Oscar Wilde

Oscar Wilde

Yazar
8.6/10
15,7bin Kişi
·
46,4bin
Okunma
·
3.789
Beğeni
·
80,7bin
Gösterim
Adı:
Oscar Wilde
Unvan:
İrlandalı Oyun Yazarı, Romancı, Kısa Öykücü ve Şair
Doğum:
Dublin, 16 Ekim 1854
Ölüm:
Paris, 30 Kasım 1900
16 Ekim 1854 yılında doğdu, Ünlü cerrah William Wilde'ın oğludur. Dublin'de Trinity College'ta okudu, 1874'te Oxford'a girdi. 1881 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti orada estetik üzerine bir dizi konferans verdi. İlk tiyatro oyunu Vera New York'ta sergilendi. Bir süre Paris'te yaşadı, orada Verlaine ve öbür sembolist şairlerle tanıştı. İngiltere'ye dönünce Mutlu Prens'i (1888) yazdı. Oscar Wilde, 1884 yılında Constance Lloyd'la evlendi. Wilde, İngiltere'de estetizmin ve 'sanat sanat içindir' hareketinin başlıca temsilcisi olmuştur. Wilde, eşcinsellikle suçlanarak iki yıl cezaevinde yatmıştır. Daha sonra Fransa'ya sürgün olarak gitmiş, 30 Kasım 1900 yılında yoksulluk içinde ölmüştür.
Düşes, “Ya sanata ne diyorsun?” diye sordu.
“Bir illettir.”
“Aşk?”
“Yanılsama.”
“Din?”
“İnancın yerini tutan günün modası.”
"Sen kuşkucusun.”
“Hiç de değil. Kuşkuculuk imanın başlangıcıdır.”
“Ya nesin sen öyleyse?”
“Tanımlamak kısıtlamaktır.”
“Bir ipucu ver bana.”
“İp dediğin kopar. Labirentte kaybolabilirsin.”
192 syf.
Dorian Gray ' in Portresi, Oscar Wilde ' nin tek romanı olma özelliğini taşıyor. Ama 10 kitap yazacağına tek bir kitapla 10 kitaba bedel bir etki bırakması onun nasıl bir yazar olduğunu ortaya koyuyor zaten. 1981 yılında basılan Dorian Gray ' in Portresi yayımlandığı dönem büyük tepki görüp, büyük tartışmalara sebep olmuştur. Kitabın yazarı Oscar Wilde " ahlaksızlıkla " suçlanmış, kitap birkaç kere sansüre uğramıştır. Çünkü kitapta eşcinsellik ve hazcılık açıkça işlenip, ahlaksızlık ön plana çıkarılmıştır, o dönemin insanlarına göre.


Oscar Wilde ' nin " Bir ruhun hikayesi " diye tanımladığı kitabı, masum ve saf bir gencin adım adım günaha sürüklenmesini, egosuna yenik düşüp ahlak ve karakter savaşını kaybedişini anlatıyor. Kitap ana karakter Dorian, dostları Basil ve Henry ' i anlatıyor. Oscar Wilde bu karakterler için "
Basil Hallward ben olduğumu sandığım kişidir; Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda... " diye bahsediyor.


Dorian tüm ailesini kaybetmiş ama ardlarından büyük bir mirasa sahip olmuş, eğitimli, insanları tekrar döndürüp baktıracak kadar yakışıklı saf bir genç. Fakat kendisine eşcinselliğe varacak kadar büyük bir ilgiyle yaklaşan dostu Basil ' in yaptığı portresi sayesinde güzelliğinin farkına varan ve Basil ' in tanışmasını istemediği Lord Henry ' nin sözlerinin etkisinde kalan kahramanımıza göre dünyada önemli olan tek şey gençlik ve güzelliktir artık. Sonsuza kadar genç ve yakışıklı kalmayı dileyen Dorian bunun için ruhunu şeytana satmaya hazırdır. Dostu Henry ' nin sözlerinin etkisinde kalan Dorian ' a göre zevk ve heyecan hayatın temel taşı olmuştur ve zevk, haz, heyecan kötülüktedir. Zamanla içindeki iyiliği kaybeden Dorian bambaşka bir insan olmuştur. Yaptığı her kötülük portresine yansır. Kitabı okurken dikkat çeken bir noktada dış görünüşün, güzelliğin insanlar üzerinde bir etki bıraktığı. Dorian o kadar yakışıklı ki, böyle birinin kötü olması mümkün değildi topluma göre. Çünkü "çirkin" insanlar sadece kötü olabilir algısına sahibiz ve bu algı bariz bir şekilde bugün bile toplumda fark ediliyor.


Yazar; kitapta alaycı, iğneleyici bir anlatım kullanmış. Henry karakterinden her ne kadar nefret etsem bile dediklerinin doğru olduğunu düşünmekten kendimi alıkoymadım. Henry kelimelerle oynayan, insanları konuştukça etki altında bırakan, oldukça kurnaz bir karakter. Bir zamanlar masum ve saf olan Dorian ' ın her yanlışından sonra artık neler yapabilir, ne kadar ileri gidebilir diye beklerken daha büyük bir yanlışı patlak verdi. Kitapta üzüldüğüm ve en çok sevdiğim karakter ise Dorian ' ın portresi sayesinde kariyerinin dönüm noktasını yaşayan Basil oldu.


Uzun bir aranın ardından inceleme yapma fırsatı bulduğum Dorian Gray ' in Portresi okuduğum en orjinal konuya sahip, akıcı, farklı ve olağanüstü güzel, üstüne uzun süre düşündürecek bir kitaptı. Edebi yönü ve çevirisi de oldukça başarılıydı bana göre. Kitabı okurken Oscar Wilde ' nin ruhunu ve düşüncelerini tüm çıplaklığıyla göreceksiniz. Estetik, din, sanat, güzellik, ego, vicdan, aşk, cinsellik,,, gibi bütün düşüncelerini kitaba aktarmış çünkü. Bu kitabı Ahmet Y/Duvar/ ' nun tavsiyesi ve Seyid Ahmet GÜLTEKİN/Duvar/ ' in incelemesi üzerine okumaya karar verdiğim için, ikisine de teşekkür ederim. Tüm ön yargı ve sığ düşüncelerden arınıp okuyabilecek kişilere bu kitabı tavsiye ederim...
280 syf.
·Puan vermedi
TOPLUMUN AHLAKA AYKIRI SAYDIĞI KİTAPLAR, TOPLUMA KENDİ AYIBINI GÖSTEREN KİTAPLARDIR..

Hedonist yaşam tarzı, estetiğe ve zevke düşkünlüğü ile döneminin en zeki ve entellektüel sanatçılarından biri olan Oscar wilde, katı ve muhafazakar bir devir olan Viktorya çağı ingilteresinde öyle bir kitap yayınladı ki, üzerinde güneş batmayan imparatorluktaki tüm ahlak anlayışı yeniden sorgulandı. Ahlaksızlığı yücelttiği düşünülen kitap yüzünden oscar wilde, başta yüce kraliçe ve sanat camiası olmak üzere tüm britanyada tepki topladı.

KRALİÇE HİÇBİR ŞEYİ AFFETMEZ!

Kitap kurguda “lanet” temasının odağında olduğu gibi aynı zamanda hikayedeki lanetini yazarı oscar wilde’a da bulaştırıyor ve ününe ün servetine servet katmasına karşılık yayınlandığı günden ölümüne dek oscar’ın peşini bırakmıyordu. Haftalık mecmualardaki köşe yazılarında sık sık ingilterenin iki yüzlü ahlak anlayışı ve kraliçeyi dengesiz yönetimine dem vuran ve kraliyetin sinsi gözlerinin radarına giren oscar, dorian gray’in portrei ile kum saatini tersine çeviriyordu. Tahtının ufak bir sarsılmasına dahi katlanayamayan kibirli kraliçe istese bir gecede oscar’ı ortadan kaldırabilirdi, ama oscar’ı efsaneleştirmek yerine zalimce bir yola başvurdu! Oyunlarında ve kitaplarında sık sık bahsettiği gibi gerçek hayatında da muazzam bir ihanete uğrayan oscar Önce reading zindanlarında ( ki burda genelde idam mahkumları kalır) 2 yıllık ağırlaştırılmış kürek cezasını çarptırıldı, önce itibarını servetini ve tüm ailesi, dostları hatta soyadını bile kaybeden oscar, tahliyesinden kısa bir süre sonrada sağlığını kaybetmiş, göç etmek zorunda olduğu paristeki ucuz bir otel odasında beş parasız ve sefil bir halde ölü olarak bulunmuştur.

TIPKI DORİAN GRAY GİBİ HİÇ YAŞLANMAYAN KİTAP!

Yayınlandığı 1890 yılından 2019 yılına kadar kadar tam 139 yıldır popülaritesini hiç kaybetmeyen kitabın değeri yıllar geçtikçe daha çok anlaşılıyor ve gitgide daha da geniş kitlelere yayılıyor.

KİTAP OKURA NE VERİYOR?

Muhteşem bir dil zenginliği ve aforizmalarla dolu olan kitap, harika bir hikaye ve çarpıcı karakterlerle birlikte insan ruhunun karanlığını gün yüzüne çıkarıp benliğimizde baskılanan tutku ve arzularımızın elçiliğini yapıyor. Kendini tatmin etmenin özünde günahların ve kötülüğün olduğu fikrini okuyucuya aşılayan kitap, aynı zamanda bir bedeli olduğu gerçeğini bize hatırlatıyordu.

ŞEYTAN YALNIZCA SUNAR, İNSAN İSTERSE SEÇER. PEKİ AMA ŞEYTAN KİM?

Ruhların şeytana satılıp arzu ve isteklerden daha büyük bedeller ödendiği her hikayedeki gibi bu kitaptaki bütün yollarda yaşanan hazlardan sonra hüsrana çıkıyor. İnsanoğlunun doyumsuzluğunun ne kadar ileri gidebileceğinin gözler önüne serildiği hikayede “kasa her zaman kazanır” deyimini bir kez daha görüyoruz. Oscar kitapta şeytan karakterini sürekli arka planda tutsada, ileri seviye bir zekanın arzularla buluştuğunda yozlaşarak nasıl şeytani bir kimliğe büründüğünü gösteriyor. Ve işin ilginç yanı bunu karaktere hayran bıraktırarak yapıyor. Her ne kadar dorian’a günahlarının bedelini ödeten şeytan olsada onu günah yoluna sokan kişide kitaptaki gerçek şeytan olan kişidir. Yani Lord Henry Wotton... -bana her zaman düşkün olacaksın dorian, çünkü ben senin işlemeye hiçbir zaman cüret edemeyeceğin tüm günahları temsil ediyorum-

SONUÇ..

Oscar wilde kitapla ilgili sık sık şunları söylemiştir; “lord henry dünyanın ben sandığı kişidir. Basil halward ben olduğumu sandığım kişidir. Dorian ise benim olmak istediğim kişidir”
Çağının çok ilerisinde olan ve hala bile o çağa gelmediğimiz kitap her kitap severin kütüphanesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor.
Dip not; fatma çolak çevirisi ile okursanız kitabın ihtişamındaki tada doyamazsınız..
104 syf.
Böyle kitapları seviyorum, 'Nasıl kitapları be insan?' dediğinizi duyar gibiyim :D Böyle işte, eleştiriyi esprili bir şekilde ifade eden, sarkastik ve her şeyden önce de mesaj verebilen kitapları..

Aslında kitap özünde pek çok eleştiriye sahip, sınıfsal ayrımların yarattığı kimlik bunalımlarından tutun da kadın - erkek ilişkilerinin toplum nazarındaki sıkıntılı bakışına kadar türlü problemlere esprili bir üslup ile kısa kısa değinmiş. Wilde oyunu yazarken muhtemelen eleştirdiği her kısımda ufak bir kahkahaka patlatmış olmalı..
Özellikle Algernon karakterinin hayatın tüm ciddiyetine karşın alaycı yaklaşımı bana Wilde'ı anımsattı.

''Evleneceğim tutarsa bir gün, evlendiğimi unutmak olacak ilk işim..'' (Syf. 4 / Algernon) Benim de :D

Her yazar kitabına kendini saklamaz mı aslında?

Konusuna gelirsek, 3 perdeden oluşan bu oyun, evlenmek isteyen Jack'in kendi olabilme mücadelesinden söz ediyor. Kendi olabilme derken özsel karakterinden söz etmiyor aslında, toplumun istediği kişi olabilme mücadelesinden bahsediyor. Kendi olduğunda toplumda bir yere sahip olmadığı gibi evlenmek istediği kadının gözünde de bir değeri kalmıyor haliyle.
Wilde oyununda, Jack karakterinin bebekken deri bir çanta içerisinde bırakıldığı bir tren istasyonundan, asil bir birey rolü takınarak, sevdiği kızla (Gwendolen) evlenebilmek için uydurduğu yalanların bir süre sonra doğru olmasının tesadüfiliğini anlatıyor..

Kitabın bu yanı da enteresandı, Jack yalan söyleyerek tasarladığı tüm şeylerin aslında doğru olduğunu fark ediyor. Açıkçası bu kısım bana biraz Türk filmi kıvamında geldi, ''Hayır evlenemezsiniz siz kardeşsiniz!'' / ''Ah şimdi fark ettik siz kardeş değilmişsiniz, hadi sonsuza kadar mutlu olun..'' gibi :D

Zengin sınıfın yersiz eğlenceleri eleştirilirken paranın önemi yine esprili bir dil ile yansıtılmış eserde. İnsanların birbirlerine çıkarları düşmediğinde iyi davranmadıkları, çıkarları olduğunda ise can ciğer kuzu sarmasına nasıl hızlıca dönüştükleri de göz önüne çıkarılmış elbette, Wilde cesur bir gözlemci.

''Bizler, farkındasınız elbet, bir idealler çağında yaşıyoruz.'' (Syf. 17) Bu eserin bir diğer ana karakteri Gwendolen'in repliği, eserde kadınların idealleri evlenmek olarak yansıtılmış, erkeklerin idealleri ise saygınlık-para-güç vs. Bu hem eleştirilmiş hem de yer yer olumlanmış gibi geldi bana.

''Bir de utanmadan kadın erkek eşitliğinden dem vururlar. İş fedakarlığa dayandı mı, biz, erkeklerin ayağına su bile dökemeyiz..'' (Syf. 78 / Gwendolen) Ayağına su dökememek güzel bir ince espri.. Ah Wilde laf çarpmasını iyi biliyor.

Ve son olarak bir Lady Bracknell var ki Wilde onun ağzından hem eğitime, hem sınıfsal statüye çıkarma yapmış resmen. İngiliz eğitim sistemini eleştirirken Almanların şüpheciliğinin onları kesin bilgilere ulaşmakta ne kadar gerilettiğine de değinmiş.

Ve tabii evlilik için konulan kuralların (yaş, gelir, aile durumu, meslek vs.) para söz konusu olunca esnetilebileceğine de dem vurmuş. Örneğin bir kadının o çağda parası yoksa 18 yaşında da olsa paralı bir adamla evlenmesi şart iken, parası olan kadının 35 yaşında da gayet 'çekici' olabileceği söylenerek bir imada bulunulmuş.

(Ben= 35 yaşımda zengin olmayı planlıyorum..)
(Hayat = Hala çok cahilsin tatlım :D)

Para her şeyi satın alabilir, insanları şaklaban ve kukla yapan paradır, ne yazık ki para karşısında karakterini bırakmayan insan öyle bir hayaldir ki bunun kitapta bir karakteri bile yansıtılamamış.. Belki de para insanlığın henüz bilgeliğe ulaşamadığına dair cahil kalmış bir yanıdır..

Son olarak cehalete dair güzel bir replik ile bitirmek istiyorum, umarım cehaletimiz yaşamımız son bulmadan solar..

''..İnsanın anadan doğma cehaletine dokunulması taraftarı değilim. Öyle acayip, öyle nazik bir çiçektir ki cehalet, el sürmeye görün, solar hemen..'' (Syf. 21 / Lady Bracknell)

Not: Şu sıkıntılı günlerde ufak bir gülümseme molası için güzel bir kitap, keyifli okumalar.. :)
272 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Oscar Wilde'ın yargılandığı zaman aleyhine kullanılan romanı Dorian Gray'in Portresi; birçok yazarın tüm eserlerini geride bırakacak nitelikte bir roman. Yayımlandığı dönemde yasaklanmış olmasının nedenini kitapta geçen şu sözle tanımlıyorum; "Toplumun ahlâka aykırı saydığı kitaplar, topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır". Kitabın ana karakterleri; Dorian, Basil ve Henry'dir. Yazar bu karakterleri kendinden pay biçerek yaratmış ve şu şekilde tanımlamıştır.
"Basil ben olduğumu sandığım kişidir, Henry dünyanın ben sandığı kişidir, Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda.."

Basil, olağanüstü bir güzelliğe sahip olan Dorian'ın portresini çizerken orda bulunan Henry'nin Dorian'dan uzak durmasını ister. Çünkü Henry'nin insanlar üzerinde oldukça büyük bir etkisi vardır. (Okurken Basil'e çok hak verdim). Ancak, Henry bu fırsatı kaçırmaz ve bir anda Dorian'ın hayatındaki en değerli varlık olur. Basil portreyi tamamlar ve Dorian Gray, kendi portresini kıskanır. Çünkü kendisi her geçen saniye yaşlanır ancak portre hep o anda kalır. Buna sitem eden Dorian, güzelliğini korumak adına vicdanını, ruhunu şeytana satacak kadar değişir ..

Okurken, bilmediğim gerçekleri gördüm hatta bazen bildiklerimin de yanlış olduğunu düşündüm. Belki de Lord Henry'nin hipnozundan çıkamadım hâlâ ama şu bir gerçek ki; Lord Henry çok etkileyici bir karakter. Gerçekte böyle bir insanı tanımak istemem. Bu da yazarın kaleminin ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Bu kadar övgüyü hak eden, döneminin ötesinde bir eser..

- İyi ki varolmuşsun Oscar Wilde ♾
272 syf.
·4 günde·9/10 puan
Düşünsene bir; ölüyorsun ve ardından yine sabah oluyor, güneş yeniden bütün ihtişamıyla yine doğuyor. Hadi bu doğanın kanunu belki ölüm insanın zoruna gitmez ancak korkuyorum. Ya her bahar tazelenen tabiata ne demeli, yeniden açan çiçeklere, yeşile boyanan ormanlara, tohumları çatlatan filizlere; haksızlık değil mi Lord Henry? Biz günden güne yaşlanırken, haksızlık değil mi?

“Ne hazin! Ben yaşlanıp çirkin ve iğrenç bir şey olacağım. Oysa bu portre hep genç kalacak. Yaşı şu haziran gününde sabitlenecek; bir gün bile yaşlanmayacak... Keşke tam tersi olabilseydi! Ben hep genç kalsaydım da şu resim yaşlansaydı. Bunun için neler vermezdim. Varımı yoğumu verirdim. Ruhumu bile satardım!” (Alıntı #40915500 )

İngiltere’nin aşırı haz düşkünü ve çağın “züppesi” olan Dorian Gray’in şatafatlı, iğrenç yaşam öyküsünün konu edildiği eser “hedonizm” yancısı karakterlerle güçlendirilmiş, döneminin en parlak yarı felsefe ve bol aforizmalı kurgu romanıdır. “Yazılış amacı ise Oscar Wilde’in üzerinde olan sen roman yazamazsın baskısıydı. Romanın oluşmasının en nice etkeninden birisi de bu baskıydı.”

Konformizmin ve hedonizmin yaşam tarzı olmadığı bir dönemde bazı modern felsefe kuramlarını da içine alarak kendi dönemi ve kendi döneminden sonrasının bir eleştirisidir. Kötülüğün ve iyiliğin hedef alındığı ve kronolojisine inilip; topluma ahlaki darbe vurmuş geçmiş kişilerden örnekler vererek Yunanlılardan başlayıp kendi zamanın öncesine kadar getirmiştir.

“...insanlar her şeyin fiyatını biliyorlar da hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorlar.” (Alıntı #40827168 )

Dönemin rezilliği ve sınıflar arasındaki vicdan farklılıkları apaçık belli oluyorken “köylü milletin efendisidir,” sözünün değerini bir kez daha kanıtlamış bulmaktayız. Dorian Gray’in yansıttığı kişilik dönemin en aydın kişiliğidir. Hatta Avrupalı’nın da Avrupalısı desek abartmış olmayız. Türk Edebiyatı’nda böyle bir züppenin karşılığı ise kesinlikle yoktur. Ancak medeniyet dediğimiz kültürün olduğu ve ahlaki değerin yerle bir edildiği bir toplumda bu tarz bir karakterle karşılaşmamız ise mümkündür.

İyi görünüşe aldanırız. #Horatius
Dorian Gray’in uzun yaşama arzusu günümüz döneminde anti aging kelime karşılığına denk gelmektedir. Bu uzun yaşama arzusu ise kurguda Tanrı’dan öç alma duygusunu okura vermektedir. Gray’in tapılacak kişi olacak kadar albenisinin varlığı, çevresindeki herkesi kaosun ortasına çekmesi ve içten içe ruhunun yanıp kül olmasını sağlamadaki başarıları ise Oscar Wilde’in yaşadığı döneme olan isteksizliği olarak görüyorum.

“İnsanoğlu kendini fazla ciddiye alıyor. İnsanlık tarihinde işlenen ilk günah budur. Mağara insanı gülmeyi bilseydi, tarih çok daha farklı gelişirdi.” (Alıntı #40823873 )

Kitap içerisinde belirtilmeyen üç ana bölümün olduğunu düşünmekteyim; Dorain Gray’in gençlik pazarlığı, Dorian Gray’in gençlik kazanımı ve Sibly Vane, son olarak ise James Vane ile güzelliğin, gençliğin getirdiği onarılamaz hatalar…

Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan… Çevirisi sorunsuz, ancak 2018 yılı basımlı olduğundan dolayı sanki sayfa kaliteleri düşürülmüş gibi geldi. Çok rahat bir şekilde esniyor ve alıntıları çizdiğim zaman sayfa inceliğinden dolayı arka tarafında bariz bir mürekkep izi çıkıyor. Bu yayınevinden beklemeyeceğim bir işti, şaşırdım ve üzüldüm.

Romanın özetini Azra Kohen’in bir kitabında geçen güzellik tanımıyla özetlersek sanırım hata etmemiş oluruz; “İlkelliğin torpiliydi bu: Güzellik. İzleyene ilham, yokluğunu çekene acı, avcısına amaç, aşığına neden,öfkeye güçsüzlük, yağmacıya hedef, sahibine başta kolaylık sonda lanet veren şey bedeninin her tarafını sarmıştı.”

Sözün özü; kitap kesinlikle okunulası ve tavsiye edilesi. Sayın Wilde’nin en tecrübesinden faydalanmalı, Lord Henry’den hayat görüşlerini öğrenmeli, Basil ile tanışıp dostluğun ne demek olduğunu anlamalı ve Dorian Gray gibi dostlarınızdan uzak durmalısınız.

Sevgi ile kalın.
268 syf.
·15 günde·10/10 puan
-Spoiler içermez-
Hepimizin ruhunda bir parça çirkinlik yok mudur? Hepimizin insanlara göstermekten kaçındığı bir iç yüzü? Hiç düşündünüz mü insanlar size baktığınızda ruhunuzu da görebilselerdi ne olurdu? Kim bilir belki de çoğumuz insan içine çıkmak istemezdi!..

Dorian Gray, oldukça genç ve güzel, yüzünün güzelliği dolayısıyla her daim dikkat çeken, bir soylu. Belki de en büyük serveti, güzelliği. Bu sebeple Dorian bu güzelliği hiç kaybetmek istemedi. Bir gün ressam arkadaşı Basil Hallward tarafından bir resmi çizildi ve Dorian öfkelendi. Çünkü resimdeki Dorian çok güzeldi. Ve yıllar geçse de bu güzellik değişmeyecekti. Resim, çizildiği günkü gençliği ve güzelliğinde kalacaktı. Oysa yıllar, Dorian'ın güzelliğini günbegün söndürecekti. Öfkeye kapılan Dorian bir dilek diledi ve şöyle söyledi: "Keşke benim yerime bu tablo yaşlansa ve ben hep genç kalsam." Ne dersiniz, gerçekleşmiş midir dileği?

Kitabın bir diğer karakteri Lord Henry, konuşmaları ve düşünceleriyle insanları etkisi altına almayı başarabilen biri. Manipülasyon konusunda başarılı olduğunu söylesek yalan da olmaz hani. Dorian'ı ilk gördüğünde ondan çok etkilenen Harry, onu da etkisi altına almak istedi keza başarılı da oldu. Hatta öyle ki, Harry'nin kendisini çok fazla etkilediğini düşünen Dorian ondan uzaklaşmak istese de başarılı olamadı. Harry'nin Dorian'ın üzerindeki etkisi öyle bir hâl aldı ki, Dorian genç bir kızın ölümüne sebep olduğu halde Harry'nin onu yatıştıran 1-2 cümlesinden sonra üzülmeyi bıraktı ve hatta bu durumdan memnun olmaya bile başladı. İşte böyle baskın biri. Okunması en zevkli kısımlar kesinlikle Harry'nin sahneleriydi. Onunla çoğu zaman aynı fikirde olmasam bile... Ne söylese altı çizilesiydi. Sadece Harry'nin aforizmaları bile başlı başına bir kitap olabilirdi benim için.

Tekrar baş karakterimize dönelim ve bu sefer de iç dünyasını çözümlemeye çalışalım. Genç ve güzel olmasının hayatına etkileri müthiş büyüktür Dorian'ın. Güzellik yalnız başına bir çok fırsat sunar insana. İnsan, doğası gereği güzel olan şeylere karşı sempati besler. Fikirlerden önce güzellik konuşur. Güzel bir insanın itibar kazanması daha az güzel bir insana nispeten daha kolaydır. Güzele karşı çekimimiz vardır. Lord Henry şöyle der: "Güzel olmak iyi olmaktan daha kıymetlidir. Diğer yandan iyi olmanın çirkin olmaktan yeğ olduğunu da herkesten önce ben kabul ederim." Güzelliğin yanına bir de unvan gelirse o insana açılmayacak kapı pek azdır. Aşk, iş, itibar... Fakat hiç düşündünüz mü, o övülesi güzelliğin bir gün sizin lanetiniz olabileceğini? Ve hiç düşündünüz mü ruh güzelliğinin fiziksel güzellikten daha kıymetli olabileceğini?

Kitabı okurken hep yokuş aşağı iniyormuşum gibi hissettim. Öyle bir yokuş ki sonu karanlıklara çıkan... Dorian Gray'in çöküşüne tanık olmak kolay değildi. O büyük bir sınavdan geçti. Vicdanı somutlaşıp önüne dikildi. Her gün onunla gözgöze gelmek zorunda kaldı. Fakat artık bir gün bu işkenceye dayanamadı. Ve acı sonunu kendi hazırladı.

Değinmeden edemeyeceğim, yazarın kitap boyunca kadınlara karşı takındığı düşmanımsı tavır beni kızdırmak yerine eğlendirdi. Bu düşmanlığı yazarın cinsel eğilimine bağlayanların fazlalığını gördüm. Ancak ben hiç öyle düşünmedim ve hatta kimi düşüncelerine de hak verdim.

Kitap şimdiye kadar okuduğum EN iyi kitaptı. Bu yazarı okumaya devam etmeliyim kesinlikle. Siz de henüz okumadıysanız okumalısınız. Okuyacak herkese keyifli okumalar dilerim.:)
160 syf.
·Puan vermedi
ÇÜNKÜ HERKES ÖLDÜRÜR SEVDİĞİNİ..

Dikkat bu bir kitap değildir!

Ve işte karşınızda insanlık tarihinin yazılmış en kederli en tutkulu ve en derin aşk mektubu.
(de profundis fransızca da derinlerden gelen demektir)
İşin ilginç yanı bu mektupların bir erkek tarafından başka bir erkeğe gönderilmesidir. Eğer bununla ilgili bir ön yargı oluşturduysanız ve ön yargı aşılamaz bir duvar ise kitabı okumanızın hiç gereği yok. Ama hem tarihi bir olaya hemde oscar wilde’ın yüreğinin derinliklerinden gelen muhteşem kelimelerle kağıda dökülmüş, duyguların ihtişamıyla donatılmış ve benim gibi realist bir taş kalpli adamın bile içini sızlatmış bu kitaba kayıtsız kalmak istemiyorsanız derhal Rosa Hakmen çevirisi ile okumaya başlayınız..

——————————————————

Daha önceki Dorian gray’in portresi incelememde oscar wilde için sonun başlangıcı demiştim, de profundis de adeta oscar’ın hayatının son dönem özetini ve finalini anlatıyor.
Lord alfred douglas’a hitaben yazılmış mektuplar 1908 yılında yayımlanmış ama tamamlanmış uzun versiyonu meslektaşı ve yakın dostu olan nobel ödüllü yazar Andre Gide’ın harkulade önsözü ile 1949 yılında kitap olarak piyasaya sürülmüştür.

-READİNG ZİNDANI-

Oscar 1895 yılının kasım ayında ahlaksızlık suçlamasıyla reading cezaevine gönderilmiştir. Reading cezaevi britanyanın genellikle idam mahkumlarının kaldığı ve çok ağır insani şartları olan bir hapishaneydi. Oscar burda döşeksiz tahta yatakta yatıyor, diğer mahkumlarla birlikte tek sıra halinde hergün bir saat avluda yürümesine izin veriliyordu. Mahkumların birbiri ile iletişim kurması yasaktı. Çok az yemek verildiği için mahkumlar sürekli bir açlık içindeydi. Ve yine çok az uyumalarına izin veriliyordu. Ayrıca hijyenik koşullardan ötürü sürekli başta dizanteri olmak üzere hastalığa yakalanıyorlardı. Oscar günde 1800 metre, yirmi dakikada bir beş dakilalık mola ile rampa çıkar gibi her gün altı saat ayak değirmenine bağlanıyordu. Koşullar oscar için öyle kötüydü ki bununla ilgili cezaevi yöneticisi nelson, oscar’ın yakın dostu Robert ross’a aynen şöyle söylemiştir; “ağır koşullara alışkın olmayan her mahkum gibi oscar’da iki sene içinde ölecektir”

—————————————————————

Sofistike bir yazar, şair ve sanatçı olan oscar’a cezaevi koşullarının yanı sıra kaleminden ayrı kalmakta çok koyuyordu. Cezaevi tüzüğü gereği mahkumlara oyun, roman ve makale yazma izni verilmiyordu. Ama mektup yazma izinleri vardı. Sanatını icra edmediği bu dönemde yazdığı mektuplar oscar’a adeta can suyu oluyordu. Hücresinde tek başına kalan oscar’a hergün mürekkep, kalem ve kağıt veriliyordu, çok sıkı incelemelerden sonra cezaevi kurallarına uygunsa, mektupları dostu robert ross’a teslim ediliyordu.
Şahsi kanaatim ve yaptığım araştırmalar robert ross’un pek güvenilir biri olmadığını gösteriyor, zira bazı kaynaklara göre mektuplar hiçbir zaman lord alfred douglas’a ulaştırılmadı. 1908 yılında mektupların derlenip ross tarafından kitaplaştırılması da rober ross’un mektuplardan ticari bir fayda sağladığını gösteriyor..

PEKİ NE VAR BU MEKTUPLARDA?

Oscar’ın douglas’a duyduğu aşkın ve tutkunun zamanla nasıl acıya ve ızdıraba döndüğünü görüyoruz genel olarak.
Hedonist yaşam tarzını sanatına sürekli karıştıran oscar, ki bunu zaman zaman okuyucuyu ve izleyiciyi eğlendirerek yapmıştır, bu sefer bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. İçindeki sanat aşkıyla değil bulunduğu koşulların çaresizliği ile, yüreğindeki saf üzüntüyle yazıyordu.
Gerçi her ne kadar yazdıkları gerçek hisleri ve yaşamının dramatik kesitleride olsa, bunu herzamanki muhteşem cümleleriyle kağıda döküyordu. Mektuplar acısını ve üzüntüsünü yansıtan oscar, mektuplar ve kitaptaki sayfalar ilerledikçe bizlere hayatının son demindeki olgunluğu ve dinginliği gösteriyor, tüm uçarı yönlerini kaybettiğini ve başına gelenlerin kaderin cilvesi bağlayan duruş gösteriyor, hatta cezaevi sonrası mütevazi hayallerini yansıtmayı ihmal etmiyordu.

-LORD ALFRED DOUGLAS-

Dougslas’a duyduğu büyük aşkın onda yarattığı depremi ve duyduğu acıyı yazan oscar, aynı zamanda douglas’a sık sık sitem etmeyide ihmal etmiyor, ve ne kadar seviyesiz, kötü kalpli ve bencil biri olduğunuda haykırıyor. Hayatının en büyük talihsizliği olduğunu, ilişki içinde sürekli iç sesinin kendisine “ondan kurtulmalıyım” dediğini hatırlatıyordu. Oscar Kitabın bir bölümünde douglas için şu ifadeleri kullanmıştır; “iki kişinin birbirini anlayarak buluşabileceği seviye en alt noktadır. Biz seninle bataklıkda buluşabiliyorduk”
Peki bu kadar zeki biri olan oscar nasıl bu hale geldi?
Çünkü ona duyduğu sevgi ve aşk hem çok derindi hemde tüm şımarıklığı ve kayıtsızlığına rağmen douglas her seferinde oscar’ı bir şekilde hayatında tutmakta ısrar ediyordu.
Ama bu ısrar oscar’ın hayatına mal oldu.

-FİNAL-

Oscar yaşadığı süreçten öyle etkilendi ki, reading zindanı baladı kitabında da bu etkinin izlerini görmek mümkün.
Oscar’ın cezaevi anılarına ilişkin, bir hücrede Dante’nin kitabını bulduğunda, beni en çok etkileyen ironik sözlerinden biride şu oldu; “florentine’in yüzyıllar önce sürgünde çektiği acının, bugünki bir cezaevinde sıradan bir mahkumun acısını hafifletmesi bana tuhaf ve hoş göründü”

Ayrıca oscar’ın tahliyesinden kısa bir süre sonra hapis yasası ile değiştirilen cezaevi koşullarıda oscar için büyük talihsizlikti.

Cezaevine giden süreci, ordaki kasveti, çektiği acıları, duygularının nasıl yıprandığını, ruhunun derinliklerinde yanan ateşi ve başına gelen tüm felaketleri, nasıl olgunlukla dinginliğe çevirdiğini ve tüm yıkıntıların arasından böylesine büyüleyici bir eserin nasıl çıktığını görmek istiyorsanız kitabı okuma listenize ekleyiniz.

KESİNLİKLE MUTLULUK DEĞİL İSTEDİĞİM. SADECE ZEVK! ÇÜNKÜ İNSAN HER ZAMAN EN TRAJİK OLANI İSTEMELİ!!
56 syf.
·10/10 puan
Çocuk kitabıymış bu, çocuklar için yazılmış... İnceleme metni girmeye geldiğimde öğrendim bunu. Okurken içimden "Tam çocuklara okunacak kadar 'güzel' öyküler." demiştim. Bu girişim yanlış anlaşılmasın sakın! Alın okuyun, gerçekten harika bir kitap. Okurken sürekli alıntılama yapasım gelip durdu.
Kitap öyküler bütününden oluşuyor. En uzun öykümüz bile 15 sayfa yoktur sanırım. Alıntılara bakarken başka bir baskısının 250 sayfa civarında olduğunu gördüm; oysa benim baskım 50 sayfaydı. Keşke uzun hali olduğunu daha önce fark etseymişim diyorum. Her biri birbirinden güzel öykülerdi.
kitaba adını veren mutlu prens öyküsünden çok, 'bülbül ve gül' ile 'vefalı dost' öyküsünü sevdim. Bana göre 5 öykü içerisinde gerçekten dikkat çekiyorlar.

Gerçek hayat da öyledir çünkü...

Siz başkasının mutluluğu için hayatınızı verseniz bile o mutluluk kaynağına hevesini kaybedince sizi bir köşeye atabilir.

Veyahut dost sandığınız, siz fedakarlık yaparken sadece kendi çıkarlarını düşünen tilkiler yok mudur şu hayatta?

Ben kitabı gerçekten çok sevdim. Dediğim gibi keşke elimde uzun hali olsaymış. Okurken zevk alacağınız bir kitap bana sorarsanız. Tavsiye ederim,

Keyifli okumalar ^-^
97 syf.
·3 günde·10/10 puan
Oscar Wilde'ın okuduğum 3. kitabı olduğu için öncelikle yazardan ve yazarın hayat görüşünden bahsetmek istiyorum, çünkü hakkında artık oturmuş düşüncelere sahibim. Daha sonra ise, bir senaryo olan "Önemsiz Bir Kadın" isimli bu kitaptan ve kitabın konusundan bahsedeceğim.

O'Flahertie Wills Wilde - bildiğimiz adıyla Oscar Wilde - edebi hayatına şiirler yazarak başlamıştır. Yazdığı ilk şiirler dönemin eleştirmenleri tarafından "zehirli mantar" ve "parazit" gibi ifadelerle tanımlanmıştır. Bunun sebebi, hiç kuşkusuz onun feminen görüntüsü ve aşk kavramının diğer şairlerden biraz daha farklı olmasıdır...

Bütün eleştirilere karşın, ün kazanmaya devam eden Wilde, giyim tarzı ve yazdıkları sebebiyle 1895 yılında "ahlaksızlık suçlamasıyla" hapis cezasına çarptırılır. Yazarın hapse girmesinin ardından çocukları soyadlarını değiştirir ve bu durum yazarı oldukça sarsar. Fakat Oscar Wilde bile hapisten çıktıktan sonra Sebastian Melmoth takma adını kullanmak zorunda kalır... O dönemin toplum baskısının ne kadar güçlü olduğunu rahatlıkla görmüş olduğunuzu düşünüyorum. Bu noktada birkaç soru sormak gerekir:

-Ahlak nedir?

-Ahlak, genel bir tabir midir, kişiden kişiye değişiklik gösterir mi?

-Ahlaki değerlerimizi kim belirlemektedir?

-Ahlak kavramı, toplumdan topluma değişen bir olgu mudur?

-Ahlak kavramı zamanla değişen bir olgu mudur?

-"Ahlaksız" olarak nitelediğimiz kişilerin ahlaksız olduğuna kim karar vermektedir?

İşte Oscar Wilde'ın hayatı boyunca karşı olduğu olay da tam olarak budur. Belirsizliklerle dolu olan ve binbir rengin olduğu dünyada, hangi rengin siyah hangi rengin yeşil olduğunu kim belirlemektedir? Tanımlamaları kim yapmaktadır? İsimleri kim vermektedir?

Oscar Wilde, hayatımda okuduğum en iyi romanlardan biri olan Dorian Gray'in Portresi'nde "TANIMLAMAK, SINIRLAMAKTIR." demektedir. Adeta iki kelimeden oluşan bir hayat felsefesidir bu cümle aslında. Yıllarca üzerine düşünülebilecek ölçüde güzel bir cümledir. Hayatımızda neleri tanımladığımızı ve neden o tanımların dışarısına çıkamadığımızı iyi düşünün. Bizi kim kısıtlıyor? Kim bizi tanımlayarak sınırlıyor? Sınırların ötesine neden geçemiyoruz?

Oscar Wilde biz daha bunları düşünürken bir adım daha ileri giderek, insanın dahi kendisini tanıyamayacağını ifade ediyor. Diyor ki: "Yalnızca sığ insanlar kendilerini tanır." İnsan bile kendi tanımını yapamazken hangi davranışlarımızın ahlaki, hangi davranışlarımızın ahlak dışı olduğuna nasıl karar verilebilir?

Şu dünyada bilmediğimiz o kadar çok şey var ki... Hep bilmek ve öğrenmek uğruna amansızca çaba gösteriyoruz. Bilinmezlerle dolu olan dünyayı, tanımlamak, dolayısıyla anlamak istiyoruz. Fakat bunu yaparken, eğlenmeyi ve mutlu olmayı unutuyoruz. Bu noktada Wilde diyor ki: “Bilmek her şeyin sonu olur. Çekici olan bilememektir. Sis her şeye harika bir güzellik katar."

İşte Oscar Wilde böyle bir yazardır. Tanımlama yapmaktan nefret eder; fakat eserlerinde bolca genellemeler yaparak tepki toplamaktan çekinmez. Aslında genelleme yapmak da bir nevi kısıtlamak, sınırlamaktır. Fakat Wilde öyle düşünmüyor olacak ki, eserlerinde tanım yapmaktansa insanları kabul etmeyecekleri genellemelerin içerisine sokmayı tercih etmiştir.

Nihayet kitaba gelecek olursak, yukarıda da belirttiğim gibi, kitap bir senaryo eseri. Roman olmadığı için okuması biraz daha zor ve zahmetli. Fakat konuya hakim olduktan sonra gayet akıcı bir şekilde ilerliyor. TRT tarafından eserin 1 saatlik seslendirmesi de internette mevcut. Ben dinlerken çok sıkıldım; ama ilgisi olanlar bakabilir.

Oscar Wilde, Önemsiz Bir Kadın isimli bu senaryosunda, Victoria Devri'nde insanların verdiği klasik davetlerden birine konuk ediyor bizi. Tabii Wilde bolca toplumun ikiyüzlülüğünü ve hiyerarşik düzenini eleştiriyor. Konu, oldukça basit ve Yeşilçam filmi havasında. Hatta Yeşilçam'ın da bu eserden bir hayli etkilendiğini düşünüyorum. Okuduğunuzda gözünüzden kaçmayacak detaylar olduğunu göreceksiniz.

Aslında kitabı başladığım gün bitirdim; ama içerisindeki aforizmalar o kadar muazzamdı ki, peş peşe 20 alıntı paylaşmaktansa, 2 gün daha beklemeyi tercih ettim. Çünkü aforizmaları hepinizin görmesini istedim...

Oscar Wilde'ın acımasız genellemelerine kulak asmayacak ve onu 150 yıl önce yaşamış bir "ahlaksız" olarak görmeyecekseniz, mutlaka okumalısınız.
192 syf.
        Bilemedim bu yazdıklarım incelemeden sayılır mı Dostlar? Sadece hissettiğimi yazmak istedim, belki içsel bir hesaplaşmaydı benimkisi;
        Dorian’ ın portresi gibi değil mi zaten hayatımız? Farklı pencerelerden bakarak farklı yorumlar yapıla bilinir bu güzel romana. Lakin okuduğumda bana hep kendi portremi düşündürdü..
Kâinatın sahibi bizlere öyle güzel ve öyle kusursuz bir portre ile göndermiş ki bu fani dünya ya! Bize de bu portreyi Baki Âlem’ e kadar en az kirlenme ile geri götürmek düşer. Dorian’ ın portresi misali Yaradanın vermiş olduğu aklı, iradeyi, vicdanı, merhameti, şefkati ve daha sayamadığımız bir sürü insani vasıfları emredilen şekliyle yaşamadığımız veya yerine getirmediğimiz, her anında biraz daha kirleniyor, biraz daha bozuluyor portremiz. Üstelik Yaradanın affından başka hiçbir şey silmiyor bu portremizde oluşan kirlilik ve bozulmayı.
         Mevla’m bizleri Dorian’ ın düştüğü durumlara düşürmesin ve portremizi gerçek sahibimize götürebileceğimiz en güzel hali ile götürmeyi nasip eylesin inşallah. Gerçekten de okunası olağan üstü güzellikte bir şaheser, iyi okumalar diliyorum Dostlar…

Yazarın biyografisi

Adı:
Oscar Wilde
Unvan:
İrlandalı Oyun Yazarı, Romancı, Kısa Öykücü ve Şair
Doğum:
Dublin, 16 Ekim 1854
Ölüm:
Paris, 30 Kasım 1900
16 Ekim 1854 yılında doğdu, Ünlü cerrah William Wilde'ın oğludur. Dublin'de Trinity College'ta okudu, 1874'te Oxford'a girdi. 1881 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti orada estetik üzerine bir dizi konferans verdi. İlk tiyatro oyunu Vera New York'ta sergilendi. Bir süre Paris'te yaşadı, orada Verlaine ve öbür sembolist şairlerle tanıştı. İngiltere'ye dönünce Mutlu Prens'i (1888) yazdı. Oscar Wilde, 1884 yılında Constance Lloyd'la evlendi. Wilde, İngiltere'de estetizmin ve 'sanat sanat içindir' hareketinin başlıca temsilcisi olmuştur. Wilde, eşcinsellikle suçlanarak iki yıl cezaevinde yatmıştır. Daha sonra Fransa'ya sürgün olarak gitmiş, 30 Kasım 1900 yılında yoksulluk içinde ölmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 3.789 okur beğendi.
  • 46,4bin okur okudu.
  • 1.696 okur okuyor.
  • 20,1bin okur okuyacak.
  • 606 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları