Erdoğan Alkan

Erdoğan Alkan

YazarDerleyenÇevirmen
8.0/10
405 Kişi
·
1.265
Okunma
·
14
Beğeni
·
1.766
Gösterim
Adı:
Erdoğan Alkan
Unvan:
Kaymakam, Yapımcı, Öğretim Görevlisi, Gazeteci, İktisatçı ve Yazar
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1935
1935 yılında Samsun'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimin Samsun'da, yükseköğrenimini Ankara'da tamamladı. Daha sonra Belçika'da eğitim gördü.

Ailesinin geçmişi nedeniyle çocukluğundaki yaz tatilleri genellikle Şarkışla'da geçti. Yöredeki aşıklık geleneğine bağlı olarak küçük yaşlardan itibaren şiirle ilgilenmeye başladı ve bağlama çalmayı öğrendi. Şarkışla'da karşılaşıp konuştuğu Aşık Veysel'den (1894-1973) etkilenerek şiir yazmaya başladı.

Kaymakam, TRT yapımcısı, öğretim görevlisi, gazeteci, iktisatçı olarak görev yapan Erdoğan Alkan, bu süreçte Aşık Veysel'in dışında Şarkışlalı Talibi (1898-1976), Ali İzzet (1902-1981), Kul Ahmet (1932-1997), Feyzullah Çınar (1937-1983) gibi birçok kişiyle dostluk kurdu ve aynı meclislerde bulundu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi döneminde ise geleneksel şiir yanında serbest tarzda yazmaya yönelen Alkan, süreç içinde edebiyatın tüm dallarıyla yoğunlaştı. Araştırma, roman, çeviri konusunda da Türkiye'nin tanınan bir edebiyatçısı oldu.

Bazıları bestelenen ve değişik sanatçılar tarafından yorumlanan Erdoğan Alkan'ın şiirleri çeşitli gazete, dergi ve araştırmalarda aktarıldı. Ayrıca TRT Bilimsel Araştırma Başarı Ödülü (1970), Yazko Çeviri Büyük Ödülü (1982) ve TRT Dizi Film Senaryo Ödülü (1989) gibi değişik ödüller aldı.

Erdoğan Alkan'ın şiir, araştırma, roman ve çeviri olmak üzere onlarca kitabı yayınlandı.
Daha ilk yazındayım ömrün
Görmek istiyorum hasadı
Güneş gibi, mevsimler devirerek
Tamamlamak istiyorum yılımı.
Sapımın üstünde, ışıl ışıl, ben
Ben, bahçelerin onuru
Sabahın kıvılcımlarını gördüm yalnızca
Erdoğan Alkan
Sayfa 37 - Mahpus kız - Andre Chénier
202 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir "İŞSİZ" inceleme ile tekrar karşınızdayım sevgili GOBELLER ..
( Yokolun!! ÇORUM ÜBER ALLES!!! =)) ) Kitabı okuyalı bir kaç gün oldu .. Normalde beni böylesine etkileyen eserlere pek sektirmeden inceleme yaparım ama roman bir devri anlattığı için , daha doğrusu bir dönem romanı olduğu için ,emin olmak adına bir kaç geri besleme yapıp dönemin tarihi olaylarını gözden geçirdikten sonra inceleme yazayım istedim .. Kitabı Oda Yayınlarından okudum (şiddetle öneririm) , alıntı yaparken ise Kaynak Yayınlarından yaptım alıntılarımı .. Romanda olaylara "FRANSIZ" kalmamanız açısından düşülen dip notlar sayesinde bambaşka bir yaşam formuna dönüşeyazdım ..Tarih sevdiğim bir alandır ama bir kaç yerde ben de "bu ne artık" kıvamına evrildim.. Birkaç incelemede de dipnot yakınmasına şahit oldum ..O yüzden, bu incelemeyi , romanı okuyacak insanlara kolaylık olsun diyerekten kaleme alıyorum .. Mecbur uzun olacak .. Elim mahkum .. Zira Fransız Devrimi bu .. Sahanı ısıt , yağ koy , yumurta kır muhabbeti değil ...

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki bu eşitlik ve özgürlük ilkeleri esasen Fransa ile değil Amerika ile 1770 lerde sahneye çıktı.. Rüzgarı Fransa' yı daha sonra dünyayı vurdu .. Yalnız Avrupa kıtasında Fransa' nın rolünü de küçümsememek lazım .. Fransa dönem itibari ile Avrupa' nın EN GÜÇLÜ , EN ZENGİN ülkesi idi .. Kültürel önderiydi ..Misal Avusturya ve Rusya büyükelçilerinin birbirlerini savaşla tehdit ederken kullandıkları dil DAHİ fransızcaydı .. 1789 ' da Fransa kralı 16. Louis idi.. Yiyip içip (ulan ne panna cottta yemiştir bu adam!!) , ava çıkmadığı günlerin haricinde kitlelerle uğraşmaktan büyük haz duyan bu domdom emmimiz , kraliçesi Marie Antoinette ve hazır kart reklamlarının gözbebeği Cin Ali ' den kelli küçük oğluyla Versailles' da , bir ucundan diğerine uzunluğu 500 metreyi aşan sarayında 4000 bin hizmetçi ve 1000 kadar saray mensubuyla gününü gün etmekteydi .. Pek tabii şatafat parasız olmaz .. Borç alıyordu Fransa .. Ve borç içinde faizlere boğularak yüzüyordu .. Hal böyle olunca imdat çekici diyerekten vergilere yönelindi..Vergiden muaf olan ve o sıralar "YE KÜRKÜM YE" turnesi ile Fransa' yı turlayan soylulardan, din adamları ve hükümet görevlilerinden vergi alımı yoluna gidilmek istendi .. Ama kararı onayacak meclis bu saydığım kişilerden oluşuyorken OLACAK İŞ MİYDİ BU ? =)) Olmadı pek tabii.. Bunun yerine teee kör itin öldüğü dönemde , en son 175 sene önce 1614' te toplanan Etats Generaux denilen Umumi meclis toplandı..Krallar daha önceleri vergilere onay için bu meclise başvuruyorlardı Fransa'da..Bunu takiben meydana gelen gelişmeler sonucu Tiers Etat yani Halk Meclisi toplandı..Ve oylamadaki sistemle ilgili bir tartışma konusu ortaya attı .. Eski "müreffeh" günlerde ,halk henüz uyuyorken ve "cahalken" , HER TOPLUMSAL SINIFIN blok oy olarak oy kullanmasından yanaydı adet..Bunun uygulamadaki sonucu ise ruhban sınıfı ve soyluların yani psikopos ve rahiplerin (ULAN YİNE Mİ SİZ !!!) oyca halktan üstünlüğü idi..1614 neyse de ,modern bir ülke olma yolunda olan 1789 Fransa'sında orta sınıfı oluşturan tüccar , avukat ve küçük toprak sahipleri artık eskisi gibi oy oranlarının üçte bir olmasını kabul etmiyorlardı .."3'ün 1'ine" dur diyorlardı senin anlayacağın.. Olurdu ,olmazdı - yaparsın , yapamazsın derken ,kral da meclisi feshetmek adına toplanma yerlerini kapatınca davullu zurnalı oğlan bizim kız bizim nidalarıyla şaha kalkan işbu tayfa YENİ BİR ANAYASA HAZIRLANANA kadar dağılmayacaklarına ant içtiler .. Din adamlarına da göz dağı verip ,sınıfsal olarak değil BİREYSEL olarak oy kullanmaya davet ettiler kendilerini.. Böylece devrim start aldı .. SOL a doğru evrildi.. Ruhban sınıfı ve soylulara karşıydı.. Ama az sonra bahsedeceğim gibi ŞİDDETİN VE "TERÖR"ün de yolunu açtı ..Devrimi bu denli büyüten nedenlerden biri de şüphesiz Açlık idi.1788 'de dolu ve ardından gelen kuraklık hasadı vurmuştu .. '789' a gelindiğinde tahılın fiyatı artmış ekmek bulunmaz olmuştu..Ekmek dar gelirli fransızın KARA GÜN DOSTUYDU, dolayısıyla sorun çok ciddiydi..Az da Nihat hoca tribiyle devam edeyim =)) BABALAR FÜLÜ"D" alamadıkları için OĞULLARINI DÖVÜYOR , ANNELER ÇOCUKLARINI CAMDAN ATIYOR , NİCE OCAKLAR SÖNÜYORDU.. EV KADINLARI FIRINLARI KUŞATMA ALTINA ALMIŞ, SİPER SAVAŞLARI SON HIZIYLA SÜRÜYORDU..KÖR OLASI, GÖZÜ ÇIKASICA KÖYLÜLER LOJİSTİK DESTEĞİN BELİNİ KIRMAK İÇİN TAŞRA YOLLARINDA BUĞDAY TAŞIYAN KAFİLELERİ YAĞMALIYORLARDI .. Bu sırada temmuz ayında bir kısım işçi Bastille zindanını ele geçirdi .. Amaçları kralın kent dışında bekletilen birliklerine karşı kullanmak amacıyla silah elde etmekti..Zindandaki yedi tutuklunun serbest bırakılıp zindan komutanının da öldürülmesi fransız halkı üzerinde MEKSİKA (bkz: yauw Tuco ne mübarek bir zatsın sen!!) DALGASI etkisi yarattı .. Tabii bunda varlıklı soyluların, köylüleri katlettirmek için çeteler yolladığı söylentisinin de büyük payı vardı.. Tahmin edeceğiniz gibi kaçamayan tüm aristokrat tayfa İMAMIN KAYIĞINA bindi .. Soyluların malları yağmalanıp kundaklandı .. İşte küçük bir kıvılcım, orman yangınına böyle dönüşmüştü .. Bastille harekatı kralın façasını bozmuş egemenliğine son vermişti .. Devrimle kazanılan hakları es geçiyorum..Zaten hepimiz köleliktir , özgürlüktür, eşitliktir , oy hakkıdır muhabbetini adımız gibi biliyoruz ..

Gelelim kralın akibeti ve sonrasında bu kitabın konusu olacak olaylar serisine ... Kral ve kraliçe kaçarken yolda yakalandı .. 1.5 yıl sonra yargılandı ve kafası kesildi ..8 ay sonra da hanım ablamızın kelleyi uçurdular .. TÜM BUNLARI İNSANLARIN KAFASINI "İNSANCIL" BİR YÖNTEMLE KESİYOR DEDİKLERİ "GİYOTİN" İLE GERÇEKLEŞTİRMİŞLERDİ.. Sene 1793 ' e geldiğinde devrim , TERÖR DÖNEMİ dedikleri en uç noktasındaydı .. Fransa bir kraldan yoksun olduğu ve tahta da bir kral geçirmek için diğer ülkeler Fransa' ya savaş açtı .. Kitabı okurken göreceğiniz üzre dış ülkeyle yazışma yapanların birer birer kellelerini kaybetmelerinin bir sebebi de bu..

Savaş gibi olağanüstü hal koşullarında devrimin sekteye uğrayacağından korkan devrimciler, tüm iktidarı kitapta da adı geçen Kamu Güvenliği Komitesine devrettiler..Komitenin başında kitapta ismiyle sıkça karşılacağınız ve halk tarafından "NEFRET EDİLEN" Maximilien Robespierre vardı..Kendisinden bir kıple alıntı yapayım ki sonradan neler olduğunu , kitabın adının niçin "Tanrılar Susamışlardı" olduğunu anlayasınız..
" TERÖR adalet , çabukluk , yalınlık ve kararlılık demektir..TERÖR , DESPOT bir hükümetin dayanağıdır..Devrimin hükümeti despotluğa karşı ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞUDUR." (?!??!?)

Sonrası mı ? Sonrasında 20000 "halk düşmanı" giyotinle tanışma şerefine nail oldu.. Yürürlükteki yargılamalar amacından saptı , yozlaşma başgösterdi ..Artık idam istemi için geçerli olan halk düşmanlığının yanında halkta cesaret kırıcı etki uyandırmak , kamuoyunu yanıltmak , ahlak bozmak , vatansever zatların rahatsızlığı gibi havagazı bahaneler de boy gösterir oldu .. Ve sonunda KAYIŞ KOPTU !! ADALETİN KANTARI İLE OYNAMIŞLARDI .. Bozdukları ve yozlaştırdıkları adalet en sonunda onların da kellelerini aldı ..

Roman bu tarihsel olaylar çerçevesi üzerine oturtulmuş bir seyir izliyor..Kendi halinde , naif bir kişilik olan Evariste adlı bir ressamın bu yozlaşmışlık çarkına dahil olması anlatılanlar .. Bir aşk hikayesi de konuya entegre edilmiş lakin anlatım bir pembe dizi kıvamında değil de bu aşk uğruna kahramanımızın duygularıyla hareket edip , duygularını adaletin ve kanunların önüne geçirmesi şeklinde bize sunuluyor ..Bir insanı tanımak istiyorsanız ona ya PARA ya MEVKİ verin derler ya ,o mevkiyi ve ADALETİ suistimal edenler romandaki bireyler .. Dönem itibari ile ruhban sınıfının ve dinin de payını sonuna kadar aldığı bir roman bu .. Menfaat vs insan ilişkileri , toplum psikolojisi ve din eleştirisi de barındırıyor .. Ama bence verilen en güzel mesaj adalet adına alttan alttan , ince ince işlenen mesaj .. Derler ya adalet bumerang gibidir.. Ben acılı çiğ köfteye benzetiyorum esasen .. ADALET ACILI ÇİĞ KÖFTE GİBİDİR...AYRANLA TÜKETİR HAKKANİYETLİ OLURSAN KURTULURSUN ..ACILI ŞALGAMLA TÜKETİR MAZLUMUN KANINA GİRERSEN YOKOLURSUN !! HER HALÜKARDA "GÜMRÜKTE" HESABINI SORARLAR ADAMA !!! =))

Bir sonraki incelemeye dek esen kalın , İŞSİZ KALIN!!

NOT : Kitabı bitirir bitirmez şu şarkı ve bu nakarata sarıldım .. tavsiyemdir .. gayet manidar sözler Fransız Devrimi yıllarını düşündüğünüzde .. al 0: 55 ' e dinle nakaratı...

https://www.youtube.com/watch?v=_DDv1mTDAYk

A NEW ERA has begun, the world is falling
And darkness TRIUMPHS, the EMPEROR has made his CALL
And now the time has come for us to dread his warning
THE TERROR WILL REIGN , DEATH UPON US ALL!!!!
128 syf.
·5/10
Hem okuyucular hem şairler hem de çevirenler için çok büyük tartışma konusu olan, münazaralara yakışır konulardan biri!

ŞİİR ÇEVİRİLMELİ Mİ? ÇEVİRİLEBİLİR Mİ? ÇEVRİLİRSE NASIL ÇEVRİLMELİ?

Kitaptan, Edgar Allan Poe'nun en bilindik, en güzel şiirlerinden biri olan Annabel Lee'den örnek vereyim;
Şiirin şah dizesi:

"We loved with a love that was more than love."

Elimizdeki Erdoğan Alkan çevirisi olan kitaptaki Türkçesine bir bakalım:

"Sevdik birbirimizi
Aşktan büyük daha özge bir aşkla"

En çok tutulan Melih Cevdet Anday çevirisi:

"Sevdalı değil karasevdalıydık"

Erdoğan Alkan çevirisinde İngilizce aslına sadık kalındı ve Türkçede şiirsellikten uzaklaştı. M. Cevdet Anday çevirisinde İngilizcedeki anlam derinliğinden uzaklaştı, Türkçede İngilizce aslında var olan ahenk sürdürülmeye çalışıldı.

Ya da Kuzgun şiirinde sıkça tekrarlanan "Quoth the raven: Nevermore." dizesi:
"Dedi Kuzgun: Bir daha asla." diye çevirmek doğru olsa da Ülkü Tamer kafiyeyi sağlamak adına Nevermore kelimesini "hiçbir zaman" diye çevirir.


Düz yazılarda bile yayınevi,çevirmen farkını böylesine gözetirken şiir çevirilerini nasıl okuyacağız?
Şiir çevirilerinde çevirmenler de okuyucular da aslına sadık kalmak ya da çevirilen dilde yeniden anlamlandırmak konusunda bir ayrıma düşüyorlar.
Peki tekrar:
ŞİİR ÇEVİRİLMELİ Mİ? ÇEVİRİLEBİLİR Mİ? ÇEVRİLİRSE NASIL ÇEVRİLMELİ? bu soruya bilinen ilk kadın şair Sappho'nun Şiirlerinin çevirisinde Azra Erhat ve Cengiz Bektaş'ın konuşmalarında Sabahattin Eyuboğlu'nun bir yazısından yaptığı alıntı ile bir yorum getirelim:

"Paul Valéry, şiir bir dilden başka bir dile çevrilmeyen şeydir, der; ama kendisi Vergilius'u Fransızca'ya çevirmiş. Bizim Cahit Sıtkı, bir şiiri kepaze etmek istiyor musun? Bir başka dile çevir, derdi; ama kendisi Baudelaire'in, Verlaine'in en sevdiği şiirlerini bal gibi çevirdi Türkçe'ye. Baudelaire kendi şiirlerini İngilizce'ye çeviren bir delikanlıya kızmış, ama kendisi Edgar Allan Poe'nun şiir saydığı öykülerini çevirmek için akla karayı seçmiş; üstelik onunkilere benzer öyküler yazıp şiir diye yayınlamış.

Şairlerin bu söz ve iş tutmazlığını hoş görelim: şiir çevrilmez, derken de haklı, şiir çevirirken de haklıdırlar."

Bu söz de usta çevirmenin kaleminden bu konuya konulabilecek en güzel noktalardan biri olabilir :)

Çevirisi yapılabilecek en zor edebi tür şiirdir şüphesiz. Peki aslını dümdüz çevirsin mi yoksa şiir şiirselliğini kaybetmesin mi? Bu kitap için konuşursak Erdoğan Alkan aslını direkt çevirenlerden. Eğer arzunuz buysa bu kitabı okuyabilirsiniz. Kendi adıma okurken sıkıldığımı inkar edemeyeceğim.
Şiirleri çevirisi ne kalitede olursa olsun mümkün mertebe aslını da çevirerek aslından okumanızı tavsiye ederim.
Herkese iyi okumalar :)
202 syf.
·8/10
Kitabımızda tarihi bir aşk ve ülkedeki iç savaş anlatılıyor. Konu seçimi güzeldi de anlatış tarzı biraz ağır geldi. Kitabın başları fazla sıkıcıydı bana göre. Kurgu olmadığını bilmek bir kitabı daha anlayarak okumayı gerektiriyor. Tam adapte olmaya çalışırken karşıma çıkan yıldız işaretleri konudan habire kopmama vesile oldu. Neredeyse her sayfada bir dipnot vardı. Belki de bendeki baskısı bu şekildeydi bilemiyorum. İsimlerde çok olunca kafa karıştırdı. Bitirmek zor oldu. Yaklaşık bir ay sürdü okumam. Arada başka kitaplarla aldattım kendisini tanrılar affetsin. Ama sonuna nirvanaya ulaştık.
167 syf.
·8 günde·5/10
Yanılmıyorsam Hasan Ali Toptaş'ın çok etkilendiği, ısrarla bahsettiği bir yazar olduğu için Nerval'i merak etmiştim. Yazarın kendi şahsına münhasır bir dünyası var. Kendisi takıntılı ve huzursuz, hatta bir kaç nöbet geçirerek ruhsal tedaviler görmüş bir akıl hastası. Nihayetinde intihar.

Okuduğumuz kitaba birkaç bölümden oluşan hikayemsi günlük de diyebiliriz, en azından bana o tadı verdi daha çok. Türküler ile ilgili bölümü alakasız buldum. Kopardı beni metinden. Giriş, gelişme, sonuç odaklı derli toplu bir metin değil. Gitgellerini, garip dünyasını, rüyalarını, sembolik benzetmelerini, din ve inanç arayışlarını, aşklarını, çocukluk anılarını okuduğumuz Nerval beni çok etkilemedi ve bazı yerlerinde sıkıldım. Çok fazla efsane isimleri, yer isimleri, öykünmeler, göndermeler olunca içine giremedim. Bazı altını çizdiğim yerler var tabi edebi olarak hoşuma giden cümle ve paragraflar. Edebi açıdan Nerval'i okuyayım diyenler dışındakilere öneremem.
289 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10
Devrimden sonra Fransa…
Sokaklarında gezerken giyotinin yuttuğu insan cesetlerinin ve yoğun kanın metalik kokusu…
Halkın açlığı, sefaleti, korkusu. Her yer suç mahali! Herkes suçlu. Kim samimi , kim hain? Kitap bize devletlerin ideolojilerin sürekli bir döngü içerisinde olduğunu gösteriyor. Hepsi ama hepsi günün birinde yok olacak. Her sistem bir diğer sistemi yutmak için tasarlanmış adeta.
Olaylar Gamelin adında bir yurttaşın saf ve temiz ruhunun , vahşete nasıl kapıldığı üzerinden gidiyor. Gamelin iyi huylu, sakin , yufka yürekli . vatandaşlık duyguları yeterince kabarmış ama neden böyle olduğunu bilmeyen (ülkü ocağına neden gittiğini bilmeyen liseliler gibi) bir gençtir. Fransanın içinde bulunduğu durum onu yargıç konumuna getirir. Bir sanatçı olan Gamelin , nasıl yargıç oluyor diye sormayın. Sorgusuz sualsiz ölümler yaşandığı gibi böyle makamlara da torpille gelebiliyorsun. Gameline de bir kadın yardım ediyor. Sırf kendi çıkarlarını korumak adına onu bu makama getiriyor. Ancak Gamelin bu göreve ulaştıktan sonra benliğini kaybediyor. Gamelin’in geldiği son aşamayı en iyi bu alıntı anlatır sanırım.
“Gamelin’in yüreğini yumuşatmaya kalkmayın. İnsan değil onlar, eşyadır.”
Romanın başkarakteri Gamelin olsa da bence kitaba can alıcı noktayı veren bir Filozof ile Rahiptir. İkisi arasında geçen diyaloglar insanı din ve felsefe arasında bilgece bir sohbete dahil ediyor. Gerçekten kitabın keyifli bölümlerini bu ikilinin konuşmaları oluşturuyor.
Velhasıl kitap bize savaşın pis yüzünü , insanların içinde bulunduğu huzursuz ortamı tüm çarpıcılığıyla anlatıyor. Öyle bir yere geliyorsunuz ki kendi annenizi , kardeşinizi giyotine göndermeye çekinmiyorsunuz. Bu yönüyle 1984’ü hatırlattı bana. Fransa Devrimine tarihi bir bakış açısı kazandıracak bir kitap. Zevk alarak okudum. Savaşı bir Tanrı olarak görmek başka ona ibadet etmek bambaşkadır. Eğer ibadet eden taraftaysanız bu kitabı bir okuyun , sonra düşüncelerinizi gözden geçirin derim.
202 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Kitabı,kısa bir cümleyle,'' tarihin gerçeklerine bağlı kalınarak yazılmış müthiş bir roman '' diye tarif edebilirim. Kitap için ayrıca, ''1921 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Anatole France 'ın, 1912 yılında yazdığı ve Fransız İhtilalinin hemen sonrasındaki kargaşayı anlattığı muhteşem bir eser'' de diyebilirim.

Kitap konu olarak , Fransız İhtilalinden sonraki, o at izinin it izine karıştığı zamanı tüm ayrıntılarıyla bize bire bir yansıtıyor. Bunu yaparken de, İhtilal Mahkemesi Jüri Üyeliği yapan ve kendini tamamen cumhuriyete adamış,dürüst bir kişiliğe sahip olan Evariste ve etrafındaki kişileri ön plana çıkararak olayları bize anlatıyor. Böyle zamanlarda insanların nasıl farklılaştığını,karakterlerinin nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Her gün çalışan giyotine insanların nasıl ve ne şartlarda gönderildiğini, insanları böyle kolayca giyotine gönderenleri bekleyen akıbetin de ne olduğunu, sanki tarih dersi verir gibi bize aktarıyor.

Tamamen gerçek olaylar üzerinden kurgulanarak, böyle büyük bir kargaşadaki bu kadar acı ve dramatik olayları, harika bir akıcılıkla bize anlatan bu eserin,
mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
377 syf.
·15 günde·Beğendi·10/10
Buğulu camı avuçlarınızla püskürttüğünüz esnada aşina olduğunuz beden, hiç tanımadığınız bir varlık silüetine bürünür. Emsalsiz bir koku bütün yabancılığıyla retinanızdan damarlarınıza kadar zerk olur. Bu kurşuni saçlar size ait değildir. Parmaklarınız istemsiz bir titreme nöbetine tutulur; bu aslında iç sesinizin yankılanan çığlığıdır. En masum duygularınızın yabanda esir hale geldiğini, kapana kısıldığını hissedersiniz. Kaçış ise imkansızdır. Kalpte başlayan sızının yarattığı alabora bedeni aritmiye sokar. Kontrol artık sizde değildir. Uzuvlarınız da içselliğinizle beraber bulantıya teslim olur.

Bu mekanizmayı yönlendiren, şekle sokan ve bir silah haline getiren artık siz değilsinizdir. Bedeninizle bir yabancılaşma yaşarsınız. Tekrar, tekrar, tekrar. Bu bir son bulmalı, ayağa kalkmalı ve ben buradayım demek istersiniz. Nafile.

Yabancılaştığınız bedeninizi en kalabalık sokaklara itiklersiniz. İnsanların arasında toplumsallığın aidiyetine doğru kürek çekersiniz. Varlığınızı teslim alan bulantıdan kurtarmak ve onu yok etmek için. Okyanusta kaybolmuşluk hissiyatı karaya vurmayı beklettirir, bundan medet umdurur. Sırf denizin ortasında yok olup gitmemek adına, orada tek başına gebermemek için, başkalaşmış diğer insanlarla karaya vurup ölmek, diğerinden daha tatlı gelir.

Fakat, acımtırak bir şey farklılığını hemen gösterir. İkinci savaşım sizi vuran bir ok gibi ciğerinize saplanmıştır. Nefes alma kabiliyetiniz kaybolmuş, adeta görünmez bulantı şeffaflığını yitirmiş karşınızda duran kanlı canlı kordan bir nesneye dönüşmüştür. Ve artık konuşan bulantıdır.. İnsanlar heryerdedir, görürsünüz, koklarsınız, tecrübe edersiniz ama anlayamazsınız. Bedenler ortadadır fakat tanımlayamazsınız.

Anlamlandıramazsınız..

Bulantı evrenselleşmiştir..

Üzerinize çöken bu yabancıya karşı verilen bütün savaşlar, dönüp dolaşıp sizi yiyip bitirmeye başladığına tanık olduğunuzda, bir balyoz yumruğu beyninize zonk eder, sizi acımasızca kemirir, bedeni kavurmaya başlar.

Bulantının içinizde kusma hissi yaratan bir pislik olmadığını, Hiçbir nesneye ait yabancı bir düşman şekline girmediğini kavrarsınız.

Soyutluklar süreklilik arzetmeye devam eder. Kulaklarınızı sağır eden bir ses her yeri kapladığı anda, gürültü şimşek gibi çakar. Artık her şey bitmiştir..

Bu bir savaş değil adeta teslimiyettir..

Bulantı gaipten bir düşman değil, varlığınızın acısıdır.. Varlığın tam olarak kendisidir. Bu varlık kendiliklerinize ait duyuların hakimiyet alanı oluşturmasına asla prim vermez. Otoriter ve baskıcıdır.. Uğraşlarınıza ise hiçbir ilaç deva olmaz..

Bundan sonra atacağınız her eylemsel çaba acıyı katlar..

Adeta sıfırda değer ararsınız..

Teniniz bile size ait kokmayı bırakmıştır..

İşte, Sartre'ın Bulantısı tam da bunu anlatmaktadır..
648 syf.
·11 günde·Beğendi·8/10
Şiirin dünya edebiyatındaki tarihsel serüveni için mutlaka okunulması gereken bir eser Şiir Sanatı. Eser, Erdoğan Alkan'ın çevirmenlik yönünden de epeyce nasiplenmiş. Şiirin gelişimin daha çok Fransız şiiri çerçevesinde ele alan Alkan; şiiri klasik, romantik, parnas, sembolist, romantik gerçekçi, dada ve gerçeküstücülük olarak bölümlendirip bu dönemlerde öne çıkan şairlerin şiirlerinden ve bu şairlerin şiire dair görüşlerini çevirileriyle aktarmış. Ardında daha anlaşılır kılmak için bu görüşleri özetlemiş. Alkan'ın şiir sanatını gruplandırması şiirin kat ettiği yolun anlaşılması açısından oldukça anlamlı olmuş. Bütüncül çerçevede şiirin hangi aşamalardan geçtiği, dönemsel açıdan şiire bakış açısının farklılıkları başarılı bir şekilde ortaya konulmuş.

Eserin ilk kısmında dünya şiirinin oluşumu verilirken ardından edebiyatımızda şiire bakış açısı ve şiirimizin değişimi ve gelişimi önemli şairlerimiz atlanmadan onların dünya edeyatında yabancı şairlerle kıyaslanarak aktarımı yapılmış.
279 syf.
Bilmediğim isimlerin çok fazla ve sürekli bulunmasina rağmen kitap asla surukleyiciligini kaybetmedi. Hem tarihe şahit oldum hem aşka. İnsan gerçekten yüreğiyle yargılamalı. Bugünün kahramanının yarının adisi olmayacağının garantisi olmadığını çok iyi anlatan bir kitap.

Yazarın biyografisi

Adı:
Erdoğan Alkan
Unvan:
Kaymakam, Yapımcı, Öğretim Görevlisi, Gazeteci, İktisatçı ve Yazar
Doğum:
Samsun, Türkiye, 1935
1935 yılında Samsun'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimin Samsun'da, yükseköğrenimini Ankara'da tamamladı. Daha sonra Belçika'da eğitim gördü.

Ailesinin geçmişi nedeniyle çocukluğundaki yaz tatilleri genellikle Şarkışla'da geçti. Yöredeki aşıklık geleneğine bağlı olarak küçük yaşlardan itibaren şiirle ilgilenmeye başladı ve bağlama çalmayı öğrendi. Şarkışla'da karşılaşıp konuştuğu Aşık Veysel'den (1894-1973) etkilenerek şiir yazmaya başladı.

Kaymakam, TRT yapımcısı, öğretim görevlisi, gazeteci, iktisatçı olarak görev yapan Erdoğan Alkan, bu süreçte Aşık Veysel'in dışında Şarkışlalı Talibi (1898-1976), Ali İzzet (1902-1981), Kul Ahmet (1932-1997), Feyzullah Çınar (1937-1983) gibi birçok kişiyle dostluk kurdu ve aynı meclislerde bulundu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi döneminde ise geleneksel şiir yanında serbest tarzda yazmaya yönelen Alkan, süreç içinde edebiyatın tüm dallarıyla yoğunlaştı. Araştırma, roman, çeviri konusunda da Türkiye'nin tanınan bir edebiyatçısı oldu.

Bazıları bestelenen ve değişik sanatçılar tarafından yorumlanan Erdoğan Alkan'ın şiirleri çeşitli gazete, dergi ve araştırmalarda aktarıldı. Ayrıca TRT Bilimsel Araştırma Başarı Ödülü (1970), Yazko Çeviri Büyük Ödülü (1982) ve TRT Dizi Film Senaryo Ödülü (1989) gibi değişik ödüller aldı.

Erdoğan Alkan'ın şiir, araştırma, roman ve çeviri olmak üzere onlarca kitabı yayınlandı.

Yazar istatistikleri

  • 14 okur beğendi.
  • 1.265 okur okudu.
  • 27 okur okuyor.
  • 1.080 okur okuyacak.
  • 21 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları