Enver Günsel

Enver Günsel

YazarÇevirmen
7.6/10
3.170 Kişi
·
11.019
Okunma
·
0
Beğeni
·
356
Gösterim
Adı:
Enver Günsel
Unvan:
Emekli Savaş Pilotu, Çevirmen
1955 Hava Harp Okulu mezunu olan Enver Gürsel bir grup sınıf arkadaşıyla beraber NATO pilotaj eğitimi için Kanada'ya gönderildi. Yaklaşık iki yıl süren İngilizce dil okulu, temel ve ileri uçuş eğitimi okullarından sonra Türk Hava Kuvvetleri ve Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri bröveleri aldı ve jet savaş pilotu olarak mezun oldu. Türkiye'ye dönen Teğmen Enver Günsel Balıkesir 9. Hava Kuvvetleri Üssü'ne atandı ve yaklaşık iki yıllık bir uçuş yaşamından sonra, ana uçuş pistinin onarıldığı ve uçuşların, dar olan acil durum pistinden yapıldığı bir gün, kalkış sırasında uçağın lastiğinin patlması sonucu çıkan yangında feci şekilde yandı ve hastaneye kaldırıldı. sonuçta malul emekli üsteğmen olarak mesleğinden ayrıldı.
Enver Günsel bir süre Türk Hava Yolları ve bir havacılık firmasında çalıştıktan sonra şimdi roman çevirileri yapmaktadır. Evli ve iki kızı olup İstanbul'da yaşayan yazarın iki de harika kız torunu vardır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
104 syf.
·10/10
Stefan Zweig kalemini, insanların iç dünyasında uzanan raylarda yolculuğa çıkan bir tren gibi kullanır ve sizler o trenin bir yolcusu olmaktan büyük bir zevk duyar, bu yolculuk hiç bitmesin istersiniz.

Varlıklı bir ailede büyüyen Zweig, ciddi bir eğitim ile yetiştirilir. Lise çağlarında şiir yazmaya başlayarak edebiyat dünyasına girer ve büyük bir yer edinir.

Stefan Zweig'ın kitapları 1933 yılında Nazi zulmüne uğrayan yapıtlar arasında gösterilir. Kitapları toplatılır ve yakılır. Çünkü kendisi de yahudi kökenlidir. Ülkesini terk eden Zweig Brezilyaya yerleşir ve 1942 yılında karısı ile birlikte intihar eder.

Stefan Zweig, ölmeden önce yazdığı mektupta intihar nedeni olarak Hitler'in yarattığı kaosun ve faşist düzenin kalıcı olacağına inanması ve bu inançtan dolayı bir büyük bir umutsuzluk, karamsarlık hissettiğini dile getirmiştir.

Bu kitapta Zweig; artık yaşlı bir kadın olan ve hayatın yorgunluğundan kurtulmak isteyen Margaret'in tek başına çıktığı bir tatilde, çocukluk arkadaşı Ellen'a yazdığı bir mektubu bize aktarıyor.

İki kız arkadaşın gençlik yıllarında tanıdıkları ve hayran oldukları ünlü bir tiyatrocu Peter, yıllar sonra dinlenmek için gittiği tatilde tesadüfen Margaret'in karşısına çıkar. Artık perişan halde olan bu adam için yapması gereken bir şeyi yapar ve ona olan borcunu ödemiş olur.
528 syf.
·10/10
Bu serinin ilk kitabında John Verdon ne yazsa okurum diyordum. Artık bu düşüncemi gözden geçirmem lazım.

John'cum benim bildiğim bir yazarın en kötü kitabı ilk kitabı olur zamanla kendini geliştirir. Sen tem tersini yapmışsın. Kitapların baştan iyiyken gitgide kötü katlanılmaz bir hal alıyor. Kendine çeki düzen vermezsen bir daha seni okumam.
664 syf.
·26 günde·Beğendi·10/10
Merhaba arkadaşlar. Bugün sizler ile 2008 yılında okumuş olduğum, Steve Coll’e Pulitzer ödülü kazandıran kitabı, Hayalet Savaşları’nı (Ghost Wars) incelemek istiyorum. Zaman zaman okumuş olduğum ve ben de güzel izlenimler, deneyimler bırakan değerli kitaplara incelemeler yazıyorum ve “Hayalet Savaşları” da bunlardan birisidir diyebilirim. Bu kitabın tümü, açık veya gizli belge ve söyleşilere dayanmaktadır. Okumuş olduğum ve önümde duran bu kitap, Amerika ve onun haber alma teşkilatı CIA’nin, 27 Nisan 1979 tarihinde Afganistan’da başlayan Sovyet İşgali sonrasında, 10 Eylül 2001’e kadar yürütmüş oldukları gizli faaliyetlerini ve rollerini ele almaktadır. Ayrıca gelişen bu süreçte, 1998 yılında kurulan ve yeni dünya düzeninde tüm dünyada insanlara terör saldırılarıyla korku salacak olan El-Kaide terör örgütü ile Bin Ladin’in Afganistan’da kimler tarafından, nasıl yaratıldıklarının “gizli tarihi”ni ele alınmaktadır.

Ülkemizde Truva Yayınları tarafından basılan ve satışa sunulan Hayalet Savaşları kitabında dolu dolu ele alacağınız 664 sayfa içerik asla aldatıcı bilgiler ile süslenmemiştir. Aslına bakacak olursak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahil olması 9/11 olaylarından çok daha öncesine dayanmaktadır. Buraya, Afganistan’ın kızıl çorak topraklarına gelene kadar darbe üstüne darbe ya da hamle üstüne hamle (blow by blow) yapmıştır diyebiliriz. Bir gün, sabahın erken saatlerinde aniden New York ve Washington semalarında beliren uçakların, ülkenin önem arz eden yapılarını hedef almasıyla birlikte tüm dünyada hayat sanki resmen durmuş gibiydi. O gün ve o gün sonrasında medyanın ekranlarda sansürsüz yayınladığı bu algı propagandasını şahsen hiç unutmayacağım. Aslına bakacak olursak, ABD’nin merkezini sarsacak bu denli sansasyonel bir saldırıyı yürüten düşmanın 11.925 km ötede bir ülkeden gelebileceğini o güne kadar hiç kimse kestiremezdi.

Steve Coll, bu kitabı ile biz okurlar için son derece usta bir şekilde Usame bin Ladin'in izini sürmekte ve Hollywood tarzı CIA operasyonlarını arayan okuyucu kitlesini içine çekecek detayların (operasyonların ve yaşanmışlıkların) kapısını aralamaktadır. Takvimler 4 Kasım 1979’u gösterirken, tüm dünyada insanlar, İran Amerikan konsolosluğunda yaşanan rehine krizine odaklanmış ve "Burada Öleceğiz" diye seslenen diplomatların akıbetlerini solukları tutulmuş bir şekilde takip etmekteydiler. Birçok Amerikalı, Tahran büyükelçiliğinde hapsedilen Amerikalılara odaklanırken, Coll aynı zamanda ortaya çıkan eşit derecede önemli bir olaya dikkat çekmekteydi. İlginçtir ki aşırı radikal Pakistanlı öğrenciler, anti-Amerikancılığın gelişmekte olan dalgasına kapıldıkları bu zamanda, Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin başşehri olan İslâmâbâd büyükelçiliği dışında eşzamanlı bir isyan başlattılar. Yaşanmakta olan bu protesto ve gerginliğin ufak hareketliliği, yerini kısa bir süre sonra ortaya çıkan, güvenlik çitlerini yırtarak aşacak olan silahlı öğrencilerin eylemine bırakacaktı. Ortaya çıkan bu öğrenciler, elçilik koruması olan ABD Deniz Muhafızları'nı alt ettiler ve elçilik ofislerinin iç mahallerine kadar ilerlediler. Diplomatik personelin Pakistan polisine acil durum bildirisi sonrasında, elçilik çalışanları prosedür gereği önem arz eden tüm yazışmaları, belgeleri yakmaya başladılar ve daha sonra hepsi güvenlik için yapılmış olan "acil durum odasına" çekildiler ve burada yerel polis güçlerinin gelmesini beklemeye koyuldular. Aslında burada bir umut beklemelerine rağmen, polis kuvvetleri elçilik binasında yaşanan olayları bastırmaya gelmedi. İsyancılar, zamanında 20 milyon dolar harcanarak yapılmış olan elçilik yerleşkelerinin neredeyse diğer tüm bölümlerini yakıp yıktılar. Hadisenin yaşandığı o gecenin ilerleyen saatlerinde, bir CIA ajanı diğer sağ kalan elçilik personelini güvenli bölgeye götürmek için yıkık elçilik binasından dışarı çıkarak bir araç çalmak zorunda kaldı. Nedendir bilinmez ama bu aptalca politikanın devamı olarak, Washington’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hodding Carter gazetecilere, “Alınan raporlara göre elçilikteki tüm personel Pakistan ordusu askerleri sayesinde kurtarılmıştır” (S. 43) diyecektir. Yaşanan bu elim hadisenin Amerikan diplomatik tarihin en yüksek can kaybına yol açmış olduğunu ifade edecek ve birçok Amerika’n vatandaşının yaşamını kurtardığı için Pakistanlı yetkililere tebrik üstüne tebrik sunacak ve teşekkür edecektir.

Steve Coll, bizleri kitabı ile Sovyet komünist Afganistan işgalini baltalamak adına, eski bir CIA şefi olan William Casey’nin gizli bir operasyonuna götürüyor. Bu operasyon Amerika'nın yürütmekte olduğu dünya hâkimiyetinin bir başka ayağı olarak başlayan ve Sovyetlerin Kafkaslarda genişlemesini engellemeyi amaçlayan bir programdı. Bu yakın tarihte yürütülen operasyonda, yerel Afgan isyancılarına ve güçlerine CIA tarafından yüzlerce milyon dolarlık silah ile birlikte para yardımı da yapıldı. Tüm bunlar, Casey'nin “Sovyetler Birliği'ne karşı savaşı sürdürmek” konusundaki değişmez planıydı ve her ne olursa olsun bu plan amacına ulaşmalıydı. Bu plan, Sovyetlerin 1988'de Afganistan'dan çekilmesiyle başarılı oldu, ama aslında hesapta olmayan bir şeyi daha beraberinde getirdi! Bu savaş sonrasında ABD tarafından yapılan yardımlarından geriye kalan binlerce tehlikeli silah karaborsada serbestçe dolaşmaktaydı ve zafer sarhoşluğu sonrası yeniden yapılanma, kalkınma planı olmayan isyancılar Afgan hükümetini ve ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklediler. Bu yaşananlar size tanıdık geliyor mu? (Günümüz Irak ve Suriye’si!) :))

Taliban ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Afganistan'ın CIA'nin komuta merkezi, Beyaz Saray ve Langley'de bulunan ABD'li yetkililer, dikkatlerini kolayca tanımlanabilecekleri bir düşmana çevirmektense, tercihlerini diğer Rus hareket ve faaliyetlerine yönelttiler. Analistler, Afganistan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde bulunan İslami cihatçıların Amerika'ya ve günün birinde sivillere ulaşabileceği ihtimaline kör kaldılar. Kitapta bizleri bekleyen birkaç yüz sayfa, Afganistan'daki Taliban'ın 1989'dan Aralık 1997'ye kadar yükselişini okuyacağız.

Bu kitabın ikinci bölümünde, biz okurlara Coll'ün yavaş, titiz ve teğet geçmeyen yazma tarzını, ABD’nin dünyaya karşı olan gerçeklerini yansıtır. Zaman zaman okuduğunu detaylar ya da yaşanmışlıklar bir okuyucuya ne kadar saçma gibi görünse de, aslında birebir tarihe kayıt geçmiş politik ve sansasyonel hadiselerdir. Kitapta Usame bin Ladin’nin kendisinden, onun ailesinden gelen muazzam zenginliğinden ve Amerika'ya karşı artan nefretinden söz edilmektedir. Bin Ladin birçok yönden Coll'ün kitabının temel taşını oluşturmaktadır. Okuyucular, Bin Ladin’in bu terör sapkınlığı sürecinin nasıl geliştiğini ve kendisinin dünyadaki en sofistike istihbarat topluluğunu nasıl yendiğini okuyacaklardır.

1997'den 10 Eylül 2001'e kadar uzanan üçüncü bölüm ise adeta zirve tırmandıran bölümdür. 1990'larda Yemen’de yaşananlar, 12 Ekim 2000 tarihinde el-Kaide tarafından USS Cole savaş gemisine düzenlenen saldırı, El-Kaide'nin Beyaz Saray'a duyurmak istediği ayak sesleriydi. Coll, 1996'da, CIA tarafında Bin Ladin biriminin kurulmasını ve 11 Eylül'e kadar olan bu yükselişi etkileyici bir şekilde, detaylıca anlatıyor. ABD hükumeti bu konuda çok hızlı değilse de sonunda uyanıyor! CIA, İslami cihadın altyapısını kırmak niyetinde olsa da, Başkan Clinton'ın diğer başkanlara nazaran bu dış politikada çok da etkili ve ilgi olmadığını öğreniyoruz. Ayrıca Başkanın bu konuya olan yaklaşımı, CIA'nin bütçesini ve ulusal güvenlik önceliklerini de önemli ölçüde etkilemekteydi.

CIA direktörü George Tenet, El-Kaide ve bin Ladin girişimlerine karşı verilen bu yeni öncelik ile Bin Ladin'i bulunduğu yerden operasyon ile almak için Clinton'ın güvenlik ekibine çok sayıda plan sunduysa da, ABD bu gibi fırsatların hepsini kaçırdı. Tenet'in sunmuş olduğu tüm planlar önemli güvenlik riskleri taşımaktaydı. CIA, tüm çabalarına rağmen deyim yerindeyse, Bin Laden'in “iç çemberine” asla giremedi ve Afgan ajanlarının kendileri ve ABD hükumetine karşı olan dürüstlüğünden şüphe duyar oldu. Bunların dışında, CIA hakkında yürütülen sıkı kongre incelemeleri, Bin Ladin'e karşı yürütülecek olan suikast planlarını ve paramiliter operasyonları engelledi. CIA, her fırsatta yaratıcılığıni ve seçeneklerini boğan yasal kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. ABD, ulusal casusluk ve medeni haklar konusunda geniş çaplı bir tartışmaya girerken, 1990'ların sonlarından itibaren yaşanılanlardan alınan dersler, CIA’ye uygulanan yasal sınırlamaların işlerini yapmasını engellediğini ve 11 Eylül’ün gerçekleşmesine izin verdiğini gösteriyor.

2001'in yaz aylarına girerken, ülkede ve dünyada neler olduğunu bilenler arasında CIA'deki korku durumu o kadar yüksekti ki, bazı memurlar istifa etmek ve bazı bilgiler ile kamuoyuna gitmek istedi. Çoğunlukta olan istihbarat çalışanları, El-Kaide'nin ABD'ye her an saldırmayı planladığını dile getiriyorlardı. Bu sadece bir an meselesiydi. 10 Eylül'de CIA’nin Başkanı, Başkan Bush'un günlük istihbarat toplantısında, Bin Ladin’in ABD’ye karşı kesin bir saldırı talimatı emri verdiği ve ABD’nin El-Kaide ile girişeceği gizli savaşın sonuçları görüşüldü.

Steve Coll, temelde 9/11 komisyonlarının bulgularını birleştirmek, pekiştirmek adına kitabı burada sona erdirir. Kitap, CIA’nın tahrip gücü yüksek teknolojik silahlarla yenilgiye uğratmaya çalıştığı Sovyetleri, desteklediği yerel güçler ile yenerek şok etkisi bıraktığını anlatmaktadır. Bence burada, bu kitapta zor olan tek şey, okuyucunun sonuna kadar sabırlı davranabilmesidir. Steve Coll, okuru ile çıkmış olduğu bu yolculukta kendisine yardımcı olmak için kolaylık sağlamışsa da, tanımadığınız, bilmediğiniz birçok şey ve detay sizi belki sıkabilir. Ama Hayalet Savaşları kitabı, tarihte belli bir döneme ışık tutacak bir ders kitabı niteliğinde, bugünün derslerinde akademik olarak ele alınabilir. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
223 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Kitap, isminden de anlaşıldığı gibi, Hz. Muhammed'in vefatından bir kaç gün öncesinden başlayıp, vefatı sırasında ve sonrasındaki 50 yıllık bir zaman diliminde olan olayları anlatıyor.

Bu dönemde, gerek peygamberin ailesi içindeki yaşanan olaylar ve gerekse sahabe'nin birbirleriyle yaşadığı olumlu ya da olumsuz tüm olaylar, en ince ayrıntısına kadar , mümkün olduğu kadar objektif bir yaklaşımla bize aktarılıyor.

Özellikle Hz. Muhammed'in vefatı sırasında ve hemen sonrasındaki yaşananlar, sanki daha dün olmuş gibi tüm acılığıyla okuyucuya yansıtılıyor.

Daha sonra gelen Dört Halife dönemi, halifelerin seçilmesi, icraatları, iktidar için verilen mücadeleler ve sonunda Emeviler'in (Ümeyye kabilesi) iktidarı ele geçirmesi, bu sırada yaşanan dramlar, akan kanlar, katledilen insanlar, mezheplerin oluşması ve tüm bunların bugüne kadar gelen yansımaları çok derinlemesine ve tüm ayrıntılarıyla anlatılıyor.

Bütün bunlardan ayrı olarak , bugün İslam dünyasındaki bir çok siyasetçinin sıkıştıklarında yaptıkları gibi, Kuran'ın, siyasete alet edilmesi ilk defa o dönemde yapıldığından bu konuda da geniş bilgi veriliyor.

Yazarın, herhangi bir İslami mezhep mensubu olmaması , olaylara mümkün olduğu kadar objektif yaklaşmasını sağlamış. Kitabını yazarken, bütün taraflardan bir çok İslam aliminin yazdığı kitapları, kaynak aldığını bildirmekte ve bunları isim isim yazmaktadır. Kitap, bir hikaye kitabı gibi çok akıcı ve sürükleyici olarak yazılmış olup, okurken tüm acılar, sanki insanın içine derin olarak işlesin diye çok ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır.

Açık söylemek gerekirse ben, bu zamana kadar, çocukluğumda uzun yıllar boyunca aldığım dini eğitim, okullarda Din Bilgisi derslerinden öğrendiklerim ve camiler de dinlediğim vaaz ve hutbelerden öğrendiğim bilgileri topladığımda, bu anlatılan dönemle ilgili bilgilerim, bu kitapta anlatılanların ancak onda biri kadarını oluşturur. Bu cümlem, bu kitabın ne kadar büyük bir bilgi hazinesi olduğunu anlatıyor sanırım.

Son söz olarak, ''mutlaka ama mutlaka okunması gereken bir kitap '' diyorum.
223 syf.
"Taht oyunları oynadığınızda ya kazanırsınız ya da ölürsünüz."
CERSEI LANNISTER

https://i.hizliresim.com/bvRlZV.jpg


Muhammed'in cenazesi yerde dururken başında ne Mekkeliler'den kaçarken sığındıkları mağarada yanında olan en yakın arkadaşı Ebubekir, ne de diğer en önemli destekçisi Ömer vardı. Yanında Ali vardı ve cenazesinde de sadece 17 kişinin olduğu söylenir. Ebubekir ve Ömer o sırada Muhammed'in yerine İslam devletinin başına kimin geçeceğini tartışıyorlardi. Bir şekilde Ebubekir'in geçmesi kararlaştırıldı. Ali'den de bağlılık yemini beklendi. Ancak Ali bu yemini etmedi. Muhammed'in Ali'nin halife olmasını telkin ettiği iddia edilen bir sürü rivayetler var ancak hiçbirinde açık bir şekilde bu ifade edilmemiş. Bununla birlikte Ali'yi övdüğü birçok sözü var, mesela Ali'ye Allah'ın Aslanı demiş ve bunun gibi birçok övücü sözler etmiş. Ayrıca Muhammed ölmeden evvel odadakilerden kağıt kalem istemiş ancak odadakiler onun bu isteğini yerine getirmemisler. Odadakiler de Ömer, Ebubekir, Ayşe... Ayşe İfk olayından dolayi halihazırda Ali'ye karşı olumsuz bakan ve onunla arası olmayan birisi, Ebubekir de Ayşe'nin babası ve İfk olayında kızının ve haliyle kendi adının lekelenme riskine düştüğü için o da Ali'ye olumsuz bakıyor olabilir. Ömer zaten iktidar peşinde...

Bu esnada İfk olayina kısaca değinelim: Muhammed şehirden dışarıya gittiği vakitlerde Ayşe'yi yanına alırmış. Bir gün yine kervan giderken Ayşe tuvaletini yapmak için uzaklaşıyor ancak kimse onun deveden indiğini görmüyor. Ayşe işini görürken Muhammed'in kendisine hediye ettiği kolyesi yere düşüp dağılınca onu toplamak için oyalaniyor, bu esnada kervan hareketleniyor ve yoluna devam ediyor. Ayşe biraz hızlı yürüse kervana yetişebilecekken bunu yapmıyor ve nasılsa biri gelip beni alır diye düşünüyor. Ama kimse onun yokluğunun farkına varıp geri gelmiyor. Kervandan kopmuş bir asker olan Safvan Ayşe'yi görüyor ve onu devesine oturtup onunla şehre geliyor. Şehirde bu olayın dedikodusu yapılmaya başlanıyor. Muhammed dedikodulara inanmasa da bir siyasetçinin başının belası olan bu tarz dedikodulara karşı da temkinli davranmasıni biliyor; Ayşe'yi babasının evine yolluyor. Ali'ye danışıyor. Ali Ayşe'den boşanmasini telkin ediyor. Yani bir nevi Ayşe'nin dedikodularına inanmış oluyor. Sonrasında Muhammed Ayşe ile konuşmaya gidiyor ve mükemmel bir zamanlama ile âyet geliyor ve Ayşe'nin suçunun olmadığı anlaşılıyor. Bu olayda Ayşe ile Ali'nin arasındaki gerilimin tohumları atılmış oluyor.

Ebubekir, Ali'yi ikna etmesi için Ömer'i yolluyor. Ömer Ali'nin evini sarıyor ve yakmakla tehdit ediyor. Ali evde ailesinin de bulunması nedeniyle riske girmiyor ve pes ediyor. Bu sırada Ömer kapıya sertçe yüklenip içeri girdiği esnada Fatma yere düşüyor. Fatma hamileydi ve bu olaydan kısa bir süre sonra çocuğunu düşürüyor. Çocuğunu kaybetmiş Fatma, Ebubekir'den kendisine babasından miras kalan toprakları istiyor ama Ebubekir bu toprakların topluma/devlete ait olduğu söyleyip bu isteği reddediyor. Ancak öte yandan Ebubekir, kızı Ayşe'ye Bahreyn'de bereketli toprakları bağışlıyor. Fatma ölüyor. Bu sıralarda dinden çıkanlar ve zekat vermek istemeyenler isyan çıkarıyorlar. Ali her zaman birlikten yana olduğu ve fitneden 'korktuğu' için küs kalmıyor ve Ebubekir'e Ridde savaşlarında ve akabinde destek veriyor.

"Çok sevdiğimiz şeyler bizi her zaman mahvetti, delikanlı. Bunu hatırla."
JEOR MORMONT

https://i.hizliresim.com/gPRkBO.jpg

Ebubekir ölüyor. Şunu not edelim: Ebubekir ilk dört halife arasında eceliyle ölen tek kişidir. Muhammed'den sonra toplanan şura bu sefer önemli görülmüyor, çünkü Ebubekir yerine Ömer'in geçmesini söylüyor ve Ömer geçiyor. Ali için halifelik başka bahara kalıyor. Ancak Ömer yokken Ali onun yerine bakıyor ve Ömer, kendisinden sonra yerine Ali'yi aday olarak göstereceğini söylüyor ve bir nevi herkes rahatlıyor. Ancak Ömer Ali'yi aday gösteriyor ancak onunla beraber başkalarını da ve bir konsey tarafından yine seçimin yapılması öngörülüyor. Bu konseyde kendileri de halifelik isteği olan ve Ayşe ile akraba olan Zübeyr, Talha gibi isimler de bulunuyor. Sonuç olarak halife Umeyye'lerin güçlü ve zengin ismi Osman seçiliyor. Ali yine geri planda kalmaya ve karışıklık çıkarmamak için geri durmaya devam ediyor.

Osman zamanında ilk defa saray yapmalar, israf, adam kayirmalar, rüşvet gibi herkesin tepkisini çeken olaylar yaşanmaya başlıyor. Osman kendi yakınlarına yani Umeyye'lere birçok ayrıcalık tanıyor. Adaletsizlik dört nala geziyor. En sonunda Ali de bu duruma isyan ediyor. Bir süre sonra herkes Osman'ın halifeligi bırakmasıni istiyor. Ancak Osman buna yanasmiyor. Çünkü Osman önceki iki halifenin kendilerini Muhammed'in halifesi(muavini-yardimcisi) olarak nitelemelerine karşın, o kendisini Allah'ın muavini/halifesi (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) olarak niteliyor. Haliyle asırlar sürecek bir olumsuzluğun kapısını açmış oluyor. Osman'ın aradığı bir vali cinayete karışıyor. Osman bu konuda adaleti saglayamiyor, yine adam kayiriyor. Olaylar büyüyor. Suriye taraflarından ordu gelince onları teskin edici sözler veriliyor. Ali de kefil oluyor ve herkes rahat nefes alıyor. Ancak ordu dönerken uzerinde halifenin mührünün olduğu bir haber taşıyan ulaği yakaliyorlar ve halifenin ikili oynadığını görüp daha öfkeli şekilde geri dönüyorlar. Akabinde artık olayların önünde Ali de duramiyor ama son olarak oğulları Hasan ile Hüseyin'i Osman'i korumaları için yolluyor. Ancak Osman Kuran okurken katlediliyor hatta Kuran sayfalarının da kana bulandıği söyleniyor. Bu olayı herkes esefle karşılıyor. Kesik parmaklar ve Osman'ın kan içinde kalan gömleği Şam Valisi Muaviye'ye gidiyor ve Muaviye bunları Şam camiisinde uzun zaman sergileyerek stratejisinde önemli bir yere koymuş oluyor. Suriye ordusunun gelmesi, onlar dönerken ulakla giden haber; bu olayların arkasında daha sonra Muaviye'nin yanında olacak olan Marvan'in olduğu iddiaları da bulunuyor. Marvan bu olaylar olurken Osman'ın en yakın ismiydi.

Neticede artık uzun zamandır beklenen oluyor ve Ali halife oluyor. Ali, Ekrem İmamoğlu gibi artık adam kayirma yok diyor ve herkes onun özlenilen düzeni tesis edeceğini düşünüp rahatlıyor. Ancak olaylar insanların istediği şekilde gelişmiyor. Ayşe her ne kadar Osman'a şiddetle muhalefet etmiş olsa da onun katledilmesinin çok vahim bir hata olduğunu söylüyor ve bunu Ali'ye karşı kullanarak propaganda yapıyor. Olaylar büyüyor ve Ümmetin Annesinin ordusu ile Allah'ın aslanının orduları karşı karşıya geliyor. Cennetle müjdelenen iki insanın böyle karşı karşıya gelmesi oldukça gariptir. Cemel vakası denilen savaş başlıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Ayşe devesinin üzerinde orduyu yönetiyor. Zübeyr ile Talha öldürülünce savaşın Ali'nin kazandığı ayan beyan ortaya çıksa da Ayşe askerlerine savaşa devam edilmesini söylüyor. Askerler buna anlam veremese de Ummetin Annesine de karşı çıkamıyorlar. En son Ali, Ayşe'nin devesine nişan alınmasını istiyor ve deve yere yığılınca Ayşe ele geçiriliyor ve bu kanlı savaş bitiyor. Ancak o zaman Ali de ve özellikle Ayşe oluşan durumun vahametini anliyorlar. Ali buna rağmen Ayşe'ye iyi davranilmasini askerlerine telkin ediyor ve Ayşe'nin evine sağlıcakla ulaşmasını sağlıyor.

Bu elem verici olaydan sonra ise sular durulmuyor. Ali, Osman'ın valilerine merkeze dönme emri veriyor. Bunlardan sadece Muaviye emre itaat etmiyor. Ali'ye yanindakiler bu işi diplomatik yoldan çözme telkinlerinde bulunuyorlar ama Ali siyasi oyunlar peşinde koşmak istemiyor; emrinde diretiyor. Muaviye ise Ali'yi, Osman'ın katillerini bulmamasi yönünde suçluyor. Ali bu konuda gerçekten ustelemiyor, Osman'ın başına gelenleri hak ettiğini de düşünüyor olabilir. Her durumda sonuç olarak Ali ordusuyla Muaviye üzerine yürüyor. Ali Kufa'da merkezini kuruyor. Ali aslında geçici olarak buraya gelmiş olsa da olayların uzaması neticesinde burada uzun süre kalıyor ve Muaviye bunu da stratejisinde kullanmış oluyor. Çünkü Ali Mekke ve Medine'den merkezi uzağa taşımış olarak oraların cazibesini düşürmuş algısı oluştmus oluyor istemeden. Ayrica Muaviye şairleri kullanarak şehirde Ali'nin savaş istediği, kendisinin savaş değil barış ve birlik istediği yönünde propaganda yapıyor. Böylelikle düzeni bozan ve savaş çığırtkanlığı yapan konumuna Ali düşmüş oluyor. Sıffın Savaşı başlıyor ve Ali bu savaşı da kazanıyor ki Muaviye zekasını bir kez daha kullanarak mağlup olmaktan kurtuluyor. Muaviye ordusuna Kuran ayetlerini kılıçlarının ucuna geçirmeleri talimatını veriyor. Ali oyunu görse de ordusuna dinletemiyor ve Muaviye'nin aramızda Kuran hakem olsun teklifine uymak zorunda kalıyor.

https://i.hizliresim.com/OrORgn.jpg

Bu sırada Vahab önderliğinde Hariciler(Retçiler) ortaya çıkıyor. Bunlar ne Ali'yi ne Muaviye'yi tanıyor, hatta ikisini kafir ilan ediyorlar. İslam tarihindeki ilk tutucu Müslümanlar oluyorlar. Günümüzdeki Vahabiler de onların bıraktığı yerden devam ediyorlar. Bu retçiler Kuran'ı yorumlayip ona katı şekilde uyulmasıni istiyorlar; halifeye uymuyorlar ve kendi mahkemelerini kurup sert cezalar veriyorlar. Sonunda Ali ile savaş meydanında karşı karşıya kalıyorlar ve Ali bir kez daha galip geliyor. Yine çok kanlı bir savaş oluyor. Ali en çekindigi ve istemediği iç savaşlarla uğraşmaya devam ediyor.

Muaviye bu şekilde kendisi kılıç kullanmadan Ali'yle savaşmis ve onu yipratmis oluyor. Ali ve Muaviye'nin temsilcileri bir araya geliyor. Ali'nin temsilcisi ortak bir karara varildigini söylüyor mutlu şekilde ancak ondan sonra konuşan Muaviye'nin adamı ise artık iki halifenin olduğunu ilan ediyor. Tarihte Kuran'ı ilk defa siyasete alet eden Muaviye bir nevi zafer kazanmış oluyor. Bundan sonra da Muaviye kendi iktidarını saglamlastirmaya devam ediyor. Ali ise bir harici tarafından saldırıya uğruyor ve yaralaniyor. Ali yandaslarina eger ölürsem bu işi kan davasina baglamayin yeni bir iç savaşa sürülenmeyin uyarısında bulunuyor. Yarası ağır olmasa da kılıçtaki zehir nedeniyle ölüyor. Bu satırları okurken aklıma şu replik ve sahne gelmişti:

"Lannister’lar saygılarını ilettiler."
ROOSE BOLTON (Rob Stark’ı öldürürken.)

https://i.hizliresim.com/WXRVOm.jpg

Bu esnada bir mola verip Ali ile Muaviye'yi kiyaslayalim. Ali daha çok bir inanç insanı olarak tasvir ediliyor. İnancına sıkı sıkıya bağlı ki Muhammed'e inanan ilk erkekti. Onun için ölmeyi göze almış ve her daim yanında yer almış birisidir. Oldukça iyi bir savaşçıdir ancak savaşmaktan hazzetmedigi de söylenir. Yine oldukça mert ve dolambacli yolları bilmeyen veya bunlardan hazzetmeyen biri olarak görülüyor. Bununla birlikte diplomatik açıdan ve stratejik açidan zayıf birisi olduğu da aşikardir. Çünkü her ne kadar oldukça romantik gelse de Ali hakkındaki bu anlatımlar, gerçek hayat bu romantizmle yürümüyor. Ayrıca bu romantizm de sanıldığı gibi çok da güzel bir şey değildir. Çünkü sonuçta kaybettiginde iyi emellerini gerçeklestirememis oluyorsun. Stratejik ve diplomatik davranmak demek, illa kötü bir şey demek değildir. Aksine çok gerekli özelliklerdir. Bunun için Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki izlediği yolları ve taktikleri tetkik etmenizi öneririm. Bunu birçok büyük komutanda veya devlet adamında görebilirsiniz. Mesela Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği politika ve taktikler... Bu açıdan gelelim Muaviye'ye, Yezid kadar üstünde kötü olduğu yönünde uzlaşma olmasa da bir kesimin oldukça kötülediği, başka kesimlerin de çok sevemediği bir isim. Ali ile savaşta namertce davrandı yönünde eleştiriler var. Namertce denilen olaylar aynı zamanda birer stratejidir. Eğer onun kadar akıllıysan bu tuzaklara düşmeyeceksin veya bunlara karşı strateji üreteceksin. Öyle sadece 'mertlikle' veya kol gücüyle iş yürümez. Muaviye'nin sözlerinden birkaç örnek verelim:

"Birisi bana bir saç kılıyla bile bağlansa o bağı koparmam. Eğer o çekerse bırakırım, o bırakırsa çekerim."

"Kirbacimin yeterli olduğu yerde kılıcımı, dilimin yeterli olduğu yerde de kirbacimi kullanmam"

"Iktidarimizla bizim aramıza girmedikleri sürece, insanların dillerine karismam."

Bunlar akıllı ve stratejist bir insanın sözleridir. Ayrıca bir kesimin iddiasına göre de Muaviye olmasa İslam devleti dağılabilirdi. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak son olarak şu da var ki bu tarz iktidar oyunlarında her zaman mağlup olan kahramanlaştırılır. Bu kahramanlaştırılma her geçen nesilde daha da ulvi boyuta erer ve o kişi hakkında bir tanecik olumsuz söze tahammül edilemez. Kişi bir melek gibi sunulur. Eğer bu iktidar savaşını Ali değil de Muaviye kaybetseydi kim bilir tarih farklı yazılacak ve şu an Muaviye'yi mağlup olmuş hakkı yenmiş bir 'kahraman' olarak anacakti insanlar.

Ali kaosu hep tehlike olarak gördü ve hep ondan kaçınmak istedi ama Muaviye bunu bir fırsat olarak gördü.

"Kaos bir çukur değildir. Kaos bir merdivendir."
PETYR BAELISH

https://i.hizliresim.com/gPRkG3.jpg

Muaviye, Ali'nin oğlu Hasan'a mektuplar yazar ve halihazırda savaş istemeyen Hasan'ı ikna etmeyi başarır. Kendisinden sonra Hasan'ın halife olacağı sözünü verir. Ancak Hasan'ın ölümü sözünü tutmak istemeyen Muaviye için iyi bir haberdir. Muaviye halifeligi babadan oğula gecirmek ister. Zaten Ali taraftarlarinin iddiası da bir nevi bu değil midir ki diye düşünür. Çünkü onlar da ehli beyti yani kan bağını öne çıkarırlar. Ayrıca Muaviye kendi yönetiminde hem Bizans yönetim düzenine hakim kişiler bulundurur. Haliyle babadan oğula taht düzenin daha az kargaşaya neden olduğunu ve bu açıdan daha uygun olduğunu düşünür. Oğlu Yezid'i her ne kadar içkiye düşkün ve yönetimde etkili bir isim olmasa da kendini askeri olarak kanıtlamış biri olarak görür. Oğluna da Hüseyin'i öldürmemesi yönünde tavsiye verdiği rivayet edilmiş.

Yezid iktidara gelince derhal Hüseyin'in peşine asker yollar. Hüseyin'e ise babasına ihanet eden veya onun arkasında sağlam olarak durmamis Kufa halkindan gel başımıza geç yönünde haberler gelir. Hüseyin'e buna guvenmemesi telkin edilse de dinlemez.

"Bu büyük ve güzel bir söz. Hepimiz doğduğumuz aynı köşede yaşıyor ve ölüyoruz ve asla dönen dolabı anlamıyoruz. Ben hepimizden birisi olmak istemiyorum."
OBERYN MARTELL

https://i.hizliresim.com/WXRVjm.jpg

Ancak Kufa halkını bu haberleri göndermek yönünde ikna eden kişi Yezid'in komutanı tarafından öldürülür ve Kufa halkı sindirilir. Hüseyin'in etrafı çölde kuşatılır ve susuzlukla ile savaş arasında kalırlar. Birçoğu savaşmayi seçer ve katledilir. Hüseyin'in de başı kesilir ve dönüş yolunda mizragin ucuna takılarak aşağılanir. İslam dünyasının utanç ile anacaği olaylar yaşanır. Ancak şu kesin ki İslam dünyası bu olaydan sonra bir daha tam anlamıyla birlik olamayacak ölçüde birbirinden ayrılmıştır. Hüseyin Isavari bir konuma yukseltilir yani İsa nasıl Hristiyanlar için bir simge olduysa, Hüseyin de İsa'ya benzer adımlarla Şiiler için bir simge haline gelir.

Yazar, Sunnilere göre Hüseyin'in az sayıda adamıyla çöle yürümesi olayının onun yönetime ehil olmadığı yönünde bir işaret olduğunu söylüyor. İslam dünyasında önemli bir isim olan İbni teymiyye'nin kötü bir liderle geçirilecek altmış yılın, beceriksiz bir liderle yaşanacak bir tek geceye tercih edileceği yönündeki sözlerinin kabul gördüğünü ifade ediyor. Bununla birlikte yazar "İlk dört Halifeyi - Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali - raşidun ya da akıllılar, hak yolundan gidenler olarak adlandıran da İbn Taymiya’dır ve o dört Halife, Sünni İslamda hâlâ öyle bilinirler." ve "Muaviye, parçalanacak gibi görünen büyük İslam imparatorluğunu korudu; o olmasaydı İslam bölünüp yıkılabilirdi. Oğlu Yezid babası kadar usta bir politikacı değildi, ama dinsel otorite sahibi olamamasına -hiç de dindar bir adam değildi- karşın, onun iktidarına da dayanılabilir, katlanılabilir denebilir. İbn Taymiya, siyasi liderlerden ruhani liderlik de beklenemez diyor ve bunu söylerken kendini de savunuyordu." İbni teymiyye'nin bu fikirlerinin hala korundugunu da ifade etmiş.


Son olarak 'Peygamber'in ölümünün akabinde içinde cennetle müjdelenen insanların da olduğu ve şu an dahi her biri üzerine en ufak bir toz bile kondurulmadan anılan insanların böylesine bir karmaşa ve kan deryalarina neden olmaları karşısında heralde son söz ancak bu olabilir:


https://i.hizliresim.com/Lv0prV.jpg



İyi okumalar..
96 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
Zweig'den çok kısa ve oldukça ibret verici ,duygusal bir öykü. Ben, Zweig'in her öyküsü gibi bunu da beğenerek okudum.

Kitaba ismini veren öykü olan ''Unutulan Hayaller'' isimli öyküde Zweig, uzun süre ayrı kalan iki sevgilinin yıllar sonra karşılaşmalarındaki yaşananları bize anlatıyor. Bu çok kısa bir öykü. Kitaptaki ikinci öykü ise oldukça uzun olan ve bu kitapta ''Alacakaranlık'' ismiyle karşımıza çıkartılmış, ama farklı kitaplarda ''Bir Çöküşün Hikayesi '' veya başka isimlerle de basılan, Fransa'da kralın gözünden düşerek sürgün yaşamına gönderilen soylu bir kadının hikayesinin anlatıldığı öyküdür. Bu öyküyle ilgili ''Bir Çöküşün Hikayesi'' isimli kitabı okuduktan sonra daha önce inceleme yazmıştım. O yüzden burada tekrar yazmaya gerek olduğunu sanmıyorum.

Türkiye'deki yayın sistemi ile ilgili eleştireceğim bir durum var. Neden ülkemizde kitaplar bu derece denetimsiz olarak basılıyor ? Bunun bir kanunu , bir yasası yok mu ? Yayınevleri sanki okuyucuları tuzağa düşürmek için birbirleriyle adeta yarışıyorlar. İçerik bakımından aynı öyküler, aynı romanlar, aynı hikayeler ve aynı kitaplar farklı isimler halinde farklı yayınevleri tarafından basılarak okuyucunun farklı bir kitaptır düşüncesiyle alım yapması sağlanıyor. Sonuçta boşa giden para ve hayal kırıklığı. ! Peki bunu durdurmanın bir yolu yok mu ? Mutlaka olmalı.

Bazı yazarların kitaplarında bu durum artık sabır düzeyini aşmış durumda. Zweig'te bunlardan biri. Hep aynı öyküler farklı isimlerde veya farklı isimlerdeki kitaplar olarak basılıyor.
Ben en son olarak ,özellikle ilk sayfalarına internetten bakarak farklı gördüğüm ve farklı isimde karşılaştığım beş kitabını birden istemiştim. Fakat kitaplar geldiğinde, başlangıçtaki öykü hariç diğerlerinin daha önce okuduğum öykülerden oluşmuş olduğunu gördüm. Üzüldüm tabii ki.

Sizlere tavsiyem özellikle Zweig kitaplarını alırken iyi inceleyerek almanız. Aksi takdirde benim durumuma düşebilirsiniz.
464 syf.
·Beğendi·10/10
Hayatın gerçek yüzünü bizlere anlatan bir kitap. Kurguyu ben çok iyi buldum. İlginç bir kurgusu var ama ben sevdim. Kitabın içinde cinsel içerik var. Okurken rahatsız olmadım. Ana hikayeye odaklandım ve ben çok beğendim. Meraklısına tavsiye ederim.
336 syf.
·3/10
Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapan hem de New York Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Selçuk Şirin’ in köşe yazısındaki tavsiye üzerine Dürtme isimli kitabı almış ve okumuş bulunmaktayım. Kitapta pek umduğumu buldum
diyemeceğim. Kitapta ABD ‘ nin genelde kendi vatandaşları için uyguladığı sosyal politikalarından , sağlıkla ilgili çalışmalardan ve emeklilik üzerine programlarından bahsetmektedir. Bu alanda uzman olan birisinin daha çok okumak isteyeceğini kitap olarak görüyorum.
464 syf.
·7/10
Hayatın sıradan akışından sıkılan bir psikoterapistin hayatını zarın yönlendirmelerine göre yaşamaya karar vermesiyle başlıyor zar adamın hikayesi.
Diyelim ki işe gidiyorsunuz aniden durup bunu zarın seçeneklerine yüklüyorsunuz. Bu seçenekler sizin istediğiniz, istemediğiniz, isteyip de yapamayacağınız şeyler vb. gibi 6 seçenekten oluşuyor. Sonra zarı atıp çıkan sonucu kesin bir kararlılıkla uyguluyorsunuz. Çıkan sonuç eve geri dön ve uyumaya devam et çıkabilir, her ne kadar işten atılmanıza sebep olabilirse de kural kuraldır, yapmak zorundasınız.

Kitabın olağanüstü akıcılığı içinde insana bir şeyler katan psikolojiden, felsefeden ve bizzat hayatın kendisinden bir şeyler buluyorsunuz. Ayrıca yazarın psikoterapist olmasının katkısından olsa gerek, okurken sizi garip bir şekilde etkiliyor. Olayların filmografik gerçekliği ve cinselliğin tabu yanlarına değinmesi gibi özelliklerinden dolayı bazı okurları rahatsız edebilir. Daha önce 'Olasılıksız' isimli bir kitabı okuyup beğenmiştim. Kitap kapağı ona benzediği için aldım, pişman olmadım. Ammavelakin kitabı beğensem de kültler içinde yerini alabilmesine şaşırmışımdır,bunu biraz da pazarlama başarısı olarak görmekteyim. Sonuç olarak vaktiniz varsa alın, okuyun. Okuma alışkanlığı olmayanlar için güzel bir başlangıç olabilir.
528 syf.
·23 günde·10/10
John Verdon yine bizlere harika bir kitap sunmuş.
Olaylarımız, annesinin cenazesinde öldürülen Carl' ın ölümünde yanlış giden bir şeyler vardı. Dedektif Dave Gurney bütün olayları araştırıyor. Bir anda kendisi tehdit altında oluyor. Geri dönüşü yok...Olaylar çözülüyor fakat büyük felaketlerle... :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Enver Günsel
Unvan:
Emekli Savaş Pilotu, Çevirmen
1955 Hava Harp Okulu mezunu olan Enver Gürsel bir grup sınıf arkadaşıyla beraber NATO pilotaj eğitimi için Kanada'ya gönderildi. Yaklaşık iki yıl süren İngilizce dil okulu, temel ve ileri uçuş eğitimi okullarından sonra Türk Hava Kuvvetleri ve Kanada Kraliyet Hava Kuvvetleri bröveleri aldı ve jet savaş pilotu olarak mezun oldu. Türkiye'ye dönen Teğmen Enver Günsel Balıkesir 9. Hava Kuvvetleri Üssü'ne atandı ve yaklaşık iki yıllık bir uçuş yaşamından sonra, ana uçuş pistinin onarıldığı ve uçuşların, dar olan acil durum pistinden yapıldığı bir gün, kalkış sırasında uçağın lastiğinin patlması sonucu çıkan yangında feci şekilde yandı ve hastaneye kaldırıldı. sonuçta malul emekli üsteğmen olarak mesleğinden ayrıldı.
Enver Günsel bir süre Türk Hava Yolları ve bir havacılık firmasında çalıştıktan sonra şimdi roman çevirileri yapmaktadır. Evli ve iki kızı olup İstanbul'da yaşayan yazarın iki de harika kız torunu vardır.

Yazar istatistikleri

  • 11.019 okur okudu.
  • 210 okur okuyor.
  • 4.341 okur okuyacak.
  • 373 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları