‘‘Oğul sadıklığın bu muydu?
Valla(h) yedirdin kurda beni beni beni havar zalim ...’’
Eserin isim babası olan bu pasaj; bir türküden, bir Van türküsünden devşirilmiş. Aslında ‘’havar, havar’’; Türkçe’si aşağı yukarı ‘’imdat, İmdat" olan bir emanla nihayete eren bir ağıt… Erdal Erzincanlı’dan bi dinlemenizi tavsiye ederim. Coğrafyanın kaderinin batı notaları üzerindeki istimlakı gibi... Do, re, mi seslerinin bir bağlamaya sığmaz imdadı. Tüyleri diken diken eden bir yakarış mıdır nedir? Bir el uzatıp halleşmeden edemiyorsunuz. Alatlı bu yakarışa ‘’Mezopotamya’nın hüznü.’’ diyor.
Alev Alatlı’nın muazzam Türkü kültürü, serinin henüz birinci kitabında kendini gösteriyor aslında. Bir de buna enfes yayıncı dehasını eklenince, görün ne afat bir şey çıkıyor ortaya. Şöyle ki; birinci kitapta Sedes’in, Rodoplu’nun masasında gördüğü henüz tamamlanmamış roman notları vardı; İşte üçüncü kitabın taslağını, arka planını bu roman oluşturuyor. Bir de flashback gibi bi görünüp bi kaybolan, duvardaki Şiran’a ait portre. Ve en kıymetlisi; analizin başındaki, romanda geçen ağıttan, o pasaj; ‘‘Oğul sadıklığın bu muydu? Valla(h) Yedirdin kurda beni.’’
Birinci kitapta, Rodoplu’nun masasında romanının taslak kağıtlarından ibaret olan, esasen okurun üzerine pek de basmadığı, ara ara konunun ortasına bu romanla birlikte laps diye giren Suat, Şiran, Çiçek, anne, baba, Nilgün, kadıncık gibi karakterler, üçüncü kitabın ana karakterleri oluveriyor. Meğer Rodop’lu eski bir aşk hikâyesini (eskimez ya!) daha ilk tanışta anlatmaya kalkmışta okura, okur; aydın, sol militarizm, ideoloji, kültür despotizmi, haymatlos filan derken onca kaosun içinde bu hazin hikâyeyi dinleyememiş. Şimdi dön birinci kitaba. Alatlı’nın muazzam yazın dehası...
Birinci kitapta aydın despotizmi anlatılırken okura, üçüncü