Ahmet Arpad

Ahmet Arpad

YazarDerleyenÇevirmen
7.8/10
1.103 Kişi
·
2.059
Okunma
·
4
Beğeni
·
692
Gösterim
Adı:
Ahmet Arpad
Unvan:
Türk Çevirmen ve Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 5 Mart 1942
1942’de İstanbul’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini Alman ve Avusturya okullarında, yükseköğrenimini İÜ Alman Dili Edebiyatı’nda tamamladı. 1968’den bu yana Almanya’da serbest gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve çevirmen olarak yaşamını sürdürüyor. Özellikle Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Joseph Roth, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch’in çeşitli eserlerini dilimize kazandırmıştır. 2012’de Tarabya Çeviri Ödülü’ne, 2016’da Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görülmüştür.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·8 günde·7/10
NOT: Her kitap incelemesi doğası gereği bir miktar spoiler içerir ve birazdan okuyacaklarınız bir kitap incelemesi niyetiyle kaleme alınmıştır...

------------------------------------------------

Almanya'da yazar olmak (ya da Alman ekolünden bir yazar olmak diyelim), Brezilya'da futbolcu olmak gibi bir şey... Çok iyi, çok yetenekli de olsan; genelde herkes çok iyi ve çok yetenekli olduğu için bazen küresel bilinirlik açısından geri planda kalabiliyorsun...

Gerçi Nobel ödülü almış bir yazara bilinirlik açısından geri planda kalmış demek ne kadar doğru bilemiyorum ama yoldan birini çevirip aklına ilk gelen 5 Alman yazarı söyle desek, kaç kişi bu listeye Heinrich Böll 'ü dahil eder ondan çok emin değilim...

İncelemeye yazar üzerinden giriş yapmayı beklemiyordum açıkçası, benim için de sürpriz oldu:) Ancak bu vesileyle sonda söyleyeceğimi baştan söylemiş olayım; Böll, özellikle ülkemizde daha fazla okunmayı ve tanınmayı hak eden bir yazar... Bizim kültürümüzde 'Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler' diye fantastik bir atasözü vardır. Bugün Abdurrahman Çelebi rolünün Saramago gibi yazarlara verilmesinin bir nedeni de sanırım Böll gibi yazarların yeterince ön plana çıkarılmamasıdır...

Gelelim Palyaço'ya...

Bu kitaba aslında iki farklı pencereden bakmak gerekiyor; biri dönemsel, diğeri evrensel... Dönemsel pencereden baktığımızda 2. Dünya Savaşı'ndan yeni çıkan ve her büyük savaş sonrası toplumların içine düştüğü buhrana benzer dönemsel bir boşlukta kendini arayan bir Alman toplumu karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar sonrası toplumların kendini yeniden inşa etme süreci hem madden hem de ma'nen oldukça zor bir süreçtir. Savaşta ölenlerin ardından 'geride kalanlar' olarak bu yükü taşımak güçtür, biraz da haksız bir suçluluk duygusu taşır içinde... Öte taraftan hayat devam etmektedir. Toplum kendini yenilemek ve yaşamaya kaldığı yerden devam etmek zorundadır. Sonunda her şey öyle ya da böyle normalleşir ve geriye kulaklarımızın içindeki üç küçük kemiği zangır zangır titreten şu soru kalır: Savaşta ölenler neden öldü?

Kitabın baş kahramanı Hans Schnier, bu konuyu savaşta kaybettiği kız kardeşi üzerinden sorgular biraz. Hans ile ailesi arasındaki soğuk ilişkinin ardında biraz da bu acı hatıra yatmaktadır. Savaş zamanı kızlarını 'vatan uğruna' ölüme gönderebilecek kadar gözüpek bir ailenin gündeminde, normalleşme yıllarında hisse senetleri, ekonomik çıkarlar ve iş ortaklıkları gibi konular vardır. Ailenin asıl 'dindar' olan üyesi, diğer erkek kardeş Leo olmasına rağmen, bu durumu sorgulayan kişi ailenin 'sanatçı' üyesi Hans olur...

Yine kitaba dönemsel olarak bakmaya devam edersek birkaç not daha ilave edebiliriz yazımıza... Savaş sonrası yeniden yapılanma dönemi, toplumu yeniden inşa edecek bireyler açısından bir 'yer edinme' dönemidir aynı zamanda... Bu yer edinme mevzusu daha çok iş, siyaset ve din üzerinden yürür. Dönemin kendi atmosferinde din, yer edinmede etkin bir kanaldır. Katolik veya Protestan olmanız dahi toplum içindeki konumunuzu etkileyebilir. İşte bu yüzden kitap, kurgusunda yoğun bir şekilde mezhep eleştirisi yaptığı için ilk basıldığı yıllarda büyük bir tepki toplamıştır. Yazar da bu süreçte hayatının en zor dönemlerinden birini yaşamıştır... Ancak bu durum görece çok uzun sürmez. Böll, 1985 yılında bir makale yazıp kitaba sonsöz olarak eklemiş. Bu makalede kitabın 20 yıl içerisinde tarihi bir roman niteliğine bürünmesine dikkat çekmiş... Yani ilk basıldığında din karşıtı diye adeta linç edilen bir kitap, 20 yıl gibi kısa bir sürede neredeyse dönemi anlatan bir kaynak kitap hüviyeti kazanır. Çünkü arada geçen sürede toplum dönüşümünü tamamlamış; din kanalı etkisini nispeten yitirmiş, onun yerini farklı kanallar almıştır...

Evet, bu kitap ilk bakışta dini yerlebir eder gibi görünse de, derinlere inildiğinde asıl eleştirinin dine değil de dinin metalaştırılmasına olduğu net bir şekilde görülebilmektedir... Bu metalaştırma, bu toplum mühendisliği, güya dini kaynak gösterip özel yaşamları dizayn etme sevdası, bizzat dönemin din temsilcileri tarafından yapılır. Asıl vurucu eleştiri işte bu insanlara gelir. İşaret parmağı bir yeri gösterdiğinde, gösterilen yere değil de işaret parmağına bakanlardan olmamak lazım. (Günümüzde, kendi coğrafyamızda da maalesef en çok bu konunun sancısını çekiyoruz)

--------------------------------

Dönemsel penceremizi burada kapatıp evrensel penceremizi açıyoruz şimdi de...

Şu ana kadar genel olarak toplumdan ve toplumsal dönüşümden bahsettik. Şimdi, toplumdan çıkıp bireyin kendisine odaklanıyoruz bu defa...

Kitabın ilk bölümlerinden birinde şöyle bir ifade geçiyor;
"Aslında her insan birbirine yabancı değil midir?"

Evet, özünde her insan birbirine yabancıdır. Bu yabancılığı ortak değer veya kavramlar etrafında bir araya gelerek aşmaya gayret ederiz. Mesela burada bizi buluşturan şey edebiyattır. Biz burada bu yazıları yazarken bir başka internet sitesinde birbirine yemek tarifi veren veya futbol üzerine konuşan insanlar bir araya gelmektedir... Bunun sayısız örneği vardır...

Tabii bunlar küçük başlıklardır. Bizim gibi birbirine yabancı insanları bir yerde toplar ama çok da ilerisine götürmez. Burada okumayı sevdiği kitapları, türleri veya yazarları bir çırpıda sayabileceğim onlarca okur dostum vardır ama hiçbirinin giyim tarzını veya nükleer santraller hakkında ne düşündüğünü bilmem...

Bu noktada tekrar din kavramına dönmemiz gerekiyor. Çünkü din çok daha büyük çaplı bir buluşma noktasıdır. Yediğimiz içtiğimizden tutun da, nasıl evlenip nasıl çocuk yetiştireceğimize kadar kapsayıcı ve birleştirici bir etkisi vardır üzerimizde...

Bu noktadan bakıldığında, evet din bireylerin kendi içindeki yabancılaşmasına gerçek bir çözüm üretebilir. Zaten dinin özünde sürekli paylaşmak, cemaat olmak, ortaklaşa üretmek ve beraber ibadet etmek gibi insanları bir araya getiren emir ve tavsiyeler yer alır.

Ancak dini bu özünden kopartıp çeşitli mezhep ve benzeri bölünmeler üzerinden bir nevi onu çoğaltmaya kalkarsak yeniden başladığımız noktaya, hatta daha gerisine dönmüş oluruz. Çünkü dinin mezheplere bölünmesi; ortak çağrının yanında bireysel veya grupsal farklılıkların devreye girdiği ve bir yerden sonra tamamen bireyi zamana göre dizayn etmeyi öngören yeni kapıların açılmasına olanak tanır... Günün sonunda, tek bir kaynaktan çıkan ve herkesi kapsayan büyük çağrı, önce küçük çağrılara, daha sonra da daha küçük çağrılara bölünerek bireyleri birbirine karşı daha da yabancılaşmış bir konuma getirir.

Palyaço, bu katmanlı yapıyı çok başarılı bir şekilde işleyen bir kitap... Aslında ilk bakışta kurguyu, 'bir palyaçonun hayatı üzerinden topluma karşı yabancılaşmış bireyin trajik hikayesi' şeklinde görmek oldukça mümkün. Ancak ben bunun tam tersini savunuyorum. Yani bu yapı içerisinde aslında toplum, kademeli olarak bireye yabancılaşıyor. Çünkü, önce toplumun, sonra ailenin, sonra sevgilinin ve son olarak 'Paylaço'nun bizzat kendisinin, kendisine yabancılaştığını görüyoruz. Başka bir ifadeyle, paylaço kendisini toplumdan soyutlamıyor, toplum zamanla kendi içinde kapanarak (veya bölünerek) Palyaço'yu dışarıya doğru itiyor. Örneğin aşkla başlayan ve yıllarca aşkla devam eden bir ilişki, sadakatsizlik, ilgisizlik, saygısızlık gibi bireysel bir nedenle değil de toplumun kendi içinde türettiği ve dayattığı normlar yüzünden sona eriyor... Bu nedenle, iki farklı yaklaşım arasındaki farkı bence iyi analiz etmemiz gerekiyor...

İncelemenin sonuna gelirken, bu kitabı seçerek Böll ile tanışmama vesile olan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na, kitabı öneren Selman Ç. 'ye ve yaptığı incelemeler ile Böll'ü radarımıza sokan Hakan S. 'ye özel bir teşekkür göndermek istiyorum...

Son olarak;

Eğer bu TEKNİK incelememi beğendiyseniz beğen butonuna tıklamayı, kanalıma abone olmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen:)))

Şaka şaka, yabancılaşma üzerine küçük bir ironiyle bitirmek istedim:))

Herkese keyifli okumalar dilerim...
256 syf.
·4 günde
Hepimiz hayatımızın bir noktasında büyük kayıplar yaşamışızdır. Bu kayıplar karşısında her birimizin reaksiyonu farklı farklıdır. Kimimiz kaybı kazanca dönüştürür, bu kayıpla ruhunu olgunlaştırır, hayata daha bi' tutunur; kimimiz de kaybı içinde derinleştirerek bu kaybedişi ruhunda bir uçuruma dönüştürür, en ufak bir üzüntü yaşadığında o uçuruma yeniden yuvarlanır. Öyle ki bir süre sonra artık o uçurumdan çıkacak gücü ruhunda bulamaz, her defasında çıkmak için daha fazla çabalaması gerekir. Zira ruhu yorulmuştur, yorulan ruhlar kaybolmaya daha fazla meyyaldirler, yaşamaya daha az istekli, konuşmaktan çok susmaya dönük, etrafla daha az ilgili… Böyle insanları gözlerinden tanırsınız, dalgın ve uzaktır gözleri, bir gülümsemenin arkasında maskeledikleri hüzünleri dikkatli gözlerden kaçamaz… Onlar kaybetmişler, yenik düşmüşler, sığındıkları son kale de ellerinden düşünce kendilerini hayalî kalelerin içine hapsetmişlerdir. Henrich Böll’ün ağır tempoda ilerleyen melankolik romanı Palyaço, bende derin bir hüzün duygusu uyandırdı ve bu cümleler dilimden dökülüverdi. Zira romanın kahramanı Hans, hüzünlü bir palyaço. Görevi insanları güldürmek olduğu halde hayatındaki derin hüznü palyaço makyajının ardına gizleyerek etrafındakilerden saklayan, saklamaya çalışan bir “kaybeden” diğer bir deyişle.

Samipaşazâde Sezai’nin “Pandomima” isminde bir hikâyesi vardır. Sezai, o kısacık hikâyede, tıpkı Hans gibi görevi insanları güldürmek olan Paskal ismindeki hüzünlü bir pandomim sanatçısının hikâyesini anlatır. Paskal, sahnede, gelen müşterileri güldürmek için çeşitli şaklabanlıklar yaparken, gözlerindeki hüznü, yoğun bir makyajla maskeye dönüşmüş bir yüzün arkasına saklar, şahsî hayatındaki hayal kırıklığını ve derin acıyı kimseye belli etmez. Hikayenin sonunda makyajlı suratıyla dili dışarda olarak kendini asan Paskal’ı evinde bulan komşuları onun oyunlarından birini yaptığını düşünerek kahkahalarla gülerler. Sezai hikayesini “Hayatında herkesi güldürdüğü gibi, ölümünde de kimseyi ağlatamayan zavallı Paskal’ın bu seferki hâli taklit değil, ölüm gibi hakikatti.” Cümlesiyle bitirir. Trajik bir sonla biten acılı bir hikâyedir Pandomima. Henrich Böll’ün “Palyaço” adlı romanı da daha ilk cümlelerinden bu hüzünlü hikâyeyi çağrıştırdı bana. Romanın anlatıcısı Hans isminde, 27 yaşında, Marie ismindeki sevgilisi tarafından terk edilmiş bir palyaçodur. Ailesiyle bağları pek kuvvetli olmayan Hans, hayattaki tek varlığı sevgilisi tarafından da terk edilince hayatla olan bağları iyice zayıflar, sakatlandığı için mesleğini de icra edemez hale gelir ve doğduğu şehre geri dönmek zorunda kalır. Roman, bu geri dönüş sürecini, sonrasını ve Hans’ın geçmişini kahramanın ağzından geriye dönüşlerle okuyucuya anlatır.

İnsan güven duymayı, sevmeyi sevilmeyi öncelikle âilede öğrenir, zira sevmek sevilerek öğrenilen bir duygudur, sevgi güveni doğurur güven de hayata tutunmayı sağlar. Kendisine güven duyulmayan, gerçek manada sevilmeyen bir bireyin kaybolması da kaybetmesi de kaçınılmazdır. Hans bu duyguları ailesinde yaşayamaz. Anne ve babası iki yüzlü insanlardır. Hans, sanatkâr ruhlu, hassas bir adamdır. Çok sevdiği kız kardeşi Henriette’nin -annesinin ve etrafındakilerin telkinleri ile- “kutsal Alman topraklarını savunmak için” savaşa gönderildiğini görmüş fakat kız kardeşi için elinden hiçbir şey gelmemiştir. Henriette’nin mavi şapkası ve sırt çantası ile tramvaya binip gidişi ve bir daha geri dönmemesi Hans’ın ruhunda ilk derin yarayı açar. sonrasında güven iyice zedelenir ve kaçış baslar.

Romanda Hans’ın palyaço olması oldukça önemlidir. Palyaçonun maske gibi bir makyaj yapması, insanları güldürmesi kendisinin de daima gülen bir yüze sahip olması gerekir. Bu bağlamda palyaço romanda sembolik bir anlam taşır. Hans bir palyaço olarak insanları güldürür, ama içi kan ağlar. Onun karşısına çıkan insanlar da göründükleri gibi değildirler, sürekli maske takarak gezerler. Hassas bir sanatçı ruhuna sahip Hans’ın en büyük sıkıntısı insanların bu İKİ YÜZLÜLÜKLERİDİR aslında. Hans’ın annesinin savaş döneminde Yahudi düşmanlığı yaptığı ve Henriette’yi kendi hırsları için feda ettiği halde birkaç yıl sonra aniden Yahudi dostu kesilip “Irk Çatışmalarını Uzlaşma Cemiyetleri Merkez Komitesi”nin başkanı olması hatta Anna Frank’ın evini ziyaret etmesi dikkat çekici bir ayrıntıdır. Bu, gerçek bir pişmanlık değildir menfaate göre yer değiştirmedir sadece. Hans, annesindeki bu inandırıcı olmayan değişimi görünce ona olan kızgınlığı kat kat artar. Hans’ın babası da oğlunun sakatlandığını ve mesleğini icra edemeyeceğini bildiği halde ona yardımcı olmaz, her zaman annenin otoriter gölgesi altında ezilmiş bir figürdür. Oğlunun beş parasız kaldığını bile bile ona para yardımı yapmaz. Sevgilisi vardır, eşini aldatır. Romanda toplumun iki yüzlülüğü ağırlıklı olarak Hans’ın Katolik sevgilisi Marie’nin çevresinde bulunan dindar Katolikler üzerinden anlatılır. İnsanların söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmaması ve bunlar karşısında Hans’ın her şeye rağmen daima doğru bildiği yolda -tökezleyerek de olsa- ilerlemesi, onun gitgide yaşadığı toplumdan dışlanmasına ve yalnızlaşmasına neden olur.

Hans’ın sevgilisi olan Marie’ye bağlılığı dikkat çekicidir. Bu bir aşk mıdır yoksa bağımlılık mıdır bilinmez ancak Hans’ın çok sevdiğini iddia ettiği Marie’yi de pek mutlu edemediği açıktır. Marie Katoliktir ve roman boyunca Marie’nin Katolikliğine vurgu yapılır. Hans, bu tür kısıtlamaları mantıksız bulur ve Marie’nin hassasiyetlerini de pek anlamlandıramaz, onun isteklerine boyun eğmeye çalışır ama belli ki bunu da pek gönüllü yapamaz. Zaten Marie de günün sonunda inancı ile Hans arasında bir seçim yapar ve kaçmadan bir gece önce sevgilisine “O kadar sevimlisin ki, sevimli ve yorgun.” cümleleriyle son sevgi gösterisini yaptıktan sonra “Gitmem gereken yola gidiyorum.” şeklinde bir not bırakarak Katolik Züpfner ile kaçar. Görünen budur ama Hans’ın romanın bir yerinde “Marie’nin niçin ona kaçtığını anlamadım; ama belki ben gerçekte Marie’yi bile anlamamıştım.” diye itirafta bulunması da hikâyenin bizim görmediğimiz bambaşka yönleri olduğunu îma eder.

Roman genel olarak monoton bir yapıya sahip, ancak anlatıcının ironik üslubu eseri okurken sık sık gülümsemenize neden oluyor. Ancak bu gülümseme yoğun bir acının içine gömüldüğü için buruk bir şekilde yüzünüzde donup kalıyor çok zaman. Normal hayatta şaklabanlık yapan bir palyaçoyu kimse ciddiye almaz, onun söylediklerine güler geçer herkes. Yazar da bazı gerçekleri dile getirebilmek için bu palyaço maskesinin arkasına sığınıyor ve sahte ahlak kurallarını, toplumdaki her türlü iki yüzlülüğü ve sahtekarlığı kıyasıya eleştiriyor. Roman 1963 yılında yayımlandığı halde güncelliğini hala korumakta, bu da romanın evrensel konuları başarıyla işlemesinden kaynaklanıyor. Sonuç olarak Henrich Böll ile tanışmak istiyorsanız Palyaço iyi bir başlangıç kitabı. Herkese keyifli okumalar.
BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ: https://hercaiokumalar.wordpress.com/...nlu-palyacosu-olmak/
1222 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Bir ülke düşünün, sadece dört aylık enflasyon oranı %374 milyon. Yanlış duymadınız veya ben yanlış yazmadım. İsterseniz bir daha okuyun rakamı. Dikkatinizi çekerim 374 değil , 374 bin de değil. Tam tamına enflasyon oranı 4 ayda yüzde 374 milyon. Böyle bir ülkede insanlar ne yapar diye hiç düşündünüz mü ? Nasıl bir kaos yaşanır ? Peki böyle bir şey yaşanmış mı? diye sorarsanız cevabım kocaman bir evet olacak.

Yer: Almanya. Yıl: 1923. Ve yılın ikinci yarısı. Temmuz- Kasım ayları arasındaki enflasyon oranı, yukarıda da söylediğim gibi yüzde 374 milyon.

Hans Fallada bu kitabında bizi 1923 yılının Almanya'sına götürüyor ve o dört ayda yaşananları sanki bize tekrar yaşatıyor. 1 Dolar'ın nasıl 4 trilyon iki yüz on milyar mark olduğunun gün gün hikayesini anlatıyor. İnsanların yaşadığı çaresizliğin içine girdiriyor. Neredeyse yediğiniz yemeğin fiyatının daha siz yemeğinizi bitirmeden nasıl iki katına çıkabileceğini, aldığınız çalışma ücretinin daha markete varmadan değerinin nasıl yarıya inebileceğini, yemeyip içmeyip, her şeyinizden tasarruf ederek yirmi yılda biriktirdiğiniz bankadaki emekli paranızın tamamını bile verseniz bir tek ekmek almanıza yetmeyecek derecede nasıl bir anda eriyebileceğini gösteriyor. İnsan aklının hayal bile edemeyeceği ama maalesef yaşanmış olan bir kaos ortamının hikayesini anlatıyor. O insanların nasıl bir ruh hali içerisinde olduklarını bize yansıtıyor.

Fallada, bütün bunları da Almanya'nın kuzeyindeki küçük bir yerleşim biriminde yolları kesişen bir grup insanın yaşadığı olaylar üzerinden bize aktarıyor. (Bir grup insan derken bir kaç kişi değil , neredeyse toplumun her kesiminden seçilmiş çok sayıda insandan bahsediyorum.)

Kitap tam bir tuğla görünümünde ve 1222 sayfa olmasına rağmen müthiş akıcılığı sayesinde kolayca okunuyor. Tek olumsuz tarafı kitabın ağırlığı. Tam olarak 1365 gram olan ağırlığı dolayısıyla biraz kolları yoruyor.

Yazarın dönemi yaşamış bir kişi olması sebebiyle , kitaptaki anlatılanların büyük bir kısmının, tanık olduğu gerçek olaylardan kurgulandığı aşikardır. Bu yüzden kitabın, o dönemi yansıtan büyük bir bilgi hazinesi olduğunu da unutmamak gerekir.

Ben kitabı, çok büyük beğeniyle, keyifle ve heyecanla okudum. Özellikle bu tür dönem kitaplarını sevenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyor ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
256 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Kültürel tarih matbaanın icadına kadar sözlü; matbaanın icadından 2. Dünya Savaşı’na kadar yazılı ve 2. Dünya Savaşı’ndan 1960’lara kadar 2. Sözlü; 1960 ile günümüz ise görsel çağdır. Yazarın ağır eleştirisine hedef olan sanat ve sanatçılar kitapta bol bol geçmektedir. Bulunduğu döneme sıkça atıfta bulunmasına rağmen; ağır eleştirilerde yapmaktadır. Mevcut düzende ve günümüzde “iyi kadın” film ve kitap konusu olmaz. Eğer ki Nobel Ödülü ile de taçlandırmak istiyorsan eserini “aykırı” ve “öteki” olmak zorundasınız. Afrika’da ırkçılık ve kahrolsun İslam tutar ve Nobel aldırır; Türkiye’de Kürt Meselesi Nobel aldırır ve hatta sinemaya uyarlayın Oscar’ınız dahi garanti. Yok mu böyle eserler elbette var. Bknz; V. S. Naipaul hem Nobel hem de Oscar; konu ise ırkçılık ve din...

Keza Almanya’da ya da farklı Avrupa ülkelerinde de durum budur. Örneğin; İspanya ve amacınız Nobel ise yapmanız gereken tek şey “Özgür Katalonya” demenizdir. Bakın 2000 yılı ve sonrası Nobellerine hepsi ülkesi ile sorun yaşayan tipler ve hatta ülkelerine dahi giremiyorlar. Neymiş kısas peki; “aykırı” ve “öteki.” Bu eserler bir daha asla bu şekilde kaleme alınamayacaktır. Gerek buna dönem izin vermeyecektir, gerekse kültür. Ancak değerli midir bu tartışılır. Kısacası 1987’den sonra alınan Nobel Ödüllerine itibar pek etmeyin.

“Susmak iyi bir silahtır.” (Alıntı #41994235 )

Politik durumlar, mezhep çatışmaları, Alman savaşları ve “böyle bir dünyaya çocuk getirmek” saçmalığı Nobel’in istediği kriterlerdir. Çünkü “Yıkmayan Şeye Ödül Vermezler.” Ve Böll... Önemlidir çünkü dönemin kültürel kaynakçası niteliğinde bir kitaptır.

Karakterimiz Hans Schnier içten bir hedonisttir. Ancak sürdüğü yaşam bunu gölgeliyor. Kendi zamanına kin kusan bir hali var ve çoğu yerde anakronik anlatımla geçmişe çok dem vurarak özlem duyuyor... Ve maskelerin ardına sığınan yüzlerin kendisi de dâhil kahrını hissettiriyor. Bknz; Papa'yı kandıran Marie gibi... Hastalıklı âşık kurgusu dönemin yaşam tarzına, din ve mezhep, hatta Roma’da bulunan Papa’ya dahi bir serzeniştir. Kendisini Protestan ilan etse de belli bir yerden sonra dinsizliği ile karşılaşıyoruz. Katolik toplumuna ve derneklerine olan güvensizliğini her vakit dile getiriyor; ancak şunu da çok iyi biliyor ki din konjonktüreldir; satılır ve alınır.

“...insanoğlunun varlığının kökten yalnızlığı, gerçekte kendisinden başka şey bulunmamasından değildir. Tam tersine: Kendisinden başka koskoca bir evren vardır, tüm içindekilerle birlikte. Yani sonsuz şeyler vardır, ama onların ortasında İnsan, kökten gerçekliğinde, yalnızdır, onlarla yapayalnızdır ve o şeylerin arasında diğer insan varlıkları da olduğuna göre, onlarla birlikte yalnızdır.” (Alıntı başka bir kitaptandır. #37114930 )

Buna en iyi alıntı aslında Halil Cibran'dan gelir "Neşeniz, maskesini çıkarmış kederlerinizdir" - #29564070 - ve devamında ise Fransız yazar, yönetmen ve senarist olan Romain Gray'in "rol yapmazsanız; asosyal, uyumsuz ve sinir hastası damgası yersiniz" sözü kitabı çok iyi bir şekilde özetliyor. Aykırı kişiliği olan bireylerin toplumlardan soyutlanması ve kendine yer edinememesidir asıl konu.

Kitabım Can Yayınları’ndan 4. baskı. Çevirmeni Ahmet Arpad ve gayet başarılı bir çeviridir. Anlamayacağınız ya da kitabı değersizleştirecek bir kusur yoktur. Tek problem 2018 basım kitaplarda karşılaştığım kitap sayfalarının incelmesi olayı bu kitapta da mevcuttur. Özellikle bazı anlar kitabı eğip bükerken gırç etmesi inanın duymak istemeyeceğim bir iç titretme sesidir. Kitap kısa bir yazar ve çevirmen hayatı sunuşuyla başlıyor. Hemen ardından kurguya “Bonn’a vardığımda hava kararmıştı,” cümlesiyle kurguya girip; her sayfasında dramı, yalnızlığı, yıkımı hissettirdikten sonra yazarın yıllar sonra yaptığı üç sayfalık son söz ile kitap bitiyor.

“Orospu ve evli kadınlardan başka, iyi kalpli kadınlar da vardır. Fakat onları pek göstermezler filmlerde.” #42063007 )

“Eğer içinde yaşadığımız zamana bir ad vermek gerekirse, bence "orospuluk dönemi" demek doğru olur.” (Alıntı #42123091 )

Yukarıdaki altında ise o dönemin sanatsal yaşam tarzına ve burjuvaziye bu denli iki söz söylenmiş ise şimdinin görsel kültürüne ve hatta sosyal medyasına ne tür ithamlarda bulunurdu inanın merak etmekteyim. En kötü seçenek olarak sanırım “mahremiyetin ifşası” yaftasını yapıştırırdı.

Sözün özü; benim için meraklısı için gerekli; sade, sakin veya durağan bir kitaptı. Ancak dönemin çok iyi kurgusunu yaptığı için kesinlikle değeri sonuna kadar hak ettiğine inandığım bir eserdir. Bazen sıkıldığım anlarda oldu ancak bazı yerlerde ise kesinlikle kendisini coşkuyla okutturdu. Kitap okunulası ve tavsiye edilesi. Kitabı beraber okumaktan onur duyduğum: Değerli Mustafa A. abime sonsuz teşekkür ederim.

Sevgi ile kalın.

Ayrıca Sözlü ve Yazılı Kültür bu kitabı da okumanızı tavsiye ederim.
608 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Belli bir dönem de yaşananların öğrenilmesinin en doğru yolu, o dönemi yaşamış bir insanın anılarını yazması veya direk olarak anlatmasıyla mümkündür. Ya da yine o dönemi bire bir yaşamış olan bir yazarın gerçek olaylardan kurgulayarak yazdığı roman türü kitaplarla mümkün olur. Bu yüzden bu tür kitapları okumayı daha çok seviyorum.

Bu kitap da yukarıda tarif ettiğim ikinci türün en güzel örneklerinden biri. Yazar Hans Fallada, Nazi Almanya'sının bütün dönemlerini Berlin'de yaşamış birisi. Bu yüzden o dönem de yaşananların direk içinde olduğundan dolayı, olayları öğrenmenin en güzel yolu onun kitaplarını okumak olsa sanırım.

Yazar bu kitabında, 1940-1944 yıllarının Berlin'ine götürüyor bizi. Bu dönemde Berlin'de yaşayan bir grup insanın başından geçen olayları anlatıyor. Olayların Gestapo tutanaklarından kurgulanarak yazıldığını kitabın önsözünden okuyoruz. Bir grup insan derken de, toplumun her kesiminden meydana getirilen insanlardan bahsediyorum.

Kitapta, tek oğullarının cepheden ölüm haberinin gelmesiyle hayatları değişen yaşlı bir çift ve onların çevresinde yaşanan dramatik olaylar bizlere aktarılıyor. O dönemdeki Berlin'de yaşayan insan profilleri tanıtılıyor. Halkın büyük kesiminin yaşadığı baskı,korku,zulüm, güvensizlik, yokluk ve ahlaki çöküntü büyük başarıyla okuyucuya veriliyor. Bütün bunlar da müthiş bir akıcılık,sürükleyicilik ve gerçeklik içerisinde sunuluyor.

Kitabı okuduğumuz da Hitler'den sadece dış ülke insanları veya Yahudiler değil, mantıklı düşünen tüm Alman vatandaşlarının da büyük zarar gördüğünü tüm açıklığıyla öğreniyoruz. Böylece diktatörlerin en büyük zararları kendi vatandaşlarına verdikleri de bir kez daha tescillenmiş oluyor.

Burada, birkaç cümleyle de yazar Hans Fallada'dan bahsetmek istiyorum. Yukarıda da yazdığım gibi yazar, Nazi Almanya'sı döneminde ve öncesinde Berlin'de yaşayan biri olarak bu dönemi en iyi anlatabilecek kişilerden biridir. Genelde tüm kitapları da bu yöndedir. O yüzden sadece bu kitabını değil diğer kitaplarını da okumakla dönem hakkında çok ayrıntılı bilgi sahibi olunacağını düşünüyorum.

Çok büyük beğeniyle okuduğum ve Nazi Almanya'sının bir dönemine ışık tutan bu muhteşem kitabın başta konuya ilgi duyanlar olmak üzere herkes tarafından okunmasını tavsiye ederim.
394 syf.
Beğendiğim bir kitaba 7 puan vermenin vicdanıyla yazıyorum bu incelemeyi. :(

O kadar çok hayat, o kadar çok ülke, o kadar hikayeye dokunmuş bir adam olan Neruda'nın belgesel tadında kitabı "Yaşadığımı İtiraf Ediyorum".

Kitap Neruda'nın çocukluğundan ölümüne kadar birçok olayı ve düşüncelerini kapsıyor. Galiba ben Neruda'nın betimlemelerine vuruluyorum. Bu kitabı kendinin düzenleyip okumasına zamanı olmadığı o kadar belli ki. Aslında bu kitapta birçok güzel deyinişler ve birçok tanınmış isimler var. Neredeyse dünya çapında o zamanlar ne kadar popüler kişi varsa hemen hemen hepsiyle muhabbeti varmış ve bunu okumak paha biçilemez! Amma velakin o kadar çok isim ve hikaye varki bazen yordu beni. Daha çok ortalara doğru sıkıldım çünkü tarih, savaş konuları ilgimi çekmiyor. Ama ara ara çok sevdiği Nazım Hikmet'ten bahsetmesi beni kitaba bağladı açıkcası. Siz yine bana bakmayın bu kitap o zamanlara ışık tutacak çapta bir kitap. Kızılderililerin, Nazilerin, faşistlerin ve koministlerin objektif anlatıcısı olmuş. Özellikle dönemler hakkında bilgi edinmeyi sevenler okumalı kesinlikle.

Hayatla savaşını kazanmışsın sen Neruda!
Keyifli okumalar :)
1222 syf.
Dolar kuru yedi yüz altmış bin mark

Yazar, en iyi kitabım diye adlandırdığı bu kitabı 1936 ila 1937 yılları arasında 10 ayda yazmış. Bu kitapla ilgili yazar, “yazarken kafamı ne kaldırdım ne sağ sola çevirdim, ne sağıma ne soluma baktım” der. Kitabın yazıldığı yıllarda Faşizm Almanya’da kendine çoktan sağlam bir zemin bulmuş durumdaydı ve Avrupa’da hızla yayılıyordu. Ancak kitapta faşist ya da komünist karakterlere rastlamıyoruz. Faşizm yok ama Faşizme yol açan sosyal ve ekonomik durumlar var. Hitler ya da onun gibi diktatörlere yer verilmese de kitapta gizli bir örgütün varlığı ve başarısız bir darbe girişimi sanırım siyasi tarihe bir gönderme yapıyor. Balzakvari bir romanı andıran bu kitapta toplumun en alt katmanından en üst katmanına kadar çeşitli karakter tiplemeleri görüyoruz. Ortada çok büyük bir toplum portresi söz konusu. 1 Dünya Savaşı ve Versay Antlaşması kitabın tarihi arka planını oluşturuyor.

Dolar kuru bir milyon yüz bin mark

Roman 1. Dünya Savaşı sonrasında 1923’te Berlin’de başlıyor ve savaş sonrası Alman ekonomisinin çökmesiyle birlikte ortaya çıkan açlığı, sefaleti, ayaklanmaları ve işsizliği anlatıyor. Yani o dönemin Weimar Almanyası nasılsa kitapta aynısını görmeniz mümkün. Kitap şehirde başlıyor ve karşımıza daha ilk sayfalarda dizginlenemeyen bir enflasyon, hayat pahalılığı ve fakirlik çıkıyor. Toplumda genel bir moral bozukluğu ve ahlaki çöküş daha ilk sayfalardan kendini hissettiriyor. Bir yandan devam eden Fransız istilası şehirlerdeki hayatı oldukça zorlaştırmaktadır. Yazar, 1. Dünya Savaşında birlikte aynı cephede savaşmış üç askerin savaş sonrasında toplumdaki uyum sürecini, yaşam mücadelelerini ve hayatı anlamlandırma çabalarını konu ediyor. Şehirlerden kırsala doğru genel bir göç eğilimi vardır. Bu askerler şehirlerde yaygınlaşan ve cazip hale gelen kumar, fuhuş, uyuşturucu ve hırsızlık gibi kötü alışkanlıklardan kaçış için kırsalı sığınılacak güvenli bir liman olarak görürler. Ancak kitabın bence okuyucuya vermek istediği en önemli mesaj kırsalın da şehir hayatından çok farklı olmadığıdır. Yüksek enflasyon kırsaldaki insanları da olumsuz etkiler, onları da yozlaştırır. Koşullar tüm ülkede aynıdır. Bu kişiler orada aradıklarını bulamazlar, hayalleri birer birer kırsalda dönen entrikalar yüzünden yıkılmaya başlar. Her biri karşılarına çıkan sorunlarla baş etmede oldukça yetersiz kalır.

Dolar kuru dört milyon sekiz yüz altı bin mark

Kitabın başlığı da kitapta anlatılanlarla oldukça örtüşmektedir. Aslında kitabın kısa bir özeti bile denebilir. Ana karakterin adı bile arkadaş camiasında Wolf (İngilizcede kurt demek) olarak geçer. Aslında kitaptaki neredeyse tüm karakterler aç ve yalnız bir kurt gibidirler. Tabii bu durum onların özgür tercihleri değildir, içinde bulundukları zor zamanlara karşı geliştirdikleri içgüdüsel bir davranıştır. Çünkü herkes önce kendini ve kendi çıkarını düşünür. Bireyler toplumdan izole olmuşlardır. Güçlü olanın hayatta kaldığı evrimsel bir ilke geçerlidir. Yaşanan döneme de bakılınca tam bir “açlık çağı” ya da “kurtlar çağı” gibidir.

Dolar kuru yüz on dört milyon mark

Kitabın ana karakteri aslında her sayfayı çevirdiğinizde Amerikan doları karşısında hızla değer kaybeden para olduğunu söylemek gerekiyor. Para burada yıkıcı, insanları birbirine yabancılaştıran insan ilişkilerini bozan, toplumun parçalanma ve ayrışma sürecini hızlandıran, bireyi yalnızlaştıran bir güç olarak karşımıza çıkıyor. Özel yaşam için büyük bir tehdit unsuru oluşturur.

Dolar kuru iki yüz kırk milyon mark

Kitap oldukça kalın olmasına rağmen okunabilir ve sade bir dille yazılmış. Yazarla ilk tanışma kitabı olarak doğru bir kitap mı seçtim bilmiyorum ama ancak kitapla ilgili şahsi görüşlerim biraz olumsuz. Öncelikle bana gereksiz uzunlukta bir kitapmış gibi geldi. Yazarın olaylara karşı gösterdiği tepkiyi ya da düşüncelerini daha fazla görmek isterdim. Kitap neredeyse tamamıyla olaylar üzerine kurgulanmış. Bu da beni okurken fazlasıyla sıktı. Üstelik olayların çok dar bir çevrede, bir köy kırsalında geçmesi sanki oraya hapsedilmişim gibi hissettirdi. Kitap bitsin de artık bir nefes alayım dediğim oldu açıkçası. Tabii benim şahsi görüşlerim sizi kitaba karşı soğutmasın. Keyifli okumalar dilerim.

Dolar kuru yedi yüz seksen milyon mark
Hayır, yeni bir güncelleme daha geldi

Dolar kuru üç yüz kırk milyar mark oldu…
336 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Bir kitabı hem dolu dolu hem de süper denecek kadar akıcı bir şekilde yazmak herhalde Hans Fallada'ya ait bir özellik olsa gerek. Yazarın okuduğum bu üçüncü romanında da aynı akıcılığı gördüm. Kitap o kadar hızlı ilerliyor ki insanda adeta elinden hiç bırakmadan okuyup bitirmek isteği uyandırıyor.

Yazar, gerçek hayatta bir süreliğine kapatıldığı bir tımarhanede şifreli olarak yazdığı bu kitabında, hayatta her şeye sahipken alkol bağımlısı haline gelen birinin elindekileri bir bir kaybederek nasıl dibe vurduğunun hikayesini anlatıyor. Ama aslında kendi gerçek hayat hikayesinden bir bölümü bizlere sunuyor.

Büyük oranda otobiyografik özellik taşıyan yazarın bu kitabını ben çok büyük beğeniyle, keyifle ve büyük merak içerisinde okudum. Herkese de okumasını tavsiye ederim.
80 syf.
·1 günde·Puan vermedi
Bir aşk, bu kadar mı beklentisiz yaşanır?
Bir Aşk, bu kadar mı tek taraflı fedakarlıkla yaşanır? Gerçekten, bile, isteye bu derece insan hayatını feda edebilir miydi? Kim yapabilirdi ki böyle bir şeyi? Ben yapabilir miydim? Yada bu zamanda kimse yapabilir miydi? Ne kadar doğruydu yaşananlar? Aklımda oluşturduğu, düşündürdüğü, bu sorularla hiç sıkılmadan bazen de şaşıracak bir günde okuduğum bir kitap oldu.
64 syf.
Bu eserde tek taraflı bir aşk hikayesi anlatılmakla birlikte kadının çok sevdiği ama erkeğin bir türlü kadını fark etmediği, ona istediği değeri vermediği konusu olaylar çerçevesinde dile getirilmiş.Kadın aşık olduğu adamı çok sevmekle birlikte büyük acılar yaşamış.Adam, kadını hiç tanımamış, onu ne kadar sevdiğini görememiş.Bu tek taraflı aşkta üç kez bir araya gelinmiş ve kadının sevdiği adamdan çocuğu olmuştur.Çocuğunun vefat etmesiyle kadın, adama duygularını dile getirmekle birlikte, yaşadığı gerçekleri ona anlatmaya karar veriyor.Oğlunun öldüğü gece bir mektup yazmaya karar vermiş.Hakikat kadının ağzından mektuba dökülmüş.Mektubu yazdıktan sonra kendi hayatına son vereceğinide yazmış.Etkileyici bir hikaye.Tek taraflı seven bir kadın ve ne kadar sevildiğini bilmeyen bir adam...
Sade bir dille yazılan bu kitap okunmaya değer.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Arpad
Unvan:
Türk Çevirmen ve Yazar
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 5 Mart 1942
1942’de İstanbul’da doğdu. Orta ve lise öğrenimini Alman ve Avusturya okullarında, yükseköğrenimini İÜ Alman Dili Edebiyatı’nda tamamladı. 1968’den bu yana Almanya’da serbest gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve çevirmen olarak yaşamını sürdürüyor. Özellikle Heinrich Böll, Gerhard Hauptmann, Hermann Hesse, Stefan Zweig, Joseph Roth, Anna Seghers, Pablo Neruda, Johannes M. Simmel, Thomas Bernhard ve Harry Mulisch’in çeşitli eserlerini dilimize kazandırmıştır. 2012’de Tarabya Çeviri Ödülü’ne, 2016’da Talât Sait Halman Çeviri Ödülü’ne layık görülmüştür.

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 2.059 okur okudu.
  • 53 okur okuyor.
  • 2.183 okur okuyacak.
  • 23 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları