Engin Sunar

Engin Sunar

ÇevirmenEditör
8.1/10
249 Kişi
·
669
Okunma
·
0
Beğeni
·
331
Gösterim
Adı:
Engin Sunar
Unvan:
Gazeteci, yazar
Doğum:
Samsun, 1937
Gazeteci, yazar Engin Sunar 1937 yılında Samsun'da doğdu. 1960 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. Lisede okurken bir yandan da gazetecilik mesleğine başladı. 1955 yılında Havadis gazetesinde muhabir olarak bu mesleğe ilk adımını attı. Son Havadis, Haber, Tercüman, Günaydın, Yeni Günaydın gazetelerinde çalıştı. Say Yayınları'nda editörlük yaparak mesleğini sürdürdü. Balık ve balıkçılıkla ilgili kitaplarının yanında birçok çeviri kitaplarına da imza attı. Fransızca ve İngilizce bilen Engin Sunar evli ve iki çocuk sahibi.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
88 syf.
·7 günde·Beğendi·7/10 puan
"İnsan aklının herhangi bir sınırlamaya ihtiyacı yoktur." Aklımızı yönetmenin en önemli yolu, kendimizin yönetimidir. İnsan aklı sonsuz bir düşünce yapısına sahiptir. Düşüncelerimiz peşinden öğrenmeyi de önemser akıl. Öğrendiğimiz her bir bilgiye sezgi ile yaklaşmamız gerekir, bilginin doğruluğu için.
136 syf.
·3 günde·8/10 puan
Eğer ben kendim varolma durumuma inanmışsam ve doğada olan her şeyi görüp algılıyorsam (duyularımla) ilk baş şüphe duyup kendimi bir rüyadaymış gibi kötü ve yanıltıcının safhından, uyandığımda reddettiğim Tanrı ve uzamsal dünya fikrini algılamaya başlamışsam varım demektir. Yani uyandığımda ben bensem ve bunun bilincindeysem ve de bütün bunları düşünebiliyorsam varım.
Cisimleri tahayyül etme yetimizle ya da duyularımızla değil de özümüzde var olan anlama yeteneğimizle tanıyoruz ve nesnel var oluşlar doğaları gereği idelere nesnel olarak aitlerse aynı şekilde biçimsel var oluşlar da doğaları gereği bu idelerin nedenlerine aittir.
Zihnimde bir üçgen tahayyül ettiğimde nasıl ki bu üçgenin açılarının toplamı iki dik açısının toplamı olduğu idesinden ayrılamazsa Tanrı idesi de düşüncelerimden ayrı olamaz.
Eğer kuşku duyma edimini idemde düşünebiliyorsam bu şeyin var olma olasılığını nasıl yadsıyabilirim.
Tanrının varlığı edimine bir kez eriştikten sonra Tanrının varlığından kuşku duymak için neden yok. Çünkü zayıf ve sınırlı bir doğaya sahibiz ama Tanrı son derece engin, sonsuz ve zihnin sınırlarını aşacağından onun kavranılmaz amaçlarını keşfetmeye, deşmeye çalışmak insanın haddini aşmaktan başka bir şey değildir.
Tanrı neden sahip olduğumdan daha engin ve mükemmel özgür irade vermedi diye yakınamam. Çünkü şu anki özgür irademin herhangi bir sınır tanımadığı, olabildiğince geniş ve belirsiz olduğunu deneyimlerimle bilmekteyim.
Son olarak bizi biz yapan uzamlı bir şey olan bedenimizden ayrı bir ideye sahip düşünsel bir benimiz olduğundan, bedenimizden ayrı tinsel bir benimiz olduğu gerçeğini de öğrenmiş oluyoruz.

#77492503


#77577999
136 syf.
·36 günde·9/10 puan
Bizlerin filozofları yorumlamaya çalışırken içine düştüğü en büyük hata, onların insanlık adına yapmaya çalıştıkları reformları değil de kendilerinin yaşantısını ve inançlarını daha çok dikkate almamızdır bana kalırsa. Bir düşünürü, bize karşıt bir fikre sahip olduğu için dışlamaya, hatta ötekileştirmeye çalışmanın kendisi de aslında bir düşünceyi zorla kabul ettirme çabasıdır. Kişi karşıt olan düşünceyi yok saymaya çalışarak kendi düşüncesini daimi kılmaya çabalar aslında bu davranışı ile bir yandan da. İşin acı tarafı karşıt düşünceyi yok saymaya çalışan kişi kendisinin doğru bir şey yaptığını, insanlığa zararlı olacak bir düşünceyi filizlenmeden, harmanlanmadan yok ettiğini sanmasıdır. Bu, eğer büyük mecralar tarafından yapılırsa insanın özgürlük haklarını ihlal eden bir eylem halini alır. Şunu önemle vurgulamalıyız ki, karşıt bir düşünceyi yok saymak, o düşünceyi yenen şey değildir. İnsanlar karşıt düşünceleri yok saydığında zafer kazandıklarını düşünürler ama aslında insanlığa kaybettirdikleri bilgi birikiminin farkında bile değillerdir. Size bu konuda kendi yaşantımdan naçizane bir kesit sunmak istiyorum. Bundan aşağı yukarı dört sene önce kitaplığımda sahaftan satın almış olduğum, İlya Yayınları'ndan, F. Nietzsche - İyinin ve Kötünün Ötesinde eseri bulunuyordu. Evimize gelen misafirlerden biri kitaplıkta bu kitabı gördüğünde bana demişti ki, "aaa Nietzsche mi okuyorsun sen, okuma aklını karıştırır". Özellikle onun bu söylediği sözden sonra kitap öncekinden daha da fazla dikkatimi çekmeye başladı ve başladım okumaya. Okudum okudum, herhangi bir delirme ya da olumsuz anlamda kullanılan kafa karışıklığı yaşamadım. Sonradan öğrendim ki, bu yorumu o kişiye yaptıran şey kendi kardeşinin -ona göre- Nietzsche okuyarak din tercihini değiştirmesi olmuştu. Yani onun aklında kalan şey bu olaydan sonra şu veya benzeri bir düşünce olmuştu: Nietzsche insanları dinsiz yapar ve akıllarını karıştırır, hatta kafayı yedirtir.

Eserimizin belki Nietzsche ile bir ilgisi yok ama yine de bu konunun eserle bütünsel olarak ilgili olduğunu düşünüyorum. Üstte bahsettiğimiz algı, felsefe üzerinde çok büyük yanlış anlaşılmalara ve ön yargılara yol açmıştır. Öncelikle kişi o denli tarafsız olmaya çabalamalı ki, bir filozofun bir-iki tane en bilindik eserini okuyup onu hemen tüm benliğiyle desteklememelidir. Bu açıdan baktığımızda felsefe bir heves, hayranlık işi değildir. Siz bir akıma katkı sağlamış bir filozofun en bilindik eserini okuduğunuzda eğer hayranlık duygusunun aşırı büyümesine izin verirseniz, tüm o akımın, hatta felsefe dünyasının o isimden ibaret olduğu kanısına varırsınız. Bu da tarafsız bakma konusunda olağanüstü olumsuz etkenlerden sadece birisidir aslında. Bu açıdan, eğer bir din-inanç arayışımız bile varsa bunu tek tük eserlere bakarak değil, çok kapsamlı bir araştırma ile sürdürmeliyiz. Bu tıpkı, Komünist Manifesto incelememde bahsettiğim şeye benziyor. Karl Marx hakkında pek fazla bilgi sahibi olmamama rağmen ondan bahseden insanlardan sürekli olarak duyduğum şey şu gibi ya da benzeri cümlelerdi: "Marx zaten din afyondur demiş" ya da "ne demiş Marx, din afyondur". Marx yalnızca bu cümleden ibaret olabilir miydi? Belki de cevap evetti onlara göre, tıpkı üstte sözünü ettiğim kişi için Nietzsche'nin de insanları dinsiz yapan, aklını karıştıran biri olması gibi. Bu insanlar Marx'ın onlarca eserinden kaç tanesini okumuştu ya da bu sözü mesela bir 'felsefi sözler sayfasında' falan mı görmüştü? Eksiğimiz, hem bilgi konusundaki yoksunluğumuza rağmen bunu itiraf edemememiz hem de her türlü bize göre yeni düşünceye aşırı bir şekilde hayranlık duymamız. Bu bağlamda, Thomas Bernhard'ın Eski Ustalar'ından da çok güzel bir kesit geliyor aklıma. Orada, büyük eserlere aşırı hayranlık duymanın onlara mantıksal ve soğukkanlı yaklaşmamızı önleyen bir numaralı etken olduğundan söz ediyordu. Hayranlık iyidir, ama o da kararında olmalıdır.

Filozoflara elimizden geldiğince, en mantıksal ve tarafsız bir şekilde yaklaşmak bize daha büyük bir bilgi birikimine ulaşmayı olanaklı kılar. Hatta her filozofta yeni bir insan olabilmelidir insan. Belki düşünsel açıdan sıfırda olan biri gibi değil ama kendi düşüncelerinin keskin kenarlarını en azından biraz olsun körelterek. Bu sayede hem yeni ufuklara yeni gözler ardından bakabilme imkanı elde ederiz, hem de kendi şahsi, keskin kenarlarını körelttiğimiz düşüncelerimiz daha sağlam hale gelecekse bile bu kat be kat daha fazla olur. Descartes'a bu eserinde bunun gibi ya da buna benzer bir şekilde yaklaşmaya çalıştım. Kendi şahsi düşüncelerimin keskin kenarlarını, kenarların kendisinin kaybolmayacağı ölçüde körelttim ve bundan sonra başladım eseri okumaya ve analiz etmeye. Özellikle de hepimizin Descartes denildiğinde ilk aklımıza gelen şey olan "düşünüyorum o halde varım" klişesini bir kenara bırakarak.

Descartes'ın sevdiğim bir yönü her şeyi baştan yapmaya kalkışmasıdır. Yani tüm sorgulamaları ve felsefi çıkarımları en temel şeylerden yola çıkarak karmaşıklaştırır. En baştan başlar her şeye; varlıktan. Komplike, karmaşık bir düşünceye direkt olarak ortadan girmiş olmaz bu yüzden de. Çünkü Descartes başka bir deyişle kendisinden önce inşa edilmiş olan temellere güvenmez; o, sürekli kendi temelini oluşturur. Bu temelde bir ana gövde oluşturur. Bu ana gövde de gerçekten kendisine ana gövde denilesi ölçüde incelikle düşünülmüş bir temeldir. Şimdiye kadar olanın üzerine inşa edilmemelidir ona göre bilgi. Gerçeği arayan birey, tüm tarihi elinden geldiğince tekrar gözden geçirip sıfırdan bir inşaata başlamalıdır. Bilginin kaynağı ona göre akıldır. Bu yüzden de düşünme kavramını çokca açığa çıkarır kendisi. Eğer az önce bahsettiğimiz inşaat hatalı olmuşsa bunun sorumlusu akıl değildir. Descartes aklı suçlamaz. Ona göre bu noktada sorun akıl değil, doğru bilgiyi edinmeyi sağlayacak yöntemin ya bulunmaması ya da doğru bir şekilde uygulanamamış olmasıdır. Yine bu yüzden de 'yöntemler' dediğimiz kavram Descartes için mühim bir yer tutar. Çünkü dünyada bilgiye ulaşmak isteyen kişi için asıl gerekli olan şey budur. Doğru yöntemi doğru bir şekilde kullanabilmek. Tarihteki dahi olarak adlandırdığımız insanların tümü doğru yöntemi doğru olarak kullanabilmiş insanlardır. Belki de bunun için ileri bir zekaya, doğru yöntem kadar çok ihtiyaç yoktur. Sonuçta o dahiler de sizin benim gibi insanlardı. O halde neden onlara sürekli olağanüstü bir hayranlık duyarız ki? Onlar da bizler gibi birer insan olduğuna göre onlar gibi olamamamızı sağlayan tek şey doğru yöntemi (henüz) göremiyor oluşumuzdur.

Düşünüyorum öyleyse varım kanısı kuşkuculuk temel alınarak ulaşılmış bir kanıdır. Çünkü Descartes'a göre eğer var olmasaydık kuşku duyamazdık. Sorgulayabilmek zaten varlığımızı haklı çıkaran bir olgudur. Hatta "düşünüyorum o halde varım" kanısını iddia edebilmek bile varlığımızı dolaylı yoldan kesinleştirir. Ama bu "dolaylı yoldan" tabirime takılmayın. Descartes kendi ulaştığı düşüncelerinde bile o denli kuşkucudur ki, asıl doğruya ulaşmak için erişilmesi gereken kuşkuculuğa önemli bir ölçüde yaklaşabilmiştir bana göre. Bu açıdan baktığımızda eserin kendisi olan Meditasyonlar, Descartes'i ikna etmiş düşüncelerin dayandırılması değil, sanki "bakalım beni ikna eden düşünceler bir kez daha beni ve bu eseri okuyacak olanları da ikna edecek mi" denmiş gibi bir deneydir aslında. Bu yüzden de Descartes'da "işte benim düşüncem bu, sonuçları da bu, ulaştığım şeyler de bu" tarzından sert açıklamalara rastlanmaz. Sürekli bir kuşkuculuk devinimi halindedir Descartes. Gerek ulaştığı şeyleri yeniden doğrulamak için çeşitli kanıtlama deneylerine girişir ve bunu okuyucu ile birlikte yapar gerekse de her şeyi bozup tekrar tekrar kendini tekrarlamak uğruna en başa bile döner.

Üstte bahsettiğimiz her şeyi baştan gözden geçirme girişimi için belirli bir olgunluk da beklenmemelidir Descartes'a göre. Aksi takdirde bu olgunluk beklenecek olursa, ihtiyarlık dönemimize dek beklememiz gerekir. Yaşlılıkta, şimdiki zihin faaliyetimizi sürdürebileceğimiz ne malum, öyle değil mi? En iyisi, zihinsel faaliyetimiz, şimdiki, hızlı zamanlarında iken her türlü çok emek gerektiren zihinsel faaliyetlere girişmekten çekinmemektir. Hatta ve hatta bu fikir ilk akla geldiğince çalışmalara başlanmalıdır der Descartes. Her şeyin yıkılması ve baştan inşası. Gözümüzü korkutarak harcadığımız zamanı buna harcasaydık şayet çok büyük yol kat etmiş olurduk. Descartes bilmediği şeyleri de yok etmeye çalışmaz. Ancak bildiği şeyler hakkında hüküm verebileceğini ifade eder. Bildiği şeyler de henüz bilmemiş olduğu şeylerin varlığını yok etmez ona göre. Bu açıdan baktığımızda bildiğimiz şeyleri nasıl bildiğimiz üzerine yoğunlaşır bu kez de. Mesela cisimleri tahayyül etme yetimizle, duygularımızla değil de özümüzde var olan anlama yetimizle algılarız ona göre. Yine bu şeyleri görerek ve dokunarak değil de yine düşünerek algılarız. Bir balmumunun önceki haline bakıp sonra onu eritsek, eritilmiş halinin de bir balmumu olduğu sonucuna zihnimizin algılaması sonucunda ulaşırız. Bu bağlamda zihinsel algılama diğer algılama türlerinin önüne geçmektedir. İlk başta ve en önde her zaman bir zihinsel algılama mevcuttur. Diğer algılama türleri bu zihinsel algılamaya katkı sağlayan yan türler olarak kalır. Bu kez yine geriye döner Descartes bir anda; yıkar temeli yeniden, bu olgunun bizim varlığımızı da yeniden kanıtladığını söyler. Eğer zihnimizde oluşan bir algılama ile bizden başka varlıkların mevcudiyetlerini kesinleştirebiliyorsak şayet o zaman bizim varlığımız da kesinleşir. Başka şeyler var diyebilen; "'var'laştırabilen" bir varlık otomatikman kendisini de "'var'laştırmış" olur.

Düşünen bir varlık olduğumuzu kesin hale getirdikten sonra soru şuraya da gelebilir: Peki bu kesinliği nereden biliyoruz? Bunun peşinden gidecek olursak, ilk bilgiye gerçek olmama ihtimalini veririz, ulaşmak istediğiniz şey de ne olursa olsun gerçek olmaya yetkin değildir. Bu yüzden bu konuda genel bir kural oluşturabilmek mümkündür. Yani, çok açık bir biçimde algıladığımız şeylerin tümü gerçektir şeklinde genel bir kural, bu sayede oluşturulabilir. İdelerin kaynağını da sorgular Descartes. İdelerin kaynağı dış dünya mıdır yoksa idelerin var olması bize mi bağlıdır? Buradan Tanrı idesine ulaşır; daha mükemmel olanın idesine daha düşükte olan biri tarafından tasarlanamaz ona kalırsa. Buradan da Tanrı idesinin yine ondan geldiğini savunur. Bu açıdan Tanrı idesini diğer idelerden ayırır. Çünkü Tanrı idesine bireyden kaynaklanmayan tek idedir.

Eser genel olarak felsefi eserlerde genel olarak aşina olduğumuz dikkat isteyen bir dile sahip. Okur, dikkatini tam olarak verebilmeli. Ayrıca eserde ilk bölümlerde tüm meditasyonların özeti verilir. Mesela ikinci meditasyonda ifade edilecek şeyler önceden kısaltılmış biçimde önden tanıtılır. Bu tanıtma olgusu eserde önemli bir yer tutar aslında. Çünkü bu ilk tanıtma zihnimizde mesela ikinci meditasyon için kurulacak olan inşaatın temelini en baştan atar bile. Bu açıdan çok aşırı karışık bir eser de değildir Meditasyonlar. Bu da onun okunabilirliğini artırıp, çoğu insan için onu okunası kılar. Descartes'ın klişe, herkesin bildiği sözlerinden fazlasını öğrenmek istiyorsanız, onun bu eseri başlangıç için ideal olacaktır bana kalırsa.
424 syf.
NOT: Montaigne'in hayatı hakkındaki incelemem:
#83445002

Önsözde, insanların, zor günlerinde Montaigne'den destek aldıkları vurgulanmış ve buna verilen örneklerden en göze çarpanı ise 1910'da evini terk edip Astapovo garına giden Tolstoy'un yanında, Montaigne'in Denemeler'i olduğu bilgisidir. Bunun nedeni, Montaigne'in üzerine kafa yorduğu konuların birçoğunun eski devirlerden beri pek çok filozofu, din adamını, bilim insanını da meşgul etmesidir. Bununla birlikte, Montaigne'in bu konular üzerine düşünürken rehberinin akıl ve deney olması, bunda etkili olan diğer önemli faktördür.

Gerçekten de onlarca denemenin bulunduğu bu ilk cildi bitirdiğimde, en çok vurgulanan unsurun aklın rehberliği olduğunu fark ettim. Kitabın, bence en başarılı (evrensel ve güncelliğini korumasını baz alıyorum) iki bölümü, ölümü ve çocukların eğitimini ele alan bölümlerdir. Montaigne'in aklın rehberliğini en çok vurguladığı bölümler de yine bu ikisidir.

Montaigne, döneminin ezberci eğitimini şiddetle eleştirir. "Ezbere bilmek, bilmek değildir; belleğe emanet edileni muhafaza etmektir," diyen ve kendi belleği de kuvvetli olmayan Montaigne, bunu bir avantaja dönüştürmüştür. Çünkü, çağdaşları gibi bulduğu her bilgiyi, özümsemeye fırsat vermeden depolayamamış, bunun yerine sıkı bir gözlemci olmuş ve konular hakkında en başta kendi aklının izinden gitmiştir. Öğretmenlerin de öğretim sürecinde gösterecekleri konular üzerinde önce kendilerinin derinlemesine düşünmelerini istemiştir. Bununla birlikte, çocukların bu bilgileri kazanma süreçlerinde, öğretmenlerin bazen bir yol açıcı olmalarını bazen de yol açmayı da öğrencilerine bırakmalarını öğütlemiştir. Sürekli öğretmenlerin konuşmalarını yararlı bulmayan Montaigne, öğrencilerin de kendilerini ifade etmelerine fırsat verilmesini önemli bulmuştur. Gerek bu bölümde gerekse de kitabın tamamında en çarpıcı ve faydalı bulduğum sözü ise şu oldu: "Aristoteles'in kuralları, hatta Stoacılar ile Epikurosçuların kuralları da onun (çocuklar) için dogmalardan öteye gitmesin." İsimlerin yerine günümüzün en önemli bilim ve felsefe insanlarını koyarak bir daha okumanızı tavsiye ederim. O zaman daha iyi fark edeceğiz ki Montaigne için dünyadaki en büyük düşünürlerin, bilim insanların fikirleri bile bir dogmadan öteye gidemez. Ama bunu yanlış anlayarak, fizik, kimya, biyoloji gibi bilimlerin ortaya koyduklarını yanlış olarak kodlamayalım. Yoksa sonumuz, Twitter'da her gördüğü 'bilgiyi' gerçek zannedip komplo teorileriyle ruh sağlığını kaybetme noktasına gelmiş insanlara dönüşebiliriz. Bu sözden benim anladığım, hem kendi gelişim sürecimizi hem de çocuklarımızın gelişim süreçlerini ne kadar yetkin isimler olurlarsa olsunlar birtakım isimleri otoriteleştirip/kutsallaştırıp ket vurmayalım. Günlük hayatımızda olsun sosyal medyalarda olsun sürekli olarak birtakım insanların, hoşlandıkları, örnek aldıkları insanlar hakkında yapılan eleştirilere karşılık, onlarla eşit seviyede olmadığımız ve bu nedenle onları anlayamayacağımız savı öne sürdüklerine tanık oluruz. Öyle ki, bu insan, istediği kadar açık ve net şekilde çok yanlış bir düşünce ortaya koymuş olursa olsun, otoriteleştirildiği/kutsallaştırıldığı için sanki doğru şeyler söylemiş gibi algılanır. Bu insan otomatik olarak örnek alındığı için de pek çok insan, müritleşerek çok zararlı yollara girebilir. İnsanların otoriteleştirme/kutsallaştırma dürtüsünün arkasında bence, yoğun özgüven eksikliği bulunur. Bunun kökenleri de çoğunlukla çocukluk döneminde özgürlüğüne ket vurulma, el bebek gül bebek büyütülme, korkuyla yola sokulma gibi yanlış etkenlerin varlığında yatmaktadır. Yani yine çocukluk dönemi eğitimine geldik. O halde bu bölümü, Montaigne'in, çocuklara, her önüne gelen kişiyle tartışmama, tartıştığı zamanlarda öne süreceği kanıtların "akla yatkın dolayısıyla da kısa ve öz olması" gerektiği, en önemlisi de doğruyu, rakibi ortaya koyduysa hemen bunu kabul etmesi gerektiği bilincinin kazandırılmasını, öğütlediğini belirterek kapatayım.

"Yolumuzun sonu ölümdür, yazgımızın vazgeçilmez amacıdır bu; eğer o bizi korkutursa ileriye telaşsız bir adım daha gitmek nasıl mümkün olur?" diye hayatı boyunca kendi kendine sormuş Montaigne. Gerçekten de hayat üzerine düşünülmesi gereken başlıca konu ölümdür. İnsanların birçoğu bu gerçeği yadsır. Geçim derdi, aşk, evlilik, çocuk sahibi olmak ve daha birçok unsur bizim böyle tavır almamıza neden olur. Ahiret inancı olan bir dine mensup isek, hazır bir cevabın üzerine doğarız; ya üzerine hiç düşünme gereği bile duymayız ya da nadiren aklımıza gelir ve hemen hazır cevaba sığınırız. Herhangi dine mensup değilsek ve tanrı inancımız da yoksa, bence asıl büyük sıkıntı şimdi başlar. Çünkü sığınacağımız hazır cevaplar yoktur. Bunları biz, kendimiz bulmalıyız: Neden yaşıyoruz? Hayatımızın anlamı nedir? Kaçınılmaz ve her gün bize yaklaşan ölümümüzün manası nedir ya da bir manası var mıdır? Ölüm karşısında duruşumuz nasıl olmalıdır? Muhafazakar bir toplumda/çevrede yaşıyorsak kendi görüş ve fikirlerimizi ne dereceye kadar açıkça belirtmeli ve bunlar doğrultusunda ne kadar görünür yaşamalıyız? Evrensel ahlak mümkün mü yoksa her şey mübah mıdır? Evrensel etik değerler var mıdır? Yoksa etik değerleri de kendimiz mi yaratmalı veya halihazırda var olanlardan güncel olanları mı seçmeli miyiz? Kapana kısılmış, birden fazla sorun/dert üzerimize çökmüşken ilahi unsurlara hiç sığınmadan nasıl ayakta kalabilir ve mücadele edebiliriz? Yakınlarımızın ölümü karşısında kendimizi buna nasıl adapte etmeliyiz? Yalnızlıkla nasıl mücadele etmeliyiz? Toplumla derin anlaşmazlıklara düştüğümüz halihazırdaki bu durumda, ortak kabul edilen değerlere ve ortak zeminlere ne kadar uymalıyız? Ve daha birçok soru…

Bence, biyolojik olarak yaşamaya mahkumuz. Ussal olarak ise bu mahkumiyete son verebiliriz. Ancak buna etki eden pek çok etmen söz konusudur. Akla ilk geleni, bir ailemizin olması ve onları üzmek istemiyor oluşumuzdur. Çünkü intihar eden ölür gider lakin geride kalanların zihni, "hep benim yüzümden," gibi pişmanlıklara hapsolur. Albert Caraco da böyle düşünmüş ve anne babası ölene kadar intihar etmemiş ama onlar öldüğü vakit hiç beklemeden hayatına son vermiş. Eğer hayat denilen kumarda, elimizde Royal Flush, Straight Flush ya da en azından Four of Kind varsa, birçok insanın başlıca sorunlarından azade olup, ilgi alanlarımızı daha başarılı keşfederek kendimizi gerçekleştirme imkanı bulur ya da en azından bu sürece girebiliriz. Olmadı elimizde, Full House veya Flush varsa başlıca sorunları, daha kötü elleri olanlara göre daha iyi şekilde ve kısa sürede şekilde çözme imkanı bulabiliriz; risk alma imkanımız biraz fazla olabileceği için ara ara blöf de yapabiliriz. Ancak, elimizde Straight veya Three of The Kind varsa kukuman kuşu gibi düşünür ve ya hep ya hiç yoluna girerek salt blöfe kendimizi bağlayabiliriz; bu en tehlikeli ama en zevklisidir. Two Pair veya One Pair varsa Allah'a emanet olun ama en azından bitik olduğunuzu baştan bildiğiniz için hayat karşısında kendinize bazı savunma mekanizmaları oluşturarak yolunuza devam edebilirsiniz.

Hayatın evrensel bir anlamı yoktur. Sartre'ın dediği üzere insan dünyaya fırlatılmıştır. Seçim ve tercihlerimize göre kendimizi belirleme noktasında ise onun kadar iyimser olamıyorum (Bknz: Elinizdeki kağıtlar). Ama yine de bir özgür irademiz olduğunu kabul edip yola devam etmeliyiz. Hazır bir anlam aramamalı, onu kendimiz var etmeliyiz ya da hayatın akışına kendimizi bırakıp herkes nasıl yaşıyorsa öyle yaşayabiliriz. Yani yadsıdığımız ölüme süreklenebiliriz. Ama Montaigne bunun taraftarı değil, zira o, ölümü öğrenmek için çabalamış ve bize de bunu salık vermiştir. "Ölümün bizi nerede beklediği belirsizdir, onu her yerde bekleyelim. Ölümün önceden tasarlanışı, aynı zamanda özgürlüğün önceden tasarlanışıdır. Ölmeyi öğrenmiş insan tutsak olmayı bilmez. Ölmeyi öğrenmek bizi tüm ayak bağlarından, tüm baskılardan kurtarır. Yaşamdan yoksun bırakılmanın bir kötülük olmadığını iyice öğrenmiş kişi için hayatın içinde kötü hiçbir şey yoktur," diyen Montaigne için ölüm tek bir andır ama onu bize kötü gösteren baş aktör acıdır. Acı, insanın düşüncesine hakim olunca tek bir an bölünerek çoğalır ve etrafımızı kuşatır. Kuşatmayı kaldırmak için insanın ölümün kendisinin bir amaç olduğu fikrini kabul etmesi gerekir belki de ya da konu üzerine öne sürülen ve kendimize uygun olan bir savı kabul edip tatbik etmek. Bugün mezarlığın önünden geçerken, bir süre mezar taşlarına baktım. Bir zamanlar yaşamış pek çok insan, yokluğun içine gömülmüşler. 1875, 1910, 1920, 1945, 1960, 1970, 1980, 2000, 2015 ve 2021 yıllarında hayatını kaybetmiş bu insanlar aynı mezarlıkta sanki zamanı delip geçerek özerk bir bölge oluşturmuşlar. Sonra, bir an için kendi ölümümü düşündüm. Doğum ve ölüm yıllarımın, adım ve soyadımın yazılı olduğu bir mezar taşı hayal ettim. Sonra sanki dik bir tepeye çıplak ellerimle tırmanmış ve tam tepenin ardına bakacakken toprak, elleriminden kayarak beni düşürdü. Montaignevari bir umutla, ve Camusvari bir felsefeyle yeniden tırmanışa geçtim; zirveye yaklaştıkça tepenin ardından gelmekte olan konuşmalar, gülüşmeler, bağırmalar, köpek havlamalarının seviyesi arttı. Mutlu olup daha bir şevkle devam ettim, bu sefer tanıdık sesler duydum ve zirveye ellerimi atmışken yine aynı şey oldu: Yere düştüm. Hiçbir şey göremedim. Atılan her kürek toprakta dünyada yaşamaya devam eden her insanın, köpeğin, kedinin, filin, aslanın, kuşların,... ve karıncanın sesleri üstüme boşalıp her tarafımı örttü. Hayat, bensiz yaşanmaya devam ediyordu ve beni tanıyan son kişinin ölümüyle de dünyada hiç yaşamamış gibi olacağım, yani bir hiç! Hiçlikten uyanıp yoluma devam ettim; çünkü Montaigne'in dediği üzere "en korktuğum şey korkudur," ve fazlasına gerek yok.

Birinci ciltte, Montaigne'e katılmadığım iki nokta oldu. Birincisi, onun "Kadınların özgürlüğünü savunan düzenlemeler oldukça safçadır," benzeri kadınlar hakkındaki olumsuz fikirleridir. İkincisi ise sıradan halkın din konusunda derinlemesine düşünmemesi, dini konular hakkında fazla yorum yapılmaması ve bu alanın din adamlarına bırakılması gerektiğidir. Lakin, Montaigne'in kendisi, bu konular üzerine epey kafa yormuşa benziyor. Bir kere "Mucizeler bulunduğumuz doğayı tanımamaktan kaynaklanır, yoksa doğanın durumundan değil," diyerek Hristiyanlık gibi içinde İsa'nın pek çok mucizesinin kabulünü barındıran bir dine mensup biri olarak, dinine aykırı bir tavır sergilemiş oluyor. Ancak onun bu katılmadığım fikrinin altında yaşadığı dönemin koşulları yatmaktadır. Çünkü o zamanlar Avrupa, mezhep savaşları yaşamakta ve bunun yüzünden ülkelerde güvenlik ve huzur kalmamıştır (Mezhep savaşlarını Montaigne'in de dünyanın en güçlü devleti olarak kabul ettiği Osmanlı Devleti de kışkırtmıştır, belki çuvaldız batırmak isteyen olur). Öyle ki Montaigne bu durumu, evinin karşısındaki ormanda gezinti yapmanın, uzak ülkelerdeki yamyamların arasında dolaşmaktan daha tehlikeli olduğunu söyleyerek anlatır. Buna rağmen fikri, belki kısa vadede bir çözüm olabilir lakin düşüncenin önünde hiçbir engel ayakta kalamaz. Nitekim Avrupa tarihi buna iyi bir örnektir.

Öte taraftan, Montaigne ele aldığı konuları oldukça fazla örnek vererek anlatmış. Bu örnekler haliyle kendi yaşadığı, duyduğu ve geçmişte kalan olaylara dair olduğu için bize uzak gelip okumamızı sekteye uğratabilir. Aynı zamanda fazla örnek vermesi (bir keresinde iki-üç sayfa örnek vermişti) yine aynı akıbetle yüz yüze kalmamıza neden olabilir. Ele aldığı bazı konuların artık güncelliğini yitirmiş olması, bu bölümleri geçme dürtüsünün bize hakim olmasına sebebiyet verebilir lakin bu parafların arasında Montaigne'in ilgimizi çekebilecek yorum veya fikir kırıntılarını bulunabilir. Malum israf hoş değildir, bunlardan da faydalanmak gerekir.

Sonuç olarak benim için oldukça verimli ve faydalı bir okuma oldu. İlgilenenlere tavsiye ederim.


İyi okumalar..
88 syf.
Bilimsel veya düşünsel metod geliştirmede kullanılabilecek akıl yürütme kurallarını, Descartes kuralın genel bir tanımı ve sonrasında detay ve örnekler içeren açıklamaları ile beraber sunmuş.
Herhangi bir konuda metod geliştirmiş olanlar veya bilimsel metodları takip etmiş olanlar hiç de yabancı olmadıkları, belki zaten kullandıkları tanıdık kurallarla karşılaşacaklar.
Bu kitabın üniversite eğitimini henüz bitirmiş olanlar veya akademisyen olmayı düşünenlere faydalı olacağını düşünüyorum.
Yalnız çeviri için başarılı diyemem. Anlam açısından sıkıntılar olduğu gibi Türkçe'nin kullanımı açısından da sıkıntılar var.
Olabiliyorsa orijinali tercih edilebilir.
144 syf.
Herkesin okuya bilecegi bir kitap degil.

Merhaba

Bugünkü Kitap yazmayan zorlandığım en zor kitaplardan.. 2 gün önce bitirdim, ama kendime gelmem lazımdı.. ve bir gün hiç kitap almadım ellime.

*

Konu: istismara uğrayan küçücük ve hasta bir kız çocuğu.. (kendi ağzından okuyoruzolayları) en acısında, kendi ailesi tarafından .. Babası ve Annesi, hem dayak , hem eziyet, hem baba tarafından iğrençlik .. yavrucak o kadar çaresizki, hasta olmayı, daha çok hasta olmayı , ölmeyi isteyecek kadar .. kimse yardım etmiyor etmedikleri gibi . Abisi ve eniştesi de istismar ediyor

*
Gerçekten iyi durumda değilseniz okumayın kitabı.. ben çok okudum bu konuda kitap ama .. bu ağır geldi !

**
Alıntı: 1. Babam bunu neden yapıyor?
2. Annem neden izliyor?
3. Sanki tahtaya şunları yazarsam ne olur? Babam, oramı elliyor.
Sınıfta kaç kişinin oraları artık kendilerine ait değil ?

Bu bile yetiyor insan olana

KONUSUNDAN DOLAYI PUANIM, BALLANDIRMAK ISTEMIYORUM KITABI .. HERKESIN DE KALDIRICAGINI SANMIYORUM!
136 syf.
·2 günde
Rene Descartes, matematik, fen ve bilim alanında çalışmalar yapmış hem bilim adamı hem de filozofdur. Aynı zamanda dogmatik rasyonalizmi benimsemiştir.
Cizvit koleji La Fleche de klasik ortaçağ eğitiminin temelini oluşturan klasik dil, felsefe, mantık, bilim ve teoloji ağırlıklı eğitim almıştır. Tanrının varlığını benimsemiş, bedenin maddesel töz, ruhun tinsel töz, olduğunu iddia eder. Doğuştan gelen fikirlere önem verir. İradenin, doğru ile yanlış arasında insanı sürüklediğinden emindir. Bu fikirlerin teolojiden ziyade felsefe delilleriyle ateistlere karşı kanıtlanması gerektiğini savunur.
Bu sebepten kendi metafizik düşüncelerini "MEDİTASYONLAR " başlığı altında sunmuştur.
Kitap, Descartes'ın yaşamı ve yapıtlarıyla başlar, Paris ilâhiyat fakültesinin duayen doktorlarına yazdığı mektup, okuyucuya yazdığı önsöz ve altı meditasyonla son bulur.
Altı meditasyondaki düşüncenin akışı "şüphe" den "ben" e "ben" den Tanrıya, Tanrıdan dış dünyaya doğru devam eder.
Okuyucuya yazdığı önsözde, Descartes metindeki düşüncelerini içselleştirenler tarafından duyulabilecek, şekilde tasarlandığını belirtmiştir.
"Tanrı ve insanın ruhunu ele almaya ve ilk felsefenin temellerini atmaya girişiyorum, ama ne halktan bir övgü bekliyorum ne de kitabımın herkesin okumasını umuyorum"
Akıcı bir dille yazıldığı için kolay okunan bir eser.
Herkese iyi okumalar dilerim.
88 syf.
·Beğendi·6/10 puan
Descartes aklın yönetimi ile ilgili 21 kuralı ayrıntılı olarak paylaşmış. Cümleler biraz uzun ve matematik ile ilgili kavramlar olduğu için kitaba çok konsantre olarak okuyamadım. Hatta kitabın sonundaki işlemlerle ilgili olan kısımları hızlıca geçtim. Kitabın beni çok sardığını söyleyemem.
136 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Kitap Amerika Birleşik Devletinde siyahilere resmî olarak ırkçılığın yapıldığı dönemde yazılmıştır.Vietnam Savaşı dönemine denk geldiği halde yazar kitapta 2.Dünya Savaşını işlemiştir.Böyle bir savaş ortamında siyahi bir Amerikalı ile kaza sonucu gözlerini kaybeden,annesinin de siyahilere karşı ön yargısı olan beyaz bir çocuğun ıssız bir adaya düşmesi konu edinmiştir. Kitabı biraz Hemingway’ın Yaşlı Adam ve Deniz kitabına benzetsem de bu kitap farklılıklara saygıyı ,birbirimize saygı duymayı vurgulayan güzel bir eser. Yaşlı Timothy ve Phillip arasında yaşananlar, Phillip’in doğru bildiklerini sorgulamasına sebep olacaktır.Güzel,kısa bir kitap tavsiye ederim ..
80 syf.
·Beğendi·7/10 puan
Kitap isminden ilk planda çıkardığınız anlamdan çok daha fazlasını içeriyor. Kapitalist dünyada 12 saate bulan çalışma saatlerinin, insanları düşünme, sanat yapma haklarından alıkoyduğunu biliyoruz. Peki makineleşmenin, robotik alanların çoğalmasına rağmen insanlar neden o kadar saatler çalışmaya mahkum oluyorlar? Bu çarpık düzen, marksist ideler aracılığıyla eleştiriye tabi tutuluyor. Kitap bir nevi kapitalizm eleştirisidir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Engin Sunar
Unvan:
Gazeteci, yazar
Doğum:
Samsun, 1937
Gazeteci, yazar Engin Sunar 1937 yılında Samsun'da doğdu. 1960 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. Lisede okurken bir yandan da gazetecilik mesleğine başladı. 1955 yılında Havadis gazetesinde muhabir olarak bu mesleğe ilk adımını attı. Son Havadis, Haber, Tercüman, Günaydın, Yeni Günaydın gazetelerinde çalıştı. Say Yayınları'nda editörlük yaparak mesleğini sürdürdü. Balık ve balıkçılıkla ilgili kitaplarının yanında birçok çeviri kitaplarına da imza attı. Fransızca ve İngilizce bilen Engin Sunar evli ve iki çocuk sahibi.

Yazar istatistikleri

  • 669 okur okudu.
  • 35 okur okuyor.
  • 527 okur okuyacak.
  • 24 okur yarım bıraktı.