
İrlandalı Oyun Yazarı, Romancı, Kısa Öykücü ve Şair
Doğum:
Dublin, 16 Ekim 1854
Ölüm:
Paris, 30 Kasım 1900
16 Ekim 1854 yılında doğdu, Ünlü cerrah William Wilde'ın oğludur. Dublin'de Trinity College'ta okudu, 1874'te Oxford'a girdi. 1881 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti orada estetik üzerine bir dizi konferans verdi. İlk tiyatro oyunu Vera New York'ta sergilendi. Bir süre Paris'te yaşadı, orada Verlaine ve öbür sembolist şairlerle tanıştı. İngiltere'ye dönünce Mutlu Prens'i (1888) yazdı. Oscar Wilde, 1884 yılında Constance Lloyd'la evlendi. Wilde, İngiltere'de estetizmin ve 'sanat sanat içindir' hareketinin başlıca temsilcisi olmuştur. Wilde, eşcinsellikle suçlanarak iki yıl cezaevinde yatmıştır. Daha sonra Fransa'ya sürgün olarak gitmiş, 30 Kasım 1900 yılında yoksulluk içinde ölmüştür.
Düşes, “Ya sanata ne diyorsun?” diye sordu.
“Bir illettir.”
“Aşk?”
“Yanılsama.”
“Din?”
“İnancın yerini tutan günün modası.”
"Sen kuşkucusun.”
“Hiç de değil. Kuşkuculuk imanın başlangıcıdır.”
“Ya nesin sen öyleyse?”
“Tanımlamak kısıtlamaktır.”
“Bir ipucu ver bana.”
“İp dediğin kopar. Labirentte kaybolabilirsin.”
192 syf.
Dorian Gray ' in Portresi, Oscar Wilde ' nin tek romanı olma özelliğini taşıyor. Ama 10 kitap yazacağına tek bir kitapla 10 kitaba bedel bir etki bırakması onun nasıl bir yazar olduğunu ortaya koyuyor zaten. 1981 yılında basılan Dorian Gray ' in Portresi yayımlandığı dönem büyük tepki görüp, büyük tartışmalara sebep olmuştur. Kitabın yazarı Oscar Wilde " ahlaksızlıkla " suçlanmış, kitap birkaç kere sansüre uğramıştır. Çünkü kitapta eşcinsellik ve hazcılık açıkça işlenip, ahlaksızlık ön plana çıkarılmıştır, o dönemin insanlarına göre.


Oscar Wilde ' nin " Bir ruhun hikayesi " diye tanımladığı kitabı, masum ve saf bir gencin adım adım günaha sürüklenmesini, egosuna yenik düşüp ahlak ve karakter savaşını kaybedişini anlatıyor. Kitap ana karakter Dorian, dostları Basil ve Henry ' i anlatıyor. Oscar Wilde bu karakterler için "
Basil Hallward ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda... " diye bahsediyor.


Dorian tüm ailesini kaybetmiş ama ardlarından büyük bir mirasa sahip olmuş, eğitimli, insanları tekrar döndürüp baktıracak kadar yakışıklı saf bir genç. Fakat kendisine eşcinselliğe varacak kadar büyük bir ilgiyle yaklaşan dostu Basil ' in yaptığı portresi sayesinde güzelliğinin farkına varan ve Basil ' in tanışmasını istemediği Lord Henry ' nin sözlerinin etkisinde kalan kahramanımıza göre dünyada önemli olan tek şey gençlik ve güzelliktir artık. Sonsuza kadar genç ve yakışıklı kalmayı dileyen Dorian bunun için ruhunu şeytana satmaya hazırdır. Dostu Henry ' nin sözlerinin etkisinde kalan Dorian ' a göre zevk ve heyecan hayatın temel taşı olmuştur ve zevk, haz, heyecan kötülüktedir. Zamanla içindeki iyiliği kaybeden Dorian bambaşka bir insan olmuştur. Yaptığı her kötülük portresine yansır. Kitabı okurken dikkat çeken bir noktada dış görünüşün, güzelliğin insanlar üzerinde bir etki bıraktığı. Dorian o kadar yakışıklı ki, böyle birinin kötü olması mümkün değildi topluma göre. Çünkü "çirkin" insanlar sadece kötü olabilir algısına sahibiz ve bu algı bariz bir şekilde bugün bile toplumda fark ediliyor.


Yazar; kitapta alaycı, iğneleyici bir anlatım kullanmış. Henry karakterinden her ne kadar nefret etsem bile dediklerinin doğru olduğunu düşünmekten kendimi alıkoymadım. Henry kelimelerle oynayan, insanları konuştukça etki altında bırakan, oldukça kurnaz bir karakter. Bir zamanlar masum ve saf olan Dorian ' ın her yanlışından sonra artık neler yapabilir, ne kadar ileri gidebilir diye beklerken daha büyük bir yanlışı patlak verdi. Kitapta üzüldüğüm ve en çok sevdiğim karakter ise Dorian ' ın portresi sayesinde kariyerinin dönüm noktasını yaşayan Basil oldu.


Uzun bir aranın ardından inceleme yapma fırsatı bulduğum Dorian Gray ' in Portresi okuduğum en orjinal konuya sahip, akıcı, farklı ve olağanüstü güzel, üstüne uzun süre düşündürecek bir kitaptı. Edebi yönü ve çevirisi de oldukça başarılıydı bana göre. Kitabı okurken Oscar Wilde ' nin ruhunu ve düşüncelerini tüm çıplaklığıyla göreceksiniz. Estetik, din, sanat, güzellik, ego, vicdan, aşk, cinsellik,,, gibi bütün düşüncelerini kitaba aktarmış çünkü. Bu kitabı Ahmet Y/Duvar/ ' nun tavsiyesi ve Seyid Ahmet GÜLTEKİN/Duvar/ ' in incelemesi üzerine okumaya karar verdiğim için, ikisine de teşekkür ederim. Tüm ön yargı ve sığ düşüncelerden arınıp okuyabilecek kişilere bu kitabı tavsiye ederim...
280 syf.
·Puan vermedi
TOPLUMUN AHLAKA AYKIRI SAYDIĞI KİTAPLAR, TOPLUMA KENDİ AYIBINI GÖSTEREN KİTAPLARDIR..

Hedonist yaşam tarzı, estetiğe ve zevke düşkünlüğü ile döneminin en zeki ve entellektüel sanatçılarından biri olan Oscar wilde, katı ve muhafazakar bir devir olan Viktorya çağı ingilteresinde öyle bir kitap yayınladı ki, üzerinde güneş batmayan imparatorluktaki tüm ahlak anlayışı yeniden sorgulandı. Ahlaksızlığı yücelttiği düşünülen kitap yüzünden oscar wilde, başta yüce kraliçe ve sanat camiası olmak üzere tüm britanyada tepki topladı.

KRALİÇE HİÇBİR ŞEYİ AFFETMEZ!

Kitap kurguda “lanet” temasının odağında olduğu gibi aynı zamanda hikayedeki lanetini yazarı oscar wilde’a da bulaştırıyor ve ününe ün servetine servet katmasına karşılık yayınlandığı günden ölümüne dek oscar’ın peşini bırakmıyordu. Haftalık mecmualardaki köşe yazılarında sık sık ingilterenin iki yüzlü ahlak anlayışı ve kraliçeyi dengesiz yönetimine dem vuran ve kraliyetin sinsi gözlerinin radarına giren oscar, dorian gray’in portrei ile kum saatini tersine çeviriyordu. Tahtının ufak bir sarsılmasına dahi katlanayamayan kibirli kraliçe istese bir gecede oscar’ı ortadan kaldırabilirdi, ama oscar’ı efsaneleştirmek yerine zalimce bir yola başvurdu! Oyunlarında ve kitaplarında sık sık bahsettiği gibi gerçek hayatında da muazzam bir ihanete uğrayan oscar Önce reading zindanlarında ( ki burda genelde idam mahkumları kalır) 2 yıllık ağırlaştırılmış kürek cezasını çarptırıldı, önce itibarını servetini ve tüm ailesi, dostları hatta soyadını bile kaybeden oscar, tahliyesinden kısa bir süre sonrada sağlığını kaybetmiş, göç etmek zorunda olduğu paristeki ucuz bir otel odasında beş parasız ve sefil bir halde ölü olarak bulunmuştur.

TIPKI DORİAN GRAY GİBİ HİÇ YAŞLANMAYAN KİTAP!

Yayınlandığı 1890 yılından 2019 yılına kadar kadar tam 139 yıldır popülaritesini hiç kaybetmeyen kitabın değeri yıllar geçtikçe daha çok anlaşılıyor ve gitgide daha da geniş kitlelere yayılıyor.

KİTAP OKURA NE VERİYOR?

Muhteşem bir dil zenginliği ve aforizmalarla dolu olan kitap, harika bir hikaye ve çarpıcı karakterlerle birlikte insan ruhunun karanlığını gün yüzüne çıkarıp benliğimizde baskılanan tutku ve arzularımızın elçiliğini yapıyor. Kendini tatmin etmenin özünde günahların ve kötülüğün olduğu fikrini okuyucuya aşılayan kitap, aynı zamanda bir bedeli olduğu gerçeğini bize hatırlatıyordu.

ŞEYTAN YALNIZCA SUNAR, İNSAN İSTERSE SEÇER. PEKİ AMA ŞEYTAN KİM?

Ruhların şeytana satılıp arzu ve isteklerden daha büyük bedeller ödendiği her hikayedeki gibi bu kitaptaki bütün yollarda yaşanan hazlardan sonra hüsrana çıkıyor. İnsanoğlunun doyumsuzluğunun ne kadar ileri gidebileceğinin gözler önüne serildiği hikayede “kasa her zaman kazanır” deyimini bir kez daha görüyoruz. Oscar kitapta şeytan karakterini sürekli arka planda tutsada, ileri seviye bir zekanın arzularla buluştuğunda yozlaşarak nasıl şeytani bir kimliğe büründüğünü gösteriyor. Ve işin ilginç yanı bunu karaktere hayran bıraktırarak yapıyor. Her ne kadar dorian’a günahlarının bedelini ödeten şeytan olsada onu günah yoluna sokan kişide kitaptaki gerçek şeytan olan kişidir. Yani Lord Henry Wotton... -bana her zaman düşkün olacaksın dorian, çünkü ben senin işlemeye hiçbir zaman cüret edemeyeceğin tüm günahları temsil ediyorum-

SONUÇ..

Oscar wilde kitapla ilgili sık sık şunları söylemiştir; “lord henry dünyanın ben sandığı kişidir. Basil halward ben olduğumu sandığım kişidir. Dorian ise benim olmak istediğim kişidir”
Çağının çok ilerisinde olan ve hala bile o çağa gelmediğimiz kitap her kitap severin kütüphanesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor.
Dip not; fatma çolak çevirisi ile okursanız kitabın ihtişamındaki tada doyamazsınız..
160 syf.
·Puan vermedi
ÇÜNKÜ HERKES ÖLDÜRÜR SEVDİĞİNİ..

Dikkat bu bir kitap değildir!

Ve işte karşınızda insanlık tarihinin yazılmış en kederli en tutkulu ve en derin aşk mektubu.
(de profundis fransızca da derinlerden gelen demektir)
İşin ilginç yanı bu mektupların bir erkek tarafından başka bir erkeğe gönderilmesidir. Eğer bununla ilgili bir ön yargı oluşturduysanız ve ön yargı aşılamaz bir duvar ise kitabı okumanızın hiç gereği yok. Ama hem tarihi bir olaya hemde oscar wilde’ın yüreğinin derinliklerinden gelen muhteşem kelimelerle kağıda dökülmüş, duyguların ihtişamıyla donatılmış ve benim gibi realist bir taş kalpli adamın bile içini sızlatmış bu kitaba kayıtsız kalmak istemiyorsanız derhal Rosa Hakmen çevirisi ile okumaya başlayınız..

——————————————————

Daha önceki Dorian gray’in portresi incelememde oscar wilde için sonun başlangıcı demiştim, de profundis de adeta oscar’ın hayatının son dönem özetini ve finalini anlatıyor.
Lord alfred douglas’a hitaben yazılmış mektuplar 1908 yılında yayımlanmış ama tamamlanmış uzun versiyonu meslektaşı ve yakın dostu olan nobel ödüllü yazar Andre Gide’ın harkulade önsözü ile 1949 yılında kitap olarak piyasaya sürülmüştür.

-READİNG ZİNDANI-

Oscar 1895 yılının kasım ayında ahlaksızlık suçlamasıyla reading cezaevine gönderilmiştir. Reading cezaevi britanyanın genellikle idam mahkumlarının kaldığı ve çok ağır insani şartları olan bir hapishaneydi. Oscar burda döşeksiz tahta yatakta yatıyor, diğer mahkumlarla birlikte tek sıra halinde hergün bir saat avluda yürümesine izin veriliyordu. Mahkumların birbiri ile iletişim kurması yasaktı. Çok az yemek verildiği için mahkumlar sürekli bir açlık içindeydi. Ve yine çok az uyumalarına izin veriliyordu. Ayrıca hijyenik koşullardan ötürü sürekli başta dizanteri olmak üzere hastalığa yakalanıyorlardı. Oscar günde 1800 metre, yirmi dakikada bir beş dakilalık mola ile rampa çıkar gibi her gün altı saat ayak değirmenine bağlanıyordu. Koşullar oscar için öyle kötüydü ki bununla ilgili cezaevi yöneticisi nelson, oscar’ın yakın dostu Robert ross’a aynen şöyle söylemiştir; “ağır koşullara alışkın olmayan her mahkum gibi oscar’da iki sene içinde ölecektir”

—————————————————————

Sofistike bir yazar, şair ve sanatçı olan oscar’a cezaevi koşullarının yanı sıra kaleminden ayrı kalmakta çok koyuyordu. Cezaevi tüzüğü gereği mahkumlara oyun, roman ve makale yazma izni verilmiyordu. Ama mektup yazma izinleri vardı. Sanatını icra edmediği bu dönemde yazdığı mektuplar oscar’a adeta can suyu oluyordu. Hücresinde tek başına kalan oscar’a hergün mürekkep, kalem ve kağıt veriliyordu, çok sıkı incelemelerden sonra cezaevi kurallarına uygunsa, mektupları dostu robert ross’a teslim ediliyordu.
Şahsi kanaatim ve yaptığım araştırmalar robert ross’un pek güvenilir biri olmadığını gösteriyor, zira bazı kaynaklara göre mektuplar hiçbir zaman lord alfred douglas’a ulaştırılmadı. 1908 yılında mektupların derlenip ross tarafından kitaplaştırılması da rober ross’un mektuplardan ticari bir fayda sağladığını gösteriyor..

PEKİ NE VAR BU MEKTUPLARDA?

Oscar’ın douglas’a duyduğu aşkın ve tutkunun zamanla nasıl acıya ve ızdıraba döndüğünü görüyoruz genel olarak.
Hedonist yaşam tarzını sanatına sürekli karıştıran oscar, ki bunu zaman zaman okuyucuyu ve izleyiciyi eğlendirerek yapmıştır, bu sefer bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. İçindeki sanat aşkıyla değil bulunduğu koşulların çaresizliği ile, yüreğindeki saf üzüntüyle yazıyordu.
Gerçi her ne kadar yazdıkları gerçek hisleri ve yaşamının dramatik kesitleride olsa, bunu herzamanki muhteşem cümleleriyle kağıda döküyordu. Mektuplar acısını ve üzüntüsünü yansıtan oscar, mektuplar ve kitaptaki sayfalar ilerledikçe bizlere hayatının son demindeki olgunluğu ve dinginliği gösteriyor, tüm uçarı yönlerini kaybettiğini ve başına gelenlerin kaderin cilvesi bağlayan duruş gösteriyor, hatta cezaevi sonrası mütevazi hayallerini yansıtmayı ihmal etmiyordu.

-LORD ALFRED DOUGLAS-

Dougslas’a duyduğu büyük aşkın onda yarattığı depremi ve duyduğu acıyı yazan oscar, aynı zamanda douglas’a sık sık sitem etmeyide ihmal etmiyor, ve ne kadar seviyesiz, kötü kalpli ve bencil biri olduğunuda haykırıyor. Hayatının en büyük talihsizliği olduğunu, ilişki içinde sürekli iç sesinin kendisine “ondan kurtulmalıyım” dediğini hatırlatıyordu. Oscar Kitabın bir bölümünde douglas için şu ifadeleri kullanmıştır; “iki kişinin birbirini anlayarak buluşabileceği seviye en alt noktadır. Biz seninle bataklıkda buluşabiliyorduk”
Peki bu kadar zeki biri olan oscar nasıl bu hale geldi?
Çünkü ona duyduğu sevgi ve aşk hem çok derindi hemde tüm şımarıklığı ve kayıtsızlığına rağmen douglas her seferinde oscar’ı bir şekilde hayatında tutmakta ısrar ediyordu.
Ama bu ısrar oscar’ın hayatına mal oldu.

-FİNAL-

Oscar yaşadığı süreçten öyle etkilendi ki, reading zindanı baladı kitabında da bu etkinin izlerini görmek mümkün.
Oscar’ın cezaevi anılarına ilişkin, bir hücrede Dante’nin kitabını bulduğunda, beni en çok etkileyen ironik sözlerinden biride şu oldu; “florentine’in yüzyıllar önce sürgünde çektiği acının, bugünki bir cezaevinde sıradan bir mahkumun acısını hafifletmesi bana tuhaf ve hoş göründü”

Ayrıca oscar’ın tahliyesinden kısa bir süre sonra hapis yasası ile değiştirilen cezaevi koşullarıda oscar için büyük talihsizlikti.

Cezaevine giden süreci, ordaki kasveti, çektiği acıları, duygularının nasıl yıprandığını, ruhunun derinliklerinde yanan ateşi ve başına gelen tüm felaketleri, nasıl olgunlukla dinginliğe çevirdiğini ve tüm yıkıntıların arasından böylesine büyüleyici bir eserin nasıl çıktığını görmek istiyorsanız kitabı okuma listenize ekleyiniz.

KESİNLİKLE MUTLULUK DEĞİL İSTEDİĞİM. SADECE ZEVK! ÇÜNKÜ İNSAN HER ZAMAN EN TRAJİK OLANI İSTEMELİ!!
272 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Düşünsene bir; ölüyorsun ve ardından yine sabah oluyor, güneş yeniden bütün ihtişamıyla yine doğuyor. Hadi bu doğanın kanunu belki ölüm insanın zoruna gitmez ancak korkuyorum. Ya her bahar tazelenen tabiata ne demeli, yeniden açan çiçeklere, yeşile boyanan ormanlara, tohumları çatlatan filizlere; haksızlık değil mi Lord Henry? Biz günden güne yaşlanırken, haksızlık değil mi?

“Ne hazin! Ben yaşlanıp çirkin ve iğrenç bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Yaşı şu haziran gününde sabitlenecek; bir gün bile yaşlanmayacak... Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!” (Alıntı #40915500 )

İngiltere’nin aşırı haz düşkünü ve çağın “züppesi” olan Dorian Gray’in şatafatlı, iğrenç yaşam öyküsünün konu edildiği eser “hedonizm” yancısı karakterlerle güçlendirilmiş, döneminin en parlak yarı felsefe ve bol aforizmalı kurgu romanıdır. “Yazılış amacı ise Oscar Wilde’in üzerinde olan sen roman yazamazsın baskısıydı. Romanın oluşmasının en nice etkeninden birisi de bu baskıydı.”

Konformizmin ve hedonizmin yaşam tarzı olmadığı bir dönemde bazı modern felsefe kuramlarını da içine alarak kendi dönemi ve kendi döneminden sonrasının bir eleştirisidir. Kötülüğün ve iyiliğin hedef alındığı ve kronolojisine inilip; topluma ahlaki darbe vurmuş geçmiş kişilerden örnekler vererek Yunanlılardan başlayıp kendi zamanın öncesine kadar getirmiştir.

“...insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar da hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.” (Alıntı #40827168 )

Dönemin rezilliği ve sınıflar arasındaki vicdan farklılıkları apaçık belli oluyorken “köylü milletin efendisidir,” sözünün değerini bir kez daha kanıtlamış bulmaktayız. Dorian Gray’in yansıttığı kişilik dönemin en aydın kişiliğidir. Hatta Avrupalı’nın da Avrupalısı desek abartmış olmayız. Türk Edebiyatı’nda böyle bir züppenin karşılığı ise kesinlikle yoktur. Ancak medeniyet dediğimiz kültürün olduğu ve ahlaki değerin yerle bir edildiği bir toplumda bu tarz bir karakterle karşılaşmamız ise mümkündür.

İyi görünüşe aldanırız. #Horatius
Dorian Gray’in uzun yaşama arzusu günümüz döneminde anti aging kelime karşılığına denk gelmektedir. Bu uzun yaşama arzusu ise kurguda Tanrı’dan öç alma duygusunu okura vermektedir. Gray’in tapılacak kişi olacak kadar albenisinin varlığı, çevresindeki herkesi kaosun ortasına çekmesi ve içten içe ruhunun yanıp kül olmasını sağlamadaki başarıları ise Oscar Wilde’in yaşadığı döneme olan isteksizliği olarak görüyorum.

“İnsanoğlu kendini fazla ciddiye alıyor. İnsanlık tarihinde işlenen ilk günah budur. Mağara insanı gülmeyi bilseydi, tarih çok daha farklı gelişirdi.” (Alıntı #40823873 )

Kitap içerisinde belirtilmeyen üç ana bölümün olduğunu düşünmekteyim; Dorain Gray’in gençlik pazarlığı, Dorian Gray’in gençlik kazanımı ve Sibly Vane, son olarak ise James Vane ile güzelliğin, gençliğin getirdiği onarılamaz hatalar…

Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan… Çevirisi sorunsuz, ancak 2018 yılı basımlı olduğundan dolayı sanki sayfa kaliteleri düşürülmüş gibi geldi. Çok rahat bir şekilde esniyor ve alıntıları çizdiğim zaman sayfa inceliğinden dolayı arka tarafında bariz bir mürekkep izi çıkıyor. Bu yayınevinden beklemeyeceğim bir işti, şaşırdım ve üzüldüm.

Romanın özetini Azra Kohen’in bir kitabında geçen güzellik tanımıyla özetlersek sanırım hata etmemiş oluruz; “İlkelliğin torpiliydi bu: Güzellik. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden,öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şey bedeninin her tarafını sarmıştı.”

Sözün özü; kitap kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesi. Sayın Wilde’nin en tecrübesinden faydalanmalı, Lord Henry’den hayat görüşlerini öğrenmeli, Basil ile tanışıp dostluğun ne demek olduğunu anlamalı ve Dorian Gray gibi dostlarınızdan uzak durmalısınız.

Sevgi ile kalın.
56 syf.
·10/10
Çocuk kitabıymış bu, çocuklar için yazılmış... İnceleme metni girmeye geldiğimde öğrendim bunu. Okurken içimden "Tam çocuklara okunacak kadar 'güzel' öyküler." demiştim. Bu girişim yanlış anlaşılmasın sakın! Alın okuyun, gerçekten harika bir kitap. Okurken sürekli alıntılama yapasım gelip durdu.
Kitap öyküler bütününden oluşuyor. En uzun öykümüz bile 15 sayfa yoktur sanırım. Alıntılara bakarken başka bir baskısının 250 sayfa civarında olduğunu gördüm; oysa benim baskım 50 sayfaydı. Keşke uzun hali olduğunu daha önce fark etseymişim diyorum. Her biri birbirinden güzel öykülerdi.
kitaba adını veren mutlu prens öyküsünden çok, 'bülbül ve gül' ile 'vefalı dost' öyküsünü sevdim. Bana göre 5 öykü içerisinde gerçekten dikkat çekiyorlar.

Gerçek hayat da öyledir çünkü...

Siz başkasının mutluluğu için hayatınızı verseniz bile o mutluluk kaynağına hevesini kaybedince sizi bir köşeye atabilir.

Veyahut dost sandığınız, siz fedakarlık yaparken sadece kendi çıkarlarını düşünen tilkiler yok mudur şu hayatta?

Ben kitabı gerçekten çok sevdim. Dediğim gibi keşke elimde uzun hali olsaymış. Okurken zevk alacağınız bir kitap bana sorarsanız. Tavsiye ederim,

Keyifli okumalar ^-^
192 syf.
        Bilemedim bu yazdıklarım incelemeden sayılır mı Dostlar? Sadece hissettiğimi yazmak istedim, belki içsel bir hesaplaşmaydı benimkisi;
        Dorian’ ın portresi gibi değil mi zaten hayatımız? Farklı pencerelerden bakarak farklı yorumlar yapıla bilinir bu güzel romana. Lakin okuduğumda bana hep kendi portremi düşündürdü..
Kâinatın sahibi bizlere öyle güzel ve öyle kusursuz bir portre ile göndermiş ki bu fani dünya ya! Bize de bu portreyi Baki Âlem’ e kadar en az kirlenme ile geri götürmek düşer. Dorian’ ın portresi misali Yaradanın vermiş olduğu aklı, iradeyi, vicdanı, merhameti, şefkati ve daha sayamadığımız bir sürü insani vasıfları emredilen şekliyle yaşamadığımız veya yerine getirmediğimiz, her anında biraz daha kirleniyor, biraz daha bozuluyor portremiz. Üstelik Yaradanın affından başka hiçbir şey silmiyor bu portremizde oluşan kirlilik ve bozulmayı.
         Mevla’m bizleri Dorian’ ın düştüğü durumlara düşürmesin ve portremizi gerçek sahibimize götürebileceğimiz en güzel hali ile götürmeyi nasip eylesin inşallah. Gerçekten de okunası olağan üstü güzellikte bir şaheser, iyi okumalar diliyorum Dostlar…
97 syf.
·3 günde·10/10
Oscar Wilde'ın okuduğum 3. kitabı olduğu için öncelikle yazardan ve yazarın hayat görüşünden bahsetmek istiyorum, çünkü hakkında artık oturmuş düşüncelere sahibim. Daha sonra ise, bir senaryo olan "Önemsiz Bir Kadın" isimli bu kitaptan ve kitabın konusundan bahsedeceğim.

O'Flahertie Wills Wilde - bildiğimiz adıyla Oscar Wilde - edebi hayatına şiirler yazarak başlamıştır. Yazdığı ilk şiirler dönemin eleştirmenleri tarafından "zehirli mantar" ve "parazit" gibi ifadelerle tanımlanmıştır. Bunun sebebi, hiç kuşkusuz onun feminen görüntüsü ve aşk kavramının diğer şairlerden biraz daha farklı olmasıdır...

Bütün eleştirilere karşın, ün kazanmaya devam eden Wilde, giyim tarzı ve yazdıkları sebebiyle 1895 yılında "ahlaksızlık suçlamasıyla" hapis cezasına çarptırılır. Yazarın hapse girmesinin ardından çocukları soyadlarını değiştirir ve bu durum yazarı oldukça sarsar. Fakat Oscar Wilde bile hapisten çıktıktan sonra Sebastian Melmoth takma adını kullanmak zorunda kalır... O dönemin toplum baskısının ne kadar güçlü olduğunu rahatlıkla görmüş olduğunuzu düşünüyorum. Bu noktada birkaç soru sormak gerekir:

-Ahlak nedir?

-Ahlak, genel bir tabir midir, kişiden kişiye değişiklik gösterir mi?

-Ahlaki değerlerimizi kim belirlemektedir?

-Ahlak kavramı, toplumdan topluma değişen bir olgu mudur?

-Ahlak kavramı zamanla değişen bir olgu mudur?

-"Ahlaksız" olarak nitelediğimiz kişilerin ahlaksız olduğuna kim karar vermektedir?

İşte Oscar Wilde'ın hayatı boyunca karşı olduğu olay da tam olarak budur. Belirsizliklerle dolu olan ve binbir rengin olduğu dünyada, hangi rengin siyah hangi rengin yeşil olduğunu kim belirlemektedir? Tanımlamaları kim yapmaktadır? İsimleri kim vermektedir?

Oscar Wilde, hayatımda okuduğum en iyi romanlardan biri olan Dorian Gray'in Portresi'nde "TANIMLAMAK, SINIRLAMAKTIR." demektedir. Adeta iki kelimeden oluşan bir hayat felsefesidir bu cümle aslında. Yıllarca üzerine düşünülebilecek ölçüde güzel bir cümledir. Hayatımızda neleri tanımladığımızı ve neden o tanımların dışarısına çıkamadığımızı iyi düşünün. Bizi kim kısıtlıyor? Kim bizi tanımlayarak sınırlıyor? Sınırların ötesine neden geçemiyoruz?

Oscar Wilde biz daha bunları düşünürken bir adım daha ileri giderek, insanın dahi kendisini tanıyamayacağını ifade ediyor. Diyor ki: "Yalnızca sığ insanlar kendilerini tanır." İnsan bile kendi tanımını yapamazken hangi davranışlarımızın ahlaki, hangi davranışlarımızın ahlak dışı olduğuna nasıl karar verilebilir?

Şu dünyada bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Hep bilmek ve öğrenmek uğruna amansızca çaba gösteriyoruz. Bilinmezlerle dolu olan dünyayı, tanımlamak, dolayısıyla anlamak istiyoruz. Fakat bunu yaparken, eğlenmeyi ve mutlu olmayı unutuyoruz. Bu noktada Wilde diyor ki: “Bilmek her şeyin sonu olur. Çekici olan bilememektir. Sis her şeye harika bir güzellik katar."

İşte Oscar Wilde böyle bir yazardır. Tanımlama yapmaktan nefret eder; fakat eserlerinde bolca genellemeler yaparak tepki toplamaktan çekinmez. Aslında genelleme yapmak da bir nevi kısıtlamak, sınırlamaktır. Fakat Wilde öyle düşünmüyor olacak ki, eserlerinde tanım yapmaktansa insanları kabul etmeyecekleri genellemelerin içerisine sokmayı tercih etmiştir.

Nihayet kitaba gelecek olursak, yukarıda da belirttiğim gibi, kitap bir senaryo eseri. Roman olmadığı için okuması biraz daha zor ve zahmetli. Fakat konuya hakim olduktan sonra gayet akıcı bir şekilde ilerliyor. TRT tarafından eserin 1 saatlik seslendirmesi de internette mevcut. Ben dinlerken çok sıkıldım; ama ilgisi olanlar bakabilir.

Oscar Wilde, Önemsiz Bir Kadın isimli bu senaryosunda, Victoria Devri'nde insanların verdiği klasik davetlerden birine konuk ediyor bizi. Tabii Wilde bolca toplumun ikiyüzlülüğünü ve hiyerarşik düzenini eleştiriyor. Konu, oldukça basit ve Yeşilçam filmi havasında. Hatta Yeşilçam'ın da bu eserden bir hayli etkilendiğini düşünüyorum. Okuduğunuzda gözünüzden kaçmayacak detaylar olduğunu göreceksiniz.

Aslında kitabı başladığım gün bitirdim; ama içerisindeki aforizmalar o kadar muazzamdı ki, peş peşe 20 alıntı paylaşmaktansa, 2 gün daha beklemeyi tercih ettim. Çünkü aforizmaları hepinizin görmesini istedim...

Oscar Wilde'ın acımasız genellemelerine kulak asmayacak ve onu 150 yıl önce yaşamış bir "ahlaksız" olarak görmeyecekseniz, mutlaka okumalısınız.
230 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Bu roman söylenecek her övgüyü sonuna kadar hak ediyor. Hayatımda okuduğum en derin, en etkileyici romanlardan biriydi. İnanılmaz gizemler barındıran, uçurumların ucunda sallanan bir uçurtma gibi söylenen sözler sizi ciddi anlamda sarsıyor. Sarsmaktan öte aslında alt üst ediyor. 1890 baskısında gördüğü tepkilerden dolayı, 1891'de basılan versiyonda bıçağın ucunu törpülemiş ama görüşlerinden asla vazgeçmemiştir.

Temposu hiç düşmeyen sürekli sizin ilginizi ayakta tutan bir roman. Yazarın yaşantısıyla çok önemli bağlantıların bulunduğu romanda yapılan bir portre resmin Dorian Gray'in hayatını nasıl baştan aşağıya değiştirdiğini görüyoruz. Yazar fazla ironi kullanmadan direk okura verilmek isteneni vermiştir. Ancak anlatımlarındaki derinliğin portre ile bağlantılı olması ve olayların bu portre etrafında dönmesi sizi sürükleyen unsurlardan biri olacaktır. Portre Dorian Gray'in ruhu gibi değişecek midir? Yoksa portre Dorian Gray'i değiştiriyor mudur? Acaba Bay Dorian Gray'in gerçek yüzü portreye yansıyacak mıdır? Bütün bunların cevabını romanın sonunda ve romanın her köşesinde bulacağınıza eminim.

Şiirleri, kısa öyküleri, oyunları ve tek romanıyla edebiyat dünyasına damgasını vurmuş bir yazarın 46 yaşında Paris'te bir otel odasında ölmesi oldukça üzücüdür. Lakin geride bıraktığı eserleri onu fazlasıyla ölümsüzleştirmiştir. Bu dünyadan bir Oscar Wilde geçmiştir dememiz sanırım ona duyacağımız saygının en büyük ifadesi olacaktır. Son olarak yazarlar yaşantıları ve tercihleri ile değil, vermiş olduğu sanat eserleriyle hatırlanmalıdır.
280 syf.
ARTIK, EN SIRADAN ÇİÇEĞİN AÇMASI İÇİN BİLE DÜNYANIN ŞİDDETLİ DOĞUM SANCILARI ÇEKMESİ GEREKİYOR...

(İlk kısımda anlatılanlar yarı gerçektir.)

1890 yılı FA Cup finalinde Blackburn Rovers ile Sheffield Wednesday takımları karşılaşmaktadır. Maç bitince Kraliçe Victoria saraya dönmüş beş çayını yudumluyordu. Güneşli bir Londra akşamüstüydü. Kapı vuruldu ve içeri Heinrich girdi:
''Kraliçem, Engels'in manifestosundan daha büyük bir problemle karşı karşıya olabiliriz.''
Kraliçe: ''Nedir sorun Heinrich?''
Heinrich sıkıntılı bir ifadeden kurtularak elindeki Lippincott's Monthly Magazine adlı dergiyi kraliçeye uzattı: ''Wilde efendim. Yaklaşık 1 yıl önce parçalar halinde yayınladığı eserin tamamını yayınlatmış, Birleşik Amerika'da şu an bu tefrikayı okuyor.''
Kraliçe kendinden emin bir şekilde Heinrich'in bu anlamsız yüz ifadesinden sorunun ne derece büyük olduğunu anlamaya çalışıyordu: ''Sen okudun mu içeriğini?''
Heinrich yüzünü buruşturarak ''deli saçması, bir erkek bir erkeği nasıl sever efendim''
Kraliçe belirsiz bir gülümseme ile ''zerafet Heinrich, bunun cinsiyet ile ilgisi yoktur, bana kalırsa da erkek kadından, kadın da erkekten hoşlanmalı, eseri okuyup bununla alakalı ne yapacağımızı sana bildiririm, şimdi çıkabilirsin.''

Kraliçe 2 gün boyunca bu eseri okudu ve aldığı edebi keyiften ötürü kendini yenilenmiş hissediyordu. Wilde'ı saraya çağırtıp iki kelam etmenin hazzını duyumsadı içinde. Sonra kendi ismiyle anılan Victoria devrinin katılıklarını ve bu katılıkların kendinden doğduğunu anımsadı. Yüzünü buruşturdu, 50 yıldan beri sürdürdüğü kraliçeliği ilk kez bu kadar ağır geldi. Dünyanın en güçlü devletlerinden birini yönetiyordu, sömürgelerle birlikte dünyanın yarısı neredeyse ona aitti. Yine de hayatın sınırı bu saray kadardı.

''Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır.'' Bu kısmın özellikle altını çizmişti. (Durkheim'in ileride savunacağı ''sapma teorisi''ne ışık tutar bu alıntı) Buckingham Sarayı'ndan Londra'nın o büyülü atmosferine göz gezdirirken bile binlerce ayıp çarpmıştı gözüne. Ölümü düşünen insanın aldığı nefes bile onu taşırmış kulağına dedi. Sonra Wilde'a güldü içinden, Lord Henry'nin bilgeliği kendisine de bulaşmış olmalıydı.

Heinrich'i çağırttı. Girer girmez yine yüzündeki endişeli ifade karşıladı onu. Arada sırada yükselen nefesi sinirlerinin yerinden oynadığını da gösteriyordu. Kraliçe Victoria kendisinden hiç beklenmeyecek bir tevazu ile toplumun bu kitaba karşı nasıl tepki vereceğini beklemeyi önerdi. Heinrich şaşırmıştı, demokrasinin ayak seslerini duyar gibi olmuştu bu cümlelerde. Şaşırarak, ''nasıl olur efendim, toplumdaki düzeni bozmak istiyor. Soylu, zengin ve kendince bilge olması bu yaptığı hadsizliği kapatmaz. Düpedüz başkaldırı bu!''
Kraliçe, Heinrich'in bu saygısızca ileri atılışına normalde kızmaz, hatta onunla çene çalıp görüşlerini almak isterdi ancak bu kez öyle olmadı. Sinirlendi ve ayağa kalkarak, ''sana ne diyorsam onu yapacaksın sersem, basit taşralı kafanla anlamayacağın işlere burnunu sokma!'' Heinrich sersemlemişti, çünkü tam olarak bunun için bulunuyordu sarayda. Görüş bildirmekti işi. Yine de tüm saygısıyla çekildi kraliçenin huzurundan.

Aylar geçti, o zamanlar Osmanlı Devleti ve Rusya'nın iç işleri ile alakalı meseleler kraliçe Victoria'nın mesaisini alıyordu. Ne Engels ne de Wilde alaka sınırlarının dışına çıkmıştı çoktan. Dorian Gray'in etkisi de sönmüş olmalıydı. Heinrich ya da bir başkası bununla alakalı havadis getirmez olmuştu. İçten içe mutluluk duyuyordu bundan. Sanatın yaşamın önüne geçmiş olması ve onu taklitten payının bu kadar yüksek olması onu fazlasıyla memnun etmişti. Ta ki Londra ve çevresinde artan skandallar, olaylar onun keyfini kaçırana dek. Artık her sokak başında Dorian Gray'in yarattığı etki konuşuluyordu. Erkek erkeği sevebilirdi, kadın da kadını, sonra romanın içeriğinde yazılanlar tam bir düşünce devrimine denkti. Kendisi de etkilenmemiş miydi o nitelikli aforizmalardan. Lord Henry'nin dilinden dökülenlerin altını çizmemiş miydi? Kaçınılmazdı bu etki! Kraliçe Victoria'dan önce sarayın diğer gediklileri harekete geçmişti Wilde'a karşı. Davalar, skandallar birbirini kovaladı. İnsanlarının edebiyata bakışları, içinde yaşadıkları dünyayı, - özellikle cinsellik ve erkeklikle ilgili olarak - algılama ve anlama biçimlerinin değişmesine yol açmıştı bu eser. Wilde'ın cezalandırılması gerekiyordu. Yarım asırdır yönetmiş olduğu İngiltere'de böyle bir değişimin önü kesilmeliydi. Birçok yazar ve soylu, Wilde'ın eserinden çok kişiliğini övüyordu. Onlara göre ''Wilde iyi biriydi ancak iyi bir yazar değildi.'' Kişiliğine göre cezai yaptırımda indirime gidilmeliydi. Ancak bu savunu, iyi anlamda değil tam anlamıyla Oscar'ın hayatını değiştiren, edebi anlamda yolunu çizdiren bir dönüm noktasıydı.

Reading zindanlarında bir hücre ayrılmıştı çoktan ona. Kendisini ressam Basil'in içine gizlemeyi başaramamıştı. Yaşamı aşıp kendi sınırlarını çizen insanların arasında farklı fikirleriyle birlikte ezildi. Kabul görmekten veyahut saygıdan öte cezai yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Yaşam mı sanatı taklit ediyor, yoksa sanat mı yaşamı bilemiyorum tek bildiğim insanların dünyada yarattığı dalga Wilde da dahil herkesi yuttu. ''Ben bütün dehamı yaşamıma harcadım; eserlerime yalnızca yeteneğimi harcadım'' diyen yazarın bir portreye yansıttığı yaşamı, birinin elinde fırça diğerinin elinde ise kalem. Sonu ölüm olan yaşamın içinde çiğnenen fikirler, düşünceler.

Her şey tehlikeli, sevgili dostum...
...Öyle olmasaydı, hayat yaşamaya değmezdi.

Öyle mi gerçekten? Hayat tehlikeli olduğu için mi cazip Wilde! Pragmatik yanımızı çağdaş kılan en yüce görüş bu mudur? Hiç sanmıyorum. Çünkü mevcut duruma bakınca tehlikeden çıkamaz oluşumuzu resmediyor dünya. Her daim insan eliyle nasıl daha çok insan ölür bunun deneyi içerisindeyiz. Sığamadığımız dünyanın içine saniyede 4.1 insan gelirken 2.2'si ise gidiyor. Aradaki dengeyi sağlamak adına muazzam tehlikeler atlatıyoruz.

Roman kısaca kendisi yerine tuvaldeki portresinin yaşlanması dileyen ve bu dileği gerçekleşince yoldan çıkıp yozlaşan haz ve güzellik tutkunu yakışıklı bir adamın öyküsünü anlatır. Ancak bu haliyle dışarıdan sıkıcı ve sığ bir konusu olduğu aşikar. Bu romanı özel kılan içerisinde barındırdığı diyaloglar, zincirleme işlenen suç örgüsü, bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim'ler, iç monologlar, suç ve cezanın yeryüzüne roman anlamında ikinci inişi. Sadece bununla sınırlı olsa iyi romanın etkisi. Yayınlandıktan sonra insanların edebi bakışlarına ve yaşayışlarında bıraktığı etki. Tesire bir bakın. Sizce sadece anlatılanlar mı tetiklemiş bu insanları yoksa anlatılanın anlatılış şekli mi? Cidden büyüleyici bir anlatımı var Wilde'ın.

Her bir sayfası kıymetli, betimlemesiyle, iç monologlarıyla, hayat hakkında atılıp tutulan o kıymetli öngörüleriyle, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sına selam çakan harikulade bir kitap okudum. Basil'in portresi nasıl bir portreden fazlası ise, Wilde'ın romanı da bir romandan fazlası. Kitabın 3/2'sini alıntı niyetine buraya koyabilirsiniz. Kitabı öneren arkadaşıma da ayrıca teşekkür ederim.

https://www.youtube.com/watch?v=Zg7Qx6-s__c
280 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Neydi şimdi bu?!!

Ruhunu şeytana satmanın hikayesi mi?
Gümbür gümbür haykıran bir egonun sesi mi?
Güzelliğin manifestosu mu yoksa?
Sevgiye hasret..sevgiye susuz bir insanın muazzam değişimi mi?

Hani..ruhunuzun bir yerinde iğne ucu kadar bir nokta vardır ya, simsiyah..
Hani yok saydığımız, kabullenmek istemediğimiz..
Hani büyüdüğü zaman, benliğimizi tamamıyla yutacağını çok iyi bildiğimiz..
Insanoğluna bahşedilmiş en eski remizdir belki de.

Işte o noktada başlıyor her şey..
Günaha koşar gibi son hızla yayılıyor.
Okudukça, içine girdikçe satırların, bazen şeytanın bile masum olduğunu düşünüyorum.
Yaşlanan, çirkinleşen, şeytanlaşan bir portrenin gözlerinden alev alev baktığını hissediyorum zaman zaman..

Sevgiye açlık ve sonsuz bir egonun içerisinde, güzellik kadar çirkinliği de iliklerime kadar hissediyorum.
Ki güzellik, en kadim maskedir aslında.
Aşkın bile gözde başladığına inanan ben, güzelliğin de bir çeşit büyü olduğuna inanıyorum.

Önce hasret, sonra çabalayış,sonra vazgeçiş ..Işıltılı bir tenin altında buz gibi bir soğukluk ve göz kamaştıran ama zerre kadar kokusu olmayan bir yapma çiçek kandırmacası..

Basil iyiliği,
Lord Henrry kötülüğü,
Ve Dorian da muazzam egosuyla insanı temsil ediyor diye düşünüyorum.

Hissetmenin günahını tatmış, susmanin vurdumduymazligini soluyan, içinde gümbürdeyen şelaleye kafa tutan..
Ki insanın duygularını bastırması, görünüşte bir savunma mekanizması gibi gelse de, başka biri gibi davranmaya, ürkütücü ve ağır bir sona doğru götürür bizi.
Yorgun düşeriz.
Eksik kalırız.
Kendimiz olamayız.

Hatalarımız hata değildir artık.
Sevgimiz de sevgi değildir, içi boşalmıştır.
Öyle bir ego kaplamıştır ki bizi ; şeytan görse kıskanır..

Ruhunu arayan mı?
Ruhunu kaybeden mi?
Ruhunu satan mı?

Boşuna değil Dorian 'ın ,portresini saklaması ve yüreğini kabartan öfkesi aslında.

Neydi şimdi bu?!!
Güzelliğin manifestosu mu?
Belki de söylendiği gibi, terazi burcunun el kitabı olma niteliğinde.
Olay estetizm çünkü.
Söyle ki; edebiyat, güzel sanatlar, müzik ve diğer sanatlar için estetik değerlerin, sosyal-politik temalardan daha fazla önemini vurgulayan bir entelektüel ve sanat hareketidir kendisi.

Yani bir nevi kalple düşünebilme becerisi.
Güzele vurgun,
Güzele sevdalı,
Ortayı tutturamayanlarin, yaşamı beste kabul edenlerin hikayesi.

GÜZELLİĞİ, GÜZEL OLANI, GÜZELLİĞİN ŞİDDETİYLE ÖLÇENLERİN..

Okudukça, ne kadar az okuduğumu hissetiren kitaplardan biri,belki de en güzeliydi.

Bir otel odasında, sefillik ve açlık içerisinde, kalemi kendini yok etmiş bir yazardır Oscar Wilde.
Yazdığı her cümleyle büyüleyen..

- Işte bu..
- Tam da bu!!
dedim defalarda..

Evet bu..
Ruhunu şeytana satmanın hikayesi..
Güzelliğin manifestosu!



Keyifli okumalar..:)

Yazarın biyografisi

Adı:
Oscar Wilde
Unvan:
İrlandalı Oyun Yazarı, Romancı, Kısa Öykücü ve Şair
Doğum:
Dublin, 16 Ekim 1854
Ölüm:
Paris, 30 Kasım 1900
16 Ekim 1854 yılında doğdu, Ünlü cerrah William Wilde'ın oğludur. Dublin'de Trinity College'ta okudu, 1874'te Oxford'a girdi. 1881 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti orada estetik üzerine bir dizi konferans verdi. İlk tiyatro oyunu Vera New York'ta sergilendi. Bir süre Paris'te yaşadı, orada Verlaine ve öbür sembolist şairlerle tanıştı. İngiltere'ye dönünce Mutlu Prens'i (1888) yazdı. Oscar Wilde, 1884 yılında Constance Lloyd'la evlendi. Wilde, İngiltere'de estetizmin ve 'sanat sanat içindir' hareketinin başlıca temsilcisi olmuştur. Wilde, eşcinsellikle suçlanarak iki yıl cezaevinde yatmıştır. Daha sonra Fransa'ya sürgün olarak gitmiş, 30 Kasım 1900 yılında yoksulluk içinde ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 2.602 okur beğendi.
  • 24.490 okur okudu.
  • 951 okur okuyor.
  • 13.287 okur okuyacak.
  • 327 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları