Yaşar Şahin Anıl

Yaşar Şahin Anıl

Yazar
7.7/10
45 Kişi
·
135
Okunma
·
4
Beğeni
·
3.316
Gösterim
Adı:
Yaşar Şahin Anıl
Unvan:
Türk Hukukçu, Yazar
Doğum:
Milas, Türkiye, 1939
Milas'ta doğdu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Türkiye'nin birçok il ve ilçesinde hâkimlik ve savcılık yaptı. Hem hukuk tarihi üzerine eserler hem de edebi eserler verdi. Yazıları, Adalet ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı.

Mesleki eserleri, Memurların Genel Yargılanması (1968), İcra ve İflas Suçları (1990), Kira Akdinden Doğan Tahliye Davaları (1991), Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (1993), Hukuk Denemeleri'dir (1993).

Diğer eserleri, Sokrates Davası (Tarihi inceleme, 1991), Andromeda'da Hayat (Şiir, 1993), Osmanlı'da Kadılık (1993), Osmanlı Döneminde İki Dava: Şeyh Bedrettin ve Mithat Paşa Davaları (Tarihi inceleme, 1995), Alamut Terörünün Kaynakları ve Hasan Sabbah'tır (2003).
Bolivya'nın Higuera köylüleri, 1967 yılında Che'yi yakalamaları için orduya yardım istemişlerdi. Bugün ise, onu bir aziz olarak kabul ettikleri söylenmektedir.
Unutulmamalıdır ki; Eğer kanun hiçbir zaman ihlal edilmemiş olsaydı, dünün kanunu ilelebet hükmünü sürer ve insan da, acıklı bir şekilde inkıraza uğrayan en eski ceddi, Pithecanthopus Erectus'tan bir adım daha ileri gidemezdi.
Acılı haykırış, umutsuzluk ve inanç yüklü,
sizlere geliyorum, kuzeyli kardeşlerim.
Biz "homo sapiens"lerin geldiği yerden,
nice yol aldım göçebe ayinleriyle,
bir haç gibi taşıdığım astımımla
ve onun özüme yakışmayan mecazıyla.
Bir devrimci olarak; tüm toplumları düşünüyor ve onların mutlulukları için çalıştığını söylüyordu. Ama, çocukları ve eşine hiçbir güvence sağlamadan, onları terk ederek, maceralara atılacak kadar bencil bir insandı.
Bilgiyle doğan biri değilim, basitçe kadim insanların yollarını seven ve onları öğrenmek için büyük çaba harcayan biriyim.
Ne kadar farklı olursa olsun; sana ait olmayana tenezzül etme ve ne kadar basit olursa olsun senin olandan asla vazgeçme...
496 syf.
·43 günde·8/10
Güney Amerika tarih boyunca birçok sömürünün ve insan hakları gaspının adeta odak noktası haline gelmiştir. Portekiz ve İspanyolların bu kıtaya varışı beraberinde büyük bir dehşet getirmiştir. Yerli halk bu iki ulusun işgali altında onlarca yıl zulüm görmüş ve kendi memleketlerinde sanki başka bir memlekette yaşıyor gibi acılar çekmişlerdir. Dünyanın en ağır durumu belki de bu olsa gerek diye düşünüyorum. Hayal edin, yıllardır doğup büyüdüğünüz bir bölge var, insan normal bir yaşantıda o bölgede bulunduğunda hayatsal olarak bir ferahlık ve huzur hisseder. Ama öyle bir durum düşünün ki yaşadığınız bölgeye başka hiç tanımadığınız insanlar geliyor ve sizi sanki o yerde yıllardır yaşayan onlarmış gibi kovuyorlar. Kovmadıklarını da köle gibi çalıştırıyorlar. Ben bu açıdan insan duygularının ve insan moralinin eski çağlarda bile temelde aynı olduğunu düşünüyorum. Uygarlık denilen kavramdan haberiniz dahi bile olmasa, evinizin olduğu yer eliniz kolunuz bağlı bir vaziyette işgal edildiğinde kendinizi duygusal anlamda çökmüş hissederdiniz.

İşte bu bahsettiğim duygusal çöküntüyü bu kıtada yaşayan gerek yerli halk, gerekse de sonraki kuşaklarda ortaya çıkan melez halk da dehşetli bir şekilde yaşamışlardır. Bu türden ağır bir çöküntü insanda ne olursa olsun kin ve nefret duyguları uyandıracağından Güney Amerika'nın sömürüye uğrayan halkı bir noktadan sonra içleri, "efendi"lerine karşı duyduğu kinle dolup taşıyordu. Bu açıdan halk büyük bir oranda olası bir direnişe fiziksel olarak olmasa da zihinsel olarak hazır durumdaydı. Sömürülen şey yalnızca ülkeleri değildi. Hayatları da en az ülkeleri kadar sömürülüyordu. Çünkü bir "efendi" size köle damgasını yapıştırdığı andan itibaren hayatınız boyunca bir anlamda mühürlenmiş hale geliyordunuz. Bu gibi birçok sebepten dolayı yerli ve melez halkın alt sınıflara düşen kısımları olası bir direnişi belki de farkında olmadan bekliyorlardı. Ama hepsi de kızmış barutlar gibiydi, bir kıvılcım; bir lider, kurtarıcı bekleniyordu.

Dünya tarihi genellikle bu ısınmaya başlayan barut ve bu barutun alev almasından şekillenmiştir. Bu barutu ateşleyen ilk göze çarpan isim Simon Bolivar olmuştu. Napolyon'un İspanya ve Portekiz'e saldırmasını fırsat bilen ve iki sömürgeci ülkenin odaklarını kaybettiğini gören halk, Simon Bolivar ve arkadaşlarının ardından, tıpkı yere dökülen bir barutun ateş tarafından takip edilmesi gibi tereddütsüz bir şekilde gitmişti. Bu büyük ayaklanma sonucu Kıtanın yarısı kadarlık bir kısmı sömürgeden kurtarıldı. Hatta Güney Amerika'daki Bolivya ülkesinin ismi de Simon Bolivar'ın soy isminden geliyor.

Biraz uzun olacak gibi görünen incelememde olabilecek en az şekilde nesnel bilgi vermeye çalışıp, Ernesto'nun hayatının bendeki yansımalarını paylaşacağım. Aksi taktirde bu inceleme kitabın kısa bir özeti olmaktan ileriye gidemez. Ernesto böyle bir kırılgan siyasi ortamda dünyaya gelmişti. Çocukluğunda mal varlıkları iyi olan ailesi, Ernesto lise çağına geldiğinde maddi açıdan oldukça zayıflamışlardı. Tabi Guevara ailesinin en büyük oğlu kolay bir çocukluk geçirmemişti. Astım krizleri ile boğuşmak bana kalırsa onun hayatında birçok şeyi etkiledi. Bir insanın hayatında aslında büyüdüğünde verdiği kararlardan çok nasıl bir çocukluk geçirmiş olduğu daha kritik bir etkiye sahiptir. Bir anlamda; gelecek yaşantınızda yapacağınız seçimleri, o küçük çocuğun sınırlarını "boya kalemleri" ile çizdiği ilk başta masum ama sonradan gerçekten kritik hale gelen sınırlar belirler. Evet gerçekten de bu boya kalemleri ile çizdiğimiz ya da çizmeye 'zorlandığımız' sınırlar ilerideki yaşantımızda siyah beyaz soğuk birer sınır halini alırlar. Bazı insanlar için bu sınırlar hayatları boyunca renkli bir şekilde kalır; ilk günkü gibi. Bazı insanlar bu sınırların rengini soldurur ve o renkli heyecanı bir daha yakalayamaz. Bu insanlar genellikle hayattan zevk almayı başaramayan insanlardır. İşte bence Ernesto bu insanların aksine yetişkinlik döneminde dahi bu çizgileri renkli olarak görebilen hatta renkli olarak muhafaza eden nadir şahsiyetlerden biriydi.

Sınırlar dedim, ama neden sınırlar peki? Bunu kısıtlama anlamında kullanmadım yanlış anlamayın lütfen. Bizleri oluşturan kişilik çizgilerini sınırlar anlatmaya çalıştım. İncelemelerde gerçekten lafı uzattıkça uzatmayı özlemişim sanırım. Konudan uzaklaşmadan, Ernesto'nun umursamaz ve pasaklı bir genç olduğunu belirtmek istiyorum. Bence her insanın temelde bir duygusal yönü vardır. Her ne kadar kimilerimiz umursamaz ve kayıtsız davransa da derinlerde bir yerlerde bu duygusallık tohumu mutlaka vardır. İnsanı insan yapan tohumlardan biridir sadece bu. İşte bana göre de Ernesto'nun gönlündeki tohumun ilk kez yeşermesini sağlayan olay babaannesinin ölümü olmuştur. Ölüm gerçeği ile o zamana değin pek karşılaşmamış olan liseli Ernesto bu olaydan sonra doktor olmaya karar vermiş, ve babasının tüm ısrarlarına rağmen mühendislik okuluna gitmemiştir.

Ben Ernesto'yu bir anlamda Christopher Mccandless'a benzetiyorum. İkisi de son derece benzer insanlar. Toplumu umursamamayı başaran, gezmeye ve maceralara atılmaya aşık iki benzer insan. Toplumu tamamen umursamamak şüphesiz tam olarak doğru bir davranış değildir. Ama umursanmaması gereken şeyleri umursamama yetisi bir insan için gerçekten büyük bir artıdır. Ernesto'nun da hayatının bir kısmı gerek yalnız başına gerekse de arkadaşı Alberto Granado ile gezerek ve tabiri caizse berduşluk yaparak geçmiştir. Berduş kavramını seviyorum, diğer kavramlardan çok daha derin ve ayrı bir yeri vardır benim zihnimde. Gezgin kadar resmi olmayan, resmiliği sevmeyen, gerekirse sefalete bile macera uğruna yüzünde tatlı bir gülümseme ile katlanabilen insandır bana göre berduş. Şüphesiz maceraperest ruhların bu gibi şeylerle tatmin olması da gerekmektedir. Çünkü bu ruha sahip olan insanlar ancak bu şekilde yararlı ve aktif bir beyin aktivitesine sahip olabilirler. Mesela Ernesto'nun gezerken yazdığı kitapların, yazdığı notların hissiyatı bile, hareket halinde değilken yazdığı şeylerden çok daha farklıdır bana kalırsa. O heyecanı kelimelerden, kelimelerin arasındaki görünmez ama hissedilir bağlardan hissedebilirsiniz.

Alberto ile çıktıları son yolculuk Ernesto için büyük bir önem taşıyordu. Çünkü bu yolculukta Lima'da karşılaştıkları Marksist bir doktor, Ernesto'nun fikir hayatını değiştirmeye başlayan, o zamanlar sakin zihin denizinde ileride fırtınalara neden olacak ilk minicik akıntıları başlatmıştı. Bunun o zaman ne Dr. Perce farkındaydı ne de Ernesto. Hatta bu etkinin farkına sonralardan daha iyi varan Ernesto, yazdığı "Gerilla Savaşı" isimli eserini Dr. Perce'e ithaf etmekten kendini alamayacaktı. İnsanın zihin denizinde fikir akıntıları başladığı anda, sanki denize düşen bir insanın denizin üstünde oradan oraya sürüklenip en sonunda bir kıyıya vurması gibi, Ernesto da kendini, ona elini uzatan Fidel'in kıyısında bulacaktı.

Fidel büyük bir muhalifti, amansızdı ve Küba için oluşturulan direnişçilerin lideri olarak kabul ediliyordu. O güne dek hayatında savaşları ya da ülkeleri pek ciddiye almamış Ernesto, Dr. Perce minik akıntıları başlattığı an düşünmeye başlamıştı, ama dediğim gibi fikir denizinde başı boş sürüklenirken elini tutan Fidel olmuştu. Bu evreler Ernesto'nun kişiliğinde ve benliğinde çok önemli değişikliklere neden oldu. Çünkü artık hem Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katılmış, hem de ruhundaki amansız mücadele bir sonuca varmış; devrimci Che, serseri Ernesto'yu disiplin altına almıştı. Kendisine neden Che denildiğini merak ediyorsanız bu alıntıya göz atmanızı öneririm: #37755137

Artık Ernesto gitmiş yerine Che gelmişti. Biz de bu yüzden incelememize ondan Che şeklinde bahsederek devam edelim. Che aslında bir fikir adamıydı. Ama tabiri caizse ilk zamanlarda bu fikirleri dayatacağı bir temeli yoktu. Berduş olarak yaşamaya zihinsel olarak da alıştığı için, o ünlü doktorumuz o minik akıntıları başlatana dek düşünceleri temelsiz bir biçimde kafasında sürekli bir akış halindeydi. Ama karşılaştığı kişiler ve yaşadığı olaylar bu daimi akışı bir temele oturtan etmenlerdi. Ben insan hayatındaki kimi basit gibi görünen olayların, insan hayatını aşırı derecede çok değiştirebileceğine inanıyorum. Görünüşte küçük, hayatın akışına karışıp gidecek bir olay hayatlarımızı şekillendirecek bir etkiye sahip olabilir. Bu görünürde hayatın akışında kaybolacak gibi görünen ama etkili bir olay Che'nin yaşamında da dikkatimi çekti. Che, Fidel'in Kurtuluş Ordusu'na katıldıktan sonra ordu saldırı altında kalıyor. O dönemin diktatör Batista Küba rejimi onları öldüresiye darlarken bu karmaşada şöyle bir olay meydana geliyor: Che normalde bu gerilla ordusuna doktor olarak katılıyor. Saldırı altında kaldıklarında kendini arkadaşlarından uzakta bir yerde buluyor. Ayağa kalktığında gördüğü ilk şey yanındaki terk edilmiş bir cephane sandığı oluyor. Ama ordunun doktoru olarak görevli olduğu için yanında en az o cephane sandığı kadar büyük bir sağlık çantası taşıyor. Ama cephane sandığını da bırakmak istemiyor. Üstündeki diğer eşyalar da nedeniyle sadece bir tanesini taşıyabilecek durumda. Bir süre tereddüte düşüyor. Sonra sağlık çantasını yere atıp, hemen cephane çantasını alıyor ve hızla oradan uzaklaşıyor. Che'ye göre, kitapta da bahsedildiği gibi; sağlık çantası ile ancak birkaç kişi kurtarılabilir, ama devrimin o zaman için ihtiyacı olan cephane ile devrim kazanılabilir, milyonlarca insan kurtarılabilir. Bu olay da Che'nin kendi yaşamında onun kendisini bir doktordan çok bir devrimci olarak benimsemesini sağlayacak bir olaydı.

Che çocukluğundan beri çok okuyan biriydi. Bu onun hayal gücünü olabildiğince geliştirdi. Kitap okumanın insan hayatındaki hayati etkilerinden biri de, insana birden çok perspektif kazandırarak onun hayal gücünü geliştirmesidir. Ki zaten kitap okuyan insan da bu perspektifleri hayatında ilerlediği yolda kolaylıkla kullanıp, diğer insanlar arasında dikkat çekebilir. Küba'yı fethetmek için giden Kurtuluş Ordusu'nun birlikleri sadece dört birlikten oluşuyordu. Bu birliklerden biri de Che'ye aitti. Bu arada Che, Fidel ile arkadaş olabilecek kadar yakınlaşmıştı. Che askerlerinin bulunduğu birliğin adını "dokuzuncu birlik" olarak çağırıyordu. Tüm birliklerin toplamda sadece dört birlikten oluştuğunu elbette ki birliktekiler bilmiyordu. Üstelik birlikler birbirlerinden uzaktalardı. Güvendikleri tek kişi de Che olunca, Che onlara kendi birliklerinin dokuzuncu birlik olduğunu söyleyince buna doğal olarak inandılar. Bunu yapmasındaki amaç gerillalara cesaret ve moral vermekti. İşe de yaradı. Küba'yı tabiri caizse yeniden fethettiler.

Bu olaylardan sonrası tamamen diplomatik ve siyasi meseleler. Aslında şu anda bunu da fark ettim ki, biyografik eserlerde gerçekten de kurgu eserlere nazaran pek de fazla yorum yapılamıyor. Çünkü gerçeği somut bir şekilde aktaran bir kitabı siz de ister istemez somut olarak sindiriyorsunuz. Yapılan yorumlar tarihsel olayların ya da tarihteki şahsiyetlerin düşüncelerinin değerlendirilmesi oluyor. Sanırım benim de bu inceleme boyunca yaptığım şey de buydu.

Benim en çok dikkatimi çeken şeylerden biri Che'nin hayata ve devrime dair romantik bakış açısı oldu. Ben hayallerinde yaşayan ve gerçek hayatı da bu hayallerine göre şekillendirmek için olağanüstü bir özveri ile çalışan insanlara gerçekten hayranım. Hayallerinin insanlar tarafından kabul edilip edilmemesine gerek yok, önemli olan onların halen daha senin hayalin olması, zihninde yer ediyor olması, bu zihnindeki yeri fark etmen ve zihnindeki hayaller aklına geldikçe yüzünün hafifçe gülmesi. Ben şahsen kendi adıma böyle düşünüyorum. Zihnimdeki bir hayalin orada olduğunun farkına varmak bile bana heyecan veriyor. Ama o özveriye hayatta çok az insan sahip olabilir, ben de onlardan biri olmak isterdim. Che gerçekten de bu uğurda ölebilecek kadar özverili biriydi bana göre. Ki zaten bu yolda da can verdi. Bazen de şunu düşünüyorum. Belki de önemli olan hayalin gerçekleşmesi, ona ulaşmamız değildir. Asıl önemli olan şey bu hayal uğruna her şeyi yapabilecek özveriye sahip olabilmemizdir.

Che'nin devrimin salt savaş ile karıştırılmaması gerektiğine dair düşünceler bana daha da iç açıcı geldi. Che'nin bahsettiği devrimin bir anda olmayacağı, eğitim ve aydınlanmanın şart olduğu gibi düşünceleri her ne kadar ilk başlarda, bir anda yapılan bir devrimden daha iyisi olmayacağı gibi düşünceler kurmuş olsa da bu ilk düşüncelerini zamanla gölgede bırakmıştır.

Çünkü tarihteki bir şahsiyet de nihayetinde bir insandır. İnsanın ağır veya hafif hataları elbette olur. Che'nin de sonralardan ağır olduğunu bizzat kendi de kabul ettiği birçok davranışı olmuştur. Ama sanırım en sonunda önemli olan şey bir özeleştiri yeteneğini o ya da bu şekilde kazanabilmek. Bir insanın şimdiki zamanda, gözleri artık açılmış bir vaziyette geriye bakması o insan için ufuk açıcı bir zihinsel aktivitedir. Che için bu, bazı hatalarında geç mi erken mi oldu tartışılır ama buna girmek istemiyorum. Çünkü burada tarihteki bir şahsiyetin yaptığı doğruları veya yanlışları tartışmak gereksiz olur, benim bahsettiklerim kitabın içeriği ve bende uyandırdığı duygular.

Kitapta anlatılan şeyler Che'nin zaman içindeki değişimi ile çok iyi harmanlanmış durumda. Bu açıdan kitap gerçekten takdirimi kazandı. Hatta kitapta Che'nin ölümünden sonra iki bölüm daha var. Tıpkı tarihsel bir süreçte bir insanın öldükten sonra daha iyi anlaşılması gibi, yazarımız da sanki bu tarihsel sürece sembolik olarak uyarak eserini daha da gerçekçi hale getirmiş. Bu da elbette ki gayet güzel ve yerinde bir okuma deneyimi sunuyor. Ama eserin kötü yanı, gözüme çarpan birçok yazı hatasıydı. Bu denli içerik olarak özen gösterilmiş bir kitabın yazım kurallarına pek uymaması hayal kırıklığına uğradığım tek yön oldu. Che'yi ve hayatını, onun hakkında internette herkesin yaptığı yanlı yorumlardan öğrenmek yerine böyle tarafsızca bakılmaya ve tarihsel sürece göre yazılmaya çalışılmış bir eserle çok daha doğru öğrenebilirsiniz.
256 syf.
Sokrates, bir filozof olarak felsefesini yaymaya başladığı vakit yaşadığı yer toplumsal ve siyasal karışıklık içerisindeydi, diğer Sokrates biyografilerinde yaşadığı dönemin koşullarına çok fazla yer verilmemiştir fakat bu eserde Atina'nın genel tarihi, sosyal ve siyasal yapısı, halkının kültürel özellikleri gibi konulara yaklaşık 60 sayfalık yer ayrılmış. Sokrates'i okumaya başlamadan evvel bir nevi yaşadığı yerde gezintiye çıkıyorsunuz.

Hukukçu bir yazarın gözünden, titizlikle hazırlanmış, çok keyifli bir Sokrates kitabı. Yaşar Şahin Anıl'ın Sokrates'ini okuyup bitirdiğiniz zaman, Sokrates hakkında emsallerinden daha fazla bilgi edinmiş oluyorsunuz ve filozofun dönemini-yaşantısını-felsefesini rahatlıkla özümsüyorsunuz ve bu durum kitabı diğerlerinden ayrı bir yere koyuyor.
496 syf.
·Beğendi·10/10
Şüphesiz ki kaybetmekten korkmayan, vazgeçmeyen ve yenilmeyen tek kişi ATATÜRK tür. Fakat che nin hayatınıda okumak istedim. Oda hayallerinden vazgeçmemiş, korkmamıs. Küba devrim’inin ve hayat hikayesinin harmanlandığı bu kitap beni ziyadesiyle memnun etti. Yazarın kalemine kuvvet diyorum....
240 syf.
·Puan vermedi
Albert Einstein MAHATMA GANDHİ hakkında şöyle diyor;
Gelecek nesiller dünyadan böyle bir adamın geçtiğine inanamayacaklar

Ruhani lider o. Kötülüğe karşı şiddetsiz direniş gösteren ve hiç bir askeri gücü olmadan Hindistan'ı sömürülmekten çıkarıp özgürlüğe kavuşturan ADAM

Kişiliği, yaşayışı ve başarıları ona hayran olmama fazlasıyla yeterken böyle bir fevkalbeşer varlığın ATATÜRK'e olan saygısı ve sevgisi beni büsbütün şaşırtmakla beraber tüylerimi dikecek derecede gururlandırdı. İşte dünyadan geçip gitmiş en büyük liderlerden biri olan MAHATMA GANDHİ'nin hayran olduğu ATATÜRK hakkında ki yorumu;

Mustafa Kemal, İngilizleri yeninceye kadar Tanrıyı da İngiliz zannederdim...
199 syf.
·31 günde·Puan vermedi
Evet Konfüçyüsçülük, ben de dahil çoğumuzun bir din olarak bildiği bir öğreti ancak bu kitabı okuduktan sonra aslında genel olarak sosyal düzeni ele alan bir öğreti olduğunu öğrendim. Düşünsel anlamda katkısını gördüm. İyi okumalar:))
496 syf.
·6/10
İster Solcu olun İster Sağcı. İster Batıcı olun İster Doğucu. Tarihin yönünü değiştiren her şahsiyete saygı duyulmalı ve hayatı hakkında bilgi edinilmelidir. Bu yorumlamamın aynısı Adolf Hitler'in yazmış olduğu "Kavgam" kitabı içinde geçerlidir.
352 syf.
·Puan vermedi
Gerçekten bu kitapla tanışana kadar Aleviliğin tam geçmişini bilmiyordum hatta bu serilerden sonra edindiğim bilgiyi , cevremdeki Alevi dostlarımla paylaştığım da da gördüm ki ..onların dahi 7 imamcılarla 12 imamcilarin ayrımının bile farkında değil , inanıyor ama tam bilmiyorlar bile ..
496 syf.
·Beğendi·10/10
Kaybetmekten korkma,. Kaybettiğinde değil vazgeçtiğinde yenilirsin.
Acılı haykırış, umutsuzluk ve inanç yüklü
Sizlere geliyorum, kuzeyi kardeşlerim.
Biz homo sapiens lerin geldiği yerden
Nice yol aldım göçebe ayinleriyle
240 syf.
·Beğendi·10/10
Her ne kadar adı Abraham Lincoln olsada kitap amerika kıtasının keşfinden başlayarak Abraham lincoln ün başkanlık dönemine kadar anlatıyor. Ve bence kitabın adı Amerika’nın kuruluşu ve Abraham lincoln olmalı çünkü en az Lincoln’un hayatı kadar etkili Amerikanın kuruluş öyküsünü anlatmış. Ben ilk defa bu kadar ayrıntılı bilgi edinebildim. Bugün ki dünyayı şekillendirdiği düşünülürse çok dikkatli okunması gereken bir kitap. Kölelik ve bağımsızlık mücadelesi altında yatan sebepler ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor.
352 syf.
Terörün tanımıyla başlayan kitap mezhepler tarihini ve yaşanan olayları ele alıyor. Şiilik, İsmaililik, Haşhaşiler gibi... Uzunca bir girişin ardından Hasan Sabbah ve Selçuklulara kadar kitabın yarısına gelmiş oluyorsunuz. Eğer İslam Tarihini hiç başka kaynaklardan okumadıysanız pirenin nasıl deve yapıldığını bu kitapta görebilirsiniz, şuan ki ortadoğu emsal olarak gözlerinizin önüne gelebilir ve belkide daha fazlası. Yazar hakkında çok bilgim yok fakat bazı beklentiler içinde yazıldığını düşünüyorum, tek kaynak olarak asla kullanılmaması gereken bir kitap. Ama her kitap insanlığa yazılır faydalanmayı bilene tabi yinede tavsiye ederim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Yaşar Şahin Anıl
Unvan:
Türk Hukukçu, Yazar
Doğum:
Milas, Türkiye, 1939
Milas'ta doğdu. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Türkiye'nin birçok il ve ilçesinde hâkimlik ve savcılık yaptı. Hem hukuk tarihi üzerine eserler hem de edebi eserler verdi. Yazıları, Adalet ve Kitaplık dergilerinde yayımlandı.

Mesleki eserleri, Memurların Genel Yargılanması (1968), İcra ve İflas Suçları (1990), Kira Akdinden Doğan Tahliye Davaları (1991), Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (1993), Hukuk Denemeleri'dir (1993).

Diğer eserleri, Sokrates Davası (Tarihi inceleme, 1991), Andromeda'da Hayat (Şiir, 1993), Osmanlı'da Kadılık (1993), Osmanlı Döneminde İki Dava: Şeyh Bedrettin ve Mithat Paşa Davaları (Tarihi inceleme, 1995), Alamut Terörünün Kaynakları ve Hasan Sabbah'tır (2003).

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 135 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 111 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.