Ahmet Arpad

Ahmet Arpad

YazarÇevirmen
8.0/10
361 Kişi
·
682
Okunma
·
1
Beğeni
·
148
Gösterim
Adı:
Ahmet Arpad
Unvan:
Türk Çevirmen, Fotoğrafçı, Gazeteci ve Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 5 Mart 1942
Orta ve lise öğrenimini Özel Alman Lisesi ve Avusturya Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi'ndeki Alman Dili Edebiyatı yüksek öğrenimi bitirdi. 1968 yılından bu yana Almanya'da serbest gazeteci (Cumhuriyet Gazetesi), fotoğraf sanatçısı ve çevirmen olarak yaşamaktadır.[1]

Özellikle Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Alfred Döblin, Joseph Roth, Pablo Neruda, Johannes Mario Simmel, Robert Musil, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch'ten çeviriler yaptı.

1994-1995 Abdi İpekçi Gezi Yazısı yarışması ikincilik ödülünü aldı. PEN Türkiye Merkezi ve Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti ve Salzburg Stefan Zweig Merkezi üyesidir. Ahmet Arpad 2012 yılında Tarabya Çeviri Ödülü'ne layık görülmüştür. Ahmet Arpad, Anna Seghers'in Transit adlı yapıtının başarılı çevirisi nedeniyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 2016 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'ne layık görülmüştür.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·8 günde·7/10
NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

------------------------------------------------

Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

Gelelim Palyaço'ya...

Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

--------------------------------

Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
"Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

Son olarak;

Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
256 syf.
·4 günde
Hepimiz hayatımızın bir noktasında büyük kayıplar yaşamışızdır. Bu kayıplar karşısında her birimizin reaksiyonu farklı farklıdır. Kimimiz kaybı kazanca dönüştürür, bu kayıpla ruhunu olgunlaştırır, hayata daha bi' tutunur; kimimiz de kaybı içinde derinleştirerek bu kaybedişi ruhunda bir uçuruma dönüştürür, en ufak bir üzüntü yaşadığında o uçuruma yeniden yuvarlanır. Öyle ki bir süre sonra artık o uçurumdan çıkacak gücü ruhunda bulamaz, her defasında çıkmak için daha fazla çabalaması gerekir. Zira ruhu yorulmuştur, yorulan ruhlar kaybolmaya daha fazla meyyaldirler, yaşamaya daha az istekli, konuşmaktan çok susmaya dönük, etrafla daha az ilgili… Böyle insanları gözlerinden tanırsınız, dalgın ve uzaktır gözleri, bir gülümsemenin arkasında maskeledikleri hüzünleri dikkatli gözlerden kaçamaz… Onlar kaybetmişler, yenik düşmüşler, sığındıkları son kale de ellerinden düşünce kendilerini hayalî kalelerin içine hapsetmişlerdir. Henrich Böll’ün ağır tempoda ilerleyen melankolik romanı Palyaço, bende derin bir hüzün duygusu uyandırdı ve bu cümleler dilimden dökülüverdi. Zira romanın kahramanı Hans, hüzünlü bir palyaço. Görevi insanları güldürmek olduğu halde hayatındaki derin hüznü palyaço makyajının ardına gizleyerek etrafındakilerden saklayan, saklamaya çalışan bir “kaybeden” diğer bir deyişle.

Samipaşazâde Sezai’nin “Pandomima” isminde bir hikâyesi vardır. Sezai, o kısacık hikâyede, tıpkı Hans gibi görevi insanları güldürmek olan Paskal ismindeki hüzünlü bir pandomim sanatçısının hikâyesini anlatır. Paskal, sahnede, gelen müşterileri güldürmek için çeşitli şaklabanlıklar yaparken, gözlerindeki hüznü, yoğun bir makyajla maskeye dönüşmüş bir yüzün arkasına saklar, şahsî hayatındaki hayal kırıklığını ve derin acıyı kimseye belli etmez. Hikayenin sonunda makyajlı suratıyla dili dışarda olarak kendini asan Paskal’ı evinde bulan komşuları onun oyunlarından birini yaptığını düşünerek kahkahalarla gülerler. Sezai hikayesini “Hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı Paskal’ın bu seferki hâli taklit değil, ölüm gibi hakikatti.” Cümlesiyle bitirir. Trajik bir sonla biten acılı bir hikâyedir Pandomima. Henrich Böll’ün “Palyaço” adlı romanı da daha ilk cümlelerinden bu hüzünlü hikâyeyi çağrıştırdı bana. Romanın anlatıcısı Hans isminde, 27 yaşında, Marie ismindeki sevgilisi tarafından terk edilmiş bir palyaçodur. Ailesiyle bağları pek kuvvetli olmayan Hans, hayattaki tek varlığı sevgilisi tarafından da terk edilince hayatla olan bağları iyice zayıflar, sakatlandığı için mesleğini de icra edemez hale gelir ve doğduğu şehre geri dönmek zorunda kalır. Roman, bu geri dönüş sürecini, sonrasını ve Hans’ın geçmişini kahramanın ağzından geriye dönüşlerle okuyucuya anlatır.

İnsan güven duymayı, sevmeyi sevilmeyi öncelikle âilede öğrenir, zira sevmek sevilerek öğrenilen bir duygudur, sevgi güveni doğurur güven de hayata tutunmayı sağlar. Kendisine güven duyulmayan, gerçek manada sevilmeyen bir bireyin kaybolması da kaybetmesi de kaçınılmazdır. Hans bu duyguları ailesinde yaşayamaz. Anne ve babası iki yüzlü insanlardır. Hans, sanatkâr ruhlu, hassas bir adamdır. Çok sevdiği kız kardeşi Henriette’nin -annesinin ve etrafındakilerin telkinleri ile- “kutsal Alman topraklarını savunmak için” savaşa gönderildiğini görmüş fakat kız kardeşi için elinden hiçbir şey gelmemiştir. Henriette’nin mavi şapkası ve sırt çantası ile tramvaya binip gidişi ve bir daha geri dönmemesi Hans’ın ruhunda ilk derin yarayı açar. sonrasında güven iyice zedelenir ve kaçış baslar.

Romanda Hans’ın palyaço olması oldukça önemlidir. Palyaçonun maske gibi bir makyaj yapması, insanları güldürmesi kendisinin de daima gülen bir yüze sahip olması gerekir. Bu bağlamda palyaço romanda sembolik bir anlam taşır. Hans bir palyaço olarak insanları güldürür, ama içi kan ağlar. Onun karşısına çıkan insanlar da göründükleri gibi değildirler, sürekli maske takarak gezerler. Hassas bir sanatçı ruhuna sahip Hans’ın en büyük sıkıntısı insanların bu İKİ YÜZLÜLÜKLERİDİR aslında. Hans’ın annesinin savaş döneminde Yahudi düşmanlığı yaptığı ve Henriette’yi kendi hırsları için feda ettiği halde birkaç yıl sonra aniden Yahudi dostu kesilip “Irk Çatışmalarını Uzlaşma Cemiyetleri Merkez Komitesi”nin başkanı olması hatta Anna Frank’ın evini ziyaret etmesi dikkat çekici bir ayrıntıdır. Bu, gerçek bir pişmanlık değildir menfaate göre yer değiştirmedir sadece. Hans, annesindeki bu inandırıcı olmayan değişimi görünce ona olan kızgınlığı kat kat artar. Hans’ın babası da oğlunun sakatlandığını ve mesleğini icra edemeyeceğini bildiği halde ona yardımcı olmaz, her zaman annenin otoriter gölgesi altında ezilmiş bir figürdür. Oğlunun beş parasız kaldığını bile bile ona para yardımı yapmaz. Sevgilisi vardır, eşini aldatır. Romanda toplumun iki yüzlülüğü ağırlıklı olarak Hans’ın Katolik sevgilisi Marie’nin çevresinde bulunan dindar Katolikler üzerinden anlatılır. İnsanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmaması ve bunlar karşısında Hans’ın her şeye rağmen daima doğru bildiği yolda -tökezleyerek de olsa- ilerlemesi, onun gitgide yaşadığı toplumdan dışlanmasına ve yalnızlaşmasına neden olur.

Hans’ın sevgilisi olan Marie’ye bağlılığı dikkat çekicidir. Bu bir aşk mıdır yoksa bağımlılık mıdır bilinmez ancak Hans’ın çok sevdiğini iddia ettiği Marie’yi de pek mutlu edemediği açıktır. Marie Katoliktir ve roman boyunca Marie’nin Katolikliğine vurgu yapılır. Hans, bu tür kısıtlamaları mantıksız bulur ve Marie’nin hassasiyetlerini de pek anlamlandıramaz, onun isteklerine boyun eğmeye çalışır ama belli ki bunu da pek gönüllü yapamaz. Zaten Marie de günün sonunda inancı ile Hans arasında bir seçim yapar ve kaçmadan bir gece önce sevgilisine “O kadar sevimlisin ki, sevimli ve yorgun.” cümleleriyle son sevgi gösterisini yaptıktan sonra “Gitmem gereken yola gidiyorum.” şeklinde bir not bırakarak Katolik Züpfner ile kaçar. Görünen budur ama Hans’ın romanın bir yerinde “Marie’nin niçin ona kaçtığını anlamadım; ama belki ben gerçekte Marie’yi bile anlamamıştım.” diye itirafta bulunması da hikâyenin bizim görmediğimiz bambaşka yönleri olduğunu îma eder.

Roman genel olarak monoton bir yapıya sahip, ancak anlatıcının ironik üslubu eseri okurken sık sık gülümsemenize neden oluyor. Ancak bu gülümseme yoğun bir acının içine gömüldüğü için buruk bir şekilde yüzünüzde donup kalıyor çok zaman. Normal hayatta şaklabanlık yapan bir palyaçoyu kimse ciddiye almaz, onun söylediklerine güler geçer herkes. Yazar da bazı gerçekleri dile getirebilmek için bu palyaço maskesinin arkasına sığınıyor ve sahte ahlak kurallarını, toplumdaki her türlü iki yüzlülüğü ve sahtekarlığı kıyasıya eleştiriyor. Roman 1963 yılında yayımlandığı halde güncelliğini hala korumakta, bu da romanın evrensel konuları başarıyla işlemesinden kaynaklanıyor. Sonuç olarak Henrich Böll ile tanışmak istiyorsanız Palyaço iyi bir başlangıç kitabı. Herkese keyifli okumalar.
BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nlu-palyacosu-olmak/
256 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Kültürel tarih matbaanın icadına kadar sözlü; matbaanın icadından 2. Dünya Savaşı’na kadar yazılı ve 2. Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar 2. Sözlü; 1960 ile günümüz ise görsel çağdır. Yazarın ağır eleştirisine hedef olan sanat ve sanatçılar kitapta bol bol geçmektedir. Bulunduğu döneme sıkça atıfta bulunmasına rağmen; ağır eleştirilerde yapmaktadır. Mevcut düzende ve günümüzde “iyi kadın” film ve kitap konusu olmaz. Eğer ki Nobel Ödülü ile de taçlandırmak istiyorsan eserini “aykırı” ve “öteki” olmak zorundasınız. Afrika’da ırkçılık ve kahrolsun İslam tutar ve Nobel aldırır; Türkiye’de Kürt Meselesi Nobel aldırır ve hatta sinemaya uyarlayın Oscar’ınız dahi garanti. Yok mu böyle eserler elbette var. Bknz; V. S. Naipaul hem Nobel hem de Oscar; konu ise ırkçılık ve din...

Keza Almanya’da ya da farklı Avrupa ülkelerinde de durum budur. Örneğin; İspanya ve amacınız Nobel ise yapmanız gereken tek şey “Özgür Katalonya” demenizdir. Bakın 2000 yılı ve sonrası Nobellerine hepsi ülkesi ile sorun yaşayan tipler ve hatta ülkelerine dahi giremiyorlar. Neymiş kısas peki; “aykırı” ve “öteki.” Bu eserler bir daha asla bu şekilde kaleme alınamayacaktır. Gerek buna dönem izin vermeyecektir, gerekse kültür. Ancak değerli midir bu tartışılır. Kısacası 1987’den sonra alınan Nobel Ödüllerine itibar pek etmeyin.

“Susmak iyi bir silahtır.” (Alıntı #41994235 )

Politik durumlar, mezhep çatışmaları, Alman savaşları ve “böyle bir dünyaya çocuk getirmek” saçmalığı Nobel’in istediği kriterlerdir. Çünkü “Yıkmayan Şeye Ödül Vermezler.” Ve Böll... Önemlidir çünkü dönemin kültürel kaynakçası niteliğinde bir kitaptır.

Karakterimiz Hans Schnier içten bir hedonisttir. Ancak sürdüğü yaşam bunu gölgeliyor. Kendi zamanına kin kusan bir hali var ve çoğu yerde anakronik anlatımla geçmişe çok dem vurarak özlem duyuyor... Ve maskelerin ardına sığınan yüzlerin kendisi de dâhil kahrını hissettiriyor. Bknz; Papa'yı kandıran Marie gibi... Hastalıklı âşık kurgusu dönemin yaşam tarzına, din ve mezhep, hatta Roma’da bulunan Papa’ya dahi bir serzeniştir. Kendisini Protestan ilan etse de belli bir yerden sonra dinsizliği ile karşılaşıyoruz. Katolik toplumuna ve derneklerine olan güvensizliğini her vakit dile getiriyor; ancak şunu da çok iyi biliyor ki din konjonktüreldir; satılır ve alınır.

“...insanoğlunun varlığının kökten yalnızlığı, gerçekte kendisinden başka şey bulunmamasından değildir. Tam tersine: Kendisinden başka koskoca bir evren vardır, tüm içindekilerle birlikte. Yani sonsuz şeyler vardır, ama onların ortasında İnsan, kökten gerçekliğinde, yalnızdır, onlarla yapayalnızdır ve o şeylerin arasında diğer insan varlıkları da olduğuna göre, onlarla birlikte yalnızdır.” (Alıntı başka bir kitaptandır. #37114930 )

Buna en iyi alıntı aslında Halil Cibran'dan gelir "Neşeniz, maskesini çıkarmış kederlerinizdir" - #29564070 - ve devamında ise Fransız yazar, yönetmen ve senarist olan Romain Gray'in "rol yapmazsanız; asosyal, uyumsuz ve sinir hastası damgası yersiniz" sözü kitabı çok iyi bir şekilde özetliyor. Aykırı kişiliği olan bireylerin toplumlardan soyutlanması ve kendine yer edinememesidir asıl konu.

Kitabım Can Yayınları’ndan 4. baskı. Çevirmeni Ahmet Arpad ve gayet başarılı bir çeviridir. Anlamayacağınız ya da kitabı değersizleştirecek bir kusur yoktur. Tek problem 2018 basım kitaplarda karşılaştığım kitap sayfalarının incelmesi olayı bu kitapta da mevcuttur. Özellikle bazı anlar kitabı eğip bükerken gırç etmesi inanın duymak istemeyeceğim bir iç titretme sesidir. Kitap kısa bir yazar ve çevirmen hayatı sunuşuyla başlıyor. Hemen ardından kurguya “Bonn’a vardığımda hava kararmıştı,” cümlesiyle kurguya girip; her sayfasında dramı, yalnızlığı, yıkımı hissettirdikten sonra yazarın yıllar sonra yaptığı üç sayfalık son söz ile kitap bitiyor.

“Orospu ve evli kadınlardan başka, iyi kalpli kadınlar da vardır. Fakat onları pek göstermezler filmlerde.” #42063007 )

“Eğer içinde yaşadığımız zamana bir ad vermek gerekirse, bence "orospuluk dönemi" demek doğru olur.” (Alıntı #42123091 )

Yukarıdaki altında ise o dönemin sanatsal yaşam tarzına ve burjuvaziye bu denli iki söz söylenmiş ise şimdinin görsel kültürüne ve hatta sosyal medyasına ne tür ithamlarda bulunurdu inanın merak etmekteyim. En kötü seçenek olarak sanırım “mahremiyetin ifşası” yaftasını yapıştırırdı.

Sözün özü; benim için meraklısı için gerekli; sade, sakin veya durağan bir kitaptı. Ancak dönemin çok iyi kurgusunu yaptığı için kesinlikle değeri sonuna kadar hak ettiğine inandığım bir eserdir. Bazen sıkıldığım anlarda oldu ancak bazı yerlerde ise kesinlikle kendisini coşkuyla okutturdu. Kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Kitabı beraber okumaktan onur duyduğum: Değerli Mustafa A. abime sonsuz teşekkür ederim.

Sevgi ile kalın.

Ayrıca Sözlü ve Yazılı Kültür bu kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
394 syf.
·7 günde
İnsan, hayatında bazı şeyleri unutur. Benim de hayatımda unuttuğum anılarım vardır. Onlar toz olmuştur ya da kırılan bir bardağın artık birleştirilmeyen parçaları gibidir. Benim anılarım, hayaletlerle dolu bir galeridir. Belki ben kendi hayatımı değil de, başkalarının hayatını yaşadım. Bu sayfalarda geriye bıraktığım anılar arasında bazıları sararmış yapraklar gibi yere düşecek, ölecektir. Oysa, bazı anılarım zamanla yeniden canlanacak, yeniden hayat bulacaktır.Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır. Bir şair hayatıdır.

Yaşadığımı İtiraf Ediyorum Pablo Neruda'nın yaşarken yazdığı anılarından oluşuyor. 12 bölümden oluşan kitap,şairin iç dünyasını,yaşadığı yerleri,şair arkadaşlarını,yaşama ve ölüme dahil düşüncelerini ve en önemlisi şiir anlayışını içeriyor. Nobel Ödüllü kitap Neruda için bir belgesel niteliğinde.

Neruda'nın anılarını okurken doğup büyüdüğü Güney Amerika ülkesi Şili'ye ve yolculuk yaptığı her ülkeyi onun tasvirleriyle gözümüzde canlandırıyoruz.
Federico García Lorca, Louis Aragon, Paul Éluard, Nazım Hikmet ve daha nice şair arkadaşlarıyla olan dostluğunu da anılarında okuma fırsatımız oluyor.

Kitapta en çok beğendiğim kısım Neruda'nın Nazım Hikmet'e olan övgü dolu sözleriydi.
Neruda, Soyvet Rusya'da tanıştığı şair dostu Nazım Hikmet ile olan dostluğunu şu cümlelerle anlatıyor; Moskova’da ve taşrada başka büyük bir şairle de sık sık buluştum. Türk Nâzım Hikmet’le. “Şiirin gelecek olduğuna inanıyorum,” diyen bu büyük şair, Sovyet Rusya’da yaşıyordu. “Şiir, insan ruhundan devamlı bir şeyler talep eder,” dediğini de anımsıyorum.

Yaşadığı dönemde ki siyasi ve ekonomik, İspanya iç savaşı, Küba Devrimi, İkinci Dünya savaşı gibi toplumu etkileyen büyük olayları da Neruda'nın belleğinden okuyoruz.

"Şiir yazmak bir barış eylemidir. Şair, barıştan doğar. Ekmeğin undan yapılması gibi.”diyen Neruda'nın bu kitabını tüm kitapseverlere tavsiye ederim.Keyifli okumalar..
256 syf.
"Marie'nin niçin o adama kaçtığını anlayamadım, belki ben gerçekte Marie'yi bile anlayamamıştım."

Bu roman çok duygulu bir aşk hikayesini içinde barındırıyor aslında.

Bir palyaço var, kendisi ailesinin iki yüzlü servetine, toplumsal yerine karşı çıkan ve pandomin sanatı ile hayatını kazanmaya çalışan biri.
Palyaço bütün bireysel acılarını, bu beyaz pudralı yüzün arkasına gizliyor.
Bir kıza aşık oluyor ama aşkları imzalı bir kağıtta yazmadığı için toplumda kabul görmüyor.
Palyaço, toplumun değerlerine karşı çıkmış, yalnız yaşamaya çalışan bir tutunamayan aslında.
O evliliklerin kalpten çok kurallara hizmet ettiğini savunuyor.
Aşkına "o benim karım diyor, imzaları atmasak da , rahip önünde kutsanmasak da, o benim hayat arkadaşım diyor."
Bu romanda aşkın gerçekleri ile toplumun gerçekleri adeta kıran kırana savaşıyor.
Kazanan yok aslında, her iki gerçek de kaybediyor...
256 syf.
·10 günde
Bakmayın benim bu kadar uzun zamanda okuduğuma, sıcak ve yoğunluktan, kitap gayet akıcı bir dille yazılmış. İlk Böll okumam ve Nobel ödülü bu yazarın diğer kitaplarını da merak ettim.

Bir palyaço'nun romanı. Kendi ağzından tüm duyguları ve düşünceleriyle. Hans Schnier zengin protestan bir ailenin çocuğu. Lâkin cimri bir annesi olduğu için bu zenginliğin bir faydasını görememiş. Anne ve babasının neresinden tutsam elimde kalacak, eleştirilecek çok yanları var. Hans da ailesinde ve çevresinde gördüğü her türlü hatayı kaydetmiş, bazılarını ölene kadar sır olarak saklayan, bazılarını ise açık açık insanların yüzüne vuran melankolik bir karakter. O dönem yani 2. Dünya Savaşı ve sonrasında Almanya'da mezhep ve ırk ayrışmalarını ve özellikle de Katolikleri sıkı bir şekilde eleştiriyor. Savaşa katılmasına izin verilen genç kızkardeşi Henriette'nin ölümünü hiç affetmiyor. Bir hiç uğruna olduğunu sık sık vurguluyor.

O ne protestan ne de katolik, o bir palyaço. Tek eşliliğe inanıyor ve bu konudaki fikirleri çok katı. Sevdiği, karım dediği ve yıllarca beraber yaşadığı kadını ise bence benciliğinden ve empati yoksunluğundan kaybediyor. Çünkü ona bir nikâh yapmıyor. En azından resmi bir nikâh. Marie bir katolik, inanmasa da ona saygı duyuyor. Evlilik konusunda kendince haklı aslında, Marie onun karısı, birbirlerine söz vermişler ve herkes beraber yaşadıklarını biliyor. İşin dini yönünden ziyade herkes Hans gibi tek eşli ve sadık olmadığı için resmî nikah kadınları korumak için gereklidir. Bu benim düşüncem. Ama Hans'ın sevgilisine bağlılığına bayılsam da karşısındakinin duygularını yeteri kadar önemsemediğini düşünüyorum. Hans'ta hiç taviz yok. Kendi içinde de toplumdan ayrık bir birey olmanın gelgitlerini yaşıyor. Marie gittikten sonra da tam anlamıyla dibe vuruyor, hem meslekî hem maddi hem duygusal.

Çok daha fazla konu tartışılabilir bu romanla ve karakterle ilgili. Bazen gerçekle hayali birbirine karıştıran, hüznünü makyajının altına saklayan bu melankolik palyaço okunabilir.
128 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
1930’larda Hitler’in Almanya’da iktidara gelmesiyle önce yasaklanmış, ardından da Zweig’in diğer eserleriyle birlikte yakılmıştır. Bazen ateş yok edemiyor yaktığını sandığı geçeği, güzeli, iyiyi. Ve Zweig hâlâ okunuyor. Okunacak.
256 syf.
·3 günde·8/10
Alman yazar Böll'ün, ülkesinde 1963 senesinde yayınlanan ve döneminde bir yığın eleştiri alan bu romanının orjinal başlığı olan 'Ansichten Eines Clowns'ı dilimize çevirdiğimizde en yakın ifade 'Bir Palyaçonun Fikirleri' oluyor. Ülkemizde ise sadece 'Palyaço' başlığı altında yayınlanmış; muhtelif dönemlerde, muhtelif yayinevleri tarafından. Yurtdışında kimi İngilizce çevirilerde ise 'The Clown' ve 'The Opinions Of A Clown' başlıklarına rastlıyoruz.

Romanda yazarın Katoliklere veya Katolikliğe yaptığı taşlamalar bir hayli cesurca; kanımca,romanın yazılma amacı da bu taşlamalar. Roman karakteri Palyaço'nun kafa travmaları esnasında yaptığı geçmişe dair iç hesaplaşmlarının bulunduğu paragraflardaki hikayeler ise bu mezhebe ve mezhep üyelerine yapılan taşlamalar için bir araç olarak görünüyor. Ama yine de bu paragraflar bir hayli psikolojik ve hüzünlü. Palyaçomuz da hüzünlü, fakat aynı zamanda paranoyak, kimi zaman gururlu kimi zaman arsız, düşündüklerini söylemekten çekinmeyen bir paylaço bu, bilgili akıllı bir palyaço aynı zamanda, uğradığı haksızlıklar da cabası. Evet Marie'yi çok seviyordu fakat bence olanları bir de Marie'nin ağzından dinlemek gerekiyor. Kimilerine göre bu palyaço biraz kibirli veya bencil de, fakat insancıl yönü daha baskın, melankolik diğer taraftan realist. Neyse ney, ona sorarsanız 'ben sadece palyaçoyum' diyor. Aslına bakarsanız önemli olan da bu...

1000kitap.com da yazılarını takip ettiğim genç arkadaşıma kitabı okumama ve yazarla tanışmama vesile olduğu için buradan teşekkür ediyorum.

Güzel bir edebi deneyimdir, bu. Okumanız dileğiyle. İyi okumalar...
256 syf.
·10 günde·Puan vermedi
Palyaço...
Birinci tekil şahıs tarafından anlatılan kitap hayatını palyaçoluk yaparak kazanan, protestan zengin bir ailenin oğlu, katolik bir kadının sevgilisi olan dinsiz bir adamın, Hans'ın hikayesidir.
Birinci tekil şahıs tarafından anlatıldığı için elbetteki yaşanan olayları objektif olarak sunmamaktadır.
Kitapta Hristiyanlık ve mezhepleri, Alman milliyetçiliği, zenginlik, sanat ve sanata ödenen para ( sanatçıların yaşarken karılarına bir ayakkabı bile alamazken öldükten sonra eserlerinin değerlenmesi gibi), aldatılmak, terk edilmek, cinsellik, aile hayatı, anne babanın insan üzerindeki etkileri, savaş, savaşın toplum üzerindeki izleri, aldatılan ve sevgilisi tarafından terk edilen depresif bir palyaçonun gözlemleri ile anlatılmaktadır.
Kitap her ne kadar Alman -Hristiyan bir toplumda geçse de insanların dini inançlarının kullanılarak belli kalıplara itilmesi veya ötekileştirilmeye çalışılması, baskı altında tutulması veya belli dini topluluklara üye olanlara kazanç ve itibar sağlaması gibi aslında yakından tanık olduğumuz her toplumda yaşanan olayları gözler önüne serdiği için bugün artık evrensel bir konuya sahip olduğu söylenebilir.
Toplumsal değerlendirmelerin yanı sıra:
İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman milliyetçiliği yapan insanların daha sonra para ve kazananın yanında olma arzusu ile kapitalist çizgiye evrilmeleri gibi; tüm insanlarda "iyi-kötü-bencil-duyarlı" gibi bir çok duygunun aynı anda yer aldığı, kimsenin sadece iyi, sadece kötü yada sadece bencil olamayacağı gibi insana dair değerlendirmeler de yapılmış.
---------
Yahudi Soykırımı ve Nazizimle ile ilgili yapılmış olan filmlerde (Schindler'in Listesi, Hayat Güzeldir, Piyanist vb) biz sadece çeşitli işkencelere maruz kalan Yahudileri ve onlara işkence eden, zorba, faşist Alman askerlerini görürüz, bu kitap sayesinde o sıradaki sivil Alman halkını da biraz olsun tanıma fırsatım olduğu için ayrıca beğendim.
(Peki bu incelemenin sonu ne zaman gelecekti!!?)

Sapıklığın değerlendirilmesiyle de ilgili olarak dikkat çeken bir bölümü de yazmadan geçmek istemiyorum.
Sapıklığın duygularla ilgili değil fikirlerle ilgili olduğunun vurgulandığı bir bölüm var ki bence çok doğru bir tespittir.
Sapıklık fikirlerin ürünüdür, bu fikirlerin topluma ekilmesinin sonucudur. İnsan doğduğunda sapık değildir, ama sapkınca fikirlere maruz kalarak sapıklaşabilir.
Bir diğer dikkatimi çeken bölümü ise ıspat yükünün olmamasının insanı nasıl rahatlattığı ile ilgili olan kısmıdır onu da es geçemeyeceğim.
(Düz okuyucuyum neden bu kadar yazıyorum bilemiyorum)
Bir şeyi ispatlamaya çalışmamanın rahatlığı paha biçilmezdir.
Ben buna kendi düşünce dünyamda "kendine saklamak" derim.
Bazı Bazı yerlerde anlatılanların acaba tüm bunlar palyaçonun sanrısı mı diye düşündüm çünkü bazı bölümler gerçekten gerçek dışı gibi -yok artık bu kadar da dibi boylamış olamaz- dedirtti.
Ben depresyonu severim, sosyopat, şizofren, depresif roman karakterlerini de severim.
Bu nedenle beğenerek okudum.
Herkese iyi okumalar.
(inanamıyorum bitirdim galiba)
128 syf.
·2 günde·7/10
Son bölümde bulunan yakıcı sır öyküsü daha once iş Bankası Kültür Yayınları tarafindan yayinlanmis oldugunu belirtmek yada uyarmak isterim. Ilk bölümde bulunan hikaye oldukça kısa ve sade anlatima sahiptir çeviri esnasında yazim hatalari olduğu icin anlamsiz cumleler denk gelmek mumkun ama stefan zweig anlatimi az olan bu hatalari dikkate aldirmayacak kadar kitaba bagliyor okuyucusunu keyifli okumalar

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Arpad
Unvan:
Türk Çevirmen, Fotoğrafçı, Gazeteci ve Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 5 Mart 1942
Orta ve lise öğrenimini Özel Alman Lisesi ve Avusturya Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi'ndeki Alman Dili Edebiyatı yüksek öğrenimi bitirdi. 1968 yılından bu yana Almanya'da serbest gazeteci (Cumhuriyet Gazetesi), fotoğraf sanatçısı ve çevirmen olarak yaşamaktadır.[1]

Özellikle Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Anna Seghers, Alfred Döblin, Joseph Roth, Pablo Neruda, Johannes Mario Simmel, Robert Musil, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch'ten çeviriler yaptı.

1994-1995 Abdi İpekçi Gezi Yazısı yarışması ikincilik ödülünü aldı. PEN Türkiye Merkezi ve Enternasyonal Stefan Zweig Cemiyeti ve Salzburg Stefan Zweig Merkezi üyesidir. Ahmet Arpad 2012 yılında Tarabya Çeviri Ödülü'ne layık görülmüştür. Ahmet Arpad, Anna Seghers'in Transit adlı yapıtının başarılı çevirisi nedeniyle İstanbul Kültür Sanat Vakfı, 2016 Talât Sait Halman Çeviri Ödülü'ne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 682 okur okudu.
  • 16 okur okuyor.
  • 1.062 okur okuyacak.
  • 12 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları