Ertuğrul Önalp

Ertuğrul Önalp

YazarÇevirmen
8.4/10
211 Kişi
·
521
Okunma
·
0
Beğeni
·
146
Gösterim
Adı:
Ertuğrul Önalp
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1948
1948’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakül­tesi ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İspanyol Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesidir.
Asya’nın zenginliklerinin Portekiz’e akmasıyla ülkenin kaderi birdenbire değişmişti. Avrupa’nın diğer ülkeleri Hint ürünlerini satın almak için artık Lizbon’a gelmeye başlamışlardı. Dünyanın dört bir köşesinden gelen gemilerin yanaştığı Lizbon limanının 1520’lerde bir günlük ticaret hacmi yaklaşık 700.000 cruzado’ya ulaştı. Giderek genişleyen ve zenginleşen Lizbon’un ihtişamını en iyi şekilde dönemin şu atasözü dile getirmekteydi: “Lizbon’u görmeyen güzel bir şey gördüm demesin”.
Türk denizcilerinde, umumiyetle bütün milletlerin denizcilerinde olduğu gibi gemi, âdeta kutsal, canlı, sevilmekten ileri bir hisle bağlanılan bir varlıktır.
88 syf.
·1 günde·8/10
Kitabın ismini ilk duyduğumda ne biçim isim bu, böyle antin kuntin isim mi olur dedim. Sonra konusu ilginç geldi ve kendisi bir ücretsiz kargo tamamlama kitabı olarak elime düşmüş oldu.

Kitap PİKARESK ROMAN (Novela pikaresk) denilen bir anlatı türünün ilk örneği. 1554'te isimsiz yazılmış, iyiki de öyle yapılmış çünkü engizisyon mahkemesi hemen kara listeye almış kitabı.

Kitabın içeriğine gelirsek, Lazarillo isimli kahramanın çocukluğundan başlayıp devam eden; kendisinin, ailesinin ve İspanya'nın içinde bulunduğu açlık ve sefalet, bozuk düzen kahramanın bakış açısından anlatılır.

Küçük yaşta annesinden ayrılarak pek çok efendinin hizmetinde bulunur. Her bir efendiden hayat hakkında pek çok tecrübe edinir. Tecrübe dediysem bu efendiler hiç de öyle dürüst, soylu, iyi insanlar değillerdir. Lazarillo günlerinin büyük çoğunluğunu aç geçirir. Efendileri yiyeceklerini onunla paylaşmaktan hep kaçınırlar ve bir yerden sonra açlık kahramanımızın kafasının zehir gibi işlemesine neden olur. Efendi ondan yemek sakındıkça, o türlü türlü kurnazlıklar sonucu efendiden yemek çalıp karnını doyurmayı başarır. Bir seferinde hizmetinde olduğu papaz her gün çok yemek yemenin günah olduğunu vaaz edip onu aç bırakırken (az yemek vermek değil, hiç yemek vermemek) kendisi tıka basa yer örneğin. 1500'lerden günümüze de çok az değişmiş sanki. Hala yönetenler ve erk sahibi din adamları aynı şekilde davranmaya devam ediyorlar diyebiliriz. ( İlla örnek göster diyen olursa uzaklarda aramayıp, Ramazan ayında her akşam her kanalda aza kanaat edin diye vaaz verip, bize bu sözleri söyleyebilmek için kanaldan milyarlar alan ilahiyatçılara baksın.)

Velhasıl kelam Lazarillo böyle bir yudum ekmek için günlerce bekleyerek, sırtından sopa eksik olmayarak o efendi bu efendi gezip dini sömüren, günahlarının affedileceğini garanti eden belge satan üçkağıtçılarla, günümüzde üfürükçü, büyücü diye tabir ettiğimiz tiplerle, ahlaksız papazlarla büyür ve en sonunda şansı yaver giderek devlet kapısında iş bulur ve onca düzenbazdan öğrendiği tüm şeylerin de yardımıyla çarkın dişlilerinden birisi olur.

Kısa ama akıcı, bol bol ahlaki çöküntüyü hicveden bir eser. Benim gibi, antin kuntin ismi var deyip de okumamazlık etmeyin. :)
342 syf.
Sitede kitaplarından alıntılarına sıklıkla rastgeldigim yazarın, okuduğum ilk kitabı oldu. Yazarın az lafla çok şey anlatan üslubuna mizah unsuru yer yer eklenince futbolla ilgilenenler için eğlenceli bir kitap ortaya çıkmış diyebilirim. Yazar, her Uruguaylı gibi bir futbol tutkunu olduğunu, kitabın başında, dünyanın dört bir yanına dolaşarak "Tanrı rızası için, güzel bir maç lütfen."[Bunu özellikle Süper Ligi izlerken söylerim ama sonuç birkaç istina mac dışında değişmez] şeklindeki arzusuyla; kitabın sonlarında 2010 Dünya Kupası'nda "Dünya Kupası başladığında evimin kapısına üzerinde "Futbol Nedeniyle Kapalıdır" yazan bir levha astım." diyerek gösteriyor.

Yazar, kitabını Dünya Kupalari üzerine bina etmiş; her Dünya Kupası'nı anlatmadan önce o esnada dünyada yaşanılan önemli gelişmeleri kısa ve öz şekilde ifade etmiş. Bunlardan özellikle, iktidara geldikten sonradan itibaren hiç değişmeyen "Miami'deki güvenilir kaynaklardan gelen haberlere bakılırsa Fidel Castro her an devrilebilirdi." şeklindeki verdiği bilgi beni güldüren başlıca unsurlardan biriydi. Her şeyin değiştiği dünyada, ABD'nin Castro'yu indiremeyişi hiç değişmiyor.

Yazarın kendisinin de Uruguaylı olması sebebiyle özellikle futbolun Latin Amerika için önemini rahatlıkla görebiliyoruz. Öyle ki, Brezilya'da hastanenin, okulun olmadığı bir yer bulma imkanı olduğunu ancak bir futbol sahasının olmadığı bir yer bulmanın imkansız olduğu, Pelé'nin 20 yaşında bir efsane olduğunda Brezilya hükümetinin onu milli servet ilan ederek yurtdışına satılması yasak etmesi, 1950 Dünya Kupası finalinde Maracana'da Uruguay'a kaybedilen finalin açtığı yaranın sızısının her Brezilyalı için daimi olduğunu, Uruguay'ın güzel futboluyla kazandığı dünya sampiyonluklari ve halkın bir olup buna sevinmeleri gibi birçok örnekle bu durumu daha iyi anlıyoruz.

Bu açıdan futbolun bir sahada on birer kişiden oluşan iki takımın bir top peşinden koşturmasindan ibaret bir oyundan çok daha fazlası olduğunu anlayabiliriz. Kendimden örnek verecek olursam, babam sıkı bir GS taraftarıydı. Haliyle ben de bir GS'li oldum. Çünkü tutulan takım da başka birçok konuda olduğu gibi bizim tercihimiz dışında bize verilmiş olur. Tabi sonradan bu konuları değiştirebiliriz ama tutulan takım çok yüksek ihtimal değiştirilmez. Neyse çocukluğuma dair en iyi anımsadığım hatıralarimdan birisi futbola dairdi. GS, 1999-2000 sezonunda Uefa Kupası'nda finale kalmıştı. Ben henüz yedi yaşındayim. Ama final gecesini çok iyi hatırlıyorum. Babamda kalp yetmezliği olduğu için doktora ne zaman gitse, maç izlememesi tavsiyesi alırdı. Bu önerilere riayet edilmesi ancak bir diğer GS'in maçına kadar olurdu. İşte onlardan birisi 2000 Mayıs'indaki Arsenal- GS Uefa Finali'ydi. O zamanlar Şampiyonlar Ligi Star'da, Uefa Kupası TRT'de ve yabancı birçok lig de şifresiz yayinlanirdi. Maçı izlerken tüm aile çok heyecanliydik. Maç uzatmaya gitti, uzatmada Taffarel'in efsane kurtarışi ile derin nefes aldık ve kendimizi penaltılara attık. Sinirine hakim olamayan ama her GS'linin gönlündeki tahtın sahibi Hagi kırmızı kartla oyundan atıldığında babam sağlam bir küfür savurmustu ve penaltılar baslangicinda kendini dışarı atmıştı. Penaltılarda Arsenalliler kaçırdı, bizimkiler attı ve son penaltıya geldik. Bu sırada dışarıdan "hadi popescu" sesi geldi, baktım babam, kendini dışarı atsa da futboldan çok uzağa gidememiş. Popescu geldi ve attı: GS Uefa Kupası Şampiyonu! Elimde yastık vardı, onu sevinçle tv'a doğru atınca tv'un üstündeki yapay bir çiçek yere düşmüştü. Annem de bir yandan elindeki dikişine devam ederken bir yandan "Şaştik sizin GS'inizdan," deyip ardından "Kazandık mı cidden" diye de eklemişti. Tabi, abilerim de baya coşmuştu. Duruma fransız kalan tek kişi henüz üç yaşında olan kardeşimdi. O gece tüm şehir ayakta gibiydi, sokaklarda korna öttürerek giden uzun konvoylar ve ertesi gün her yerde GS bayrakları... GS futbol takımına dönüş yolculuğunda TSK'nin jetleri eşlik ederek yurda milli kahraman olarak gelmişlerdi. Bu final her zaman hafızamda kalacak, Popescu'nun penaltisiyla birlikte spikerin aglamakli ve gurur dolu sesi ve arkadan gelen polis telsizinin sesi, unutulmayacak, hatırladığım an, beni geçmişe, çocukluğuma geri götürecek.

https://youtu.be/73NFCBb3TIQ


Babamın sık sık dediği ve ne kadar doğru bilmediğim bir şey vardı: GS o sene ne zaman galip gelse Avrupa'da, ertesi sabaha yeni bir zamla uyaniyorduk. Bu, doğru veya yanlış önemli değil ama çok önemli bir noktadır. Çünkü futbol kitlelerin enerjisini ve dikkatini tek bir yöne çeker. Hem de birbirini tanımayan insanları tek vücut haline getirerek... Bu her siyasinin arzuladığı bir durumdur. Özellikle diktatörlerin bunu arzuladığıni yazarın tarihten verdiği örneklerle daha iyi anlıyoruz. Bunlardan Hitler'in ve Mussolini'nin futbolu milli bir mesele olarak görüp, hem kendi hem de rakip takımları yer yer tehdit eder şekilde sahiplenmeleri güzel bir örnektir. Keza her Latin Amerika diktatörünun bir takımı sahiplenip başkanı olması gibi faktörler de başka önemli örneklerdir. Bu açıdan evet, futbol kitlelerin afyonu diye nitelenebilir.

Ancak futbol sadece bir afyon değildir. Futbolda insanı kendine çeken temel bir etmen söz konusudur. Bu etmen, futbolun her zaman suprize açık oluşudur. Evet, futbol yazarın da kitapta üzerine basa basa elestirdigi gibi giderken profesyonellesmis, profesyonellestikce kapital sistemin bir dişlisi olmuş, zevk ve romantizm kaybolup futbolcular ticari bir meta haline gelerek aslolan sadece kazanmak olma yoluna sokulmuştur. Ancak tüm bu olumsuz şartlara rağmen futbol, her zaman yeni bir heyecanı içinde barındırır ve insana her an her şey olabilir; en zayıf takım bile güçlü bir takımı bir kez de olsa yenebilir, başarabilir duygusunu çok iyi şekilde verir. Buna ek olarak Orhan Pamuk'un sigara için söylediği şu söz bence futbol için de geçerlidir: "Sigaranın o kadar sevilmesi, nikotinin gücünden değil, bu boş ve anlamsız âlemde, insana anlamlı bir şey yaptığı duygusunu kolaylıkla vermesindendir, diye düşünürüm bazan."(#58130977)

Bununla birlikte yazar, futbolu dine, stadyumu mabede, seyircileri de dinin üyelerine benzetir. Seyirciler hafta sonu coşkuyla maça giderler. Maçta tuttukları takımi tutkuyla desteklerler, atılan her golde hiç tanımadıklari insanlara sarılarak birlikte sevinirler, yenilen her golde ise birlikte üzülürler. Ve takımın attığı her golü her seyirci "Attık," yenilen her golü de "Yedik," der sanki kendi bizzat atmış veya yemiş gibi. Ama işin püf noktası buradadır: Futbol 11 kişilik iki takımla oynanır, eksik ve hatalidir. Futbol 11+1'lik iki takımla oynanır. Tabi buna Akbilspor dahil değil.

Tabi her şeyin olumsuz yanları olduğu gibi futbolun da vardır. Bunlardan birisi fanatiklik ve holiganizmdir. Yazar bir yerde bir fanatiğin ilgi odağının kendi takımı değil rakip/düşman takım olduğunu belirtmesi çok iyi bir tespittir. Fanatiklik yine tahammül edilebilir bir şeydir ve aslında ölçüsü kaçırılmazsa oyuna zevk de katar. Sonuçta Fransızların insanın içini bayan balolarina gitmiyoruz, maça gidiyoruz; haliyle tutku olmalıdır. Ancak fanatizmin aşırısı ve holiganizm tam anlamıyla amaçsız, içi nefret, öfkeyle dolmuş insanların olduğu bir konumdur. Ve bunlar futbolu bu iclerindeki nefret ve öfkeyi kusmak için kullanıp oyunu kirletirler.

Futbolu daha örtülü ve sessiz kirleten ise yazarın sıklıkla elestirdigi profesyonel futbol düzeni ve baronlarıdır. Futbolu salt ticari bir sektöre çevirerek, ya kazan ya kazan mantığını yerleştirerek güzel oyunu göz ardı ederek makinelesmis futbolu yerleştirdiklerini veya yerleşmesine neden olduklarını ifade etmiş. Bu konuda yazara hem hak veriyor hem de vermiyorum. Şöyle ki, şimdi Pelé'nin zamanına veya daha da eskiye gitsek bence muhtemelen o zaman oynanan futbol bize hiç çekici gelmeyecektir. Şimdi makinelesmis denilen futbolun mantığı değişmiş ama bunun da kendisine göre bir zevki vardır. Ama yazara hak verdiğim yan ise futbolun romantizminin kaybolmasi noktasindadir. Her şeyin fazlası zarar mantığıyla, aşırı kondisyona dayalı bir futbol[örnek; Aykut Kocaman futbolu], her şeyin ince ince hesaplandıği ve oyunun bir saate çevrildigi bir futbol, oyunculara inisiyatif almanın ve işin şov yanının kötü veya önemsiz olarak lanse edildiği bir futbol tuzsuz bir yemeğe dönecektir.

Örnek verecek olursak: Geçen sezon Liverpool- Tottenham Şampiyonlar Ligi finali, bırak tuzu, yemek pişmemiş, önümüze soğuk soğuk koymuşlar! Ben Liverpool'u severim ama İstanbul'daki finalde Milan'i [Milan'i da severim ama eski Milan'in yerinde yeller esmekte] 3-0 geriden Gerard önderliğinde gelerek şampiyonluğa ulaşmasıdir asıl o takımı sevdiren; O zaman Never Walk Alone derim ama geçen seneki final neydi öyle!

Hani şu açıdan çok şanslıyiz ki, belki de dünya futbol tarihinin en önde gelen iki ismine tanıklık ediyoruz. Öyle ki bu ikisini şimdi bizden büyüklerin sürekli bahsettiği Maradona, Beckenbauer gibi çocuklarımıza ve torunlarimiza ballandirmaya gerek bile kalmadan anlatacağız. Bu isimler tabiki; MESSİ ve C. Ronaldo. Ama Ronaldo dünyanın en iyi futbolcusu denilecekse buna en iyi ihtimalle, "evet ama Messi'yi uzaylı olarak kabul edersek" şartı koşularak kabul edilebilir. Çünkü, tabi bana göre, Messi öncelikle beyniyle oynuyor, Ronaldo ise kaslariyla. Ronaldo gençken daha çok şov yapar, çalım atar ve bu kadar robotik olmamıştı. Tabiki ilerleyen yaşına rağmen bu formunu, bu atletik yapısına da borçlu ama ben hoşlanmiyorum fazla bundan. Ama büyük futbolcu mu, sözü mu olur bunun. Ama, ama öte yandan MESSİ'nin topu ayağına yapıştırir gibi sürmesi, estetik çalımlari, çelimsiz bünyesine gelen darbelere ve mudahalelere[tabi bu müdahaleler günümüzde yıldızı koruyan futbol anlayışı nedeniyle, Maradona'nin yediği darbelerin yanında sinek viziltisi gibi kalır] rağmen oyuna devam etme arzusu,
çabası;
https://youtu.be/Jq4ZpjLBt4I

abisi Xavi'yi andıran ve onu gecen ince paslari[ne yazık ki takım arkadaşları yer yer çok beceriksiz olup bu ince paslari golle sonuçlandiramiyorlar];
https://youtu.be/cSndLv2JbSU

yüzde 99.999... başarı oranına sahip son vuruşlari, sürekli kendisine benzetilen ve Küçük Maradona gibi yakıştırmalarla kendisiyle kiyaslandigi Maradona'nin İngiltere'ye attığı ve Falkland'in intikamını aldığı efsane golünün birebir aynısını atmasi[bu da mı tesadüf, hadi ataistler bunu da açıklayın!!!];
https://youtu.be/RClucIzbKcc

Lisede çok sıkı Ronaldocu olan arkadaşımı Messici yapan Boateng'in belini kırdığı, dev Neuer'i cüce yaptığı efsane golü;
https://youtu.be/FgHq2Z6UAbk

Şimdi akla hemen gelir, ama Messi dünya kupası kazanamadi; adam Almanya'ya kaybettikleri finale gelene kadar çok iyi oynadı ve finalde de iyiydi ama bu takım oyunu sonuçta, özellikle de günümüz futbolunda tek başına bir yere kadar ve özellikle forvette Higuian gibi saç baş yolduran bir adam varsa Messi neeettsiiin!
https://youtu.be/JSUj2_-Y1Jk

Ama Messi'nin ustası biri daha var ki, o romantik futbolun son büyük ustası ve bir sanatçı denilebilir. Futbolun bir şov olduğunu bizlere hatırlatan ve hafızalarimiza kazınan hareketleriyle unutmamamizi sağlayan kral RONALDİNHO!!
https://youtu.be/hqoVfaUKrg8

Ama Ronaldinho deyince aklıma ilk gelen ise devrin en sinir bozucu takımı ve oldum olası hiç hazzetmedigim Chelsea'ye karşı attığı şu efsane goldür;
https://youtu.be/Z9vpwlU3rPk

Bu kadar örnekten sonra yurda dönecek olursak; malum olduğu üzere bizim ligde güzel futbol ender rastlanan bir olaydır. Öyle ki bazı zamanlar olur, Çorum'da bir pandaya rastlamak, süper ligde güzel maça rastlamaktan daha olası hale gelir. Ama bizim ligi güzelleştiren bize ait olması, tuttuğumuz takımın varlığı ve ezeli rakibimizle olan mücadelemiz ve sürtüşmelerimizdir. Ben GS'li olduğum için ezeli rakip olarak tabiki FB'i görüyorum. [BJK'i ne yalan söyleyeyim hiçbir zaman öyle göremedim, BJK'lilar alinmasin lütfen]
Bu GS-FB rekabeti konusunda yaşadığım birkaç anıdan bahsetmek istiyorum. Biliyorum uzadı yazı ama zaten bu yazı daha çok kendim için yazılmış bir şey oldu.

Bunlardan birincisi, 2000'den sonra GS birkaç sene dah Avrupa'da iyi gittikten sonra çöküşe geçti bir süreliğine, ligde de FB ilerleyen senelerde üstünlüğü aldı. Bu açıdan ilkokul ve ortaokul yıllarım Fenerli arkadaşların alay etmeleri ve sevinçlerini izlemekle geçti denilebilir. Özelikle 6 Kasım'daki 6-0'lik mağlubiyet, Maracana faciasinin Brezilyalilara açtığı yarayı o kadar olmasa da biz Gs'lilarda açtı. Sonrasında FB'in parlak geçen yıllari... 2002 Dünya Kupası'ndaki milli başarının temel etkeni nasıl GS ise, 2008 Avrupa Şampiyonası'daki başarının temel etkenin Fb'dir.

Ancak biz GS'lilar şu açıdan Fb'lilerden şanslıyizdir; en azından benim jenerasyon iki üç senede bir veya ardı ardına GS şampiyonluklari görürüz. Bir, iki sene şampiyon olamasak da çok üzüntü olmaz, nasılsa yakinda kazanacağız deriz. Özellikle GS ya kazanır ya da altıncı falan olur[altıya bir takıntımiz var]. Fb böyle değil. FB'nin son kulvarda hatta son maçlarda kaçırdığı şampiyonluklar çoktur. Travma üstüne travma, bir nesil bu yüzden travma ile büyüdü. Örnekler;

1. Bursa Faciası- namıdiyar Yanlış Anons Faciası; https://youtu.be/8MZMMdHwSZI

2. Denizli Faciası; https://youtu.be/YpBRDzXTrRQ

Tabi, FB'in üzüldügu yönün tersinde biz GS'lilar meşhur o bitmek bilmeyen 16 dk'nin ardından şampiyonluk sevinci yaşıyorduk;
https://youtu.be/yTb3gjK0M_I

3. Kadıköy'de kazandığımız şampiyonluk;
https://youtu.be/JqrRFZ8mIGo


Kadıköy'deki şampiyonluğun keyfi bir başkaydı. Bu şampiyonluk bence 6-0'ın olumsuz etkisini büyük ölçüde giderdi çoğu GS'linin üzerinde. Şampiyonluklar geliyordu. Dördüncü yıldızı da üçüncü yıldız gibi ilk önce GS takmisti, hem de görmemiş gibi bir sezon üç yıldızın üzerine koyarak formada ama olsun. Avrupa'da da üst üste gruptan çıktık. Birinde çeyrek final yaşadık, diğerinde ikinci tur. Ardından gelen sezonlarda tekrar inişe geçsek de Avrupa'da, hatta kuruluş amacı Avrupalı takımları yenmek olan takımın amacı giderek Avrupa'dan fark yemeden bir an önce gelmek de olsa; bunlar bir yere kadar sineye çekilebilirdi. Ama eksik kalan ve her GS'linin yüreğindeki sızının giderilmesi lazımdı. Her GS'li "Bu sezon Kadıköy'de yenelim de ne olursa olsun," demiştir. Ve sonunda yıllar yıllar sonra yendik;
https://tr.beinsports.com/...alatasaray-mac-ozeti

Futbolun bir garipligi şuradadir; eğer maçı kazanamasaydik Onyekuru'yu hiç iyi anmayacaktik. Ama maçı kazandık onun harika oyunuyla, ve şimdi bir kahraman oldu, adı yıllarca unutulmayacak ve belki de hiç unutulmayacak. Futbolda kahramanlikla gözden düşmüşlük veya 'hain'lik kardeştir veya bir bıçağın iki yüzü gibidir. Ayrıca yıllarca yenemeyince Kadıköy'de, bu konu üzerine çokça espri, mizah ve efsane de üretildi. Bunlardan en meşhuru stadin altındaki yatır, FB'i koruyor efsanesiydi. Sonuç olarak büyü bozuldu; Fb'i Kadıköy'de yenelim de ne olursa olsun dedik ama galiba yanlış dedik, çünkü Kadıköy'de galip geldik dünyanın başına gelmeyen kalmadı;
Covid salgını ve son olarak da ABD'nin ufolarin varlığını kabul etmesi... Bu da konu hakkinda yeni eğlence öğeleri olarak hafızalarda yer etmiş oldu.

Bunlarla birlikte şunu da belirtmeliyim, günlük heyecan ve reaksiyonlar bir kenara bırakılıp değerlendirildiğinde "GS demek Metin Oktay demek, Ali Sami Yen demek.." sözüne ek olarak hocanın, GS demek Fatih TERİM demektir.

https://youtu.be/LGYPMqedZTo


Sonuç olarak; futbol tek bir şey değildir, birçok şeydir; eglencedir, tutkudur, modern dindir, afyondur, estetiktir, sanattir, güçtür, stratejidir veya sadece bir oyundur, bu uzar gider. Kısaca futbol hayatın kendisidir.



İyi okumalar
88 syf.
·Puan vermedi
Tormesli Lazarillo 16. yüzyılda engizisyon mahkemelerinden çekincesi olan, bu nedenle adını bilmediğimiz bir yazar tarafından yazılmış, çok hoş anlatımlı bir novella.
Bu yapıtın bir diğer özelliği pikaresk roman türünün ilk örneği olmasıdır.

PİKARESK ROMAN: 16. yüzyılda şövalyelerin ve üs tabaka kahramanların yaşamlarına odaklanan romanlara tepki vererek, toplumun alt kesimini, biraz düzenbaz, biraz kurnaz ve yaşama tutunmak zorunda kalan karakterleri ve maceralarını işleyen roman türüdür.Adını İspanyolca' da serseri, düzenbaz anlamındaki picaro'dan almıştır.
Lazarillo, bu anlamda sevimli bir kurnazdır, açtır, hayatını sürdürmek için birilerine hizmet etmek zorundadır.İşte bu birileri üzerinden -efendilerim diye söz edecektir- dönemin toplum yapısını öne çıkarır, bozulan ekonomi etkisiyle de insanların ahlaksal çözülmeye uğrayan bir kesimini anlatır.
En çarpıcı efendiler ise inançları, kişisel çıkarları uğruna kullanan din adamlarıdır.Kahramanımız zavallı, aç Lazarillo da bu efendilerden çok çekmiş daha da çekmemek için, müellifini gizlemiştir.

Talihsizliği, açlığı, sefaleti varyemezliği,bencillik, merhametsizlik ve hassisliği ve anti özelliklerin her dönem insanında aynı şekilde zuhur ettiğini sıradan, yalın ve etkileyici bir şekilde anlatan ve bahsettiğim roman türünün ilki olması hasebiyle de ağır okumalarınız arasında soluk aldırtacak bu kitabı tavsiye ediyorum.Esen kalın
88 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
  "Bu dünyada kendi yüzünü görmeyip başkalarından korkan daha ne kadar insan vardır acaba?"
  Tormesli Lazarillo  Can Yayınları'ndan çıkmış, 81 sayfalık, 16.yüzyıl İspanyol toplumuna ayna tutan bir klasik.
  XVI. yüzyıldaki ekonomik kriz sebebiyle İspanya’nın her köşesinde açlık ve sefalet kol gezmekteydi, bu durumun bir ahlaki çöküntüyü de beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. İspanyol toplumundaki bu maddi ve manevi çöküntünün ortasında, 1554 senesinde, sonradan pikaresk roman adı verilecek olan yeni bir anlatı türünün ilk örneği olan Tormesli Lazarillo ortaya çıktı. Din adamlarının ahlaksızlıklarına bolca yer veren bu eser, engizisyonun hışmına uğramamak için imzasız olarak basıldı.

  Sefiller, dilenciler, dolandırıcılar ve kimsesiz çocuklarla dolu bir dünyayı tüm çıplaklığıyla sergileyen Tormesli Lazarillo, dönemin İspanyol toplumuna ayna tutan bir klasik. ( Arka Kapaktan)

  Çevirmenlerin ( Ertuğrul Önalp, Arzu Aydonat) önsözünde yer verilen bilgilerde ;

  İspanya, XVI. yüzyılın ortalarında, Kral II. Felipe’nin saltanatı sırasında Amerika kıtasında, Afrika’da, Avrupa’da geniş topraklara sahip, üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk durumunda olmasına rağmen büyük bir mali kriz yaşamaktaydı. Akdeniz’de ve Kuzey Batı Afrika’da Türklere, Avrupa’da da Protestanlara karşı devamlı olarak sürdürülen savaşlar ülkenin ekonomisini yıpratmakta, gelir kaynaklarını tüketmekteydi. Birbiri ardınca düzenlenen askerî seferler yüzünden tarımda ve sanayideki işgücü eksikliğine bağlı olarak tarlalar ekilmiyor, tezgâhlar çalışmıyordu. Bütün bunlara ek olarak devleti yönetenlerin akılcı bir politika izlememeleri ve harcamalarda kısıntıya gitmemeleri sebebiyle kamu borçları her geçen yıl katlanarak artıyordu. Diğer taraftan saraylarda sıkça düzenlenen baloların harcamalarını karşılamak için devamlı artırılan vergiler fakir halkın sırtına yüklenmekteydi. Üretime katkısı bulunmayan ve nüfusun büyük bir kısmını oluşturan asiller ve kilise mensupları vergilerden muaf olduklarından, ülke ekonomisi bu yükü daha fazla taşıyamadı. Nitekim XVI. yüzyılda başlayan iktisadi kriz XVII. yüzyılda daha da büyüyerek sanayinin ve ekonominin tamamen çökmesine yol açtı. İspanya’nın her köşesinde açlık ve sefalet kol gezmekteydi. Açlığın ve sefaletin toplumda bir ahlak çöküntüsünü de beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. İspanyol toplumunda maddi ve manevi çöküntünün yaşandığı bir sırada, sonradan pikaresk roman (Novela picaresca) adı verilecek olan yeni bir anlatı türünün ilk örneği Tormesli Lazarillo (Lazarillo de Tormes) ortaya çıktı. Bu romanda anlatılan dönemin İspanyol toplumuydu, yani sefiller, dilenciler, dolandırıcılar ve kimsesiz çocuklarla dolu bir dünya tüm çıplaklığıyla sergilenmekteydi.

 Eserde özellikle din adamlarının yolsuzlukları vurgulandığından, yazar hiç kuşkusuz engizisyonun hışmına uğramamak için ismini gizli tutmuştur. Nitekim Tormesli Lazarillo’nun yayımlanmasından sonra engizisyon mahkemesi, eseri kara listeye dahil etmekte gecikmedi. Bununla birlikte bu yasaklama, kitabın binlerce nüshasının yurtdışından kaçak olarak ülkeye girmesine ve geniş kitleler tarafından beğeniyle okunmasına engel olamadı. Bunun üzerine Kral II. Felipe eserin bazı kısımlarının çıkarılarak ve bazı ifadelerin değiştirilerek yayımlanmasına izin verdi. Böylece eser sansür edilmiş haliyle 1573 yılında Madrid’de baskıya verildi ve bu şekilde yayımlanması XIX. yüzyılın başlarına kadar sürdü.

   Pikaresk roman adını, bu türün ana kahramanlarına verilen İspanyolca bir kelime olan pícaro’dan alır, bu kelime düzenbaz, haylaz, hilekâr veya serseri anlamına gelir. Toplumun alt kesiminden gelen pikaresk romanların ana kahramanları şövalye romanlarındaki ya da pastoral romanlardaki ana kahramanlar gibi faziletli davranışlar sergilemezler. Genellikle hayatlarını dilenerek ya da farklı efendilere hizmet ederek kazanırlar. Ama pícaro, başkalarının malını çalan bir hırsız değildir, o sadece aklını ve becerisini kullanarak ve çoğu zaman da başkalarının saflığından faydalanarak ekmeğini kazanan biridir.

  Tormesli Lazarillo’dan aşağı yukarı yarım yüzyıl sonra, Mateo Alemán tarafından yazılan ikinci pikaresk roman Guzmán de Alfarache (Alfarache’li Guzmán) 1599 yılında baskıya verildi. Ama aradan geçen zaman zarfında İspanya’nın durumu daha da kötüleşmiş, açlık ve sefalet de o derecede artmıştı. Dolayısıyla hayatta kalma mücadelesi veren pícaro’lar daha kurnaz, daha acımasızdılar. Gerçekten de kendisinden sonra gelen pícaro’larla kıyaslandığında çok masum kalan Lázaro, okuyucuda acıma hissi ve sempati yaratmaktadır. Bu yüzden efendilerinin kendisinden esirgedikleri yiyeceği elde etmek için yaptığı şeytanlıklar mazur görülmektedir.

Çevirmenlerden Ertuğrul Önalp, Arzu Aydonat'ın yazdığı önsöz şu şekildedir.
   Kimsenin bilmediği, duymadığı öyle önemli olaylar vardır ki, bunlar hasıraltı edilmemeli ve herkes tarafından öğrenilmelidir; çünkü dinleyenlerin ve okuyanların bunlardan kendileri için bir ders çıkarmaları mümkündür. Bu konuda Plinius şöyle der: “Bir kitap ne kadar kötü olursa olsun içinde mutlaka yararlı bir şey vardır.” Bilindiği gibi herkesin zevki farklıdır, birinin yemeyip bıraktığı bir şeyi bir diğeri çok lezzetli bulabilir. Aynı şekilde bir kimsenin değersiz gördüğü bir olay bir başkası için önemli olabilir. Anlatılanlar çok kötü değilse ve kimseye bir zarar vermiyorsa ifşa edilmemesi için bir neden yoktur. Eğer yazılanlardan bir ders almak, fayda sağlamak söz konusu olmasaydı hiç kimse kitap yazmaya kalkışmazdı. Zahmetsiz yazı yazılmaz, herkes emeğinin karşılığını almak ister; ama emeğin karşılığı her zaman para değildir, bir beğeni ya da övgü de yazarı mutlu etmek için yeterli olabilir. Tullius’un da dediği gibi, “Övgü sanatın teşvikçisidir.”

   Bir kaleyi fethetmek için surlara tırmanan askerin hayatına susamış olduğu düşünülebilir mi? Tabii ki hayır,onun tehlikeye atılmasının esas sebebi takdir edilme, övülme arzusudur. İşte edebiyatta da aynı durum söz konusudur. Bir hatibe, “Ne güzel konuştunuz,” denilecek olsa bu övgü onu rahatsız eder miydi?

  Kitaptan bir alıntı ile size keyifli okumalar dilerim!

  "Haysiyet insanların geride bıraktıkları tek servetleridir."

Keyifli okumalar!
296 syf.
·2 günde·8/10
Saramago'nun ilk romanı, belki de manifestosunun eskizi! H. adındaki bir portre ressamı, sanatsal ve düşünsel olarak yeni bir döneme girer ve yaptığı resimler artık onu tatmin etmemeye başlar. Bu sırada, birkaç yıl önce (Faşist rejimin hüküm sürdüğü günlerde) İtalya'ya yaptığı sanat yolculuğunu yazmaya karar verir. Bu gezide H. ile omuz omuza seyahat eden bizleri, biraz hızlı ve spesifik eserleri içeren bir sanat yolculuğu bekliyor. Çevirmenlerden kaynaklı olabilecek bazı tutukluklar başta biraz zorlasa da, ilerleyen satırlarda yazar her zamanki gibi okurunu avcunun içine alıyor. Saramago'nun dünyasında derinlere inmek isteyenlere tavsiye ederim. =)
342 syf.
·9 günde·Beğendi·7/10
Sitede bu kitabı okuyan 39 kişiden sadece 7'si kadın. Bana inanın güzel hanımlar kitap size offside'ı anlatmıyor. Gel gelelim ben kitabı nasıl okumaya karar verdim. Bundan önce Hikaye Avcısı'nı okuyordum. Ne yazık ki bu kitap Galeano'nun son kitabı. Ölmeden önce kitapları hakkında yazdığı birkaç notu da kitabın sonuna iliştiri vermişler. Yazar Gölgede ve Güneşte Futbol için şu cümleyi kurmuş: "Okuma fanatiklerinin futbol korkularını, futbol fanatiklerinin okuma korkularını yenmelerine yardımcı olmak istedim."
Bunun işe yarayıp yaramadığını bilemiyorum. Fakat kendim için şunu söyleyebilirim. Ben küçükken falanca takımı tutan bir çocuktum, babasıyla büyüyen bir kız çocuğu olarak kritik maçları evde babamla izlerdim. Bir gün bu kritik maçların birinin sonucunda bir haber yayınlandı ve taraftarların ölüm haberleri gazetelerde ve televizyonlarda günlerce gösterildi. O günden 2002 yılına kadar futbol maçı izlemek benim için bir travma haline geldi. Çünkü bu sporu en azından ülkemiz için çok vahşice buluyordum kaldı ki İngiltere ve İspanya gibi ülkeler bu tezimi futbol geçmişleriyle doğruluyordu ve babam bu yıla kadar arkadaşlarının evinde "kritik maçları" izliyordu. Daha sonra 2002 yılında Türkiye Dünya Kupası'nda 3. oldu. Ülke panayır yerine döndü, insanlar sokaklara çıkıp takımın zaferini tüm gece kutladı. O günden sonra sadece Dünya Kupası'nı izlemeye karar verdim. 2006 yılı biraz sıkıcı geçmişti. Bu senelerde futbol çoktan politik bir hal almıştı. Bir süre daha izlemedim. 2014 Dünya Kupası benim için milat oldu. Hollanda'yı tutuyordum. Penaltısız biten maç sayısı o kadar azdı ki, hepimiz maçların penaltılara kalması için dualar ediyorduk. Üzerimde Adidas'tan aldığım turuncu t-shirt'üm ellerimi yumruk yapmış, Arjantin maçını izliyordum. Kalede Krul'u oynatmak yerine Cillessen'ı oynatmışlardı. Adamın penaltılarda yediği golleri gidip ona yedirmek istedim. Brezilyalı kupaya sarılan amcayı ve onu Alman taraftara verişini gören birçok izleyici eminim bu adam kendi ülkesinin vatandaşıymış gibi üzülmüştür.
Hollanda ve Rusya'yı çok seven bir birey olarak 2018 Dünya Kupası'nın Rusya'da yapılacağını duyunca havalara uçtum, ama bilet fiyatlarından mütevellit gitmek nasip olmadı. Maçları izlediğimde iyi ki gitmemişim dedim. Fransa'nın yaptıklarını gördükçe evdeki kedimle beraber tüylerimizi kabartıyor, sinirden ölüyorduk.
Dünya Kupası süresi boyunca evde sadece maçlar üzerine konuştuk, çalışırken mola saatlerimde gündüz maçlarının bir kısmını izleyebildim.
Bu dünyayı etkileyen spor, en azından kısa bir süreliğine de olsa benim kafamı kendisiyle meşgul ediyor. Açıkçası tarihini öğrenmekte bir o kadar tatmin ediyor.
İlk başlarda Galeano sürekli Latin Amerika'dan ve kulüplerinden söz ediyor. Ben de şöyle bir şüphe uyandırdı: "Çok mu kafatasçı bu herif?" Ama sonrasında maçların sonuçlarına ve atılan gollere baktığımda Latin Amerika kendinden bu kadar söz ettirmeyi hak ediyor.
Uluslararası bir spor olmasına rağmen kadın nüfusu ne yazık ki erkeklerle eşit oranda bu spora ilgi duymuyor. Benim kafam da ise futbol en azından dört senedir bir yapılan turnuvalarıyla birçok insanı bir araya getirerek, geçmişlerini unutmasını sağlıyor.
Galeano kitabında her Dünya Kuppası'nı ayrı bir başlık altında işlemiş ve her önemli olayı bir alt başlıkta toplamış. Ana başlıklar altında dönemin sosyal, politik, dini ve daha birçok olayını anlatmış. Sömürgeciliğin özellikle, tekrar ve tekrar altını çizmeyi unutmamış. Gene google açık bir şekilde okuduğum ve kültürlenerek keyif aldığım bir kitap oldu.
Umarım okursunuz güzel kadınlar ve bir takım adamlar.
88 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Tormesli Lazarillo, Pikaresk roman türünün ilk örneğiymiş. Pikaresk roman, açıklamasında “16. yüzyılda şövalye romanlarına ve kır yaşamını konu alan romanlara tepki olarak ortaya çıkan; toplumun aşağı tabakalarındaki düzenbaz, dalavereci ancak becerikli ve kurnaz bir kahramanın maceralarını işleyen roman türü” olarak anlatılıyor.
İçerik olarak sade ve akıcı olan bu eserde,lazarillo'nun iş bulma serüveni,gerçekçi ve komedi unsurlarıyla birlikte eğlenceli bir şekilde anlatılmış. Yazıldığı dönemin gerçeklerine odaklanan eser,din adamlarına dair ağır eleştiriler içermesi nedeniyle isimsiz olarak basılmış 80 sayfalık, bir oturuşta okuyabileceğiniz bir eser.Tavsiyemdir. Kitaplarla ve sevgiyle kalın.
296 syf.
·Beğendi·8/10
Çok beğendiği ünlü ressamlar gibi sanatsal yeteneği olmadığını düşündüğü için portre resimleri yapan bir ressamın hikayesini anlatıyor. Ressamımız yazı yazmaya da soyunup otobiyografi olarak nitelendirdiği gezi yazıları yazar. Kitabın son bölümleri özellikle İtalya'da gezdiği şehirleri anlattığı gezi yazılarından oluşuyor. Ayrıca biraz da siyaset içeriyor. Betimlemeleri çok canlı, dili çok akıcı buldum. Diğer kitapları gibi bunu da sevdim. Kitapla kalın. #librarystory
88 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Ben bu kitabı gerçekten çok beğendim. İçindeki kurnazlıklar beni kendine hayran bırakırken sürükleyiciliğiyle bir solukta okumama sebep oldu. Kitap bir kölenin yedi farklı -aslında sekiz sanırım- sahibiyle yaşadığı olayları kölenin ağzıyla müthiş bir şekilde anlatıyor. Her sahipte birbirinden ilginç yaşıyor. Özellikle ilk sahiple yaşadığı olaylar bana apayrı bir keyif verdi. Çünkü o adamla olan diyaloğu, birbirlerine karşı olan uyumları bence diğerlerinden çok daha güzeldi. Vermeye çalıştığı mesajlar, toplumu yansıtış şekli kitabı özel yapan şeylerden birisi tabii.
88 syf.
·10/10
16. yüzyılda yazılmış bir roman için sade ve akıcı bir dili var.
Küçük kahramanımız Lázaro'nun ve annesinin çektiği maddi sıkıntılardan dolayı birbirlerinden ayrılmak zorunda kalışı, akabinde Lázaro'nun hayatta kalabilmek için kendine hizmetinde çalışabilecek bir 'efendi' arayış çabaları anlatılıyor.
Bulduğu 'efendilerinden' çektiği sıkıntılar, aç kalmamak adına yaptığı katakulliler Lázaro'yu keskin zekâlı yapıyor.
Ana kurgunun yanında halklar sefalet içinde kıvranırken kilisenin ve din adamlarının bolluk içinde olması hicvedilmiş.

Yazarın biyografisi

Adı:
Ertuğrul Önalp
Unvan:
Çevirmen, Akademisyen
Doğum:
Ankara, Türkiye, 1948
1948’de Ankara’da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakül­tesi ile Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İspanyol Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İspanyol Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda öğretim üyesidir.

Yazar istatistikleri

  • 521 okur okudu.
  • 12 okur okuyor.
  • 468 okur okuyacak.
  • 2 okur yarım bıraktı.