Enver Günsel

Enver Günsel

YazarÇevirmen
7.7/10
4.512 Kişi
·
17,4bin
Okunma
·
5
Beğeni
·
1.448
Gösterim
Adı:
Enver Günsel
Unvan:
Emekli Savaş Pilotu, Çevirmen
1955 Hava Harp Okulu mezunu olan Enver Gürsel bir grup sınıf arkadaşıyla beraber NATO pilotaj eğitimi için Kanada'ya gönderildi. Yaklaşık iki yıl süren İngilizce dil okulu, temel ve ileri uçuş eğitimi okullarından sonra Türk Hava Kuvvetleri ve Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri bröveleri aldı ve jet savaş pilotu olarak mezun oldu. Türkiye'ye dönen Teğmen Enver Günsel Balıkesir 9. Hava Kuvvetleri Üssü'ne atandı ve yaklaşık iki yıllık bir uçuş yaşamından sonra, ana uçuş pistinin onarıldığı ve uçuşların, dar olan acil durum pistinden yapıldığı bir gün, kalkış sırasında uçağın lastiğinin patlması sonucu çıkan yangında feci şekilde yandı ve hastaneye kaldırıldı. sonuçta malul emekli üsteğmen olarak mesleğinden ayrıldı.
Enver Günsel bir süre Türk Hava Yolları ve bir havacılık firmasında çalıştıktan sonra şimdi roman çevirileri yapmaktadır. Evli ve iki kızı olup İstanbul'da yaşayan yazarın iki de harika kız torunu vardır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
240 syf.
·9/10
Merhabalar Kayıp Cennet 15.yüzyılda Homeros’a ait olan yazıyı John Milton ise 17.yüzyılda yazdığı epik şiir tarzında tarihi edebiyata uyarlayarak Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşunun hikayesidir.Kitapta Adem ve Havva’nın yasak meyveden yemesiyle başlıyor.John Milton’un dili çok çarpıcı ve akıcıydı.Ancak biraz mitolojik bildiler fazla olduğundan sıkılabilirsiniz.Kitapta en beğendiğim özelliği edebi olarak göndermelere yer vermesi ve hem akla hemde gönüle hitap eden bir eser olmasıydı.Nazan Bekiroğlu’nun La Sonsuz Hece kitabı ile aynı konuyu paylaşmasına rağmen çok farklı bir eserdir.Kitapta yasak meyve yedikten sonra Adem ve Havva’nın birbirine olan bağlılığı ve sevgisinin anlatıldık bölümde sanki okumuyoruz da yaşıyoruz gibi hissettim.Genel olarak okuyucuyu sıkacak olan tek şey cümlelerin uzun ve betimlemeler olabilir.Adem ve Havva’nın birbirine olan sevgisinin ve bağlılığının arttığı bölümden bir alıntı eklemek isterim :
Ey Yaratılanların en güzeli, Tanrı’nın yarattıklarının Sonuncu en iyisi, gözün görebileceği, aklın düşünebileceği en güzel şey, Kutsal, tatlı kadın! Nasıl böyle birden kaybettin kendini, Soldun ve ölüme yaklaştın? Yasağı nasıl ihlal ettin, Yasak kutsal meyveyi nasıl kopardın? Seni lanetli bir düşman kandırdı,Ama kim bilmiyorum ve seninle beraber ben de mahvoldum; Hiç kuşkusuz seninle birlikte ben de öleceğim. Sensiz nasıl yaşarım? Senin tatlı konuşmandan Aşkından nasıl vazgeçerim de bu vahşi ormanlarda Kimsesiz yaşarım? Bir kaburgamı daha versem ve Tanrı Bir Havva daha yaratsa bile senin kaybını asla unutamam. Hayır, hayır! Doğanın bağı çekiyor beni, sen benim Etimsin, kemiğimsin, mutluluk ya da acılarda ayrılamayız biz.'
Keyifli Okumalar Dilerim
104 syf.
·10/10
Stefan Zweig kalemini, insanların iç dünyasında uzanan raylarda yolculuğa çıkan bir tren gibi kullanır ve sizler o trenin bir yolcusu olmaktan büyük bir zevk duyar, bu yolculuk hiç bitmesin istersiniz.

Varlıklı bir ailede büyüyen Zweig, ciddi bir eğitim ile yetiştirilir. Lise çağlarında şiir yazmaya başlayarak edebiyat dünyasına girer ve büyük bir yer edinir.

Stefan Zweig'ın kitapları 1933 yılında Nazi zulmüne uğrayan yapıtlar arasında gösterilir. Kitapları toplatılır ve yakılır. Çünkü kendisi de yahudi kökenlidir. Ülkesini terk eden Zweig Brezilyaya yerleşir ve 1942 yılında karısı ile birlikte intihar eder.

Stefan Zweig, ölmeden önce yazdığı mektupta intihar nedeni olarak Hitler'in yarattığı kaosun ve faşist düzenin kalıcı olacağına inanması ve bu inançtan dolayı bir büyük bir umutsuzluk, karamsarlık hissettiğini dile getirmiştir.

Bu kitapta Zweig; artık yaşlı bir kadın olan ve hayatın yorgunluğundan kurtulmak isteyen Margaret'in tek başına çıktığı bir tatilde, çocukluk arkadaşı Ellen'a yazdığı bir mektubu bize aktarıyor.

İki kız arkadaşın gençlik yıllarında tanıdıkları ve hayran oldukları ünlü bir tiyatrocu Peter, yıllar sonra dinlenmek için gittiği tatilde tesadüfen Margaret'in karşısına çıkar. Artık perişan halde olan bu adam için yapması gereken bir şeyi yapar ve ona olan borcunu ödemiş olur.
528 syf.
·10/10
Bu serinin ilk kitabında John Verdon ne yazsa okurum diyordum. Artık bu düşüncemi gözden geçirmem lazım.

John'cum benim bildiğim bir yazarın en kötü kitabı ilk kitabı olur zamanla kendini geliştirir. Sen tem tersini yapmışsın. Kitapların baştan iyiyken gitgide kötü katlanılmaz bir hal alıyor. Kendine çeki düzen vermezsen bir daha seni okumam.
664 syf.
·26 günde·Beğendi·10/10
Merhaba arkadaşlar. Bugün sizler ile 2008 yılında okumuş olduğum, Steve Coll’e Pulitzer ödülü kazandıran kitabı, Hayalet Savaşları’nı (Ghost Wars) incelemek istiyorum. Zaman zaman okumuş olduğum ve ben de güzel izlenimler, deneyimler bırakan değerli kitaplara incelemeler yazıyorum ve “Hayalet Savaşları” da bunlardan birisidir diyebilirim. Bu kitabın tümü, açık veya gizli belge ve söyleşilere dayanmaktadır. Okumuş olduğum ve önümde duran bu kitap, Amerika ve onun haber alma teşkilatı CIA’nin, 27 Nisan 1979 tarihinde Afganistan’da başlayan Sovyet İşgali sonrasında, 10 Eylül 2001’e kadar yürütmüş oldukları gizli faaliyetlerini ve rollerini ele almaktadır. Ayrıca gelişen bu süreçte, 1998 yılında kurulan ve yeni dünya düzeninde tüm dünyada insanlara terör saldırılarıyla korku salacak olan El-Kaide terör örgütü ile Bin Ladin’in Afganistan’da kimler tarafından, nasıl yaratıldıklarının “gizli tarihi”ni ele alınmaktadır.

Ülkemizde Truva Yayınları tarafından basılan ve satışa sunulan Hayalet Savaşları kitabında dolu dolu ele alacağınız 664 sayfa içerik asla aldatıcı bilgiler ile süslenmemiştir. Aslına bakacak olursak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahil olması 9/11 olaylarından çok daha öncesine dayanmaktadır. Buraya, Afganistan’ın kızıl çorak topraklarına gelene kadar darbe üstüne darbe ya da hamle üstüne hamle (blow by blow) yapmıştır diyebiliriz. Bir gün, sabahın erken saatlerinde aniden New York ve Washington semalarında beliren uçakların, ülkenin önem arz eden yapılarını hedef almasıyla birlikte tüm dünyada hayat sanki resmen durmuş gibiydi. O gün ve o gün sonrasında medyanın ekranlarda sansürsüz yayınladığı bu algı propagandasını şahsen hiç unutmayacağım. Aslına bakacak olursak, ABD’nin merkezini sarsacak bu denli sansasyonel bir saldırıyı yürüten düşmanın 11.925 km ötede bir ülkeden gelebileceğini o güne kadar hiç kimse kestiremezdi.

Steve Coll, bu kitabı ile biz okurlar için son derece usta bir şekilde Usame bin Ladin'in izini sürmekte ve Hollywood tarzı CIA operasyonlarını arayan okuyucu kitlesini içine çekecek detayların (operasyonların ve yaşanmışlıkların) kapısını aralamaktadır. Takvimler 4 Kasım 1979’u gösterirken, tüm dünyada insanlar, İran Amerikan konsolosluğunda yaşanan rehine krizine odaklanmış ve "Burada Öleceğiz" diye seslenen diplomatların akıbetlerini solukları tutulmuş bir şekilde takip etmekteydiler. Birçok Amerikalı, Tahran büyükelçiliğinde hapsedilen Amerikalılara odaklanırken, Coll aynı zamanda ortaya çıkan eşit derecede önemli bir olaya dikkat çekmekteydi. İlginçtir ki aşırı radikal Pakistanlı öğrenciler, anti-Amerikancılığın gelişmekte olan dalgasına kapıldıkları bu zamanda, Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin başşehri olan İslâmâbâd büyükelçiliği dışında eşzamanlı bir isyan başlattılar. Yaşanmakta olan bu protesto ve gerginliğin ufak hareketliliği, yerini kısa bir süre sonra ortaya çıkan, güvenlik çitlerini yırtarak aşacak olan silahlı öğrencilerin eylemine bırakacaktı. Ortaya çıkan bu öğrenciler, elçilik koruması olan ABD Deniz Muhafızları'nı alt ettiler ve elçilik ofislerinin iç mahallerine kadar ilerlediler. Diplomatik personelin Pakistan polisine acil durum bildirisi sonrasında, elçilik çalışanları prosedür gereği önem arz eden tüm yazışmaları, belgeleri yakmaya başladılar ve daha sonra hepsi güvenlik için yapılmış olan "acil durum odasına" çekildiler ve burada yerel polis güçlerinin gelmesini beklemeye koyuldular. Aslında burada bir umut beklemelerine rağmen, polis kuvvetleri elçilik binasında yaşanan olayları bastırmaya gelmedi. İsyancılar, zamanında 20 milyon dolar harcanarak yapılmış olan elçilik yerleşkelerinin neredeyse diğer tüm bölümlerini yakıp yıktılar. Hadisenin yaşandığı o gecenin ilerleyen saatlerinde, bir CIA ajanı diğer sağ kalan elçilik personelini güvenli bölgeye götürmek için yıkık elçilik binasından dışarı çıkarak bir araç çalmak zorunda kaldı. Nedendir bilinmez ama bu aptalca politikanın devamı olarak, Washington’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hodding Carter gazetecilere, “Alınan raporlara göre elçilikteki tüm personel Pakistan ordusu askerleri sayesinde kurtarılmıştır” (S. 43) diyecektir. Yaşanan bu elim hadisenin Amerikan diplomatik tarihin en yüksek can kaybına yol açmış olduğunu ifade edecek ve birçok Amerika’n vatandaşının yaşamını kurtardığı için Pakistanlı yetkililere tebrik üstüne tebrik sunacak ve teşekkür edecektir.

Steve Coll, bizleri kitabı ile Sovyet komünist Afganistan işgalini baltalamak adına, eski bir CIA şefi olan William Casey’nin gizli bir operasyonuna götürüyor. Bu operasyon Amerika'nın yürütmekte olduğu dünya hâkimiyetinin bir başka ayağı olarak başlayan ve Sovyetlerin Kafkaslarda genişlemesini engellemeyi amaçlayan bir programdı. Bu yakın tarihte yürütülen operasyonda, yerel Afgan isyancılarına ve güçlerine CIA tarafından yüzlerce milyon dolarlık silah ile birlikte para yardımı da yapıldı. Tüm bunlar, Casey'nin “Sovyetler Birliği'ne karşı savaşı sürdürmek” konusundaki değişmez planıydı ve her ne olursa olsun bu plan amacına ulaşmalıydı. Bu plan, Sovyetlerin 1988'de Afganistan'dan çekilmesiyle başarılı oldu, ama aslında hesapta olmayan bir şeyi daha beraberinde getirdi! Bu savaş sonrasında ABD tarafından yapılan yardımlarından geriye kalan binlerce tehlikeli silah karaborsada serbestçe dolaşmaktaydı ve zafer sarhoşluğu sonrası yeniden yapılanma, kalkınma planı olmayan isyancılar Afgan hükümetini ve ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklediler. Bu yaşananlar size tanıdık geliyor mu? (Günümüz Irak ve Suriye’si!) :))

Taliban ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Afganistan'ın CIA'nin komuta merkezi, Beyaz Saray ve Langley'de bulunan ABD'li yetkililer, dikkatlerini kolayca tanımlanabilecekleri bir düşmana çevirmektense, tercihlerini diğer Rus hareket ve faaliyetlerine yönelttiler. Analistler, Afganistan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde bulunan İslami cihatçıların Amerika'ya ve günün birinde sivillere ulaşabileceği ihtimaline kör kaldılar. Kitapta bizleri bekleyen birkaç yüz sayfa, Afganistan'daki Taliban'ın 1989'dan Aralık 1997'ye kadar yükselişini okuyacağız.

Bu kitabın ikinci bölümünde, biz okurlara Coll'ün yavaş, titiz ve teğet geçmeyen yazma tarzını, ABD’nin dünyaya karşı olan gerçeklerini yansıtır. Zaman zaman okuduğunu detaylar ya da yaşanmışlıklar bir okuyucuya ne kadar saçma gibi görünse de, aslında birebir tarihe kayıt geçmiş politik ve sansasyonel hadiselerdir. Kitapta Usame bin Ladin’nin kendisinden, onun ailesinden gelen muazzam zenginliğinden ve Amerika'ya karşı artan nefretinden söz edilmektedir. Bin Ladin birçok yönden Coll'ün kitabının temel taşını oluşturmaktadır. Okuyucular, Bin Ladin’in bu terör sapkınlığı sürecinin nasıl geliştiğini ve kendisinin dünyadaki en sofistike istihbarat topluluğunu nasıl yendiğini okuyacaklardır.

1997'den 10 Eylül 2001'e kadar uzanan üçüncü bölüm ise adeta zirve tırmandıran bölümdür. 1990'larda Yemen’de yaşananlar, 12 Ekim 2000 tarihinde el-Kaide tarafından USS Cole savaş gemisine düzenlenen saldırı, El-Kaide'nin Beyaz Saray'a duyurmak istediği ayak sesleriydi. Coll, 1996'da, CIA tarafında Bin Ladin biriminin kurulmasını ve 11 Eylül'e kadar olan bu yükselişi etkileyici bir şekilde, detaylıca anlatıyor. ABD hükumeti bu konuda çok hızlı değilse de sonunda uyanıyor! CIA, İslami cihadın altyapısını kırmak niyetinde olsa da, Başkan Clinton'ın diğer başkanlara nazaran bu dış politikada çok da etkili ve ilgi olmadığını öğreniyoruz. Ayrıca Başkanın bu konuya olan yaklaşımı, CIA'nin bütçesini ve ulusal güvenlik önceliklerini de önemli ölçüde etkilemekteydi.

CIA direktörü George Tenet, El-Kaide ve bin Ladin girişimlerine karşı verilen bu yeni öncelik ile Bin Ladin'i bulunduğu yerden operasyon ile almak için Clinton'ın güvenlik ekibine çok sayıda plan sunduysa da, ABD bu gibi fırsatların hepsini kaçırdı. Tenet'in sunmuş olduğu tüm planlar önemli güvenlik riskleri taşımaktaydı. CIA, tüm çabalarına rağmen deyim yerindeyse, Bin Laden'in “iç çemberine” asla giremedi ve Afgan ajanlarının kendileri ve ABD hükumetine karşı olan dürüstlüğünden şüphe duyar oldu. Bunların dışında, CIA hakkında yürütülen sıkı kongre incelemeleri, Bin Ladin'e karşı yürütülecek olan suikast planlarını ve paramiliter operasyonları engelledi. CIA, her fırsatta yaratıcılığıni ve seçeneklerini boğan yasal kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. ABD, ulusal casusluk ve medeni haklar konusunda geniş çaplı bir tartışmaya girerken, 1990'ların sonlarından itibaren yaşanılanlardan alınan dersler, CIA’ye uygulanan yasal sınırlamaların işlerini yapmasını engellediğini ve 11 Eylül’ün gerçekleşmesine izin verdiğini gösteriyor.

2001'in yaz aylarına girerken, ülkede ve dünyada neler olduğunu bilenler arasında CIA'deki korku durumu o kadar yüksekti ki, bazı memurlar istifa etmek ve bazı bilgiler ile kamuoyuna gitmek istedi. Çoğunlukta olan istihbarat çalışanları, El-Kaide'nin ABD'ye her an saldırmayı planladığını dile getiriyorlardı. Bu sadece bir an meselesiydi. 10 Eylül'de CIA’nin Başkanı, Başkan Bush'un günlük istihbarat toplantısında, Bin Ladin’in ABD’ye karşı kesin bir saldırı talimatı emri verdiği ve ABD’nin El-Kaide ile girişeceği gizli savaşın sonuçları görüşüldü.

Steve Coll, temelde 9/11 komisyonlarının bulgularını birleştirmek, pekiştirmek adına kitabı burada sona erdirir. Kitap, CIA’nın tahrip gücü yüksek teknolojik silahlarla yenilgiye uğratmaya çalıştığı Sovyetleri, desteklediği yerel güçler ile yenerek şok etkisi bıraktığını anlatmaktadır. Bence burada, bu kitapta zor olan tek şey, okuyucunun sonuna kadar sabırlı davranabilmesidir. Steve Coll, okuru ile çıkmış olduğu bu yolculukta kendisine yardımcı olmak için kolaylık sağlamışsa da, tanımadığınız, bilmediğiniz birçok şey ve detay sizi belki sıkabilir. Ama Hayalet Savaşları kitabı, tarihte belli bir döneme ışık tutacak bir ders kitabı niteliğinde, bugünün derslerinde akademik olarak ele alınabilir. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
223 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kitap, isminden de anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed'in vefatından bir kaç gün öncesinden başlayıp, vefatı sırasında ve sonrasındaki 50 yıllık bir zaman diliminde olan olayları anlatıyor.

Bu dönemde, gerek peygamberin ailesi içindeki yaşanan olaylar ve gerekse sahabe'nin birbirleriyle yaşadığı olumlu ya da olumsuz tüm olaylar, en ince ayrıntısına kadar , mümkün olduğu kadar objektif bir yaklaşımla bize aktarılıyor.

Özellikle Hz. Muhammed'in vefatı sırasında ve hemen sonrasındaki yaşananlar, sanki daha dün olmuş gibi tüm acılığıyla okuyucuya yansıtılıyor.

Daha sonra gelen Dört Halife dönemi, halifelerin seçilmesi, icraatları, iktidar için verilen mücadeleler ve sonunda Emeviler'in (Ümeyye kabilesi) iktidarı ele geçirmesi, bu sırada yaşanan dramlar, akan kanlar, katledilen insanlar, mezheplerin oluşması ve tüm bunların bugüne kadar gelen yansımaları çok derinlemesine ve tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Bütün bunlardan ayrı olarak , bugün İslam dünyasındaki bir çok siyasetçinin sıkıştıklarında yaptıkları gibi, Kuran'ın, siyasete alet edilmesi ilk defa o dönemde yapıldığından bu konuda da geniş bilgi veriliyor.

Yazarın, herhangi bir İslami mezhep mensubu olmaması , olaylara mümkün olduğu kadar objektif yaklaşmasını sağlamış. Kitabını yazarken, bütün taraflardan bir çok İslam aliminin yazdığı kitapları, kaynak aldığını bildirmekte ve bunları isim isim yazmaktadır. Kitap, bir hikaye kitabı gibi çok akıcı ve sürükleyici olarak yazılmış olup, okurken tüm acılar, sanki insanın içine derin olarak işlesin diye çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

Açık söylemek gerekirse ben, bu zamana kadar, çocukluğumda uzun yıllar boyunca aldığım dini eğitim, okullarda Din Bilgisi derslerinden öğrendiklerim ve camiler de dinlediğim vaaz ve hutbelerden öğrendiğim bilgileri topladığımda, bu anlatılan dönemle ilgili bilgilerim, bu kitapta anlatılanların ancak onda biri kadarını oluşturur. Bu cümlem, bu kitabın ne kadar büyük bir bilgi hazinesi olduğunu anlatıyor sanırım.

Son söz olarak, ''mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir kitap '' diyorum.
223 syf.
Kitabı incelemeye girişmeden önce okuyacak arkadaşlardan bugüne değin gerek okullardaki Sünni din eğitimi, gerek aile ve çevreden duydukları belli belirsiz söylemlerden kendilerine kalan ne varsa hepsini bir kenara koymalarını rica edeceğim; sağlıklı bir okuma için. Çünkü okuduklarınız hiç şüphesiz sizi dehşete düşürerek "peygamberim yapmaz, sahabem yapmaz" edasıyla derin bir inançsal yıkıma sürükleyecek.

Her neyse.

İstisnalar elbette ki olmakla birlikte birçok Müslüman'ın kendi din ve inanç sistemlerine ilişkin okuma/araştırma yapmadıkları şüphe götürmez bir gerçek iken bilhassa Muhammed peygamberden sonraki döneme dair oldukça yetersiz olduklarını görüyorum. Bilinçsiz bir çabanın ürünü de olabilir bu; yaşananların ağırlığı altında soluksuz kalmamak için verilen bir savaşın da. Oldukça çirkin, yüzleşilmesi sağlam bir inanç ve vicdan gerektiren bir tarih söz konusu çünkü.
Sebep o veya bu. Sonuç olarak bu döneme dair insanların zihninde yer edinen fikirler(!) oldukça komplike olmalarının yanı sıra tarihsel gerçeklikten son derece kopuk ve de ütopik.

Bakınız: "Dört Halife Devri İslam'ın Cumhuriyet dönemidir.", "Müslümanlar çok iyi anlaşıyordu ama sınırlar genişleyip de yabancı kültürler imparatorluğa katıldıkça araya fitne girdi ve çatışmalar başladı. İslam dünyası bu yüzden bölündü.", "Ne yapmış olurlarsa olsunlar sahabeler hakkında kötü konuşulmamalı." gibi gibi.

Canım arkadaşlar. Caaanım Sünni arkadaşlar. Dört Halife Devri'ne Cumhuriyet demekte neden direttiğinizi anlıyorum ama o iş öyle değil. Yani yok, ortada seçim falan yok. Muhammed peygamberin cenazesi henüz kaldırılmamışken ve peygamber Ali üç yakın akrabasıyla birlikte cenaze işlemleriyle uğraşırken ilk halife Ebubekir'in nasıl seçildiğini(!) anlatayım mı? Ya da ikinci halife Ömer'in nasıl da Ebubekir tarafından halife tayin edildiğini? Pardon seçildi demeliyim sanırım; malum demokrasi, cumhuriyet falan. Bu arada Ömer demişken peygamberin kızı Fatıma'yı da anmamak olmaz. Peygamberin cenazesi henüz kaldırılmamışken apar topar halife seçimine girişilmesi, kendisine haber dahi verilmeden, onu rahatsız ettiği için peygamber Ali, Ebubekir'in biat çağrısına yanıt vermiyor. Sonrası mı? Şey sonrası şu: Adaletin ve doğruluğun şaşmaz savunucusu Ömer, bir grup silahlı asker ile Fatıma ve Ali'nin kapısına dayanıyor; Ebubekir'e bağlılık sözü verdirtmek için. Çıkmadıklarını görünce kapıyı kırıyor ve kapının diğer tarafında bulunan Fatıma'yı yere düşürüyor. Birkaç aylık hamile ve peygamberin sevgili büyük kızı olan Fatıma'yı. Sonra doğrularak hiçbir şey söylemeden askerleriyle oradan ayrılıyor. Çünkü neden? Ne demek istediğini bu hareketiyle gayet net bir biçimde anlattığını biliyor. Derken Fatıma'nın çocuğu ölü doğuyor, Ali de Ebubekir'e bağlılık yemini ediyor. Ne şeker bir hikaye değil mi ama :)

Ha, unuttuğumu düşünenler için; unutmadım. Muhammed'in ölümünden kısa bir süre önce gerçekleşen "Kırtas Vakası"na değinmek istemiyorum zira gözlemlediğim kadarıyla sitede son zamanlarda olağünüstü "cihadist" bir örgütlenme mevcut. Söz konusu yapılanmanın neferleri arasında linç kültürü epey yaygın olduğundan olayın doğruluğu gerek Sünni gerek Şii din adamları tarafından kabul edilmesine rağmen gelecek yorumların hadsizliğini tahmin edebiliyorum ve uğraşmak istemiyorum. Bu yüzden olayın adını kulaklarınıza usulca fısıldayıp geri çekiliyorum.

Okuyun arkadaşlar. Kırtas Vakası. KIRTAS. Adaletin terazisi Ömer yine başrolde.

Kitap açık kapı bırakmadan İslam'ın siyasal tarihinde köklü değişiklikler meydana getiren her olayı anlatmış. Ezelden beri süregelen Haşimi-Ümeyye çekişmesi Muhammed peygamberle Haşimiler lehine sonuçlanacak gibi olmuşsa da Ümeyyeoğlu Osman'ın halifelik koltuğuna oturmasıyla birlikte sonunda nihai kazananın Ümeyyeler olduğunu görüyoruz. Hani akrabalarını kayıran, her alanda liyakati ayaklar altına alan, yaptırdığı sarayda dönemin ejder meyveli smoothiesini yudumlayan Osman. Halk, sefaletten kurtulmak adına ayaklanıp koltuğu bırakmasını istediğinde; "Bana Allah'ın giydirdiği kıyafeti çıkaramam." diyen Osman. Aynen o Osman.

Osman'ın öldürülüşü, Cemel Olayı, iç huzursuzluklar derken Muaviye'ye geliyoruz. Günümüz Siyasal İslam'ın fikir babası ve Ortadoğu'da başa geçen bütün liderlerin rol modeli olan adama. Belirtmeliyim ki İslamiyet üzerine yapılan siyasal okumalar neticesinde her aklı başında ve muhakeme yeteneğine sahip birey şu çıkarımı rahatlıkla yapabilir:

İslam'ın kurucusu Muhammed olabilir; ama sahibi Muaviye'dir.

Dolayısıyla tarih bazında bu denli önemli bir ismi böyle bir platformda üç beş satırla anlatmaya girişmeyeceğim. Ama çok
önemli bir isim. Araştırın, okuyun ve küfredin bolca :)

Kitabın kapanışını, İslam dünyasında onarılması asla mümkün olmayacak bölünmenin başlangıcı ile yapıyor yazar: peygamber Ali'nin öldürülmesi ve akabinde oğlu Hüseyin'in Kerbela'da katledilmesiyle. Pek tabi, Muaviye tarafından zehirlenen bir diğer oğlu Hasan'a da selam duralım.

Sözün özü peygamber sonrası İslam tarihine giriş için oldukça doyurucu bir kitap. Müslümanlar için tarihlerini öğrenmenin ve olası bir tartışmada artık daha doyurucu argümanlar sunma vakitlerinin geldiğini son ses haykırıyor. Pek tabi Sünnilerin de Kerbela ile yüzleşmeleri ve objektif bir ilk okumada dahi şüpheye yer bırakmayan peygamber sonrası liderliğin Ali'ye hak olduğu gerçeğini kabul etmeleri açısından oldukça elzem. Yani şu seçimdi, liderlik ırsi olmasın diye yapıldı söylemlerini bırakalım lütfen. Bu söylemlerin, sahiplerine dahi gülünç geldiği kanısındayım.

Her neyse. Buraya kadar okuyan olduysa ne mutlu, teşekkür ederim.
Herkese keyifli okumalar :)
466 syf.
·7 günde·3/10
Diğer kitaplarına nazaran oldukça basit. Konu gayet iyi ve ilgi çekici fakat yazar bu durumu değerlendirememiş. Bayağı sıkıldım denilebilir. Yazarın adına yakıştıramadım daha doğrusu.

Sıradan, evli bir adam tarafından ölmek üzere seçilen 3 Kızıl Kadın. Hikaye kurbanları tarafından anlatılıyor, tabii bu hikayenin sonu başından belli oluyor maalesef.
464 syf.
·Beğendi·10/10
Hayatın gerçek yüzünü bizlere anlatan bir kitap. Kurguyu ben çok iyi buldum. İlginç bir kurgusu var ama ben sevdim. Kitabın içinde cinsel içerik var. Okurken rahatsız olmadım. Ana hikayeye odaklandım ve ben çok beğendim. Meraklısına tavsiye ederim.
96 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Zweig'den çok kısa ve oldukça ibret verici ,duygusal bir öykü. Ben, Zweig'in her öyküsü gibi bunu da beğenerek okudum.

Kitaba ismini veren öykü olan ''Unutulan Hayaller'' isimli öyküde Zweig, uzun süre ayrı kalan iki sevgilinin yıllar sonra karşılaşmalarındaki yaşananları bize anlatıyor. Bu çok kısa bir öykü. Kitaptaki ikinci öykü ise oldukça uzun olan ve bu kitapta ''Alacakaranlık'' ismiyle karşımıza çıkartılmış, ama farklı kitaplarda ''Bir Çöküşün Hikayesi '' veya başka isimlerle de basılan, Fransa'da kralın gözünden düşerek sürgün yaşamına gönderilen soylu bir kadının hikayesinin anlatıldığı öyküdür. Bu öyküyle ilgili ''Bir Çöküşün Hikayesi'' isimli kitabı okuduktan sonra daha önce inceleme yazmıştım. O yüzden burada tekrar yazmaya gerek olduğunu sanmıyorum.

Türkiye'deki yayın sistemi ile ilgili eleştireceğim bir durum var. Neden ülkemizde kitaplar bu derece denetimsiz olarak basılıyor ? Bunun bir kanunu , bir yasası yok mu ? Yayınevleri sanki okuyucuları tuzağa düşürmek için birbirleriyle adeta yarışıyorlar. İçerik bakımından aynı öyküler, aynı romanlar, aynı hikayeler ve aynı kitaplar farklı isimler halinde farklı yayınevleri tarafından basılarak okuyucunun farklı bir kitaptır düşüncesiyle alım yapması sağlanıyor. Sonuçta boşa giden para ve hayal kırıklığı. ! Peki bunu durdurmanın bir yolu yok mu ? Mutlaka olmalı.

Bazı yazarların kitaplarında bu durum artık sabır düzeyini aşmış durumda. Zweig'te bunlardan biri. Hep aynı öyküler farklı isimlerde veya farklı isimlerdeki kitaplar olarak basılıyor.
Ben en son olarak ,özellikle ilk sayfalarına internetten bakarak farklı gördüğüm ve farklı isimde karşılaştığım beş kitabını birden istemiştim. Fakat kitaplar geldiğinde, başlangıçtaki öykü hariç diğerlerinin daha önce okuduğum öykülerden oluşmuş olduğunu gördüm. Üzüldüm tabii ki.

Sizlere tavsiyem özellikle Zweig kitaplarını alırken iyi inceleyerek almanız. Aksi takdirde benim durumuma düşebilirsiniz.
368 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
Bu bir devam kitabı değil,bu bir sonun yeni bir başlangıç kitabıdır diyerek başlamak istiyorum incelemeye.
Önceki kitabı okumuşsanız biliyorsunuzdur,okumamışsanız da spoiler içerecek bir şey söylemeyeceğim.
Önceki kitap tam dozunda bitmişti ; tüm olaylar ve tüm sırlar çözülmüşken ikinci kitapta neyin nesi diyerek elinize alıyorsunuz bu kitabı.

Kendinizi ıssız bir çölde 50 numaralı kara yolunda bulmayı beklerken bir anda Ohio’nun aile banliyölerinde buluyorsunuz.

Önceki kitapta tanıştığımız karakterlerin alternatif hallerini görüyoruz adeta.Bu yüzden bu kitabı okurken bu karakter önceki kitapta böyle değil miydi yada önceki kitapta yaşlı olan biri bu kitapta nasıl çocuk olabiliyor derken bulabiliyorsunuz.Bu kitabın okunuşunu etkilemiyor bana güvenebilirsiniz.

Her karakterin alternatifi olduğunu söylemiştim birkaç cümle önce.Aklınızdan geçen sorunun cevabını vereyim o halde.Önceki kitapta adeta Tanrı ile yarışan yaratığımız Tak bu kitapta çok farklı bir şekilde ve çok farklı güçlere sahip olarak geri dönüyor.Bu sefer otistik bir çocuğun zihnine girerek etrafına dehşet saçmaya devam ediyor.

Bu kitap hakkında kabullenemediğim bazı durumlar olmadı değil.Tak neden onca güçlü beden varken otistik bir çocuğu seçti ? Neden önceki kitaptaki güçleri yokta farklı yetenekleri var ? Neden diye sorguladığım ve cevabını alamadığım onlarca soru oldu ve ben bunları sineye çekmek zorunda kaldım.Bu hoşuma gitmedi.

Farklı atmosfer,aynı karakterler.Önceki kitaptaki karakterlerin her birinin aynı mahallede aile hayatı yaşadığını görünce şoka girdiğimi söyleyebilirim.Hepsinin çok farklı yönlerine tanıklık ediyoruz.Özellikle önceki kitapta tanımaya fırsat bulamadığımız ancak tanımak istediğimiz bazı karakterleri yakından tanıma şansı elde ediyoruz.Örneğin Audrey ve Collie gibi :)

Eğer ki birinci kitabı okumamışsanız bu kitabı daha rahat kabullenerek ve sindirerek okuyabileceğinizi ancak yaratığın nereden geldiğini,kökenini ve ne kadar güçlü olduğunu anlamayacağınızı düşünüyorum.Bu yüzden birinci kitabı okuduktan sonra beyninize karakterler hakkında küçük bir reset attıktan sonra daha rahat okursunuz diye düşünüyorum.

Bu kitabı bir devam kitabı olarak değil önceki kitabın aynı karakterlerle farklı şekilde kurgulanmış bir hali olarak okursanız eminim beğenirsiniz.Bu yüzden ben Yaratık kitabını beğenen her okuyucuya bu kitabı önerebilirim.

Roland Deschain bu kitabı okumama aracılık eden değer verdiğim abime de incelememde yer vermek istiyorum :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Enver Günsel
Unvan:
Emekli Savaş Pilotu, Çevirmen
1955 Hava Harp Okulu mezunu olan Enver Gürsel bir grup sınıf arkadaşıyla beraber NATO pilotaj eğitimi için Kanada'ya gönderildi. Yaklaşık iki yıl süren İngilizce dil okulu, temel ve ileri uçuş eğitimi okullarından sonra Türk Hava Kuvvetleri ve Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri bröveleri aldı ve jet savaş pilotu olarak mezun oldu. Türkiye'ye dönen Teğmen Enver Günsel Balıkesir 9. Hava Kuvvetleri Üssü'ne atandı ve yaklaşık iki yıllık bir uçuş yaşamından sonra, ana uçuş pistinin onarıldığı ve uçuşların, dar olan acil durum pistinden yapıldığı bir gün, kalkış sırasında uçağın lastiğinin patlması sonucu çıkan yangında feci şekilde yandı ve hastaneye kaldırıldı. sonuçta malul emekli üsteğmen olarak mesleğinden ayrıldı.
Enver Günsel bir süre Türk Hava Yolları ve bir havacılık firmasında çalıştıktan sonra şimdi roman çevirileri yapmaktadır. Evli ve iki kızı olup İstanbul'da yaşayan yazarın iki de harika kız torunu vardır.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 17,4bin okur okudu.
  • 337 okur okuyor.
  • 6,7bin okur okuyacak.
  • 500 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları