Ayşe Çelem

Ayşe Çelem

Tasarımcı
8.4/10
55,4bin Kişi
·
228,3bin
Okunma
·
4
Beğeni
·
810
Gösterim
Adı:
Ayşe Çelem
Tam adı:
Ayşe Çelem Design
Unvan:
Tasarımcı
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
175 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Kitabın 113. incelemesini yapan bir okur olarak baştan ifade etmek isterim ki, kitabın içeriğine, yazıldığı döneme, yazarın içinde bulunduğu şartlara, teknik özelliklerine ve benzeri konuların detaylarına girmeyi pek düşünmüyorum. O nedenle, kitabı henüz okumayan okurların sitedeki birbirinden değerli incelemelere göz atmalarında fayda var...

Ben kendi incelememde 1846 yılında yazılan bu romanı, yaklaşık 175 yıl sonra neden hala büyük bir hevesle okuyup etkilendiğimiz sorusuna dilim döndüğünce yanıt aramaya çalışacağım... Tabii kitabı Dostoyevski'nin yazmış olması dışında kalan nedenlerden bahsediyorum... Çünkü bu kitabı okumamızın arkasında yatan en büyük nedenlerden birinin bizzat kitabın yazarı olması su götürmez bir gerçek...

---------------------

Yoksulluk sınırı diye bir kavram var hayatımızda... Bana çok enteresan gelir bu kavram... Nedir yoksulluk sınırı? Bu sınırı geçince ne olur? Nasıl bir dünya vardır bu sınırın ötesinde? Kim neye göre çizmiştir bu sınırı ve kimler bu sınırın başında nöbet bekler, kaçakları içeri sokmamak için?

Bu sınır, Meksika Sınırı gibi birşey olsa gerek... Bin bir zorlukla o sınırı geçen insancıklar, özgür bir dünyaya adım attıklarını sanırlar. Oysa içlerinden pek çoğu, özgür ama yoksul oldukları topraklardan, köle ve yoksul olacakları topraklara adım attıklarını yıllar sonra fark ederler... Özgür ve zengin dünya vaadi, tavşanın önünde sürüklenen ipe bağlı bir havuç gibidir. Tavşan havucu gördüğü müddetçe onun peşinden koşmaya devam edecektir. Ta ki fiziksel ve ruhsal olarak tükeneceği noktaya varıncaya kadar...

İşte yoksulluk sınırı da bu müstakil durumun kurumsallaşmış halidir... Yoksulluk sınırını geçtiğimiz anda aslında başka bir yoksulluk sınırının içine girdiğimizi sonradan hayat tecrübeleri ile öğreniriz. Bize bunu öğreten, yasalarla sabitlenmiş bir 'zenginlik sınırı'nın olmayışıdır. Böyle bir üst sınır olmadığı için, havucun bizi götürdüğü yere kadar koşmaya devam ederiz. Artık 'temel ihtiyaçlarımızı' karşılayabiliyor olmak, bizi yoksul olmaktan çıkarmaz. Çünkü ilk yoksulluk sınırını aştığımızda temel ihtiyaçlarımız da hemen kendini yeniler. Evinde, herhangi birine muhtaç olmaksızın günde üç öğün yemeğini pişiremeyen, çocuklarını doyuramayan kişi yoksuldur. Eğer bunları rahatlıkla yapabiliyorsa ama evine et sokamıyorsa o kişi de yoksuldur. Her akşam evinde yemeğini yiyen aile ise, haftanın 3 günü 'o kebapçı senin bu balıkçı benim' diyen aileye göre yoksuldur... Yani sözün özü yoksulluk, yağsız pirinç lapası ile sütte marine edilmiş dana antrikot arasındaki o uzun yoldur...

Bu denklemi günümüz hayatının her alanına taşıyabilir, yemek, moda, teknoloji, kariyer, konut, semt, tatil gibi kategori başlıkları altında detaylandırabilirsiniz. Zaten bunların karması da sizin kişisel yoksulluk derecenizi ortaya çıkarır...

----------------------

Eminim pek çok okur, kitabı okurken Makar Alekseyeviç ve Varvara Alekseyevna karakterlerinin içinde bulunduğu duruma acımış, ve bu 'insancıklar'ın arasında olmadığı için Tanrı'ya şükretmiştir. O zaman şimdi sormak istiyorum... Ey modern hayat insanları... Ey beyaz yakalılar... Bu sorular size geliyor...

- Patronunuz yüz metre ötenizden geçtiğinde önünüzü ilikleyip el pençe divan durmuyor musunuz? Evet, duruyorsunuz...
- Olur da sizinle iki çift laf ederse veyahut elinizi sıkarsa bir coşkun şevk içinde en az 1 hafta sağda solda bunun muhabbetini yapmıyor musunuz? Evet, yapıyorsunuz...
- Sırf iş yerindeki imajınız uğruna maaşınızın yarısını Zara'ya, Mango'ya ve kişisel bakım merkezlerine harcamıyor musunuz? Evet, harcıyorsunuz...
-Bırakın ayakkabınızın altının delinmesini, üzeri biraz yıpransa gidip çifter çifter ayakkabılar almıyor musunuz? Evet, alıyorsunuz...
- Pek çok kadın, bir kariyer planlaması olarak 'zengin koca' fırsatlarının peşine düşmüyor mu? Evet, düşüyor.
- Bir aşk evliliği yapmadığı için, içinde oluşan boşluğu dışarı yansıtmamak uğruna, evdeki tutku kurabiyelerini kurdelelere saracak, çay bardaklarına renkli kumaşlardan giysi yapacak kadar şuurunu kaybetmiyor mu bu kadınlar? Evet, ediyor...

O halde neden acıyorsunuz o insanlara? Yoksulluk dereceleri sizinkinden daha düşük olduğu için mi? Gerçekten sizin hayatınızın o insanların hayatından farklı mı olduğunu düşünüyorsunuz? Sizi İNSANCIK değil de İNSAN yapan şey, kıyafetlerinizin daha yeni olması mı, yoksa oturduğunuz evlerin daha konforlu olması mı?

Belki de borç almak için Makar Alekseyeviç gibi iki büklüm olup, kilometrelerce yol gidip tanımadığınız birinden borç istemek yerine, en yakın banka şubesine girip kredi çekmek, daha insan yapıyordur sizleri...

---------------------------

Ne demiştik sözün başında? 175 yıl önce yazılan bir kitap neden hala büyük bir ilgiyle okunuyor diye bir soru sormuştuk... Ben bu soruya yanıt ararken ister istemez bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldım. Dostoyevski'nin 1846 St. Petersburg'unda yarattığı hayat, eve yeni alınmış pırıl pırıl bir banyo aynası kadar bizim hayatımızı da yansıtıyordu... Sadece biz kendimizi insancıklar olarak tanımlamak yerine daha iç ferahlatan başka isimler bulmuştuk kendimize... Ancak ne bir sınırı kaldırmayı başarabilmiş ne de 'insan' olma, insanca yaşama yolunda somut bir adım atabilmiştik...

Çünkü biz o havucu gerçekten çok istiyorduk...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
184 syf.
·2 günde·2/10 puan
Neden Simyacı dünyanın en çok abartılan kitabı?:
https://youtu.be/lFYm2W7uV0o

Evrenin dili, kişisel menkıbe, evren işaretleri, sözcüklerin ötesinde bir dil, evrenin işbirliği bla bla bla...

1000kitap'ta inceleme yapması içimden gelmeyen nadir kitaplardandır Simyacı.

"Ha şimdi sen bu kadar popüler ve beğenilmiş bir kitabı eleştiriyorsan kesin prim yapmak için yapıyorsundur bunu." mantığıyla gelinebilir bunu anlarım fakat zaten dünyada büyük etki bırakmış bu tür eserleri böyle eleştirmek, kötülemek vs. biraz ilginç ve hadsiz hissettirmiyor da değil. Keza bu durumun tersi olarak, bu zamana kadar epey popülerleşmiş 1984 ve Kürk Mantolu Madonna gibi eserleri de çok sevmiştim mesela. Bu incelemeyi de sadece kitabı okuyup bitirdikten sonra oluşan duygularımı dürüstçe açıklamak istediğim için yazıyorum, zaten bu sitede de yaptığım puanlamaları elimden geldiğince gerçek okuma deneyimime dayanarak vermeye çalışıyorum.

Kitabı okuyanlar için spoiler entry'si : https://eksisozluk.com/entry/24419002
Kitabın konusu aslında birebir Takkeci İbrahim Ağa hikayesinden alıntıdır diyebiliriz. Okumadan önce haberim yoktu bu hikayeden fakat kitapla birleşemememin sebebi de bu değil zaten. Basit bir kişisel gelişim kitabı mantığına da katılmamakla birlikte, kitabın konusunu ve anlattığı şeyleri epey sade buldum. Aslında dünyada da genel olarak bu sadeliğinin güzelliğinden dolayı seviliyor olabilir. Fakat, Simyacı bana bu sadelik, detaysızlık ve konunun katmanlı değil tek bir yönde ilerlemesinden ötürü bir tuzsuz pilav yemiş etkisi yaptı. Evet, okuduktan sonra okudum ve bu kitabı hayatıma kattım diyebiliyorsunuz ama ben kendi adıma tat alamadım bu kitaptan.

Hiçbir kitabı zaman kaybı olarak görmeyen ben, bu kitabı da keza zaman kaybı olarak görmedim. Sadece popüleritesinin yerini alabilecek çok fazla sayıda başka kitap var iken bu kitabın neden bu kadar popüler ve kıymeti abartılmış, gereğinden fazla değer verilmiş olmasını sorguladım kendi adıma.

Hayatın sürekli devam ettiğini, kendini tanımanın ve "kişisel menkıbe"nin önemini, yolculukların, gelişimin ve güzelliklerin önemini ben de biliyorum fakat bu bir romana yoğrulunca bende bir kişisel gelişim kitabıymışçasına algı bırakıyor sanki.

Dediğim gibi benim için hala tuzsuz bir pilav, şekersiz bir tiramisu, ekşisiz bir mandalina, acısız bir çiğköfte etkisi bırakan kitaptır.

Eğer gerçekten kişisel olarak gelişmek istiyorsanız Simyacı, Ferrari'sini Satan Bilge ya da bu minvaldeki kitapları bu kadar abartmanıza gerek yok. Dostoyevski, Kafka, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan kitaplarından okuyarak da kişisel olarak çok fazla gelişirsiniz.
464 syf.
·19 günde·7/10 puan
Eğer bu kitabı okuduysanız kendinizi tebrik edebilirsiniz.
Durağan bir dili, merak uyandırmayan ve sonu nereye gittiği belli olmayan konuyu, isimlerin benzerliğinden dolayı kim kimdi ya diye karışan karakterleri başarıyla atlattınız. Şimdi size ne kattığını düşünmeye geçebilirsiniz. Hristiyanlıkta geçen 7 günahı ve sonuçlarını kesinlikle karakterlerle birlikte tek tek öğrenmiş oldunuz. Ayrıca gerçekte yaşanan muz işçileri katliamına* değinmesi ile birlikte günümüz olaylarından bir facianın nasıl olduğunu artık biliyorsunuz.
Ne zorlamalarla, okumak için kendinizi ittirmelerle dolu, acaba bıraksam mı düşünceleriyle başa çıkarak Nobel ödüllü bir kitabı daha bitirmiş olmanın şevkiyle çerez kitaplara yönelip kafanızı dinleyebilirsiniz.
* Bu sayede nobel'i almıştır.
175 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Kitaplarından alıntı yaparken “Dost” yazarak adı çıkan Dostoyevski’nin, kendisinin yazdığı ve benim ona ait okuduğum ilk kitabıdır İnsancıklar.

Zamanında Slav topraklarında yaşadığım zamanları hatırlattı bu kitap bana. Çünkü Doğu Avrupa ülkeleri gerek mimarisiyle gerek insanıyla gerekse de şehirlerinin yerleşim düzenleriyle soğuktur, statiktir, rasyoneldir, kalbe değil daha çok beyne ve matematiğe yöneliktir. Yani demeye çalıştığım şey; hava soğuk olmasa bile aura soğuktur, insanlar üşümese bile şehirlerin atmosferi samimi değildir, sanki şehirler dalgasız bir deniz, pürüzsüz bir kağıt, sıcaklık konusunda değil de sanki sevgiler konusunda atkı takmış bir Avrupai havası verilmiş şehirler gibilerdir.

Aynı bir zamanlar Rusya’da yaşamış olan Nazım Hikmet’in Yaşamaya Dair şiirinde “Bu dünya soğuyacak.” cümlesiyle bahsetmeye çalıştığı şey gibi aslında. Hiç şüphesiz mimarinin ve şehirlerin böyle olması şehirde hakim olan rengin ve tabii ki de Dostoyevski’nin İnsancıklar romanının renginin de gri tonlarında olmasına neden olmuştur. Ondan dolayıdır ki, kitapta hakim olan konular acıma, merhamet, maddi zorluklar içerisinde geçen bir sevgi ve yoğun duygusal ithamlardır.

İnsanların kitap hediyesi için bile parayı zor bulabilmesine rağmen hala hediyeler alıp gönüllerini hoş tutmaları, 74. Sayfada Varvara’nın Makar’a iyi kalpli biri olduğunu söylerken kendisine sanki Makar’ın bakışlarında kendi mülkünü gösteriyormuş gibi baktığını belirtmesi bana tek bir cümleyi hatırlatıyor açıkçası. Dostoyevski’nin yaşadığı zamanlara yakın Fransa Kraliçesi ve Avusturya arşidüşesi olan Marie Antoinette’nin 18.yy’da söylemiş olduğu iddia edilen :
“Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.” sözü.

Öyle dönemlerdi ki 18. ve 19.yy; Marie Antoinette’nin demiş olduğu belirtilen sözün açıklamasını Ortaçağ dönemindeki şehirlerin sosyolojik ve demografik özelliklerine bakarak anlayabiliriz aslında. Ortaçağ dönemi şehirlerinde toplumu yönetenlerin toplum içerisinde rol alan bireyin sorunlarına inmemesi, her bireyin kendi derdinin olması şehirlerin de, mimarinin de, kitapların da içlerine kapanık olmalarına sebep olmuştur. Sokakların bile anca at arabalarının geçeceği büyüklükte tasarlanması, sadece üst sınıftaki insanların gayelerinin düşünülmesi gibi sebeplerin hepsi birleşince bundan ister istemez edebiyat da etkileniyor tabii ki. Bundan dolayı da toplumu yönetenler nasıl bireyleri düşünmüyorsa, bireyler de hiç siyaset, devlet ve yöneticiler hakkında konuşmayı akıllarından geçirmemiştir. Sadece kendi hayatları ve çevrelerindeki olaylar hakkında konular işlenmiştir.

İnsancıklar kitabı da zamanın ilgi yoksunu, zavallı, yoksul insanlarının bir sevgi direnişi, bir bireysel hareketlenme içerisinde olduğu bir kitaptır. İş böyle olunca da, mektuplaşma kültürünün önemi açığa çıkıyor, samimi ifadelerin ve mektupların ardı arkası kesilmiyor. Ta ki nasıl Sanayi Devrimi kendisinden önceki bütün oluşumların önüne geçmişse, maddi boyutun da her şeyin önüne geçtiği o ana kadar. Sevgiye sarılacağımız yerde parayı gördüğümüz yere koştuğumuz o an.

Öp dese Varenka'sı öpmeye kıyamazdı Makar, sarıl dese Varenka'sı dokunmaya kıyamazdı Makar... Ama sev dese Varenka'sı işte o zaman severdi Makar onu. Cenk Durmazel’in dediği gibi, şapkadan tavşan çıkmayacağı başından beri belli olmuş olsa bile Petersburg'un serseri aşık Makar'ı vardı başından beri.

Dostoyevski’nin daha ilk okumayla bile heyecan verici bir yazar olduğunu kanıtlar nitelikte kitap. Hem yazmış olduğu ilk kitapta heyecan verici hem de birey bazlı duygusal devinimlere başarılı bir şekilde inebilmiş bir kitap. Okunası, tavsiye edilesi ve dönemin sorunları hakkında araştırmalar yapılası.

Eğer buraya kadar okuduysan bil ki seviliyorsun, keyifli okumalar dilerim.
188 syf.
·2 günde·9/10 puan
Simyacı kitabını okumama öğrencilerim sebep oldu. Sürekli: “Hocam Simyacı çok güzel de mi? Hocam Simyacı’yı okudunuz mu?” gibi sorular gelince mecbur alıp okumaya karar verdim. Kitabı aldığım esnada kitabın beni kendine doğru çektiğini hissettim. Ciddi anlamda uzun süredir beni bu denli kendine çekebilen bir kitap olmamıştı. Açık okumaya başlayınca kendimi bir bilge ile yolculuğa çıkmış gibi hissetim. Neticede yolculuğumuz gayet keyifli geçti.

Kitabın olay örgüsü baktığımızda “Santiago” adındaki karakterin kişisel menkıbesini bulmaya çalışmasından yola çıkılarak oluşturulmuş. Bunun için Mevlana’nın hikâyesinden yola çıkılmış da deniyor. Fakat ben Mevlana’nın bu hikâyesini okumadığım için bu konuda yorum yapmayı düşünmüyorum.

“Santiago” karakteri ile başaralı bir karakter yaratmayı başarmış yazar. İster istemez karakteri seviyorsunuz. Bu sizin kitabı daha istekli okumanızı sağlıyor. Zaten bir kitabın en önemli özelliklerinden biri de karakter yaratma becerisidir. Çoğu başarılı kitap, karakteri ile anılıyor. Örneğin; Rodion Ramonoviç Raskolnikov, Oblomow ve Prens Lev Nikolayeviç Mışkin gibi. Yazar Santiago karakteri ile bunu başarmış. Kitap roman olmasına rağmen size bir felsefi yapıt, masal ve hikâye izlenimi veriyor. Üstüne bütün bunları sürükleyici bir şekilde verdiği için kitabı sıkılmadan okuyorsunuz.

Ayrıca bir nasihatname özeliği de var diyebiliriz. Çünkü kitap karakterlerin birbirine nasihat vermesi yoluyla oluşturulmuş. Okuyucuya karakterler üzerinden sürekli örtülü nasihatler verilmiş. Nasihatlerin genel amacı “kişinin kendi kişisel menkıbesi gerçekleştirmesi”dir. Kitabın belki eleştirilebilecek tek yanı burası çünkü bu noktadaki nasihat sayısı gerekenin üstüne çıkmış ve sıkıcılık yaratmış. Bu konudaki nasihatler daha az olabilirdi.

Netice olarak hem masalımsı hem felsefik hem de güzel bir an geçirmek istiyorsanız okumanız gereken bir kitap diyebiliriz.
148 syf.
·3 günde·9/10 puan
Bazı kitaplar vardır, okunur, sadece kelimeler ve cümleler hatırlatır bize o kitabı, tahlil edilir ve unutulur. Bazı kitaplar vardır, hiç eskimez, etkisini hiç yitirmez. Yıllar sonra aynı kitabı okumaya karar verdiğinizde bile tadının farklılaşacağını, önceki okumadan daha çok derinleşeceğini bilir ve hissedersiniz, ancak etkisi aynı kalır, ne eksilir ne eskir, belli bir zamana değil, tüm zamanlara aittir, zamansızdır. Siddartha bu tür kitaplardan biri, kesinlikle bir başyapıt.

Yolculuk... Kendi ben’ini bulma yolunda aşkı, mutluluğu, bilgiyi, hakikati, hikmeti arayış. Her şeyden önce nefsten arınmak, kendi ben’inin özüne girmeye çalışmak…
Siddartha’nın yolculuğunda karşısına çıkan her şey öğreticidir, her insan bir fikir, her fikir, kendini bulma yolunda bir arayış… Bir varış noktası olmayan yol, insanı varacağı yere götüremeyendir ama arayışın kendisidir aynı zamanda. Siddhartha; hem yoldur, hem yolcudur, hem yolda karşılaşanlardır hem de bunların hiçbiri olmaya yetmeyen bir samanadır…
Düşüncelerimiz ve çevremizde olan şeyler sürekli gelişip değişse de temel olan felsefe hep aynı kalır. Gerçeğe ulaşmak için katettiğimiz yollar hepimiz için farklılık gösterse de, gerçeğin yerinin aslında hep sabit kalması gibi. Hepimizin hikâyelerinin farklı olması, ama vardığımız ortak değerlerin aynı olması gibi.

Babasının Siddartha’ya olan sevgisi, geleceğin bilge kişisi olarak görmesi onu mutlu etmiyordu. “Kalabalığın oluşturduğu sürüde kimseye zararı olmayan aptal bir koyun” olamayacağını biliyordu, ama babasının olmasını istediği kişi olmanın ona yetmeyeceğinin, aradığı şeyin bu olmadığının da farkındaydı. Bilge kişilerin öğretileri de onu göze almakta olduğu yolculuğa çıkmasına engel olmuyordu. Arkadaşı Govinda ile kendi özünü bulmak için yolculuğa çıkacaktı. Arınmış olmak; susamalardan, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış olarak; bensizlik düşünceleriyle mucizelere kapıları açmak... Gezgin birer samana olmak için yola çıkmışlardı.

“Yeni insanlar gördüm, yeni yerler tanıdım, eğlendim, başkarının bana gösterdiği güler yüzlülüğün hazzını yaşadım, dostlar edindim, Kamaswami (varlıklı prens) olsaydım, kızıp öfkelenirdim.”
Neruda’nın “Yavaş Yavaş Ölüler” dizeleriyle başlayan şiirini anımsatmıyor mu? Varlığın saadet getirmediğini, paylaşmanın, sevdiklerimizle vakit geçirmenin, yeni yüzler görmenin mutlu olmanın kaynağı olduğunu anlatan tekrar tekrar okuduğum harika bir pasaj…

Hesse’nin kitaptaki mesajı şu: Dini inançları kesinkes kabul etmek, araştırmamak, sorgulamamak doğru olan bir şey değildir. Siddartha’nın çevresindekilere “Çocuk İnsan” suçlaması yaparak ayrım yapması dikkate değer bir diğer nokta. Nedir çocuk insan? Dünyanın içyüzünü görmekten kaçan, hazları ve zevkleri için yaşayan, dünyadaki varlık nedenini göz ardı eden, ölçüsüz, sorgulamayan bir insan. "Sorgulamak" Bugünlerde çokça istismar edilen bir kelime. Daha çok seküler kişilerin ağızlarına pelesenk olan bir kelime, olmaya da devam ediyor, Google’dan sorgulamak yerine kendini adamış Siddartha’yı okumaları çok daha iyi...
İnsanların inançları vardır, değerleri vardır, asla değişmeyecek, daima hayatının bir umut kaynağı olacak, yaşamayı, gerçek doğruya ve erdeme götüreceğine inandığı inançlar vardır. İnsan bu derece değer verdiği veya önemsiz gördüğü bir şeye rasyonel bakabilmekte zorlanır.
Bu insanın kendi öznelinde cevaplandırabileceği bir şeydir fakat kesin bir yol belirlediğimizde “Neden” sorusuna mantıklı bir cevap getiremediğimizde seçtiğimiz yolu koruyamamış oluyoruz. İşte Siddartha’nın çocuk insanı tam olarak da bu: Seçtiği yolu açıklamakta, cevap getirmekte zorlanan, yemek, içmek, çalışmak dışında hiçbir şey yapmayan insan, insanlar…

Govinda ve Siddartha kendi hikâyelerini bulmak için yerleşik yaşamlarını bıraktıklarında Budha ile karşılaşıyorlar. Siddhartha, Budha ile sohbetlerinde ondan çok şey aldığını ama aynı zamanda ona çok şey kattığını hissediyor. Ama aradığının bu olmadığına karar vererek yoluna devam ediyor. Bilgeliği değil, “bilgi”yi tercih ediyor Siddartha.

Budizm felsefesini işleyen bir kitap olsa da, her birimizin gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık dönemlerini anlatıyor. Bazı insanların arayışları yoktur: kendileri olmaya ve kendilerini bulmaya korkarlar, anneleri ve babaları gibi olmak daha kolay geldiği için onların açtığı yoldan gitmeyi tercih ederler. Bazılarımız Govinda’dır: Bir arayış için, kendimizi bulmak için, sürüden ayrılmak için yola çıkmışızdır ama bir bakmışızdır ki başka bir çobanın sürüsünde olmuşuzdur. Bazılarımız Siddhartha’ nın orta yaşlarındaki hali gibiyizdir: Daha önce yapılmış hatalardan ders çıkarmak yerine bütün hataları teker teker kendimiz yaparız - bazılarımız ders çıkarabiliriz, birçoğumuz da ders çıkaramadan sürdürdüğümüz hayatların bir parçası olarak yaşar gideriz-. Ve çok az bir kısmımız da Siddhartha’nın son dönemlerindeki bilgeliğe ulaşma şansı yakalayabiliriz.

"Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez." (Sf. 139)
Kitabın en güzel bölümlerinden biri de, Siddartha’nın yaşlılık döneminde aradıklarına kavuşmuş olması; birçok insan gibi, doğayla buluşması, ırmakla konuşup onun öğütlerini dinlemesiydi. Çünkü doğa insanlardan daha önyargısız, daha içten ve daha olduğu gibi konuşur, tüm cevapları bulabiliriz, ama dinlemeyi bildiğimizde…

Beş yıl sonra okuduğumda farklı, yine on yıl sonra okuduğumda kitapta farklı bir şeyler bulabileceğimi biliyorum. Siddhartha’nın somut olarak yaşadıkları değil belki ama düşünsel ve ruhsal olarak yaşadıklarını farklı dönemlerinde farklı biçimlerde hepimiz yaşıyoruz. Dolayısıyla farklı yaşlarda kitaba baktığımız pencere farklı olacağı gibi getireceğimiz yorum ve etkilenme de farklı olacaktır, en azından ben böyle düşünüyorum.

“Zaman gerçek değildir, Govinda, ben sık sık yaşadım bunu. Zaman da gerçek değilse, dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi de bir yanılgıdan başka bir şey değildir.”

Hesse’yle tanışın, iyi okumalar.
461 syf.
·9 günde·10/10 puan
BURASI MUZ CUMHURİYETİ DEĞİL!!

Bir çoğumuzun aşina olduğu hele hele siyasetin şu hararetli günlerinde dilimize pelesenk olmuş bir deyim ''Burası muz cumhuriyeti değil!'' Peki nereden çıkmış bu deyim hiç düşündünüz mü?

11 Kasım 1928 tarihinde Kolombiya'da muz işçileri, fazla mesai saatlerinden, iş kazalarına yeterli önlem alınmamasından, asgari ücret yetersizliğinden işçi birliği isimli sendikayı göreve çağırıp greve gitmiş, gelin görün ki pastadan büyük lokmayı alma telaşında olan emperyalist Amerikan şirketleri orduyu kullanarak 5 Aralık 1928 tarihinde net rakamları bilinmemekle birlikte direnişe katılan bütün muz işçilerini öldürmüş. Söylenene göre -ki kitapta da bu şekilde geçiyor- , bir tren istifi dolusu insan cesedi o gece yok edilmiş. Sabahında da ordu muz işçilerinin bir avuç çapulcudan ibaret olduklarına dair bir bildiri okumuş. ''Çapulcu!! ''

Katliamdan 20 yıl sonra, ülkenin meclisinde katliamı araştıran, ve seçimlerde devlet başkanı olmasına kesin gözüyle bakılan, Liberal partinin başında bulunan Jorge Gaitán suikaste uğrayıp öldürülüyor. Aynı gün çıkan halk ayaklanmasında başkentte yaklaşık 10.000 kişi öldürülüyor. Genç Fidel Castro'da bu katliama tanıklık edenler arasında.


Tarihsel kısmı ortalama bu şekilde, Marquez ile olan kısmı ise bu olaylardan ve katliamları dile getirenler hakkında yakalama kararı çıkaran Kolombiya hükümeti, Marquez Nobel ödülü alana dek kendisini hapse tıkmak istiyor ve Marquez topraklarına hiç dönemiyor. Yıllarca bir çok platformda halkının haklarını savunmak için elinden gelen her şeyi yapan ,barıştan başka yegane isteği olmayan bu adam, ülkesi tarafından yıllarca dışlanıp suçlanıyor. Öldükten sonra da, ülkesinde yas ilan edilmesi iki yüzlülüklerinin tecellisidir.


Gelelim kitaba, kitap şu ana dek okuduğum en iyi on kitap arasında yerini çoktan aldı ve on sene sonra tekrar okunacaklar listesine adını yazdırdı. Marquez'in büyülü gerçekçilik denilen o kendine has tarzını okuduktan sonra daha iyi idrak ediyorsunuz.

Yüzyıllık Yalnızlık Buendia ailesinin altı kuşak soyunun hikayesidir ve Marquez çocukluğunda babaannesinden dinlediği hikayelerden etkilenerek o sihirli dilini kullanarak bir soy ağacı eşliğinde bizi kitapla yüz yüze bırakmıştır. Yüz yüze diyorum çünkü kitapta sihirli, fantastik ,distopik bir hava var fakat, bahsedilen olaylarda yazar klasik roman kurgusundan hiç kopmamış ve en iyi örneklerinden birini ortaya çıkarmış. Benim en beğendiğim nokta, sürekli birilerinin ölümüne şahit oluyorsunuz ve bu çok önceden size haber veriliyor, öyle bir tevekkülle okumaya devam ediyorsunuz.

Kitaba başlamadan evvel girişte ki soy ağacı gözümü korkutuyordu, bir çok arkadaşım da isimleri çok dikkatli okumamı sürekli soy ağacına bakıp duracağımı söyledi, bunların aksini iddia ediyorum arkadaşlar :)) Marquez öyle muazzam bir romancı ki Buendia'lardan bahsederken hangisinden bahsettiğini öyle güzel ilmik ilmik işlemiş adeta örmüş ki kimin, kim olduğunu anlamak gayet kolay, ilk bir kaç bölümden sonra ben geriye dönüp bakma gereği duymadım.

Son olarak eğer kütüphanenizde bu kitap mahzun mahzun size göz kırpıyorsa hiç durmayın okuyun, tabi sonra bittiği için uzun bir süre hüsrana uğrayacağınızı da söylemeden edemeyeceğim :}

Çok çok beğendiğim bir kitap oldu, iyi ki okumuşum. Kitaba başlayarak feyz almamı sağlayan İbrahim (Sisifos) 'e ayrıca teşekkür ederim. Keyifli okumalar diliyorum.
335 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Zorba kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz: https://youtu.be/a3ctaLux8B4

Zorba, aslında hepimizin içinde taşıdığı vicdanımız, nefsimiz, ruhumuz. Siz nasıl adlandırmak istiyorsanız Zorba da o. Her daim savaş içinde olduğumuz her şeye siz Zorba diyebilirsiniz. Bunu neden mi diyorum? Çünkü :

Zorba, karakterden daha ihtiyar, daha deneyimli, daha korkusuz, daha özgür. Vicdanımızın bize hep öğretmeye çalıştığı, denemekten korkmamamızı söylediği gibi.

Zorba, bizden daha çok konuşuyor. Vicdanımız da böyle. Düşüncelerini korkusuzca dile getiriyor. Zorba'yı bazen arkamızda bıraktığımızda pişmanlık duyuyoruz. Bazen onun gidişini özlüyoruz, bazen onu arıyoruz, bazen onla beraber eğlenip kendimizi fark etmek istiyoruz.

Zorba, her olayı bir ilkmiş gibi yaşıyor. Aynı ruhumuzun bize öğretmeye çalıştığı o canlı kalma dürtüsü gibi. Taş yuvarlamak, birilerinin ölmesi, birilerinin doğması... Aslında olayların derinine inince bu olayların olabilmesi için bir ilklerin olması gerektiğini anlıyoruz.

Zorba, geldiği zaman vicdanı sorgulamaya yönelten bir olgu halini alıyor. Burada yazar bunu daha çok tanrıtanımazlığa yormayı tercih etmiş fakat ben genel olarak kendini ve hayatını sorgulama olarak söylemeyi daha mantıklı buluyorum.

Zorba, geçmişi ya da geleceği düşünmüyor, anı yaşıyor.

Zorba, kendi kaderini belirlemek için hiçbir şeyi denemekten korkmuyor, hep savaşıyor.

Zorba, kendi tanımak için herkesin kullanması gereken bir yol aslında. Bunu fark edip onunla beraber herhangi bir şey yapmak istediğimiz zaman hayatımız iyi ya da kötü herhangi bir şekilde değişiyor.

Ayrıca roman, Yunanistan ve Türkiye kokan bir roman. Ülkelerin coğrafi yakınlığından dolayı kültürel olarak çok şey paylaşılmış romanda da. Bazen Selanik kokuyor roman, bazen de Kayseri.

Sonuç olarak savaşta olduğumuz ruhumuz, nefsimiz, vicdanımız, zaman, yaşadıklarımız, yaşayacaklarımız, beynimiz, hayatımıza giren insanlar, siyasi görüşler, dini görüşler... Hepsi sizin birer Zorba'nız olabilir. Nasıl bir Zorba'ya sahip olmak isterseniz...
175 syf.
·Beğendi·9/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir incelemeden daha herkese selamlar... Haftasonu alıp ,bugün bitirip sıcağı sıcağına hızlıca incelemesini yaptığım bu güzel kitap vasıtasıyla sizlerle beraberiz .. Normalde kitabı okuduktan sonra kendime birkaç gün veririm ki , dönemi ve yazarı araştırabileyim , incelemede biriktirdiğim damıttığım kaynaklardan yararlanabileyim...Bu kez biraz harala gürele girdim olaya çünkü roman beni gerçekten baya etkiledi.. Daha doğrusu yazıldığı dönemi "kısmen" bildiğim için Dostoyevski' ye hayranlığım beşe ona katlandı ..Zaman geçirmeksizin yazmak daha iyi olur diyerek başladım incelemeye ..

Mühendis Okulu ' ndan yetişme bir delikanlı .. Henüz yirmili yaşlarında.. Romanlarına sonrasında mekan seçeceği San Petersburg 'u mesken tutmuş kendine ..Burada yaşamakta .. Bataklığın üstüne kurulu ,hayat kadınlarından tefecilere , çeşit çeşit memurundan imalatçılarına , beş parasız öğrencisinden meyhanecisine kadar skalanın her rengini barındıran; keşmekeşliğin , yozlaşmanın , yoldan çıkmışlığın , fakirlik denilince akla gelebilecek en beter versiyonlardan birinin Rusya' daki adresi olmuş bir kent..Kar düşünce akşamına sarı sarı parlayan altın lambaların ya da fenerlerin güzelliğinin altında soğuktan tir tir titreyen ,evlerine aç dönen insanların dramlarının gözden kaçtığı , sabahına geceyi dışarda geçirenlerin üzerine zehir gibi çöken şehri beyazlara bürüyen ,insanın nefesini kesen hatta ciğerini seyrelten buzdan bir sisin eşlik ettiği gündüzler ve geceler ..Ve bu gündüzlerle gecelerin birbirinden ayrıldığı kesinlikle farklılıkların baş gösterdiği , toplum içindeki acımasız hiyerarşinin şekillendirdiği hayatlar.. Kentin bir bölgesinde kontlar dükler kontes ,düşes ve prensesler , diğer kısmında yukarda sözünü ettiğim kısım ..İşte böyle bir dönemde kaleme alıyor Dostoyevski bu romanı ..

Dostoyevski o dönem için pek rastlanmayanı yapıp Rusya' daki tabiri caizse kast sisteminin tekerine istemsiz çomak sokmuş , bu sistemi eleştirmiş , sadece elit çevrelerin yaşıyormuşcasına bahsettikleri o "sözde" hayatın gerçeklerini fakirlerin gözünden tüm topluma yansıtmıştır .. Dolayısıyla o dönemdeki toplumsal roman örneklerinin ilklerindendir bu eser..Yazılış amacıyla bir bakıma Uçurum İnsanları misyonu , karakterler bakımından ise Knut Hamsun ' un ünlü Açlık eserinin kahramanlarını barındırır .. Kitabı okumaya başlayınca kendimizi memur Makar Devuşkin ile uzaktan akrabası olan Varvara Alekseyevna arasında geçen mektup trafiğinin içinde buluruz.. Bu mektuplarla zihinlerimize çeşit çeşit insan profilleri ve yoksunluklar da dolar.. Kimi zaman genç yaşında işsizlik yüzünden okuyamayan ,vereme yakalanıp yatakta son nefeslerini verenlerin başucuna konuk oluruz , kimi zaman sahaflara düşer yolumuz..Çıkışmaz 2 kuruşumuz da rezil rüsva oluruz .. Esasen hayattaki tüm iddaasını kaybeden son derece mutsuz bir memur olan Devuşkin ' in Varvara ile tekrar hayata tutunma çabasıdır anlatılanlar ama Hamsun ' un romanındaki Açlık' ın ekürisi yoksulluğun el frenini çekmesi ile olayların seyri değişir roman içerisinde.. Yoksulluktan dolayı altı delik pabuçlarla borç için dolanan insanların kendi arkadaşları tarafından ötekileştirilmeleridir anlatılanlar bir bakıma .. Bu açıdan da oldukça ironiktir çünkü roman çıktığında Dostoyevski' ye yazdıklarından ötürü dahi gözüyle bakanlar - ki bunlardan biri Turgenyev' dir - daha sonraları tıpkı memur Makar Devuşkin'i aşşağılayanlar misali hor görmüşlerdir kendisini giyinişinden ötürü taşralı diyerek ..

Biçimsel olarak ele alındığında bu roman ile Gogol ' un Paltosu da benzerlikler gösterir .. İlk eseri olan bu kitapta büyük bir Gogol hayranı olan Dostoyevski , onun etkisinde hayli hayli kalmış gözüküyor.. Zaten bunu da pek saklamaya ya da gizlemeye çalışmayıp roman içinde de bir kaç gönderme ile selam çakmış..

Romanın bugün dahi bu denli okunmasının , rağbet görmesinin sebebi nedir derseniz onun cevabını da roman yayınlanmadan önce eleştiri amaçlı okuyup , roman ve yazar için şu satırları kaleme almış eleştirmen Bielinski ' den dinleyelim..

"Esin perisi , TAVAN ARALARINDA , MAHZENLERDE YAŞAYAN HALKI SEVEN , yaldızlı saraylarda oturanlara : " BUNLAR DA İNSAN , BUNLAR DA SİZİN KARDEŞLERİNİZ diyen genç ozana şan ve şeref!"

Bu arada , ben kitabı Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile Varlık yayınlarından aldım okudum .. Gayet eski bir basımı idi ..Buna rağmen zerrece sıkıntı yaşamadım.. Okumak isteyen arkadaşlara gözüm kapalı öneririm .. Esen kalın işsiz kalın =))

Son olarak etkinliği düzenleyen Quidam kardeşime de pek çok teşekkürler =))
464 syf.
·10/10 puan
Küçücük çocuğum. Siz deyin 5 ben diyeyim 7 yaşında. Ninem var rahmetli. Ocağın başına oturmuşuz. Ocak dediğimiz şimdiki şöminenin ilkeli. Odunumuzu , çırpımızı yazdan yüklüğe doldurmuşuz. Vakit akşam. Elektrik yakılmaz. Ateşin aydınlığında oturulur. Bir yandan ateş harlarken diğer yandan ninem anlatır. “ Beni dedene 15 yaşında everdiler. Dedene varmadan, deden avludan öküzleri çıkarırdı. Ben karşıdan ona el sallardım. O da şapkasını çıkarıp onu sallardı.” Kendi babasını anlatırdı, atasını sonra amcalarımın babamın küçüklüğünü, gençliğini…

Avluda gezinirken komşu nineler uzaktan el eder çağırırlardı. Komşu nine dediysem hakkaten nine akrabamız hep. Evde ne varsa şeker çikolata yedirirler, kendi torunları gibi severler de. Onlarda “Aynı dedensin kuzum sen, aynı İbram amcam,” diyerekten lafa başlarlar, “ Senin deden çok çalışkan adamdı, tütün ekerlerdi dönüm dönüm, onları oturur dizer sonra da asarlardı. Bas bas bağırır ortalığı inletirdi. Bağırması öfkeden değildi emme, onun yapısı öledi.” Sonra kendi kocalarına geçerlerdi, “ Benim Selattin hayırsız çıktı, bi gide eve 2-3 sene sona gelirdi. Bi seferde gebe kaldım da Süreya yı kocaman oğlanken aldı kucağına. Neymiş altın bulcakmış. Ömrünü tüketti dağ bayır geze geze”.

İşte benim çocukluğum böyle atamı, dedemi, babamın çocukluklarını dinlemek ile geçti. Neredeyse hiçbirini görmedim, bilmedim. Hep hayran oldum. Fotoğraflarını dahi görmedim. Nasıl adamlardı neye benziyorlardı? Dedemin bir tanecik fotoğrafı vardı, bir de büyük dedemin kara kalem portresi. Onlarda kayboldu gitti sonra. Alıp da saklamadığım hep içimde ukdedir.

Sizin de vardı elbet böyle atanızı dedenizi anlatan büyükleriniz? Belki siz de benim gibi onları dinleye dinleye büyümüşsünüzdür, hayran olmuşsunuzdur? Benden şanssız olanlarınız da şanslı olanlarınız da vardır elbet.

Şimdi eliniz de bir şans var hem de çok büyük bir şans. Tabi ki bu şansın farkındaysanız. Gabrial Garcia Marquez belki sizin dedenizin tarihini değil ama Buendia ailesini tarihini anlatmış. Tam altı kuşak, 100 yıllık bir tarih. Bu aile üzerinden neredeyse insanlık tarihi. Koltuğunuza oturun ve hiç mızmızlanmadan bu şansı değerlendirin. Biliyorum bu kitabı okumak kolay değil ama gerçek, hayatın gerçeği hiçbir zaman kolay elde edilmedi edilemez..

Birkaç tane de ipucu vereyim. Bu kitap için spoilerden rahatsız olan arkadaşlar kitabın kapağını kapatıp rafa kaldırabilirler, hiçbir gerçek hayatın finali merak edilmez. Bu sadece kurmacada olur. Büyük dede Jose Arcadio Buendia adamlarını toplayarak yaşadığı kasabadan ayrılır ve ormanlık bir arazide yer açarak yeni bir yerleşim kurar. Bu yerleşim ilk başta çok ilkeldir. Mıknatısı bile bir sihir sayacak kadar. Sonra Buendia ailesinin çocukları olur, torunları, torunlarının torunları.. Hepsi farklı kişilikte insanlardır. Hepsinin doğumundan ölümüne kadar her şey anlatılır. Hepsinin hayatını yaşarsınız. Yerleşim yeri de bu kuşak geçişleri ile beraber insanlık tarihini yaşar. Liderler, devletin gelişi, savaş, sanayii, teknoloji.. Değişimlerin insanlık psikolojisini, sosyolojisine etkisini görürsünüz ve en son yazarın insanlık tarihi için düşündüğü son..

Ben kitabı çok kitabı çok beğendim. Edebi olarak çok daha üstün eserler okudum ama bu kitap edebiyatın ötesinde bir şeydi. Derslik adeta. Bakın görün demiş yazar, insanlık bu. Yaşam dediğiniz bu kadar. Doğumunuzda, gençliğinizde, hırslarınızda, yaşlılığınızda, ölümünüzde bu kadar. Ayrıca kitaba çok da güzel yorumlar gelmiş. Bir arkadaş, bu kitaba 1 dakikada ayırmayabilirim bir ömürde ayırabilirim, demiş. Kesinlikle haklı kitaba nereden baktığınıza şansınızı nasıl değerlendirdiğinize bağlı. Bir arkadaş, bu kitapta 7 günah anlatılmış, demiş. Ben yakalayamamıştım sonradan düşününce bazılarını yerine oturttum.

OKUMA ÖNERİSİ: Normalde böyle şeyler yapmam ama bu kitap için yapmazsam kendimi suçlu hissederim. Benim zamanım vardı, bütünselliği görmek açısından kendim için en iyi okuma metodu olan, bu kitabı okurken başka hiçbir şey düşünme sadece kitaba odaklan, metodunu kullandım ve 3 günümü ayırarak bitirdim. Siz kendiniz için en iyi metodu uygulayabilirsiniz. Ama kesinlikle normal bir kitap gözüyle bakmayın. Vaktiniz yoksa zorlamayın. Başka zaman okursunuz. Edebiyatın ötesine geçip kitaptan en yüksek faydayı sağlayın.

Bu arada bir şey rica edeceğim. Kitabı okuyan arkadaşlar kitapta kendilerine en yakın gördükleri kişiyi yorum olarak yazabilirler mi? Benimkisi; Albay Aureliano Buendia.

Herkese keyifli okumalar dilerim..

Yazarın biyografisi

Adı:
Ayşe Çelem
Tam adı:
Ayşe Çelem Design
Unvan:
Tasarımcı

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 228,3bin okur okudu.
  • 5,6bin okur okuyor.
  • 87,5bin okur okuyacak.
  • 4.415 okur yarım bıraktı.