Funda Uncu

Funda Uncu

Çevirmen
8.0/10
1.282 Kişi
·
3.767
Okunma
·
0
Beğeni
·
130
Gösterim
Adı:
Funda Uncu
Tam adı:
Funda Uncu İrklı
Unvan:
Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
240 syf.
Nar çiçeği rujlar, ışıldayan farlar, metalik ojeler, sürüldüğünde cildi porselen gibi yapan fondötenler.

Ben bir süs bebeğiyim.

Güzellik algısının, kişiliği körleştirdiği 21. yy'a hoşgeldiniz... Zamanınızın büyük bir bölümü çalışmakla, arta kalan bölümünüyse bu paralarla kendinizi parlatmakla geçireceksiniz demektir. Şimdiden başarılar.

Prada çanta, gucci saat, chanel parfüm.

Ben kaliteli bir oyuncağım.

Ah, tüm gün çocuğunun eline tablet verip sussun diye televizyon izleten aile. Çikolata, araba, makyaj malzemesi reklamlarıyla büyütülen nesil. Hepiniz birer müşterisiniz. Spor salonlarım, güzellik merkezlerim, alışveriş merkezlerim için hayatınızı hiç edeceksiniz. Daha güzel olabilmek için yarışacaksınız. Daha ufak bir buruna, dolgun dudaklara tapacaksınız. Sosyal düzenin gizli otoritesi, güzellik kavramı için çıldıracaksınız. Normal bir insan fizyolojisinin sahip olamayacağı ölçüler için birbirinizin üzerine basacak, sahip olmak için kuduracaksınız.

Kocaman memeler, devasa popolar, incecik beller, uzun bacaklar.

Ben bir seks sembolüyüm.

21. yy'da estetik olmak tercihten çok bir gereklilik. Çıkık olmayan elmacık kemikleriniz için üzülecek, avrupai bir görünüm elde edebilmek için saçlarınızı oryalden çıkarmayacaksınız. Güzelliği elde etmekle kalmayıp koruyacaksınız da. Altmış yaşınıza geldiğinizde yüz gerdirme, dudak dolgusu, yağ aldırma, göğüs dikleştirme gibi birçok işlemden geçmiş yeni vücudunuza merhaba deyin. Tüm ömrünüz bunlarla uğraşmakla geçti çünkü.

Nemlendiriciler, tonikler, kirpik gürleştiriciler, saç serumları.

Bana güzelliğimi geri ver.

Peki ya sıfır beden, uzun, güzel bir mankenken, güzelliğin afyonuna kendinizi bu denli kaptırmış ve dikkat çekmek için herhangi bir çaba harcamaya gerek duymuyorken, bir anda yüzünüzde iğrenç, çirkin bir görüntü belirirse? Çeneniz bir daha takılmayacak üzere çıkarsa... Bütün hayatınızı peçe takarak geçirebileceğiniz korkunç bir yüze sahip olursanız? Ne yaparsınız? Evet, karakterimizin başına gelenler bunlar... Güzellik fetişinin en çok sükse yaptığı bir meslekten, bir canavarlığa uzanan yol... Elinde olan tek iyi şeyi kaybettikten sonra kendini bulabilmen gerek. En iyi fikirler acil durumlarda, kaliteli edebiyat zor koşullarda çıkar. Kendini iyi bir şekilde geliştirebilmen de ancak sana sağlanan imtiyazlar ortadan kalktığında tamamen mümkün olur. O yüzden "Yapma denileni yap." diyor Brandy Alexander. Hikayemize tamamen estetikle varolan bir transseksüel olarak dahil oluyor.

Kitapta kimlik çatışması, lgbti, dayatılan güzellik algısına yer yer laf sokmalar, eleştiriler mevcut. Kurgusu ise tek kelimeyle ha-ri-ka. Polisiye romanlar kadar sürükleyici. Üslubuna bayıldım... Kitabın arkasını markasını okumadan direkt başlayın, ilk 150 sayfasını kitabın konusu diye yazmışlar çünkü...

Şu alıntıyla bitiriyorum...

"Sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, sev beni, kim istersen o olurum. Kullan beni. Değiştir beni. Koca memeli, kabarık saçlı ve incecik olurum. Kopart beni. Bana ne istiyorsan yap, yeter ki sev beni"
240 syf.
·Beğendi·10/10
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir isim ve bir ülkeyle başlamam gerek .. İlerde açıklamasını yapıcam o yüzden neler oluyor tarzı hipster reaksiyonları nenenizin tülbentlerine sarıp çeyiz sandıklarınıza kaldırabilirsiniz.. Sıvı alışverişini kırmızı tuborgla gideriyorum.. Uymak isteyenler eşlik edebilir..Sofrada herkese yer var ..

Girizgahtan evvel ...
* türlü türlü , çeşit çeşit , envaisinden , en bi cicisinden votkalar viskiler efenime söyliyeyim likörler var iken gavuristan ellerinden bana göndere göndere kartpostallar gönderen nenemin (anadolu ağzı ne var?!?!) mektubunu açtığımda gördüklerime karşı içimde kabaran hayalkırıklığı ile beslenen nefreti dizginle ..bu sinirle soğansız , kıymasız menemene dönen ruhumu dingin tut !!bana bunlara karşı dirayet eyle .. dayanma gücü ver...
FLAŞ!!!
* çeviri yaparken kültablasında unuttuğum çocuk esirgeme kurumlarında yitip giden hayata tutunmak için airbagli arka koltuklar yerine tampona yapışan gelin arabası önü kesip para dolu zarf dilenen öksüzler misali odama karışan sigaralarımı rüzgardan ve nefsimden koru ..bana kutu kutu uzun marlboro hiç olmazsa kent switch ver..
FLAŞ!!!
* herşeyden önemlisi mazotumu eksik eyleme !! bana 4 lü med-kitler halinde KIRMIZI TUBORGLAR ver !
flaş!!! ( dikkat ettiyseniz küçük harflerle yazdım çünkü milyar tane deklanşöre de bassalar bu gözleri 4 lü kırmızı tuborg kadar kamaştıracak başka hiçbir şey olamaz yeryüzünde! KT CANDIR! İŞSİZİN KARA GÜN DOSTUDUR!)
*dolar düşmüyor ,bu bakımdan Sennheiser Türkiye çalışanlarına merhamet eyle ki almak istediğim Momentum 2 overear modelini indirime tabi tutsunlar.. tutmasalar da bana umut ver ...
FLAŞ!!!

İsmi Pol Pot idi .. Dünyaya geldiği ülkede elit yani kaymak tabakanın arasında yeralmaktaydı.. Ailesi eğitim öğretim alması için onu Fransa ' ya gönderdi .. Orda bir garip amerikan karşıtlığı ve maocu doktrinle yoğrulup ülkesine döndü.. Sonra Çin den destek bularak ,Vietnam'a da kara bayrak açarak tarihte görülmüş en akla zarar , en kanlı devrimlerden birini yaptı.. Tarım toplumu olucaz bu bize yeter diyerek hastaneleri , bankaları kısaca modern ve çağdaş dünyaya ait olan ne varsa bombalarla havaya uçurdu.. Gözlüklü , okuryazar ve eli nasırlı olmayan kim var ise boğdurarak katletti tarımsal alanlarda çalışamaz diyerek.. Gün geldi kurduğu baskı rejimi yetmez oldu ve ülkenin kırsal alanlarını MİLYONLARCA MAYINLA DONATTI.. safi bu yüzden yüzbinlerce kişi öldü en az yarısı kadarı da uzuvlarını kaybederek sakat kaldı .. ülkeyi ve toplumu kanla yoğrulmuş bir iç savaşın katığı yaptı.. söz konusu ülkenin adı KAMBOÇYA idi.. buraya kadar anlattıklarımı genel kültür addedin ülke ismini ve mayınları yan cebinize koyun .. ilerde lazım olacak ...

Zamanın birinde sahafta görüp topluca aldığım Chuck Palahniuk serisini uzun müddettir marineye yatırmış bekletmekteydim.. Sağolsun https://1000kitap.com/Kuyruksuzprimat mesaj atıp bilgilendirince Palahniuk etkinliğinden haberimiz oldu..katıldık işsizlik kulvarında kendi adımıza =)) Bugün okuyup bitirdim..İncelemeyi spoilersız, işsizliği ise sınırsız seven biri olarak garanti veriyorum.. Gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz..
Amerikalı bu emmimiz , bağrından çıktığı ülkeyi ve insanları inim inim inleten emperyalizmi , hayatlarımıza tv ile giren ve içi bomboş anlamsız amaçları ile ambara sızmış fındık faresi kıvamında gıdım gıdım ruhumuzu kemiren sahte GÜZELLİKLERİ cinsiyet , sex ve en başta kadın olgusu üzerinden eleştirmeyi seçmiş...bu adamı ilk kez okudum ve "ver mehteri" diye diye en sonunda mehter kıvamında bir ilerşeyişin kurbanı oldum =)) şöyle ki yazar kitabın başında "bitimi" ile başlıyor ..hikayenin sonunu biliyorsunuz ama kah bir hafta öncesine ,kah belirtilen olayın geçtiği günden 2 gün sonrasına gidelim derken ilk başta bir afallama geçirmedim dersem yalan olur .. hatta yarım bırakma noktasına geldim bir ara... anlatım genelde kitapta işlenen KARA ve UĞURSUZ birliktelik göz önüne alındığında 2. çoğul şahıs ağzıyla aktarılıyor.. Romanın sonuna kadar kişileri tam olarak tanıyamadığınız için romana hakimiyeti kuramamış hissi yaşamanız kuvvetle muhtemel .. sürekli bir şeyleri mi kaçırıyorum aurası hakim.. yalnız alıştıktan sonra bu negativite terse etki yaparak sizi zamkla kitaba bağımlı yapıyor.. bu bakımdan yazarı ayakta alkışlamak lazım.. kurguya gelecek olursak ... yan cebinize sokuşturduğunuz mayınları ve kamboçyayı bir zahmet çıkarıverin ... bu kitap tıpkı size bahsettiğim mayınlanmış toprakları ile kamboçyayı anımsatıyor .. adım attıkça ayaklarım, sayfa çevirdikçe parmaklarım koptu .. okuyacaklar için hemen belirtmekte yarar var ki HER KUŞUN ETİ YENMEZ .. Ben eğer Dr Oetker in ceo su falan olsaydım bu kitabı piyasadan toplatır öğüttürüp Lezzo misali KEZZO ismiyle TOZ KEZZAP formunda piyasaya geri sürerdim :
KEZZO!!
TOZ KEZZAP!
SICAK SUYA KATIN DEHŞET SAÇIN!
219 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
HERKES KENDİ KİŞİSEL KOMASINDA!!

Çocukken Yunan Tanrı’larının gerçek olduğuna inanırdım,Allah’ın bizim, Yunan Tanrı’larının Yunanlıların olduğunu sanırdım çocukluğum boyunca, ta ki okulda hepsinin mitolojik hikaye ,efsane olduğunu öğrene kadar, kabul ediyorum büyük hayal kırıklığına uğramıştım. Son ansiklopedi okuyan nesil olmanın avantajlarından biri de, şimdilerde bir tık uzağında ki bilgiye erişmeye üşenirken, o zaman öğrendiğin ne varsa kitabın kokusundan mı,dokusundan mı bilmiyorum bilginin zihinde pırıl pırıl kalıyor olması. Oidipus,Poseidon,Ares,Medusa,Zeus, Hades,Athena hepsi benim çocukluğumun kahramanları.Ve bana göre hepsi ölümsüz.

Dünyaya maalesef kazık çakamıyoruz arkadaşlar burda bi anlaşalım önce. Olsa olsa en fazla bir iki çam fidanı,bir iki limon Selvi bırakırız ardımız sıra. Elli bilemedin yüz sene sonra adımızın esamesi bile okunmaz,mezar taşı dışında da anımsayan olmaz.

Peki ya bazıları ölümsüzlüğü buldu desem ne dersiniz? İnsanoğlu yıllar boyunca ,fani olduğunu kanıksadığı bu hayatın sonunda kendinden yüzyıllar sonra bile, söz konusu edilmesini sağlayacak şeylerin peşinde koşuyor.
Van Gogh ,Beethoven, Frida, Shakespeare, Atatürk , Nietzche, Dostoyevski ,Tolstoy , Tarkovski , Sigmund Freud , Stephan Hawking, Einstein ,Che hepsi ölümsüzlüğü bulmuş kişiler bana göre. Hepsinin bu dünyadan göçüp gitmeden yeryüzüne bıraktığı savunduğu bir fikri, bestelediği bir şarkısı ,yazdığı bir kitabı, çizip boyadığı bir tablosu, uğruna savaştığı idealleri, insanları aydınlatmak gibi gayeleri vardı. Nitekim bundan 300-500 belki 1000 yıl sonra onları hala milyonlar tanıyor olacak. Çünkü hemen herkes bu dünyaya kendi imzasını bırakmak istiyor, kimi kendisine benzeyen bir çocuk doğurarak, kimi pastoral bir şiir yazarak ama Chuck abi’nin de dediği gibi ;

“Hepimiz kendimizi anlatmak istiyoruz.
Hiç kimse unutulmak istemiyor”

Ve sadece kayıtlarda bulunması açısından söylüyorum;
“Herkes kendi kişisel komasında.”

Ölümsüzlüğü aramak için yollara düşen Lokman hekim gibiyiz, vitesi biraz daha yükseltip günümüze geliyorum ,sosyal medya hesaplarında ki binlerce taşlaşmış an, yüzlerce yaşanmadan yaşanıyormuş gibi yapılan ,teğet geçilen hayat. Sürekli beğenilme, unutulmama,takdir görme arzusu ,büyük kaos.

Demem o ki ,ölümsüz olmak o kadar da zor değil. Görmeyeceğim bir ölümsüzlüğün bana ne yararı var derseniz boşverin, ölümsüz olmak istiyorsanız da zaten göremeyeceksiniz yine boşverin. Ne diyordu bir film sahnesinin girişinde ki replikte ;

“Hayat asla sahnelenemeyecek bir oyunun sonsuz tekrarından ibaret! “

Chuck Palahniuk’un okuduğum 4. Kitabı ve en beğendiğim kitabı diyebilirim. Kitap sürekli bir Flashback halinde , iki satırda bir geçmiş gelecek yer değiştiriyor, yazarın diline artık aşina olduğum için pek zorluk yaşamadım ama yeni başlayacak arkadaşlara önerim Chuck Palahniuk okumaya Görünmez Canavarlar ile başlamaları yönünde. Kitaba puanım on üzerinden on (sana puanım on kanka \w/ ) Keyifli okumalar diliyorum,tabi mümkünse :)
288 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10
Tarihe Jonestown katliamı olarak geçen, Jim Jones isimli kendini dini lider olarak lanse edip 900 küsür kişinin intihar etmesiyle son bulan çılgınlığı bilir misiniz?

Reankarnasyona inanmıyorsanız muhtemelen tek bi tur binilecek gibi görünen bu bisiklet yolculuğu için, bir idea ,bir görüş,bir kişi, bir saplantı nedeni her ne olursa olsun, hayatınızı sonlandıracak kadar sizi manüpüle eden bişeylerin ,birilerinin ardı sıra gider misiniz?

Stalin der ki; "Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir. "

Kitlelerin akıl tutulmasını sağlamak sadece bir fikre bakar. Doğru zamanda ,doğru kelimelerle fikri yerleştirir ve ikna ederseniz kendinize küçük bir ordu kurmanız içten bile değil.
Örneğin; politikacıların kitleleri peşinde sürüklemeleri uyguladıkları propagandalardan kaynaklıdır. Futbol maçlarında bir takımı desteklemek, kişinin sevdiği bir sanatçıyla fotoğraf çektirebilmek için girdiği çaba, sevilen bir yazarın kitabını imzalaması için saatlerce bir kuyruğun ucunda beklemek hemen hepsi insan duygularına hükmeden bazı sebeplere dayanır. Nitekim hemen hepimiz sonuna -izm takısı gelen terimlerin bazılarını kendimize daha yakın bulur, hayatımızı bu temellere göre şekillendiririz.

Chuck bey bu kitabında ağırlıklı olarak, insan denilen hamurun doğru veya yanlış ellerde yoğurulup nasıl farklı şekillere sokulabileceğini, bunun hiçte zor olmadığını bir dizi olaylar silsilesi halinde bize sunmuş, çokta güzel olmuş. Ben kendi adıma kitapta sık sık Tanpınar'ın -Saatleri ayarlama enstitüsünde ki baş karakter Halit Ayarcı'nın ve Hasan Sabbah'ın kulaklarını çınlattım. Nihayetinde hikayeler ve olaylar farklı olsa da temelinde topluluklara hükmetme bulunan bu karakterlerin hepsi aynı çabayı sarf etmiş gibi görünüyor.

Kendi adıma Chuck Palahniuk'la çok verimli iki hafta geçirdim. Etkinlik fikrini ortaya atan arkadaşlarıma buradan teşekkürü borç bilirim :) Hepinize şimdiden keyifli okumalar.
288 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Son zamanlardaki okumalarını genellikle uzay, evren ve kainat gibi konuları içinde barındıran bilimkurgu türündeki kitaplar üzerinde gerçekleştiren bir okur olarak, yeraltı edebiyatı okumak, itiraf etmeliyim ki, beni biraz sarstı. Adeta kilometrelerce yüksekten yere doğru hızla çakıldım. Hele kitabın başındaki, “Asilerin, kaybedenlerin, hayalperestlerin, küfürbazların, günahkarların, beyaz zencilerin, aşağı tırmananların, yola çıkmaktan çekinmeyenlerin, uçurumdan atlayanların dili, sesi,” olarak tanımlanmış bir yeraltı edebiyatından söz ediyorsak, bu çakılışım gayet normal diye düşünüyorum.

Yeraltı edebiyatı ile ilgili daha önce pek kitap okumadım. Sevdiğim Hakan Günday kitaplarını dışarıda tutarsam, daha önce bu türde bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Açıkçası kendime de uzak bulduğum bir tür. Fakat çok fazla seveninin olduğunu da biliyorum. Chuck Palahniuk da bu türün ileri gelen yazarlarından biri olarak kabul ediliyor ve bana göre sonuna kadar da bunu hak ediyor.(Tek bir kitabını okumuş olmama rağmen bu cümleyi kurabiliyorum.)

Gerçekten Palahniuk’un yazdıklarını okurken cesaretine ve “dogmatanımaz”lığına hayretle şahit oldum. “Dogmatanımaz” tamamen benim uydurduğum bir kelime; ama nedense kitabı okurken aklımda beliriveren bir kelime oldu. Arkasındayım da. Zira kitapta anlatılan birçok şey, yazarın dogmalara ve kabul edilmiş genel doğrulara karşı birer taşlaması niteliğinde. 300 küsür sayfalık bir kitabın içerisinde yazar, birçok konuyu eleştirip birçok konuyu yerle bir ediyor.

Kitabın ana kahramanı ise Tender Branson isimli bir aykırı. Diğer önemli karakter ise, Fertility Hollis isimli bir kadın. Bütün olay bu karakterler etrafında gelişiyor; ama mühim olan bu kitapta karakterler değil. Zira bana göre kitabın ana kahramanı bizzat yazarın kendisi, daha doğrusu, kendi aykırı düşünceleri. Genel kanıya bakarak aykırı düşünce olduklarını söylüyorum, yanlış anlaşılmasın. Zira bu düşüncelerin birçoğu benim zaten kabul ettiğim düşünceler...

Kitabın konusuna bakarsak, çok başlı bir konu hakim. Fakat özetle yazar, baskıcı oluşumların birey üzerindeki etkisini, bireyin tüm hayatı boyunca daha güçlü diğer etkenlerin etkisinde kaldığını, bu etkiden kurtulamadığını, çevremizdeki sahteliklerin görülemediğini ve cinsel arzuların bastırılmasının bütün sorunların kaynağı olduğunu göstermek istemiş. Bunu yaparken de konuyu kullanarak sürekli eleştirmiş ve sert taşlamalara yer vermiş. Eğer bir yeraltı kitabı yazılacaksa zaten olması gereken de budur.

Kitabın en çok hoşuma giden özelliği ise sayfaların baştan değil, sondan başa doğru numaralandırılmış olmasıydı. Böylece 300 küsürüncü sayfadan başlayan kitap, birinci sayfaya geldiğinizde bitmiş oluyor. Tıpkı kitabın geriye doğru sayması gibi siz de kitabı okurken adeta geriye sayarak okuyorsunuz. Azalan her sayfada heyecan git gide artıyor. Okur, hem “son”a yaklaştığının bilincinde oluyor hem de bu “son”u değiştirmek için hiçbir şey yapamıyor. Çünkü “son” zaten çoktan bellidir…

Son olarak, hoşuma giden ve şaşırdığım bir kısmı daha sizinle paylaşmak istiyorum. Bir yazar, kendi okuruna neden böyle bir cümle kurar anlayamadım. Çok şaşırdım; fakat cevabı, “işte yeraltı edebiyatı” diyerek buldum. Beni şaşırtan o cümleler şunlardı:

“Tanrı'nın yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.”

Bu site sayesinde tanıdığım bir yazar ve kitabıydı. Belirli bir tavsiye üzerine olmasa da sevenleri sayesinde okudum. Kelebek etkisine bir katkı da benden olsun. Keyifli okumalar.
240 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
"Bana başa çıkma mekanizması olarak vahşi intikam fantazileri ver.
Flaş. "

Plastik oyuncaklar,plastik ayakkabılar,plastik çiçekler derken şimdi de plastik insanlar..

Koskoca bir hengamenin ortasındayız. Kurmalı bebekler gibi sabah uyanıyor,nefret ettiğimiz o işyerlerinde saatin ilerlemesini bekliyor, nefret ettiğimiz cehalet yuvası okullarda zilin çalmasını bekliyor,nefret ettiğimiz insanlarla vaktimizi paylaşıyoruz.
Gün içerisinde bin bir maske, bin bir duygu değişimi, bin bir ruh hali akşam olmasını bekliyor , o kurmalı kara kutunun başına geçiyoruz.

Modern 21. yy insanı, kafası hep karışık. Çamaşır yıkamak için artık 50/60sene öncesi kadar vakit harcamıyor, bir bilgiye ulaşmak için aylarca kütüphane kapıları aşındırmıyor, herşey daha kolay ,daha hızlı, daha ulaşılabilir ve aynı zamanda herşey daha değersiz, daha sıradan ve kolayca gözden çıkarılabilir.

Eşyalarıyla evlenmiş insanlar tanıyorum. Bir çok şeye sahip olduğunu düşünüp, kendisi bile olmayan insanlarda.
Chuck bey "istediğimiz şeyler gün geçtikçe istemeye eğitildiğimiz şeylere dönüşüyor.." gibi muazzam bir cümle kullanıyor kitapta. Gün geçtikçe yavaş yavaş, sistemin kurmalı bebeklerine dönüyoruz, kafasının içi boşaltılmış onların istediğini giyen,onların istediğini yiyen, onların istediğini izleyen ve onların dediklerini kendi isteğiymiş zanneden.

Boom!
İşte tam burda kafamızın içinde ki bombanın pimini çekip, " ben burdayım! Tam olarak burdayım! Dayatılan güzellik algınıza,televizyonlarınıza, yapay suratlarınıza, güzellik algımızla oynamış makyaj kataloglarınıza, cinsiyet ayrımınıza, milliyetçi duygularınıza, fanatizmle yoğrulmuş spor mecralarınıza ihtiyacımız yok! " demeli, diyebilmeliyiz. 21.yy'da modernizm diye dayatılan, kendimiz sandığımız ve aslında ayna da tanıyamadığımız yabancılara bakıp kendimizle yüzleşme vakti!

Kitap tam olarak mayın tarlası. Mutlaka okuyun.
288 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Allah'ım sen bizi tıkama. Bu nasıl bir tıkanmadır arkadaşlar? Bu nasıl bir yeraltı edebiyatıdır? Bir kitap ismiyle bu kadar mı uyumlu olabilir? İnsanlar böyle tıkanmayı nereden öğrendi?

Kitabın ana karakteri, para ihtiyacını restoranlarda yemekleri bile bile boğazına tıkayarak tıkanmış numarası yapan, bu sayede kendini her zaman ezik bir biçimde gösteren ve aynı zamanda da onu kurtaran insanları sürekli ters orantılı bir şekilde kahramanlaştıran birisi. Bir özet olarak bunları söylüyorum fakat olaylar bunla sınırlı olsaydı keşke.

Öncelikle Palahniuk'u Dövüş Kulübü'nden tanıyorum fakat ilk kez bir kitabını okuyorum. Aynı bir Trainspotting ya da bir Requiem for a Dream gibi popülizm eleştirileri, endorfin kurbanlığı, erotizm saplantısallığı, televizyon dizilerinin, Amerikan rüyası ve kültürünün insanlara bir şeyin bağımlılığını pompalaması var. Hatta yaptığı net tavsiyelerle ve yazım üslubuyla Trainspotting'in kardeşi gibi bir kitap olmuş bu.

Kitap, bu kitabı okumak yerine televizyonda izleyecek daha iyi şeyler olduğunu söyleyerek açılış yapıyor bize. Bunu neden özellikle üzerine bastıra bastıra söylediğini düşünüp durdum. Yeraltı edebiyatının insanların dinlemekten, görmekten ve yaşamaktan kaçındığı şeylerden ibaret olduğunun farkına vardım. Televizyonda gösterilmeyen şeyleri yeraltı edebiyatında bulabildiğimizin farkına vardım. Şöyle bir denklem kurabiliriz aslında : Gerçekler acıysa, yeraltı edebiyatı da gerçeklerse yeraltı edebiyatının acı olduğunun farkına vardım.

Ana karakter olan Victor Mancini adının anlamının tam tersine kendini yüceltme isteğinde zerre kadar olmayan bir kişi. Victor galip demektir fakat adam zerre kadar galip olmak istemiyor ki hayata karşı! İnadına daha çok kaybetmek istiyor, kaybettiğinde ise kazandığı daha çok ruhsal tıkanıklık oluyor. Ezilmeyi ve insanları kahramanlaştırmayı, bu sayede de onları kendine bağlı hale getirmeyi seviyor. Aynı zamanda o ve annesi tam bir manyak. Tam tamına zararlı alışkanlıklar bağımlısılar. Bu tekil bağımlılıklara paralel olarak adam insanları da kendine bağımlı hale getiriyor, insanlar Victor'un hayatını kurtarmayla ortamlarda hava atıyor ve çocuğa bağımlı hale gelmiş oluyorlar. Yani tam bir bağımlılık tıkanması var meydanda. Kendine de her zaman "İsa ne yapmazdı?" sorusunu sormayı hayat felsefesi olarak edinmiş ve o ne yapmazsa eleman da tam olarak onları yapıyor. Öyle ki Victor da zaten bağımlıların yolun sonunda neyi beklediklerini bildiğini söylüyor. Biz herhangi bir şeye bağımlı olmasak bile yolun sonunda bizi ne beklediğinin farkında mıyız? Gerçekten her şeyin birtakım sürprizden mi ibaret olduğunu düşünüyoruz?

Bu olayları kendi hayatlarımızla bağdaştırabiliriz. Farkında olmadan biz de tıkanıyoruz günden güne. Etrafımızdakiler kendini yüceltmeye devam edip aradıklarını bulamazken belki de farkında olmadan diplerdeki güzellikleri kaçırıyoruz. Bunu somut olgularla düşünmeyelim. Ruhumuzun derinliklerinde kim bilir ne cevherler saklıyoruz. Acaba biz de tıkanık mıyız ruhumuza, nefsimize, benliğimize ve çevremize karşı? Hiç sorduk mu bunu kendimize? Kitap bize kendimizi tanıma uğruna ezik, fakir, mazlum kalabileceğimizi öğretiyor. Sonuçların belki de kendimizi yüceltmelerimizde değil de ezik kalmakta ve toplumun bilmek, görmek, duymak istemediği özelliklerimizde olabileceğini kanıtlıyor.

Kitapla ilgili değil de yazarla ilgili bir eleştirim var. Kitabı okurken Chuck Palahniuk'la ilgili küçük bir araştırma yaptım ve adamın bildiğiniz online mağazası var arkadaşlar. Yani bir insan net bir şekilde kapitalizm, Amerikan rüyası ve Amerikan kültürü eleştirisi yapıp da nasıl şöyle bir https://chuckpalahniuk.threadless.com siteye sahip olabiliyor, insan gerçekten hayret ediyor.
288 syf.
·14 günde·9/10
Biraz spolier içeren bir inceleme olacak, şimdiden özür dilerim. Ama emin olun okuma zevkini azaltacak bir şey yok.

Plastik çiçekler, plastik evler, plastik insanlar. Gösteri Peygamberi namı diğer Survivor, (İtiraf edeyim, yarışmayla ilgisi var mı diye çıkış tarihlerine baktım) okuduğum ikinci kitabı Chuck Palahnuik'in. Tıkanma gibi her şey var bu kitapta da. Yani incelemeye; peygamber yaratma el kitabı ile de başlayabilirdim, kaybolmaya yüz tutmuş ekstrem tarikatlarla da, geleceği bilmenin dayanılmaz sıkıcılığıyla da. Kitapdan ev ekonomisi ders notları da çıkabiliyor, en güzel tuvalet yazıları da.

Doksanların sonları, ikibinlerin başlarında internet, günümüze göre daha serbestti (belki de daha güzel). Herkes her şey paylaşabiliyordu. O dönemde ismini "Survivor's Handbook" olarak hatırladığım bir kitap vardı daktilo fontu ile yazılmış. (CIA ile alakalı bir isim de olabilir, gelmiyor aklıma.) İçinde Macgyver tarzı şeylerden, bomba yapımına kadar bayağı şey vardı. Dövüş Kulübü filmi dahil, Chuck Palahnuik'in her eserinde bu kitap geliyor aklıma. Sürekli bir bilgi bombardımanı var bu kitapta da. İlk önce ev işleri ile ilgili pratik bilgilerden geliyor karşımıza, psikiyatrik bozukluklara gidiyoruz bir ara, Amerikadaki aykırı tarikatlar, pornografi, ilaçlar, steroidler, her şey var. En fazla da sistem eleştirisi var. Tıkanmadaki seks, ilişkiler, bağımlılık, Dövüş Kulübündeki tüketim kültürü ve kapitlizm eleştirileri, Gösteri Peygamberinde yerini din ve gösteri dünyasına bırakıyor. Bu kadar çok bilgiyi sıkmadan özümsemek mümkün mü? Evet, yazar Chuck Palahniuk olunca bırakamıyorsunuz okumayı hiç.

Her şey bir uçakta başlıyor, pardon bitiyor. Bölümler ve sayfalar sondan başa doğru gidiyor bu kitapta. Memento filmi gibi değil ama. Uçak düşmeden önce, kahramanımız Tender Branson'ın hayat hikayesini dinliyoruz baştan sona. Creedish mezhebinde büyütülüp mezhebe para kazandırmak üzere dış dünyaya gönderilmiş bir bağımlının öyküsü bu. Neye bağımlı? Temizliğe bağımlı, ev işlerine bağımlı, psikolojik hastalıklara bağımlı, intihar eden insanlarla konuşmaya bağımlı, her türlü ilaç/steroide bağımlı, şöhrete bağımlı. Seks hariç herşeye bağımlı oluyor kitabın sonuna kadar adam. Adım adım peygamberliğe ulaşmasını görüyoruz Tender'in. Diğer karakterler de ondan geri kalmıyor; her zaman her şeyi bilen Fertility Hollis (Murat Menteş isimleri gibi evet), tarikatı sembolize eden Adam, herkesi İsa yapabilecek bir menajer, olabilecek en yetenekli intihar danışmanı. Tender'in bir türlü göremediğimiz patronları bile etkiliyor insanı okurken.

Bir de şöyle bir özelliği var Chuck Palahnuik romanlarının. (İki kitapta nasıl böyle ahkam kesebiliyorum, ben de bilmiyorum) Adam film çeker gibi yazıyor kitaplarını ve sinema teknikleri kullanıyor yazımda görmeye alışmadığımız. Mesela seyir halindeyken trafikte trafik levhaları diyaloga dahil oluyor. Ya da Tender'ın kafasından geçenleri tuvaletteki yazılar cevaplıyor.

Ve en başta bahsettiğim şey. Plastik, sahte bir peygamber yaratılıyor insanlar için, ama her zaman, her şey sahte zaten bu peygamberden bağımsız olarak. Belki de o yüzden insanlar hiç yadsımıyor kendilerine sunulan bu ürünü. Hemen takip ediyorlar, ne diyorsa yapıyorlar, alıyorlar. Ve belki de sahte olmayan tek insan, küçük plastik bir maskot yüzünden ölüyor. Aslında her şey düşünmeye sevk ediyor insanı kitapta. "Ya, bir şeyler yanlış galiba" diyen herkesin okuması gereken bir kitap.

Çok abarttım belki, ama en az Tıkanma kadar güzel bir kitap bu da. Sırada Görünmez Canavarlar var. İlk dört kitabından sonra da satirik korku hikayelerine dönmüş zaten wikipediadan öğrendiğim kadarıyla. Babasının öldürülmesi ve katilini teşhis edip adamın idam edilmesine sebebiyet vermesi değiştirmiş bayağı adamı. Sonra bakacağım diğerlerine ben de. Neyse okuyun, okutun efendim. Değer çünkü.
240 syf.
·44 günde·8/10
Şimdiden önceki,şimdiden önceki herşey, yanımda taşıyıp durduğum bir hikayeden ibaret. Sanırım bu durum herkes için geçerli. Benim yeni bir hikayeye ihtiyacım var.

Aralığa dönelim. Palahniuk okuma etkinliği tüm hızıyla devam ediyor, insanlar harıl harıl Palahniuk incelemesi yapıyorlardı. Ben ki; ürkek ama istekli bir okuyucu olarak etkinliğe girmeden uzun zamandır okumak istediğim Tıkanma ya hazırlanırken, tanımadığım birisinden bir yorum geliyordu. Necip G. kitabın kendisinde bıraktığı etkiyi samimiyetle açıklıyor ve kitabı okuduğumu gördüğü için mutlu olduğunu söylüyordu. Garip ama güzel geldi bu bana, böyle şeylere alışık olmadığım için belki. Dövüş Kulübü filmi haricinde Palahniuk'e girişim böyle oldu.

Görünmez Canavarlara başlayıp daha ellinci sayfaya varmadan aşırı reklam, moda, marka, ilaç vb. terimlerden bunalarak, ara vermeme ve diğer kitaplara başlayışıma geçelim.

Kitabın başına ve sonuna geçelim ya da. "Görünmez Canavarlar", en sondan başlıyor Gösteri Peygamberi gibi aynı. Başında yanan bir evin önünde üç kadının olduğu bir senaryoyla karşılaşıyoruz, kadınların biri diğerine ateş etmiş diğeri ölmek üzere. Kitabın sonunda da herşeyin bu şekilde olduğunu görüyoruz tekrar.

Başı ve sonu aynı olan bir kitabı okumamızın anlamsızlığına dönelim.

10 Ocak'a gidelim ya da, bu kitaba başladığım ana. Tıkanma ve Gösteri Peygamberi ni büyük bir iştahla okuyup, Görünmez Canavarları görmek istediğim o güne. Kitabın başından itibaren bir o yana, bir bu yana savrulduğum, bir sayfada üç ayrı yer ile dört farklı ana gittiğim, Palahniuk'in kurgusundan başımın döndüğü ana.

Kitabın anlatıcısına geçelim. Shannon'a. Kusursuz bir güzelliğe sahip bir Yunan tanrıçası, reklam sektörünün plastik bir bebeğiyken, görünmez bir canavara dönüşen; kendisinden, kişiliğinden, cinsiyetinden emin olduğumuz tek insana geçelim. O intikam yolculuğuna çıkan ucubeye.

Kitabın arkasına geçelim, hayır geçmeyelim spoiler istemiyorsak - kitabın arkasını ya da yukarıdaki kitap bilgisini okumayalım.

Brendy'e dönelim ya da. "Anlattığın şeyin sadece bir hikaye olduğunu anlayacaksın.Ve aynı şeyleri bir daha yaşamayacağını.Anlattığın hikayenin sadece kelimelerden ibaret olduğunun farkına vardığında,geçmişini bir kağıt gibi buruşturup çöpe atabildiğinde işte o zaman senin kim olacağına karar vereceğiz." diyen dolandırıcı prensese. Kitabın gizli kahramanına.

Chuck Palahniuk'e geçelim. Her kitabında yaptığı ve bunda da tekrarlanan şeylere dönelim. Baştan sona devam eden sistem eleştirisi, hayatın anlamsızlığı, bağımlılıklar (bu kez beğenilme bağımlılığı) ve diğer her şey- estetik, tıbbi uyuşturucular,eşcinsellik, aile ilişkileri, güzellik, reklamcılık, medya, dolandırıcılık, vb. Her konuda istemediğiniz kadar ama asla sıkmayan bilgi bombardımanı.

Seth'e dönelim, ya da Alpha Romeo'ya, ya da Harper Collins'e ya da Addison Wesley'e ya da Hewlet Packard'a. "Doğumunuz, hayatınız boyunca düzeltmeye çalışacağınız bir hatadır."diyen o garip adama.

Düne dönelim, 20 Şubat'a. Solda okunan kitaplar arasında boynu bükük duran "Görünmez Canavarlar"ı görüp, artık zamanı geldiğini düşünmem ve devam etmeme kitaba. Her bölümde (tamam, o kadar da abartmayayım, çoğu bölümde) yok artık diyerek kitabı bir çırpıda bitirmeme. Güzel ama buruk bir duyguyla, yine de Tıkanma daha güzeldi dememe.

Evia'ya dönelim, Shannon'un manken , iyiliksever, aldatmaya meyilli, cinayete meyilli her şeye meyilli Teksaslı arkadaşına. Ve bu dört karakter arasında oluşan/ oluşabilecek/oluşması olası aşk dörtgenine.

Olağanüstü tedasüflere dönelim sonra. Başka herhangi bir kitapta saçma diyebileceğimiz, ama nedense bu kitapta göze bir türlü batmayan imkansız olasılıklara. Ve tabi ki de her Chuck Palahniuk eserinin olmazsa olmazı rahatsız edici (her açıdan) metinlere.

Kitabın sonuna geçelim şimdi de. Hani o baştaki üç kadın ve yanan evin olduğu sahneye. Dönüp "Bana şu iğrenç dünyada, aynen göründüğü gibi olan tek bir şey ver" diye bağıracağımız o sahneye. Kitap bittikten sonra da, bir sonraki kitabına kadar Chuck Palahniuk'in (Benim için Dövüş Kulübü olacak herhalde) biraz ara verip, bir şeyler dinleyelim "Her Şey Çok Güzel Olacak"tan , mesela. https://www.youtube.com/watch?v=1m71Zgek9tY .

Son olarak da bitirip incelemeyi, okurlara dönelim. Sonuçta izlenmiyorsak, neden yaşayalım ki bu hayatı.
288 syf.
·6 günde·8/10
Chuck Palahniuk okumaya ba yı lı yo rum!!

Tıkanma'yı okumadan önce yazarı tanımak adına, Dövüş Kulübü, Gösteri Peygamberi yada Görünmez Canavarlar ile giriş yapmanızı önermeden edemeyeceğim, zira yazar şöyle güzel bir girizgah yapıyor kitaba ;

"Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin, kendinizi kurtarın, televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır. Burada anlattığım şeyler önce sizi kızdıracak. sonra her şey daha da kötü olacak."

Epey iddialı bir giriş kabul edin. Fakat bunu iddialı bir yazar olmak istediği için yazdığı düşünmüyorum. Çünkü yazar da aynı bizler gibi, modern toplum çıkmazına saplanıp kalmış bir insan nihayetinde. Ve anladığım kadarıyla kitaplarında bu bataklığı parlatarak bizim bunu daha iyi algılamamızı sağlamaya çalışıyor. Bunu Tıkanma'da daha fazla hissettim. Kitapta ki Ida Mancini'nin ;
''Kölelerden oluşan bir jenerasyon yetiştiriyoruz.'' diye bağırdığı sahne söylediklerimin özeti olabilir.

Kitapta beni en çok etkileyen karakter şüphesiz Victor'un annesi Ida Mancini (Annecik), yaptığı her eylem,söylediği her söylem insanların yasalarla,adeta kurma bebeklere döndüğü bu çağda otoritelerin tamamını çökertip anarşinin fitilini ateşleme fikri bana çok cazip geliyor ve Annecik devam ediyor;

''İnsanlar dünyanın güvenli ve düzenli bir yer olması için yıllarca çalışırlardı. Ama hiç kimse bunun ne kadar sıkıcı olabileceğinin farkında değildi. Bütün dünyanın parsellendiğini, hız limitleri konduğunu, bölümlere ayrıldığını, vergilendirildiğini ve düzenlendiğini; bütün insanların sınavlardan geçirildiğini, fişlendiğini, nerede oturduğunun, ne yaptığının kaydının tutulduğunu düşünün. Hiç kimseye macera yaşayacak bir alan kalmazdı, satın alınabilenler hariç. Lunaparka gitmek gibi. Film izlemek gibi. Ama bunlar yine de sahte heyecanlardı. Dinozorların çocukları yemeyeceğini bilirsiniz. Büyük bir sahte afetin olma şansı bile oy çoğunluğuyla ortadan kaldırıldı. Gerçek afet veya risk ihtimali olmadığından, gerçek kurtuluş şansı da ortadan kalkmış oldu. Gerçek mutluluk yok. Gerçek heyecan yok. Eğlence, keşif, buluş yok... ''

Ve devam ediyor;

''Öyle planlanmış bir vaziyetteyiz ve ince ince yönetiliyoruz ki, burası artık dünya olmaktan çıktı. Burası Lanet olası bir sahil güvenlik teknesi oldu! ''

İnsanların toplumun gözünde ki üstlenmek zorunda olduğumuz roller,sahnelemek zorunda kaldığımız Oscarlık oyunculuklar yaşamla bağımızı koparıp, her gün zincirin dışına çıkmamak adına verdiğimiz savaş bizi tüketiyor. İyi bir anne, iyi bir baba, iyi bir evlat, iyi bir arkadaş, iyi bir sanatçı, iyi bir yazar, iyi bir bankacı, vb. bunlardan hiç biri olmazsak toplum bizi zincirin dışına itiyor, ve hep bir yarış halince daha iyisi olmanın telaşıyla koşup duruyoruz. Kahramanımız Victor Mancini'de tam bu çıkmaza düşmüş debelenip duruyor.

Kitapta epey pornografik öğe bulunuyor , hassasiyeti olanlara başlamadan ufak bir spoiler olsun. Chuck Palahniuk okurken ne ile karşılaşacağımı az çok kestirdiğim için kitabı beğenerek okudum. Herkese hitap edebilecek bir kitap değil fakat yeraltı okumaktan hoşlananlara önerebileceğim bir kitap. Şimdiden keyifli okumalar dilerim. :)

Yazarın biyografisi

Adı:
Funda Uncu
Tam adı:
Funda Uncu İrklı
Unvan:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 3.767 okur okudu.
  • 84 okur okuyor.
  • 2.772 okur okuyacak.
  • 118 okur yarım bıraktı.