Ali Berktay

Ali Berktay

YazarÇevirmenEditör
8.6/10
5.543 Kişi
·
21.968
Okunma
·
6
Beğeni
·
1356
Gösterim
Adı:
Ali Berktay
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Sinema Tiyatro Oyuncusu
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1960
Türk yazar,çevirmen, sinema ve tiyatro oyuncusu. 1960 yılında İstanbul’da doğdu. 1981’de üniversite eğitimine devam ederken Türkiye’den ayrılıp İsveç, ardından Fransa’da Halk Oyuncuları Tiyatrosunda çalıştı.

1994 yılında Türkiye’ye dönen sanatçı yaptığı çevirilerle dikkat çekti. 2009’da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, 2014’te ise istanbul şehir tiyatroları’da sahnelenmeye başlayan Kerbela oyununun yazarıdır.
Bataklığa giren herkesin üstüne bulaşır çamur. Zulümden sadece iktidarlar değil, günü kurtarmak uğruna susanlar da sorumludur.
Ali Berktay
Sayfa 104 - Mitos Boyut Yayınları
İBNİ ZİYAD: Amcan Ali, baban Akiyl'in borçları için istediği parayı hazineden vermeyince, Akiyl Şam'a göçmüş, Muaviye de ona yüzbin dinar vermişti Müslim. Bunu unuttun mu?
MÜSLİM: Ben babamın değil hakkın yolunda giderim İbni Ziyad. Anlattığın olaydan çıkacak tek bir sonuç vardır: Ali beytülmalı kardeşi için bile kullanmamıştır. Sizin yolunuz Osman'ın, Muaviye'nin yolu, bizimki Ali'nin. Ve insanlar gerçeğin ne yanda olduğunu bir gün görecekler.
Ali Berktay
Sayfa 57 - Mitos Boyut Yayınları
Parçalanmış demiri bile onarmanın yolu var, ama parçalanmış bir toplumu yeniden yapıştırmak olanaksız.
Ali Berktay
Sayfa 67 - Mitos Boyut Yayınları
Halkın onayını almadan Halife olmuş, dini saltanat kılmış, saraylarının çeşmelerinden mazlum kanı akan bir Yezid'e biat etmemi nasıl beklersiniz benden?
Ali Berktay
Sayfa 76 - Mitos Boyut Yayınları
Kervan yola düştü
Hasan'la Hüseyin Medine'ye göçtü.
Hicaz kentleri yitirmişlerdi eski önemlerini
Devletin nabzı kuzeyde atıyordu artık.
Topraklar genişlerken durmadan
Ümeyye Sarayı'nın gölgesi düşmüştü
İslam cemaatinin üstüne.
Bir devir kapanmıştı.
Muaviye kazanmıştı.
Tek başınaydı artık iktidarda.
Babil'in çürümüş ruhu hortladı
Aydınlık düşlerin yerini karabasanlar aldı.
Susturuldu özgür vicdanlar birer birer
Halife geçerken kaçışır oldu insanlar
Yürekler kullaştı
Doğruların yerine dalkavuklar
Kardeşlik türkülerinin yerini korku aldı.
Sel gitti, kum kaldı.
Ve zehirletti bir gün
Muaviye Hasan Müçteba'yı
Mervan elinden, Cude elinden.
Utanmazca yas ilan etti sonra Şam'da.
Ve oğlu Yezid'i kendine veliaht yaptı.
Doğu'nun saltanat çarkı yeniden dönmeye başlamıştı.
Yirmi yıllık egemenliğin ardından
Muaviye son demlerine böyle dayandı.
Ali Berktay
Sayfa 35 - Mitos Boyut Yayınları
Hangi birlikten bahsediyorsunuz bana çıkarcılar sürüsü? Servetlerinize servet katılsın diye insanları birbirlerine boğazlatan, karşı çıkanları zindanlarda, işkencelerde, kalleş pusularda kıran siz değil misiniz? Siz değil misiniz bu toplumun özgürlük, kardeşlik düşlerini karabasanlarla çeviren? Zalime biat etmemi istersiniz benden. Zalime biat edip susmak zulme ortak olmak demektir, bunu bilmez misiniz? Bir kısacık yaşama sığacak nimetler uğruna omuzlarınızda yükselttiğiniz şu kan sarayları bir gün yıkılırsa altında kalmaz mısınız? Bir toprağın birliği korkmuş gözlerde değil, dost gönüllerde sağlanır.
Ali Berktay
Sayfa 91 - Mitos Boyut Yayınları
Yaşananları hatırlayın. Ali'nin Irak'ta, Hicaz'da, Mısır'da kurduğu divan-ül mezalimlerde kadılardan, valilerden, vergilerden şikayeti olan halk rahatça konuşurken, Suriye topraklarında mescitlerin yanı başına saraylar dikildi. Müslümanlar doğru bildiklerini korkudan söyleyemez oldular. Zindanlar haksızlığa karşı çıkmaktan başka bir suçu olmayanlarla doldu. Ve hilafet değil saltanat kurdular kendilerine.
Ali Berktay
Sayfa 19 - Mitos Boyut Yayınları
Zaman dediğin garip bir ırmaktır Hasan. Kâh durulur, kâh delirir. Öyle savaşlar olur ki, kazanamazsın, ama yola çıkman bile yeterlidir. Bunu göze alamamış imamın cemaatini suçlamaya hakkı var mı?
Ali Berktay
Sayfa 35 - Mitos Boyut Yayınları
318 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10
Okuduğum ilk Amin Maalouf kitabı. Az önce şimdiye kadar niçin bu kitabı okumadım diye kendimle küçük bir iç hesaplaşma yaşadım ve bundan sonra yazarın diğer kitaplarını da okumaya karar verip olayı tatlıya bağladım :) Öncelikle yazar tarihi gerçekleri müthiş bir kurgu içerisinde okura aktarıyor. Ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Melik Şah gibi tarihi karakterleri o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde tasvir etmiş ki ; kendimi bu karakterler ile birlikte Semerkant sokaklarında buldum. Onlarla yedim içtim, onlarla gezdim, onlarla sevip onlarla üzüldüm. Özetle roman çok iyiydi tavsiye ederim. :)
250 syf.
·7 günde·9/10
Sene 2001… Ortaokul 1. Sınıfa başlayacağım yıl. Bir yaz günü dayımların kereste fabrikasında çalışıyorum. Çalışıyorum dediğime bakmayın. Sadece ortalıkta dolanıyorum. Canım sıkılınca fabrikanın değişik yerlerine keşifler yapıyorum hazine bulacakmışım gibi. Sanki keşfedilmemiş yerler var da bende oraları keşfe çıkmışım gibi.

Tam bu düşünceler içindeyken fabrikamızın bitişiğinde terk edilen bir tuz fabrikası gördüm. Terk edilmiş koca bir fabrika… Benim için bulunmaz bir hazineydi. Hemen camdan içeri atlayıp içeri daldım. Kendimi koca bir şehirde define avına çıkmış gibi hissediyordum. Baya bir süre içeride kaldım, olmadık hayaller kurdum fakat nedense hiçbir şey bulamadım. Tam çıkmayı düşünürken köşede bazı kitaplar gözüme çarptı. Herhalde eskiden fabrikanın kitaplığında duran kitaplar olsa gerek. Yanlış hatırlamıyorsam oradan sadece dikkatimi çeken iki kitap aldım, dışarı çıktım: “Alamut ve Semerkant…”

“Alamut’u” daha sonra kaybettim. Fakat “Semerkant” hep başucumda kaldı. Yalnız bir türlü okumak nasip olmadı. Ortaokul yıllarım boyunca hep kitaplığımda kaldı. Daha sonra Van’da lise okumaya gittim. Kitap benimle Van’a geldi. İki yıl orada benimle kaldı. Van’da bulunduğum zamanlarda kitabı hiç okumadım. Daha sonra Batman’a geri döndüm. “Semerkant” benimle birlikte döndü. Sonra aradan yıllar geçti. Üniversite yılları başladı. “Semerkant” benimle birlikte Gaziantep yollarını tuttu. Gaziantep’ten sonra belli bir süre İzmir’de misafir öğrenci olarak okudum. “Semerkant” benimle birlikte İzmir yoluna çıktı. Üniversite yılları bitti. Öğretmenlik yılları başladı kitap hep benimle birlikte kaldı. Kaç yıl o “tuz fabrikasında” kaldı bilmiyorum. Ama benimle beraber tam 17 yıl kaldı.

17 yıl boyunca bir türlü okumadım o kitabı. Daha sonra fark ettim aldığım fakat uzun süredir okumadığım baya bir kitap birikmiş. Bu kitaplar için bir çözüm bulmam gerekiyordu. En sonunda hoşuma giden bir çözüm buldum. Okuyacağım kitapları küçük küçük kâğıtlara yazıyorum. Arada kurayla bir tane kâğıdı alıp açıyorum, ismi çıkan kitabı okumaya başlıyorum. Aynen böyle bir gün o küçük kâğıttan “Semerkant” kitabı çıktı. Haliyle şu soru akla gelebilir: “Neden kitap hakkında yazmıyorsun da farklı şeyler söylüyorsun?” Nedeni gayet basit… Kitabı okumak için ilk elime aldığımda kitabın kendisi değil de “Bendeki Hikâyesi” sardı dünyamı.

Zaten güzel kitap dediğin şey sende bir hikâye bir iz bırakan kitap değil midir? Semerkant’ta böyle bir iz böyle bir hikâye bıraktı bende…

*******************************************

Kitap ile ilgili birkaç kelam edecek olursam. Kitap genel olarak Ömer Hayyam’ın hayatı ve yazdığı Rubaiyat eserinin etrafında şekilleniyor. Kitabın ilk iki bölümü “Ömer Hayyam” ile başlayıp “Nizamülmülk” “Selçuklu Devleti” “Alparslan” “Tuğrul ve Çağrı Beyler” “Hasan Sabbah” “Dönemin İran Devleti” gibi birçok tarihsel olguyu ve kişiyi çok ustalıkla anlatıyor. Romanın bu bölümü her ne kadar olay anlamında çok güzel yazılmış olsa dahi fikri anlamda çok sıkıntılı duruyor. Bir kere Romanın ana temasının hepsinde İran Devleti övülürken Türk Devletleri ve Türk halkı sürekli aşağılanmış.

Kitabın ikinci bölümü ise yakın çağ dönemi İran devletindeki olaylar işlenmekle beraber önceki bölümle bir örümcek ağı bağlantısı kurulmuş. Hem İran devlet tarihi anlatılmış hem de konu Ömer Hayyam’dan kopmayarak çok güzel bir olay örgüsü oluşturulmuş. Fakat kitabın bu bölümünde de Türk Devletine hakaretler özellikle Sultan Abdulahamid Han’a ve onun şahsında Osmanlıya ve Rusya’ya baya bir hakaret edilmiş. Öte yandan Amerika ve İngiltere, İran devletinin ve Ortadoğu’nun tek kurtarıcısı olarak görülmüş. – Ki en tahammül edemediğim şeydir.-

Kitabı bitirdiğinizde sizde bıraktığı edebi haz baya fazla. Özellikle tarihe, tarihi kişiliklere ve İran Tarihine merakınız varsa okunması gereken bir kitap.

Ama ben yine de sözlerimi şu veciz söz ile bitirmek istiyorum:

“ Amerika’dan nefret ediyorum ama daha çok Amerika’nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum. "
259 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10
Okuduğum ilk kitabı. Aylardır kitaplığımda bu kadar kaliteli bir kitabı bekletmek benim ayıbım. Kitap Titanic gemisinin batmasıyla başlayıp daha sonra öncesine taaaa 11. Yüzyıla gidiyor ve derinlemesine bir İran'ın Semerkant şehrine girip orada Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı tanıyorsunuz.

Birisi devlet veziri, diğeri bir astronom, bir diğeri ise devletin istihbarat yetkilisi olup o görevden azledilen. Sonrasında tarihte herkesin adını duyduğu fedailerinin lideri koca Hasan Sabbah oluyor.
Ömer Hayyam'ın Celali takvimi buluşu, astronomi ile o kadar çok bilgi sahibi ki kendi doğum tarihini o zamanda bulmasına kadar gidiyor. Tabi ki o çok merak ettiğim Rubailerinden de bahsedilmekte.
Son yıllarda kullanılmaya başlanılan "Haşhaşi" kelimesinin anlamını Alamut kalesi hükümdarından öğreniyoruz.

Büyük bir zevkle okuduğum bu kitabın akabinde geçen üç ana kahramanı anlatan 3 kitabı da okumak şart oldu.
1- Fedailerin kalesi Alamut
2- Rubailer
3- Siyasetname

Tavsiye ederim.Herkese iyi okumalar :)
318 syf.
·11 günde·Beğendi
"Atlas Okyanusu'nun dibinde bir kitap yatıyor.Anlatacağım işte onun hikayesi." diyerek yazar kitabına başlıyor ve bu hikâyenin içine okuyucuyu da çekiyor.

Semerkant kitabı, tarihe damgasını vuran üç İranlının şair, astrolog ve matematikçi Ömer Hayyam, Selçuklu veziri Nizam-ülmülk ve Alamut kalesinden dünyaya terör estirmiş Hasan Sabbah'ın hikâyesini anlatıyor.

Kitap, anlattığı olaylar itibariyle tarihi bir roman. Kitapta anlatılanların gerçekliği her ne kadar tartışılsa da bu üç İranlının aynı dönemde yaşadığı bilinen bir gerçek.

Kitap 4 bölümden oluşuyor.İlk bölümde Ömer Hayyam'ın tarih sahnesine çıkışı, Hasan Sabbah ve vezir Nizam'la arkadaşlıkları anlatılıyor. İkinci bölümde Hasan Sabbah'ın Alamut yolculuğu ele alınmış.Son iki bölümde ise zaman 1070'li yıllardan 1900'lü yıllara geçiyor. Ömer Hayyam'ın o meşhur kitabı Rubaiyat'ın elden ele dolaşması ve Titanic gemisiyle birlikte hayat sahnesinden silinişi ile son buluyor.

Kitapta Ömer Hayyam ile ilgili bolca rubai de var.Bilinen birçok rubainin Hayyam'a ait olmadığı öne sürülür.Bu rubailerin Hayyam'a ait olup olmadığını -eğer doğruysa- Atlas okyanusunun derinlerinde yatan Rubaiyat bulunmadığı sürece bilemeyeceğiz. - Bu konuyla ilgili olarak Amin Maalouf'un da aynı fikirde olduğunu şu alıntıdan anlayabiliyoruz.
" Ne zaman bir şair başına bela açabilecek bir dörtlük yazsa, onu Ömer'e mal ediyordu; böylece kendisine ait olmayan yüzlerce rubai de Hayyam'ınkilerin arasına karıştı. Öyle ki yazma da ortada olmayınca gerçeği sahteden ayırmak imkânsızlaştı." (sayfa 167)

Semerkant'ı okuyanlara Alamut Kalesi, Alamut Kalesi'ni okuyanlara ise Semerkant önerilir.Aslında içerik olarak benzer kitaplar olmasına rağmen, kitaplarda anlatılanların birbirinden farklı olduğu görülüyor.İki kitapta anlatılan Hasan Sabbahlar birbirlerinden çok farklı.Ayrıca Semerkant Ömer Hayyam üzerine kurulmuş bir kitap ve Hasan Sabbah'tan Alamut Kalesi'ne göre daha az bahsedilmiş. Alamut Kalesi'ndeyse Ömer Hayyam neredeyse yok. Ben okumayan arkadaşlarımıza iki kitabı da tavsiye ediyorum.İlk olarak Semerkant'ın okunması gerektiğini düşünüyorum.

Amin Maaoluf'un sade bir dili ve akıcı bir anlatımı var.320 sayfalık tarih kokan bu kitabı bir çırpıda okuyacak ve hiç sıkılmayacaksınız.

SEMERKANT DAHA FAZLA OKUNMALI
318 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10·
Romanın içinde Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve faaliyetleri, Nizâmülmülk ün devlet yönetimi, Melikşah gibi şahsiyetlerin hayatlarından esintileri göreceksiniz. Tarihi bilgiler romana çok güzel yerleştirilmiş ve bağlanmış. Ömer Hayyam'ın kayıp eseri "Yazma" sını bulmak için serüvene çıkan adamın hikayesi anlatılıyor devamında. Son kısmı bayağı sıkıcı geçiyor ve son 10 sayfa yine tarihi bir olayla bağlanıyor ve kitap bitiyor. Hasan Sabbah ile ilgili anlattıkları ile benim kpss tarih bilgim arasında farklar oluşuyor. (Ramazan Yetgin'den dinlediğim bilgiler). Bu kısımda tabii ki Amin Maalouf'un dediklerine değil bana öğretilenlere inanıyorum. Çünkü tarih objektif değildir ve her millet kendine göre yorumlayabilir. Bunun dışında bazı yerlerde Türk ve Osmanlı nefretini açık biçimde gösteriyor yazar. Bu yüzden okurken o kısımlara takılı kalmayıp roman okuyor gibi okumanızı tavsiye ederim. Çünkü ben bir ara kitabı okumayı bırakmayı da düşünmedim değil. Genel itibariyle kitap son kısma kadar çok akıcı ve harika bilgiler vericiydi. Tavsiye ederim, iyi okumalar :)
318 syf.
·9/10
Öncelikle kitap için çok sevdiğim insan, güzel abimiz Mustafa A. hocaya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Güzel bir yazar ve kitapla tanışmama vesile olduğu oldu. Bu sitenin okurlarına en büyük katkısı yeni insanları tanımanın yanı sıra yeni kitaplar ve yeni yazarlar tanıtması bence.

Bir gün elimde Ömer Hayyam Dörtlükler kitabıyla binaya girerken kargo arabasını gördüm. Artık kanka olduğum kargo görevlisinin (hep benim için gelir binaya) bu sefer getirdiği kitabın Semerkant olması değişik bir tesadüf oldu. Ben tabi kitabın Ömer Hayyam'dan bahsettiğini bilmiyordum. Kitabı tanıma amaçlı ilk sayfalara göz gezdirirken öğrendim ve acaba önce hangi kitabı okusam diye karar vermekte biraz zorlandım ancak önce hayat hikayesi sonrası şiirler diyerek bu yolculuğa adım attım.

Seneler önce çok satanlara aldanıp alıp okuma salaklığı gösterdiğim İki Cami Arasında Aşk kitabından sonra gerçek kişileri anlatan tarihi roman okumamaya karar vermiştim. Demek ki neymiş tek bir kitapla büyük kararlar vermemek lazımmış. Tüm eğitim hayatım boyunca sayısalcı olmam ve sevmemem nedeniyle hep uzak durmayı tercih ettim. İlk kez tarih okurken sıkılmadım, sevdim ve benimsedim.

Kitabın, ilk sayfasından itibaren sizi içine çeken masalsı bir havası var. O insanlar, o mekanlar, o mistik ortam o kadar başarılı tasvir edilmiş ki sanki size Semerkant sokaklarında dolaşıyormuş hissi yaşatıyor. Gökyüzünde uzanıp dokunabileceğiniz yıldızlar, adım başı çarpacağınız o eski insanlar, her şey tüm çıplaklığıyla gözünüzün önünden akıp geçiyor. Kendinizi romanın bir kahramanı zannetmemeniz imkansız.

Kitap kurgusuyla harika ötesi bir tarih bilgisi sunuyor okuyucuya. Bazı kısımlarda çok fazla siyasi tarihe değinilse de konunun bütünlüğü açısından gerekli elbette.

Beğendiğim yerleri yazmak istiyorum ancak spoiler olsun istemiyorum. Başta eski Semerkant dönemini daha çok beğendim. Ömer Hayyam ve Cihan aşkı favorim oldu. Ve diğer en beğendiğim kısım anlatılan gelenek görenekler. Hamile kadınların yabancılardan yiyecek alması. Beğenmediğim kısım ise Türklerden ve Türk imparatorlardan kötü şekilde bahsetmeleri oldu. Keşke o kısımlar olmasaydı çok daha iyi olurdu.

Başka neler yazılır bilemiyorum hani bazı kitaplar anlatılmaz yaşanır derler ya işte bu kitap o kitaplardan biri.
318 syf.
·Puan vermedi
Semerkant, "Afrikalı Leo" kitabı ile ünlenen Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf'un yazdığı roman. Yapıt, Ömer Hayyam'ın Rubaiyat adlı elyazması eserinin 1072 yılında Semerkant'ta başlayan ve 1912'de Titanik'te biten hikâyesini ele alıyor.

Ömer Hayyam'ın Hasan Sabbah ve Nizamülmülk ile karşılaşmasını; üç karakter arasında gelişen, zaman zaman gerilim yüklü ilişkiyi okuyoruz. Ömer Hayyam bir bilim adamı ve şair; Hasan Sabbah Haşhaşilerin lideri, Nizamülmülk ise bir Selçuklu veziridir.Aynı zamanda o yıllarda meydana gelen tarihi olaylar hakkında da bilgi sahibi oluyoruz. Söz konusu dönem Alparslan'ın Malazgirt Savaşı ile Anadolu'ya girdiği, Selçuklu Devleti'nin en parlak dönemlerini yaşadığı; diğer yandan Haşhaşilerin bölgeye korku ve dehşet yaydığı bir dönemdir.

Semerkant sürükleyici gerçek olaylara dayanan bir eserdir.İçeriğinde çok fazla karakter ve olay barındırmış olması kitabın dikkat çekmesinin sebeplerinden birisi olarak gösterilebilir.Okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.
318 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Ömer Hayyam Nizamülmülk ve Hasan Sabbah ve günümüzde temsil ettikleri düşünce ve değerler



Semerkant, Amin Maalouf'un Doğu'nun üç önemli ismi Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah'ı buluşturduğu önemli bir romanıdır.
Gerçek olaylarla harmanlanmış edebi yönü güçlü içinde değişik göndermeler olan bir eser. Kitabın sayfalarına gerçek olaylar eklenmiş olmasına rağmen bu bir romandır. Kurmacadır. Tarihi, romanlardan öğrenmeyin. Yanlış bilgilere sahip olmuş olursunuz.



Romandaki Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah birer sembol. Yazar maksat muhabbet olsun diye bunların romanını yazmış olamaz. Yine laf olsun diye kitabın adı Semerkant konulmamıştır. Şimdi bunları tek tek anlatmak istiyorum.



Amin Maalouf, dinlerde varolan köktencilik, yobazlık veya taassup diye tanımlayacağımız yaklaşımlara karşı olan biri. Bu sebeple kendisi hiçbir dine, milliyete veya düşünce hareketine aidiyet hissetmiyor. Dünyadaki din eksenli yaklaşım ve çatışmalara karşı olan biri.




Bunlardan hareketle şunu söyleyebilirim Amin Maalouf, kitapta Ömer Hayyam olarak vucut bulmuştur. Amin Maalouf gibi Ömer Hayyam da dini taassuplara karşı olan biri. İnsan olarak yapılan iyiliğin karşılığını bulacağına, iyilik yapmak içinse illa bir yere bağlı olmaya gerek olmadığına inanan biridir. İnsanın, insan olarak kabul edilmesi gerektiğini bunun için illa bir yere bağlı olmaması gerektiğini vurgular.



Bende oluşan düşünceye göre yazar Kitapta geçen Nizamülmülk', Sünni İslam Dünyası; Hasan Sabbah ise Şii İslam Dünyası olarak tanımlamış olabilir. Mesela Nizamülmülk, veziri olduğu Selçuklu Devletini imar faaliyetleriyle han hamam kervansaray medreseler yollar köprüler ile donatır. Adaletin tecelli etmesi için güçlü kurumlar oluşturur. Zaten yazar bu kısımlardan övgü ile bahseder.




Buna rağmen Nizamülmülk yaptığı onca şeye rağmen dünya hakimiyeti için saltanattâ kalabilmek için yanlış yollara girer. Kibrinin esiri olarak insanlara kötülükler yaşatır. Sünni İslam Dünyasi da böyle değil midir? Peygamber Efendimizin getirdiği nizama en yakın anlayış olarak kabul görmesine rağmen kibrine yenik düşer. Adaleti sağlamak üzeré gelen İslam, Zümre dini haline getirir. İdeolojik kalıplara hapsolur. Sünni olmayana kem gözle bakar. Okumayı aydınlanmayı ilk emir olarak getiren İslam ne yazık ki kan gözyaşı ve terörizmle bir tutulan bir din oluverir. Bu da insanların eliyle olur.



Gel gelelim Hasan Sabbah'a romanda Selçuklu sarayında divanda görev aldığı ifade edilir. Gerçeklikte alakası olmayan bu durum esnasında haksızlığa uğrayarak saraydan kovulur. Sonrasında ise yaşadıklarını başkalarına yaşatmaya başlar. Tıpkı Şii İslam Dünyası gibi. Mesela Şiiler, Hazreti Alinin ve onun soyunun büyük haksızlıklara uğradığını söyler. Buna rağmen ilerleyen zaman diliminde başka insanlara aynı şeyi yapmaktan geri durmazlar. Hazreti Hüseyin'in din için kanı dökülmüştür. Şiiler ise sırf bizden değil diye günümüzde de kan dökmeye devam etmiyor mû? Şii Mollalar saplantılı ideolojik dünyaları kendi ülkelerine cehennemi yaşatmıyor mu?



Ve Son Nokta Semerkant... Semerkant Türk -İslam medeniyet tarihinde müstesna biryere sahiptir. Medeniyetin doğduğu bölge. Önemli bir kültür ve eğitim merkezdir. Büyük medreseler, ticaret merkezleri, saraylar kurulur. Bunları yapan insanoğludur. İnsanoğlu şaheserler yapmıştır.Tüm bunları yapanlar yiné sahip olduğu kibir ile Sünni -Şii kavgalarına, inanç-düşünce farklılıkların, iktidar kavgalarına feda edilmiştir ve yerle bir olmuştur. İşte bu sebeple kitabın adı Semerkant konulmuş olmalı.



Kitabın başında bir hikaye var. Gerçek mi bilmiyorum. Titanik battığında gemide Ömer Hayyam'ın Rubailerinin orijinal hali bulunmaktadır. Kitabın çevresindeki kaplama sebebiyle denizde zarar görmez. Anlatılan bu dur. Gerçek midir bilemem. Kitabın sonunda kitap için doğunun nadide çiçeği diye bahseder. Buradan hareketle yazar şunu diyor; buna ne gerek vardı Ömer Hayyam'ın Rubaileri ait olduğu yere yanı doğduğu topraklarda kalmalıdır. İnsanın gururu, bir değeri doğduğu yerde yaşamaya bırakmıyor diye ekliyor. Nadide bir çiçek en iyi doğduğu toprakta yaşar öyle değil mi?Bu cümleler kitabın özeti olarak kabul edilmelidir.



Romanın asıl kahramanı el yazması Rubailerdir. Rubailer ve onu var eden medeniyet kurulan toprakların bin yıldaki yıkım ve varoluş arasında gidip gelen hikayesi.



Kitap, farklı düşünceleri bir kitapta buluşturarak bunların kavgalarının sebep olduğu yıkımlara, katliam vé yerle bir olan değerlere dikkat çekmiştir. Kitabı bu açıdan okumak daha yerinde olur.

"Darülislam'da zorbalıktan uzakta yaşayabileceğim bir köşe yok" kitaptan bir alıntı.

İslam, insanlığın büyük bir buhran yaşadığı dönemde ortaya çıktı. Kimsesizlerin kimsesi oldu. Eşitlik, adalet getirdi. Müalümanla müslümanı kardeş kıldı. İslam memleketleri medeniyetin beşiği ilmin irfanın merkezi oldu. Sonra ne değişti de bunlar tersine döndü? Adalet gitti, zülüm peydah oldu. Bunu sadece emperyalizme bağlayamayız, keza Hazreti Osman'ı emperyalistler değil Müslümanların kendisi şehit etti. Hazreti Hüseyin'in kanını birbiri ile akraba sayılan insanlar döktü. Netice itibarıyla İslam memleketleri daha önce varolan neyi kaybetti ki zulüm her bir yeri sardı? 681 yılından günümüze geçen 1338 yılda neden İslam Dünyası bir adım ileriye gitmedi?

Yazarın biyografisi

Adı:
Ali Berktay
Unvan:
Türk Yazar, Çevirmen, Sinema Tiyatro Oyuncusu
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1960
Türk yazar,çevirmen, sinema ve tiyatro oyuncusu. 1960 yılında İstanbul’da doğdu. 1981’de üniversite eğitimine devam ederken Türkiye’den ayrılıp İsveç, ardından Fransa’da Halk Oyuncuları Tiyatrosunda çalıştı.

1994 yılında Türkiye’ye dönen sanatçı yaptığı çevirilerle dikkat çekti. 2009’da Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, 2014’te ise istanbul şehir tiyatroları’da sahnelenmeye başlayan Kerbela oyununun yazarıdır.

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 21.968 okur okudu.
  • 729 okur okuyor.
  • 10.580 okur okuyacak.
  • 452 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları