Başkası bu kadar rahat rahatsız etmez.
Bu kitap, adının vaat ettiği gibi cinsellikten söz eder; ama cinselliği haz, yakınlık ya da özgürleşme olarak anlatmaz.
Quignard için cinsellik, insanın en savunmasız olduğu yerle en korktuğu yerin aynı noktada kesişmesidir.
Kitabın temel meselesi şudur:Cinsellik ve korku karşıt değildir. Tarihin büyük bölümünde aynı bedende, aynı anda yaşanmıştır.
Antik dünyada cinsellik: kutsalın eşiğindeydi, ölümle yan yanaydı,hayvanlıkla, tanrısallıkla, suçla iç içeydi.
Ama insan, özellikle Roma’dan Ortaçağ’a geçerken, bu birlikteliği parçalamayı seçti.
Korku ahlâk oldu. Cinsellik günah ilan edildi.
Beden denetlenmesi gereken bir şeye dönüştü.
Quignard’ın yaptığı şey, bu parçalanmayı iyileştirmek değil. Birleştirmek de istemiyor.
O sadece şunu gösteriyor: İnsan, cinselliği korkudan ayırdığını sandığı anda, onu daha karanlık bir yere sürükledi.
Bu yüzden kitap mitlerle, tarihle, ikonografiyle, beden imgeleriyle dolu.
Narkissos, Medusa, Psykhe, Orpheus, Dionysos…
Hepsi aynı şeyi fısıldar: Bakış tehlikelidir.
Arzu sınır ihlalidir. Ve beden, asla tamamen güvenli değildir.
Quignard bu metni kimseye ışık olsun diye yazmaz. Ne özgürleşme vaadi vardır ne de umut. Onun derdi kurtarmak değil, ayırt etmektir. Hangi ayrımların tarihsel olarak icat edildiğini, hangilerinin hâlâ bedenimizi yönettiğini göstermek.
Bu yüzden bu kitap bitince insan daha “iyi” hissetmez. Ama daha uyanık hisseder.
Çünkü fark eder ki: Cinsellikten korkmamız, cinselliğin kendisinden değil, bedenin kontrol edilememesinden gelir.
Ve belki de kitabın en rahatsız edici, en dürüst yanı şudur: Korkudan arındırılmış bir cinsellik yoktur. Ama korkuyla bastırılmış bir cinsellik,
tarihin en karanlık imgelerini üretmiştir.