Devrim Koçlan

Devrim Koçlan

ÇevirmenTasarımcı
8.5/10
121 Kişi
·
89
Okunma
·
0
Beğeni
·
118
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
584 syf.
·Beğendi·8/10
Nihilistlerin el kitabı olarak görülen bu kitapta siyaset, toplum düzeni, sosyalizm, aşk, evlilik hayatı gibi çok geniş bir yelpazede farklı okuma deneyimleri yaşatıyor yazar. Çizdiği “yeni insan” ütopik de olsa gerçek hayatta rastlanabilecek sıradan insanlar gözüyle anlatıyor kahramanlarını. Ben onları çok sevdim açıkçası. Keşke her insan onlar gibi “bencil” olsa dedim okurken. Bakış açınızı değiştirecek, ufkunuzu açacak bir kitap... Daha ayrıntılı inceleme için aşağıdaki linkten YouTube kanalıma ulaşabilirsiniz.
https://youtu.be/NVOEFgDxCD8

Bu arada kanalıma abone olup ve kitap sever dostlarınızla paylaşırsanız çok mutlu olurum.
688 syf.
·9/10
Lenin’in, Dostoyevski’ nin ve daha birçok dönemin rus lider ve yazarın kitaptan çok etkilendiğini öğrenince hemen alıp okudum. İyiki de okumuşum. ‘Büyük insanlığı’ yaratmanın yolunun dayanışma, sevgi, dürüstlük ve çalışkanlıktan geçtiğini çok güzel bir şekilde anlatmış.
580 syf.
·Beğendi·8/10
Kitap döneminin çok ilerisinde fikirlere sahip. Vera adlı kızın hikayesi ile başlıyor. Vera ailesi tarafından ailesinin istediği ama kendisinin istemediği bir evliliğe zorlanıyor. Çünkü çocuk zengin. Özellikle Vera'nın annesi her koşulda kendisini düşünen birisi olduğu için bu zenginliği kaçırmak istemiyor. Şimdi bu karakter önemli. Çünkü materyalistlerin eleştirildiği o dönemde paraya tapan, insani ilişkileri çıkardan ibaret görenler aslında materyalistleri eleştiren sözde maneviyatçı, sözde ahlaki değerlere öncelik tanıyanlar.

Ancak biz bu kadını da yargılayamıyoruz çünkü onun bu karakterini belirleyen de büyük ölçüde içinde yaşadığı toplum. "Şimdilik kötü bir şey yapıyorsunuz ama bu içinde bulunduğunuz koşulların bir sonucu. Eğer başka koşullar içinde bulunsaydınız zararlı bir insan olmayacağınız gibi hatta yararlı bir insan bile olabilirdiniz," cümlesi buna bir kanır. Tam da bu nedenle önce toplumun değiştirilmesi gerektiğine inanan yeni model insanlar ortaya çıkıyor. Bunlardan birisi Lopuhov.

Vera üzerinden Rus kadınlarının o dönemki durumu özetlenir aslında. Seçme şansları çok olmayan kişilerdir. Bodrum katı metaforu kullanılır. Işığı görmeyen, dünyayı o bodrum kadar dar zanneden kadınlar vardır. Bu nedenle bazen aşkı dahi bilmezler ancak kadınlar üzerindeki bu patriarki de yeni tip insanlarla geride kalacaktır. Kadın özgürleşince toplum daima ileri gidecektir. Vera'yı da o bodrumdan kurtaran hem Vera'nın azmi hem de Lopuhov olur. Evlenirler ve aynı evde birilerini çok sevseler de biri istemedikçe diğeri onun özel alanına karışamaz, sorularla karşıdakini boğmaz. Dönemin çok farklı bir evlilik anlayışı var.

Lopuhov materyalist ve bencil biri. Ancak bencillik deyince akla hemen kötü eylemler gelmemeli. Örneğin etrafımızı güzelleştirmek bizi de mutlu eder, birine yardım edince iç huzura kavuşuruz yani güzel şeyler yapmak önce kendimiz için iyidir. Yani kendimiz için bile olsa hep insanlara yardım edip herkesi kucaklayabiliz. İşte Vera'nın annesi gibiler yerine Lopuhovların dünyası zamanla egemen olacak ancak bu uzun sürecek diyor yazar. Hatta bu abartı gibi gelen karakterlerin aslında normal olduğunu göstermek için araya çok daha üst insan olan Rahmetov'u sıkıştırıyor. Biz onu okudukça diğer karakterleri normal görüyoruz. Kim bilir yıllar sonra Rahmetovlar da normal olacak ve daha iyi ve açık görüşlü insanlar yaşayacak.

Sonrasında Vera'nın fabrikasını görüyoruz. Tıkır tıkır işleyen, kazancın hakça paylaşıldığı, maliyetlerin akıllı hareketlerle azaltıldığı Owen'ın ütopik sosyalist tarzdaki fabrikası gibi. Peki Owen'ın kimdi ve felsefesi neydi? Döneminde yoksul çırakları çalıştırmayı reddetmiş, 10 yaşından küçük çocukların çalışmasını engelleyerek okula göndermiş, çalışma sürelerini azaltmış bir İngilizdir.

Ona göre vicdanen ve iyiliksever duygularımızla adil dünyayı kurabiliriz, mülk sahiplerine bu konuda önemli iş düşüyor ancak şu bir gerçek ki bir iki istisna dışında sermaye sahipleri tam da bu olmasın diye uğraşır. O nedenle bilimsel altyapısı olmayan bir düşüncedir. O anlamda Owen ütopik olarak anılır.

İşte Vera'nın fabrikası da bu nedenle önemlidir. Tam da önce toplum değişmeden fikirler ve yaşam tarzı değişmeyeceği için bu fabrika kurulmuştur. Çünkü değişime önce kendi hayatımızdan başlamamız gerekir

Vera zamanla başkasını (Kirsanov) sever, bu dönemlerde kıskançlık ve aşk üzerine yazılan paragraflar oldukça etkileyicidir. Lopuhov'un intihar süsüyle ortadan kaybolması vs. bir çok da olay yaşanır ancak asıl önemlisi kadının ekonomik özgürlüğünü alması, ilişkilerin eşitlikçi olması, saygının olması ve dayatmanın olmaması üzerine harika paragraflar var. Boşuna Tolstoy, Lenin, Dostoyevski ve Kropotkin gibilerinin dikkatini çekmemiş. Kimi eleştirmiş, kimi çok sevmiş. Bence denemeye değer.
680 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Paris Düşerken, sizi İkinci Dünya Savaşı öncesi Fransa’ya alıp götüren, hem çok önemli hem de muazzam bir klasik. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ülkenin durumunu, siyasi ve ekonomik dalgalanmalarını ve ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na sürüklenmesini anlatıyor. Muhteşem bir tarihi roman. Bunun yanında, politikanın kokuşmuş yüzüne ve bir vatanın nasıl satıldığına tanık oluyorsunuz (ki bazı yerleri kahrolarak fark ediyorsunuz ki çok tanıdık geliyor), okuyup herkese okutulup ders çıkarılacak nitelikte. O dönemle ilgili az da olsa bilgi sahibiyseniz daha çok keyif alacağınızı düşünüyorum; ama her halükarda klasik eserlerden ve dönem romanlarından hoşlananların çok severek okuyacakları bir kitap. Yalnız kitapta çok fazla politikacının (milletvekili, bakan vs.) adı geçiyor ve dipnotlar yok maalesef. Ben okurken bilmediğim insanların ismini not edip, okumaya ara verdikçe araştırdım, okuyacaklara bu yöntemi tavsiye ederim. Herkesin mutlaka okuması gerektiğini düşünüyorum. Devamı niteliğindeki Fırtına ve Dipten Gelen Dalga kitaplarını da yakın zamanda okuyarak devam edeceğim.
584 syf.
·6 günde·10/10
Muazzam bir roman..

"Öyle bir iki atımlık değil, insana bir ömür boyu yetecek bir baruttur bu roman". Diyordu Lenin...

Kitabı bitirdikten sonra yapılan incelemelere göz atmak istedim.

Kimi dostlar romanın nihilistlikten,sosyalizmden, aşktan veyahut aile hayatından derlendiğini ve tüm konuların bundan ibaret olduğunu dile getirmiş.
Evet, tüm bu konular roman içerisinde yer almakta.
Özellikle aşk ve aile konusu epey meşgul etti bizi değil mi?

Ancak kendi kendime dedim ki; yahu büyük Ekim Devrimini gerçekleştirmiş Lenin, bu kitaptan nasıl etkilenmiş, hangi yönden onu incelemiş ve başarılı bulmuş?
Ve bu soruların cevabını bulmak için yine kitabın ele alınış şekli ile ilgilenmeyi, her satırı, her olayı didik didik incelemeyi şart koştum kendime. Çünkü roman, Diyalektiğin ve Materyalizmin o keskin, tutarlı kanunlarını içine işleyerek bize sunulmuş..

Roman içerisinde bizi tamamıyla meşgul eden karakterler küçük burjuva sınıfın temsilcisi durumundalar..
Ve bu insanlar, gerek aşık olurken, gerek kolektif bir işi örgütlerken aslında tamamen kendi kişisel mutluluklarını ve hazlarını tatmin etme amacı güdüyorlar.

Veroçka mesela...

Aslında sosyalist, devrimci bir özelliği yok.
Peki neden açmış olduğu atölyeyi kolektif bir şekilde işletme ihtiyacı duymuş? Yani kazanılan paranın ortak dağıtılması, iş bölümünün ortak yapılması gibi tüm sosyalist bir devlete özgü etkinlikleri bu ideolojik birikime sahip olduğu için mi yapmak istemiştir?

Hayır...

Veroçka, bunu sadece Zihnini meşgul eden ağır düşüncelerden kurtulmak istediği için yaptı..
Eğer gerçekten sosyalist ideolojik çerçevede bu işletmeyi yaratmış olsaydı, ilk engelde yani tabelanın kaldırılması engeline boyun eğmezlerdi. Oysa onlar sadece kendilerinin rahatı ve mutluluğu için yaşıyorlardı...
Yani bencilce bir istek ve hayal vardı bu karakterlerin özünde ama toplumdaki diğer sefil ve aşağılık insanlara göre onlar yinede yararlı olabilecek nitelikte insanlardı.
Yazar bize bu bölümde sadece sosyalist ekonominin ne denli yararlı olabileceğini, çalışanların üretime olan katkısını ve kazanımları ile birlikte entelektüel anlamda her çalışanın üzerine eklediği o olağanüstü gelişimi sadece sosyalist bir toplumda elde edebileceğini göstermeye çalışıyor...

Veroçka, Kirsanov ve diğer karakterler üzerinde çok duruyor roman. Aslında yazar bizi öyle güzel yanıltıyor ki, vermek istediği mesajı 700 sayfalık bir romanın sadece 10 sayfasında bize gizli kapaklı aktarıyor ve bunu da aslında itiraf ediyor...

Rahmetov...

Bu karakter hiç ilginizi çekti mi?
Yani koca kitabın sadece 10 sayfasına sığan bu isim bize aslında romanın vermek istediği ana mesaj olmuş olamaz mı?
Diğer karakterlerden söz ederken onların derbeder, bencil veyahut hayatının yegane amaçlarının aşk üzerine, başarı üzerine geçtiğini görüyoruz..

Peki Rahmetov nasıl bir karakter?

Yazar burada devreye giriyor ve diyor ki:
Anladın mı sevgili, basiretli okurum şimdi.
Rahmetov'un nasıl bir insan olduğunu doğrudan doğruya tarif etmek için sayfalar dolusu yazı yazmadığım halde, daha da fazla sayfalar sadece seni bu kişi ile tanıştırmak için yazılmıştır ve üstelik bu kişi asla romanın kahramanlarından birisi değildir. Söyle bu halde bu kişi sana neden gösterildi ve niye bu kadar ayrıntılarıyla anlatıldı?

Bu sorunun cevabını bence romanı okuyacak arkadaşlar yine romanın içerisinden bulup çıkarmalıdılar.. Özellikle diğer karakterler ile kıyaslayarak hatta kendisi ile de kıyaslayarak...
Ancak, Rahmetov hakkında tek bir cümle söylemek gerekir ise; o, olmamız gereken insandır...
Hayatımızın amacını yüzümüze tokat gibi vuran insandır..

Romanda bazı konular o kadar güzel mantık ürünü olarak karşımıza çıkıyor ki, bir aşk konusu bile daha doğrusu romanda geçen çelişkili bir aşk konusu bile aslında içinde çok ince bir ayrıntı barındırıyor. Dediğim gibi; her cümlesi, her olayı dikkatle okunması gereken bir roman ve hayatımızın her döneminde bence okumamız gerekir. Romanı daha iyi anlamak ve yazarın vermek istediği dersi hayatımızın her döneminde bilince çıkarmak istiyorsak bundan başka alternatif yok gibi görünüyor...
112 syf.
·8 günde·8/10
Görmezden gelmememiz gereken bir konu, kimyanın neredeyse yaşamın tümüne egemen olduğudur. Giydiğiniz giysilerin kumaşının işlenmesinde, katkı boyalarının elde edilmesinde, yeryüzünde %78 oranında bulunan azotun döngüsünde, hastalığımız için aldığımız ilaçlarda, kurşun kalemin ucundaki grafitte, atom ve napalm bombasında, ozon tabakasında, yediğimiz gıdaların işlenişinde, vücudumuzdaki iç dengenin sağlanışında ve daha birçoğunda olaya kimya el atar. Öyle ki kimya sadece laboratuvarlardan ibaret değildir, hayatın kendisidir.

Lincoln College'den Peter Atkins'in "Kimyaya Giriş" mahiyetinde yazdığı bu kitap birçok bilim sever için kitaplıkta bulunması gereken kitaplardan biri. Kimyaya; okul zamanlarından kalan kötü bir hatıranız yüzünden,kimyasal silahların yıkıcı etkisi yüzünden veya kötü kullanımı sonucu doğaya verdiği zarar yüzünden sıcak bakmıyorsanız bu kitap tamamen size yeni bakış açıları kazandırmak için yazıldı.

Kitabın giriş kısmı oldukça güzel, benzetmelerden uygun ölçüde yararlanmış. Fakat bazı kısımları yer yer yoğunluk içerdiği için bir cümleyi birkaç kez baştan okumam gerekti. Kitapta sonlara doğru kimyanın günlük yaşama ne kadar entegre olduğu gerçeği ile karşılaşıyorsunuz. Kitap okumaya değer mi? Elbette değer. Ama kimyaya gerçekten ilgi duymak istiyorsanız değer.
452 syf.
·10 günde·Beğendi
Öncelikle böylesi kıymetli bir eserin, hem ülkemizin genel okuyucu kitlesi babında hem de bu platformda pek rağbet görmeyişi karşısında bir nebze üzüldüğümü belirtmeliyim.Günümüzde bu denli nitelikli eserler, çok sık çıkmıyor karşımıza ne yazık ki. Bu sebeple, sesimin ulaştığı tüm okurların, bu nadide eser ile en yakın zamanda yollarının kesişmesini canı gönülden temenni ederim.

Radi Fiş; hafızama kazınmış olan Nâzım ile samimi dostlukları haricinde pek bilgi sahibi olmadığım, hatta araştırana kadar kendisini Türk sandığım, Sovyet bir yazar. Kendi kaleminden biyografisini şöyle sunuyor bize Radi Fiş:

"1924’te Leningrad’da doğdum. Babam da yazardı. 1935’te ailemle birlikte Moskova’ya gittik. 1941’de okulu bitirdim. Aynı yıl İkinci Dünya Savaşı başladı. Gönüllü olarak orduya yazıldım. Finlandiya cephesinde çarpışırken yaralandım, altı ay kadar hastanede kaldım. Oradan çıktıktan sonra Şarkiyat Enstitüsü’nün Çince bölümüne girmek istedim, yer yokmuş; Türkçe şubesine girdim, isabet olmuş. 1944’ten beri Türk edebiyatı ile
uğraştım, Nâzım Hikmet’le dost oldum. Sabahattin Ali, Melih Cevdet Anday, Orhan Veli’nin şiirlerini Rusçaya çevirdim. İkinci mesleğim gemicilik. Gemiyle Küba’ya kadar gittim. Yük gemisinde ikinci kaptan olarak çalıştım.”

Nâzım Hikmet'in arkadaşlığını kazanabilmiş olmayı, hayatının en onur verici olayı sayan Radi Fiş, Türkiye'de kiminle karşı karşıya gelse, bir amentü gibi, önce Nâzım'a duyduğu gönül borcunu dile getirirmiş. Şeyh Bedreddin dışında Türkçeye çevrilmiş, Mevlana ve Nazım Hikmetin hikayelerini anlattığı iki belgesel biyografik eseri daha mevcut. Radi Fiş, Şeyh Bedreddin'i anlattığı bu muazzam eserini yazarken, bizzat Şeyh Bedreddin'in kendi eserlerinden, Osmanlı ve Bizans vakayinamelerinden ve Bedreddin'in torunu Hafız Halil İsmail'in, dedesinin ölümünden 45 sene sonra kaleme aldığı menakıbname ile tercümeihalden faydalanmıştır. Öyle sanıyorum ki yazım süreci fazla meşakkatli olmuştur, zira eksiksiz, dolu dolu ve belgelere dayanan bir yapıt ortaya çıkarmış yazar.

452 sayfalık bu yapıtı okumam tam 10 günümü aldı. Buradan durağan bir eser olduğu sonucu çıkarılmasın lütfen, eser çok fazla tasavvufi detay içerdiğinden ve ben de bu konularda yetersiz olduğumdan mütevelli bir yandan araştırıp bir yandan okumak işimi zorlaştırdı.

Teshil, Varidat, Hakikat Bizimle ve Kalplerin Işığı adında 4 ana bölümde ele alınan bu biyografi, 12 alt başlıkla okura sunulmuş :
*İznik Sürgünü
*Senin İlacın Sende
*Aşıkları Saymanın Vaktidir
*Kervanlar
*Kahire
*İki Yol
*Başlangıç
*Cenk
*Yeni Bir Düzen
*Vakit Erişti
*İki Ordugah
*Beni Kara Toprakta Değil...

Günümüzde, kimilerine göre isyankar bir hain, kimilerine göre demokrat bir alim, kimilerine göre ilk komünist, kimilerine göre ise bir Alevi dedesi kabul edilen Simavralı Şeyh Bedreddin Mahmud, tahmin edildiği üzere 1359-1420 yılları arasında -Sağır Ortaçağ- olarak adlandırılan dönemde yaşamış, İslam tasavvufunun Vahdet-i Vücud okuluna bağlı bir Osmanlı mutasavvıfıdır. İçerikte de bahsedildiği gibi "Zaman içerisinde, iktidarın ve zenginliğin, haksızlık ve yoksulluğun sarsılmazlığını, değişmezliğini öne süren şeriat ilkelerinin, eşitlikle bağdaşmadığı sonucuna varmıştır. Bu sonuca ulaşmasıyla da, kendisine büyük ün sağlayan bütün yapıtlarını yok etti. Yeryüzünde eşitliğin sağlanmasının biricik yolunun toprağın ve tüm zenginlikleri ortaklaşa kullanılmasından geçtiğini belirterek, bu amaca ulaşmak için 15.yüzyılda, bugünkü Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan sınırları içinde yer alan topraklarda antifeodal bir halk ayaklanmasının başına geçti. Fanatizm ve dinsel hoşgörüsüzlüğün egemen olduğu bir dönemde, savaş arkadaşlarıyla birlikte tüm halkların ve dinlerin birbirine eşit olduğunu haykırdı. "Mülk yalnızca Allah'ındır, yârin yanağından gayri herşey ortaktır" diyerek, eşitlik ve adalet felsefesini ortaya koyunca,
dönemin şartları ve düşünsel yapısı karşısında azılı bir sapkın, bir zındık ve bir hain olmaktan öteye geçemedi Bedreddin. Keşke biraz anlaşılabilseydi, keşke önüne engeller konmasaydı, keşke yaftalanmasaydı da Nâzım'ın muhteşem dizelerine konu olmasaydı demekten alıkoyamıyor insan kendini.

"Bedreddin,
Ak bir koyun postu üstüne oturmuş.
Hatt-ı talik ile yazıyor
"Teshil"i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
Bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor;
Başı traşlı
Kalın kaşlı
İnce uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor;
Kartal gagalı torlak Kemal..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
Bakmaya doymayarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar... "

Fikirlerini yaymak ve halkı bilinçlendirmek için tek başına Kahire'den başladığı yolculuğu, Halep, Aydın, Tire, İzmir, Sakız Adası, Kütahya, Domaniç, Bursa, Gelibolu ve Trakya'dan sonra, başta Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal olmak üzere, farklı dile, dine ve tebaaya mensup binlerce mürit ile Edirne'de sonlanır. Hâl böyle olunca bu durum, dönemin padişahı Çelebi Mehmet ve çevresince , devlete karşı bir tehdit unsuru olarak görülür. Öyle ya Bedreddin'in amacı, saltanat boyunduruğu altında ezilmiş halkı huzura erdirmek, beylerin, sultanların, padişahların zulümlerine son vermekti.

Bu zulüme direnme mücadelesinde önce Torlak ile Börklüce'nin kelleleri alındı. Daha sonra ise Müftü Haydar Herevi'nin sesi duyuldu:
-Şeyh Bedreddin Mahmud! Hakkında hüküm verildi. Hükmğmüz şu hadise dayanıyor:"Eğer davanız, sizi bir adamın etrafında birleştirdiyae ve bir başkası gelip sizi birbirinizden ayırıyorsa, öldürün o adamı."
-Hakikat bize insanları varlık durumlarına, dillerine, dinlerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur. Ama, madem biz yenildik, şimdi bütün bu konuşmalar boşadır... Verin şu fetvanızı!

Yazıcı, müftüye baktı. Müftü başını salladı.
Bedreddin, kendisine uzatılan kağıda baktı. Şöyle sona eriyordu fetva:"Yeryüzü sultanın başkaldırmış birinin katli vacip değil midir? Vaciptir."
Dini konularda fetva vermek hakkına sahip olduğu Kahire günlerinden beri yanında taşıdığı mührünü, kuşağının arasından çıkardı. Yazıcının uzattığı mürekkebe, telaşsız, sakin bastırdı ve kağıdın altına bastı.
...
Sehpanın önünde durdular. Bedrettin kalabalığa baktı. Akşemseddin'i, Mecnun'u, Durası Emre'yi, Derviş İbrahim'i, taşçı ustaları Aşot ve Vartan kardeşleri ve öteki mücadele arkadaşlarını, öğrencilerini gördü. Cellatlara döndü:
-Abdest almak istiyorum, dedi.
Bir testi getirdiler. Bedrettin Mecnun'u çağırdı.
Mecnun gözünde yaşlarla su döktü testiden öğretmeninin eline.
-Ağlama Mecnun. Hakikat bizimle! Vasiyetimdir :Bedenimi, şu bakır olar çarşısı yakınında bir yere gömün... Ama beni kara toprakta değil, hakikati anlamış insanların yüreklerinde arayın !
Dört yöne ayrı ayrı selam verdi. Halk da aynı selamla karşılık verdi kendisine.
Sehpaya çıktı.
Cellatlar, onu iyice aşağılamak için, üstünde ne var ne yoksa çıkarıp, çırılçıplak ettiler kendisini; sonra yağlı ilmiği geçirdiler boynuna, üstünde durduğu peykeyi bir tekmede devirdiler...

"Buyur otur Şeyhim,
Samanyollarının ılık sedirine UZAN,
Uzun, görklü ve sof
yüzünü bizden yana DÖNDÜR.
Bize buğdayın ateşini,
gözlerin timarını
ve hüznün varidatını anlat!
Elini elimize dokundurmadan...

Sen ki öldüğü yere
bir kök sümbül bırakır gibi
Usulca sevdalar bırakan
ovaların ve kartalların musahibi
Ne zaman diye sorma,
Ne zaman yaprağın fetreti gülün kıyamına,
Gülün kıyamı ağacın isyanına
dönerse,
İşte o zaman...

Mübalağa akşam olur,
Güz, nefti dolaklarını çıkarır da gelir
Elini elimize dokundurmadan... "
Hilmi Yavuz
112 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Bir nörobilimciden nörobilim alanına eleştiriler diye özetleyebiliriz kitabı. Son yılların dünyadaki en popüler alanlarından bir şüphesiz nörobilim. Bunun için de çok fazla ilgi çekiyor. Yapılan her çalışma manşet oluyor. Çünkü insana dair en büyük gizem beynin nasıl çalıştığı ve bilinç konusu. Bundan dolayı ülkeler insan genom projesinden sonra insan beyin projeleri duyurmaya başladılar. Kitap tam işte bu noktada bu projelerin içinde yer alan nörobilimcilerin yeteri kadar kanıt olmamasına rağmen yapılan çalışmaları büyük gelişmelermiş gibi sunmasını eleştiriyor. Yazar, nörobilimcilerin projelerine ve çalışmalarına daha fazla fon sağlayabilmek için böyle bir yola başvurmanın onları siyasetçilerin ve ilaç şirketlerinin etki alanına girmesine neden olduğunu belirtiyor. Bunun da bilimden uzaklaşmaya neden olduğunu ve alanın istismar edilmesine sebep olduğunu söylüyor. Üstüne üstlük eğitimden ruh sağlığına kadsr birçok alanda nörobilimden mucizevi çözümler bulmasına neden olan bir beklenti oluşturulduğunu, oysa şu anda böyle bir şey için çok erken olduğunu belirtiyor. Ben bunun haklı bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. son zamanlarda her şeyin başına 'nöro' kelimesinin getirilmesi bunu açıkça ortaya koyuyor. Nörobilim birçok konuda bize yardımcı olacaktır muhtemelen ama bunu tek başına yapması olanaksız.
Nörobilim ile ilgilenenlerin kesinlikle okumasını tavsiye ediyorum.
238 syf.
·Beğendi·10/10
Üzücü mülteci hikayesi.Annenizin gözünüzün önünde lime lime doğrandığını bir düşünün.İşte o hüzün ile yaşayan bir çocuğun yaşamını ele alan kitap.

İYİ OKUMALAR...

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 89 okur okudu.
  • 2 okur okuyor.
  • 158 okur okuyacak.
  • 5 okur yarım bıraktı.