Ahmet Dağ

Ahmet Dağ

Yazar
8.5/10
10 Kişi
·
20
Okunma
·
4
Beğeni
·
521
Gösterim
Adı:
Ahmet Dağ
Unvan:
Tarihçi, Yazar
Eğer bir insan kendi değerlerinin yaratıcısıysa objektif ahlâki kurallar çıkmaz ve insan onuru hakkında konuşulamaz. Çünkü insan, hiçbir zaman ahlakı kendi icat ettiği ahlâki kurallarla sınırlandıramaz.
“Tanrının ölümü Avrupa’nın üzerine gölgesini düşürmeye başladı bile” diyen Nietzsche’nin bu öngörüsü Baudrillard’ın Batı dünyasını algılamasını etkilemiştir. Tanrının bile simüle edildiği, dinin imgelere dayalı görsel bir teknolojiye dönüşen, ikonların ilahi gücün yerini alarak ilahi gücün ortadan kaldırıldığı dünya ölümüyle beraber metastazlarıyla yetindiğimiz Tanrının anlamda
öldüğü, değerlerin alt üst olmasıyla Tanrının ölümünün metastazlarının yaşandığı bir alan halini alacaktır.
Baudrillard modernliği kendini inkâr, öldürücü düzeyde tiksinti verici paradoksal bir koşul olarak yorumlar. Teknolojinin boyunduruğunda sıkışan modern birey fraktal, sanal monatlara dönüşen, kendine teslim edilmiş ve umutsuzca ötekini arayan nükleer kimliğe sahip, kendi uzlaşmaz kopyasıyla çarpışan kendisini aşan düzende artık yer almayan varlıktır.
Bireyselleşme olayının bedeli olan yabancılaşma ile insan tekrar ergin olamama ve emekleme dönemine dönmüştür. Zeki makineler yaratan, kendi zekâsından umudunu kesen, canavarca
bir zekânın ağırlığı altında ezilip sorumluluktan kaçan ve kendi zekâsının becerisiyle kapışan birey insanın emekleme dönemine iyi bir örnektir.
Geliştirdiği makinenin ve teknolojinin kendisine kolaylık ve özgürlük sağlayacağını düşünen modern insan, özgürlüğünü kaybettiği, akıl tutulmasının ve niteliğin değil niceliğin hâkim olduğu köleleştirici bir düzen inşa etmiştir.
Aydınlanmada inancın yerine akıl, dinin yerine bilim ikame edilmiş, Bacon’un “İnsan doğaya hâkim olmalıdır,” söylemi gerçekleşmiş, doğa insanın yönetimi altına girmeye başlamıştır. İnanç ve dinin felsefi dışlanışı ile pozitivizmin terakki/ilerleme anlayışı devamında adına modernite denilen dönem gelmiştir.
Tanrının şanına değil ancak ölümüne yakışır bir hal alan ve teknik açıdan kusursuz bir altın çağ olan- oluşturulmuş- simülasyon dünyasında gerçek alegoriye dönüştürülmüştür. Tanrı kaybolmuş ve varlığının sorusunun üstü bile örtülmüştür. Tanrının ortadan kaybolup gitmesi ile gerçeklikle karşı karşıya kalan modern insan Tanrı öldükten sonra değerlerin alt üst olduğu dünyanın kaderiyle ilgilenmek ve başka bir dünyada doğrulanması mümkün olmayan Tanrının derhal doğrulanması vazifesini edinmiştir.
Nasıl ki, üstadı Nietzsche, Deccal’de, “bizim Avrupa kültürümüzle karşılaştırıldığında, ondan daha derin, daha gelişkin olan İslâm kültürünü yok etmek yerine, onun önünde diz çökmeliydik” diye haykırdıysa; aynı şekilde, Baudrillard da, kendisiyle yapılan son röportajda, “insanlığın önündeki tek seçeneği [İslâm’ı] terörle özdeşleştirerek yok ediyoruz!” diye haykıracaktı.
Modernizmin inşa ettiği hayat ve insan tipinin ciddi şizofrenik ve patolojik sorunları vardır. Modern dünyada; sabah kahvaltısını Paris’te yapan, beş çayını Londra’da içen, kravatı İtalyan kumaştan, ceketi ise Hint kumaşından olan, bir kanalda Talk Show’da kahkahalar atan kanal değiştirdiğinde Afganistan ve Iraktaki olaylara sadece yapmacık bir “duygu ötesi” yaklaşımda bulunan, TV’de açlıktan ölen insanlar için içi burkulan, köpekleri için milyonlarca dolarlık mamalar almaktan geri durmayan, an’ı yaşayan, kopuşlar yaşayan, kendisine parçalı hayat tarzı inşa eden, kendine imaj ve kimlik satın alan muğlâk bir çağın eşiğinde ve insanlığın kucağında yaşıyoruz.
239 syf.
Gerçekliğin silikleşmeye başladığı ilk neslin, bunalımlar çağının çocuğuna, bana,

"Düzen üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.
Üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.
Kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.
Kaosa tapınmayınız."

Bu küçük şiirin ardından, çiğnemediğin yasak/kural kalmaması ve her türlü sapkınlığı puta/idole dönüştürmen sebebiyle put/idol popülasyonuna yaptığın katkıdan dolayı sana minnettarlığımı sunarak başlamak isterim tarihin yüce ebesi!

Bedeni envanterden çıkaralı çok olmuştu fakat gönüllü ruh peşkeşçiliğinden mütevellit kendini ruhsuz bir gölge gibi değersizleştirmenin üzerinden şunun şurasında ne kadar vakit geçti ki... Daha dün gibi değil mi? Belki de 'daha dün gibi' geldiği için silikleştiğinin ayırdına varamadın.

Milton'ın Pandemonium' unda bile inkar edilir hale geldin; iblisler'in hallerine şükür sebebi, meslekten men edilmelerinin müsebbibisin. Kıyametin imkansızlığını şiar edinmiş ve fakat kıyamet ötesi yaşam biçiminle şizofrenleri şizofrenlikten feragat ettirip kepenk indirttirensin.

Kendinin ürettiği şeyleri 'gerçek' diye adlandırarak "aşırı gerçeklik" seviyesine tekamül ettin, tebrikler. İmgenin şiddetine karasevdalı bir mazoşistsin hem de en ölümcülünden... Baudrillard'a göre nihilizm evreninde anlamdan yoksun teorilerin çırpınarak boşlukta akmaya devam ediyorlar. Özneyi nesnenin tahakkümüne verip Tanrıyı öldürmene rağmen geriye kalan metastazlardan biri gırtlağını sıkmakta. Gırtlağını sıkmakta çünkü doğru yoldasın!!! Heyhat! Peşine düşülmeyeceklerin peşine düşüp kaybettin kendini.

"Üretilen yabancılaşmayı doğuran teknik ilerlemeyle meydana gelen yabancılaşmadan daha etkili olan aşırı-gerçeklik, insanı gölgesinden bile uzaklaştırıp saydamlığa yaklaştırır. İnsanın kendi gölgesiyle değil saydamlıkla dövüşmesine yol açan teknolojik ilerleme, bilişim ve iletişim vasıtasıyla kaçınılmaz saydamlığa yaklaştığı ortamda bilişim, gerçekliğe karşı işlenen kusursuz cinayete sahne olmaktadır." Kendi ellerinle inşa ettiğin teknolojik imparatorluğun gelecekte doğaya hâkim olan yüce aklı ! yönetebilme ihtimali dahi seni çok heyecanlandırıyor.

Yetmedi; sanal biyolojik kopyalardan medet ummakla şunu iddia etmiş olmuyor musun: beden gölgenin bir parçasıdır, gölge bedenin değil! "... O halde insan ve insan dışının sınırları giderek siliniyor; üst insanlığa ya da değerlerin dönüşümüne doğru değil, alt insanlığa, insanlık ötesine, türün kendi simgesel niteliklerinin yok olmasına yöneliyor bu süreç. Nihai olarak Nietzscheyi haklı çıkaracak; Nietzsche, kendi ellerine teslim edilmiş insan türünün kendini kopyalamaktan ya da yok etmekten başka bir şey yapamayacağını söylüyordu...Kopyası tarafından diskalifiye edilen orijinal, kendi klonundan intikam alabilir..."

Röprodüksiyon... İçine neler neler sığar da bu kelimenin fakat dilime sansür koyarak bir örnek vereyim: Paran olduğu halde Peru'ya gitmeyip, kıçını koltuktan kaldırmadan oraya sanal ziyarette bulunmak seni neden bu kadar coşturuyor hiç düşündün mü? Amudu fukaraya sebebiyet verirsin bak uyarayım! Sonunu bildiğin biyoloji belgeselleri hakkında da birkaç şey söyleyecektim, vazgeçtim. Gerçi sen izlemiyorsundur!!!

Simülasyon versus Realite... Herhangi bir şeyin sahte kopyası olmadan yaşamın da bir tadı yok artık be!!!

Sanal toplama kamplarının içinde yaşayanlar sanallığın ekranında görünmez olmuşlar... Eyyy Kuyunun içinde küçülttüğü kainatla birlikte yaşayan insan çocuğu, "özden olmayan boş şeylere adanmış" ne yüce bir becerin var!!! Yanılsamalara tap, tap, tap, tap, tap....!!!

Makamını kaybeden sana şu hatırlatmayı yaparak mektubumu sonlandırmak isterim:

"Söyleyin! Gerçeklerine inanmasın insanoğlu, boğulmasın gerçeklerinde... Gerçekler şüphesiz zayıflar içindir."
239 syf.
·26 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabın bir yüksek lisans tezi olduğunu öğrenince öncelikle kendimden utandım. Yüksek Lisans tezime daha çok çekidüzen vermem gerektiğini anladım. Baudrillard'ı kendi kitaplarından tanımayı öncelediğim halde, Ahmet Dağ'ın muazzam incelemelerinin estetiğine kapıldım. Aslında bu kitabı okuduktan sonra en acayip olan şey ise Baudrillard sayesinde modern ve postmodern çağın çıkmazlarına, açmazlarına ve bütün çarpık sorunlarına bakış açım köklü bir şekilde değişti. Siz siz olun insanı çarpan kitaplar okuyun. Uyutanları artık uyumak isteyenlere bırakma zamanı gelmedi mi? Uyanmak isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ahmet Dağ
Unvan:
Tarihçi, Yazar

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 20 okur okudu.
  • 5 okur okuyor.
  • 41 okur okuyacak.