Güngör Dilmen

Güngör Dilmen

YazarÇevirmen
8.5/10
91 Kişi
·
225
Okunma
·
12
Beğeni
·
1182
Gösterim
Adı:
Güngör Dilmen
Tam adı:
Güngör Dilmen Kalyoncu
Unvan:
Türk Oyun Yazarı, Dramaturg
Doğum:
Tekirdağ, Türkiye, 27 Mayıs 1930
Ölüm:
İzmir, Türkiye, 8 Temmuz 2012
Tekirdağ’da 1930 yılında doğan Güngör Dilmen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü öğrencisi olarak 1959 yılında Sinema-Tiyatro Dergisi’nin açtığı tiyatro oyunu yarışmasındaun “Midas’ın Kulakları”yla birinci oldu.

Güngör Dilmen, 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü’nü bitirdi. Öğrencilik yıllarında geçici işlerde çalıştı. Fakülteden mezun olduktan sonra Tel-Aviv ve Atina’ya gitti, tiyatro alanında incelemeler yaptı. Sonra ABD’nin Yale ve Washington Üniversitesi’nde tiyatro üzerine eğitim gördü. (1961-1964) İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda ve İstanbul Radyosu’nda çalıştı. İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde Doğu Dilleri okutmanı (1971), Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde öğretim görevlisi (1982) oldu. İlk yazılarında Güngör Kalyoncu imzasını kullandı.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde de öğretim görevlisi olarak genç dramaturgların yetişmesine katkı sağlayan Dilmen’in, Türk tiyatrosu ve sinemasına kazandırdığı çok sayıda senaryosu bulunuyor.
JONATHAN: İsa ile birlikte bir hırsız da çarmıha yargı giymişti, Romalı Vali bir iyi niyet gösterisi olarak bunlardan birini bağışlamaya karar verdi, çarmıhların çevresinde merakla bekleyen halka 'Bu iki suçludan birinin canını bağışlıyorum hangisini istersiniz?' diye sordu 'Barabbas'ı ver bize, hırsız Barabbas'ı ver' diye bağrıştı halk Oysa 'İsa kurtulsun' deseydi, îsa çarmıha gerilmiyecekti. ÇOO İşte o zaman İsa'nın bütün çabası boşa giderdi.

Bn. JONATHAN: Sende inanç hak getire.
JONATHAN: Çarmıha gerilmeyi İsa mı istiyordu yani?

ÇOO:Halk 'Marangoz İsa kurtulsun' diyecek diye ödü kopuyordu İsa'nın bence . Öyle ya, o zaman şehit olamazdı. Bereket o hiç yanılmaz sağduyusuyle davrandı halk 'Hırsızı bize ver, marangoz İsa çarmıha!' diye bağrıştılar.

JONATHAN: Peki, neden İsa'yı kurtarmadılar?

ÇOO: Çünkü borçları vardı marangoz İsa'ya hepsinin. Marangoz İsa kırık sandalye, masa, pervaz, pencere onarırdı veresiye beşik yontardı bebelere ve geçerdi bunları yüzü gibi sarı bir deftere ... veresiye. Oysa hırsıza hiç borçları yoktu tersine alacakları çoktu hesap soracaklardı ellerine geçirince Barabbas'ı tabii bu da çarmıhta olmazdı. Böylece hırsız Barabbas yerde kaldı marangoz îsa çarmıha bindi.
127 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Bu kadar kısa olup da nasıl bu kadar etkiler ki bir kitap. Sanki yaşadım...
Umarım bir gün oyunu da izlemek nasip olur.
Güngör Dilmen 'le tanışmama vesile olan Adem Yüce ye teşekkür ederim.Bütün oyunlarını okurum ınsallah:)
Etkinliğe katılamadım ama okumak bugüne kısmetmiş artık.Kıtapla ilgili bir cok inceleme yazılmış,bu kadar az kısı okumasına rağmen.Diğer incelemelerde kitaptan çok güzel bahsedilmiş konusu cok güzel anlatılmış ama ben dayanamadım bikaç şey de ben söylemek istedim...


Doğu,anadolu kadını,küçük gelinler ve töre cinayetleri bu konular hakkında bir sürü kıtap yazıldı,film yapıldı ve diziler çekildi.Ne oldu peki ders aldık mı ya da ibret aldık da,neleri değistirdik!Hiçbir şey değişmedi!Yıne küçük gelinler var,kuma olan kadınlar var cinayetlerden hiç bahsetmıyorum bile.
TV'den izleyip,gazetelerden okumak,kitaplardan okumaktan cok şahit olmak daha bir kötü.İzlerken okurken evet evet
bizde de vardı filan da böyleydi diyorsunuz kendinizden birçok şey görüyorsunuz çünkü...
Gülsüm'ü görünce bana da böyle oldu bir nevi kendimi gördüm.Ben de küçük gelindim çünkü.Evlendiğim de 17 yaşıma 4 ay vardı.Gülsüm gibi sessiz değildim belki ama ben ses çıkardım da pek birşey olmadı.Evden kaçtım,yakalandığım da jandarmaya beni ailem zorla evlendiriyo beni vermeyin dediysem de boş sonuç aynıydı birşey yapmadılar...
Evleneceğim gün benim için öleceğim gündü.Yaşarken öleceğim gün:(
O günlere gittim gittim geldim.Ağlaya ağlaya okudum bitirene kadar.

Atamızdan dedemizden böyle gördük,ama hiç düşünmediler ya yanlış düşünüyorlarsa ya yanlış yapıyorlarsa.

Eskiden güçlü olan erkekler,zayıf olan erkeklerin karılarını kaçırıp kendilerine eş yapıyorlarmış.İnanmak çok zor ama doğru.
Zehra'lar Gülsümler bitmeyecek zihniyet değişmedikçe.Zehra'nın çığlıkları,isyanı mücadelesi beni o kadar çok etkiledi ki.Gülsüm'ün sesizliği içimde büyüdü boğazım düğüm düğüm oldu.Sanki bir yandan Zehra oldum bir yandan Gülsüm.


Halime kadının sözüyle bitireceğim"Bin yıldır Anadolu kadının sustuğu çığlık belki senin yüreğinden fışkırır"
Zehra sen Anadolu kadınının sesi ol susma ki,ses ol diğer sessiz kadınlara.
127 syf.
Spoiler içerir...

Selam olsun Zehray'a, Zeynep e ve Murat a,
Kıydılar size ,duymadilar cigliklarinizi, serzenişlerinizi
Kör etmiş töreler gözlerini , sağır etmiş kulaklarını,
Yapmaz ,yapamaz dediler sana,
Bilmediler caninin yandığını,
Bilmediler çaresizliğini, kıydılar size...

Ya Gülsüm seni onbeş yaşında verdiler
Seni evli adama verdiler
bakmadilar ,yaşına
toyluguna ,pazarlığını yaptılar
o az bu cok diye
Mal diye sattılar seni
Utanmadilar , sıkılmadilar..
Seninde çaresizliğini görmediler
Nedir zehralarin ,gulsumlerin sizden çektikleri?
Görmediyseniz, bilmediyseniz
Taş kesiliniz hepiniz...

Keşke hislerimin hepsini dokebilseydim ama içimde fırtınalar kopsa da bildiremem dokemem hislerimi kağıda...
Daha önce tiyatro izlememiş ve okumamış biri olarak güzel bir başlangıç oldu benim için,kitap şahane mutlaka her insanın okuması gerek bence
Hayatımızın acı gerceklerini...
Etkinliği düzenleyen Adem Yüce ye teşekkür ediyorum bilmediğimiz yazarlarla buluşturduğu için.
Keyifli okumalar...
127 syf.
·1 günde
27 Kasım 2019 Çarşamba
18:11

"Toplumun kadına hazırladığı yazgı genel olarak evliliktir. Kadınların çoğu evlidir, evlenip ayrılmış ya da dul kalmıştır. Evlenmeye hazırlanmakta ya da evlenmediği için dertlenmektedir."

Evlilik Çağı, Simone de Beauvoir

Merhaba!

Güngör Dilmen'in Kurban oyunu ve bazı meseleler hakkında konuşmak için tekrar buradayım. Bu okuduğum 5. Kitabı, bu kez Anadolu Kadını diyeceğiz.

Güngör Dilmen'e göre "bütün mitoslarda dram vardır. Tarih olayları için de aynı şey söylenebilir. Önemli tarih olayları dramatiktir. Tarih bir yorum bilim... Sözün kısası psikoloji"

Bu oyunun dramı Anadolu kadınının bin yıl süren sessiz çığlığı karşısında Zehra'nın psikolojik durumudur.

Zehra üzerine kuma getirilecek olan ilk eştir, iki çocuk sahibi ve çocuk doğurmaktan başka ev içinde ne anlama geldiğini sorgulayan bu sorgulamayı da kocasına hissettiren bir Anadolu kadınıdır. Kurban meselesi ise; yeni gelen bir gelinin eve adımını atmadan önce kesilen koçu temsil ediyor. Kesilen bu koç yeni gelen gelinle birlikte eve huzur ve bereket getireceğine olan bir inancın kurbanı olarak rol oynar. Bakınız Afyon yöresinde bu gelenek mevcut kütüphane kaynağında Evlenme biçimleri ile ilgili bir yazıda geçiyor. Okumak isteyenler için.
http://afyon.ktb.gov.tr

Türkiye'de mevcut olan geleneksel evlilik türlerinin birkaçına bakalım mı?


• Taygeldi Evliliği:

"Çocuklu dul bir erkekle, çocuklu dul bir kadının, çocuklarının bve kendilerinin evlenmeleriyle ortaya çıkan evlilik olayı" olarak tanımlanır." Bu evliliklere Batı'da rastlanmıyor. İslam memleketlerine has bir evlilik türüdür.

• Levirat Evliliği

Abinin ölmesi üzerine erkek kardeşin yengesi ile evlenmesi ile gerçekleşen evlilik türüdür. Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesinde yaygındır. Bu evlilikte erkek daha önceden evli ise imam nikahı ile yengesini kuma olarak alır, abisinin çocuklarından başka kendi çocukları olursa resmi nikahlı eşinin üzerine kaydederek çocukları aile nüfusuna katar.


• Berder evliliği:

Evlenecek iki erkeğin, evlilik çağındaki kız kardeşlerini birbirleriyle değiştirme biçiminde gerçekleşir.

Kurban oyununa devam edelim. Erkeğini bir başka kadınla paylaşmak zorunda bırakılan Zehra, tüm toplumun da onayladığı bu durumu aklı, duyguları ve doğal iç güdüsü ile kabul etmemektedir. Zehra imam nikahlı eştir. Ve üzerine kuma olarak gelen Gülsüm'ün ise resmi nikahı var, resmi nikah kıydıran Gülsüm'ün abisi bunu kadının hakkı için değil de olası bir boşanma durumunu maddiyata çevirebilir diye bu ülkede hak, hukuk var artık resmi nikah isteriz söyleminde bulunur. Gülsüm oyunda hiç konuşmaz sadece kuma görevi görüyor abisi kaça, kime satarsa ona varmak zorunda bırakılan bir çocuk gelindir.

Oyunun ikinci bölümü Zehra'nın düşü ile geçer. Geleneksel Anadolu kadını olan Zehra'nın nasıl yenik düşeceğini görür düşünde, bir kenara itilmişliği, eskimişliğin yüzüne vurulacağını hisseder ve uyandığında bu durumu kabullenmeyen, toplumun; töre, gelenek, yasa, düzen ... ne varsa hepsini yok sayan boyun eğmeyen bir yapıya bürünerek güçlü bir izlenim bırakacaktır.

Kuma Gülsüm; evli, çocuklu ve yaşı orta denebilecek Zehra'nın tersi bir görüntü çizer. Gülsüm genç, taze ve bakiredir.

Yazar Gülsüm için soyut ifadeler kullanır:

Gözleri menekşe
Lepiska saçları
Beli zambak demeti.

Damat Mahmut'tan Değirmenli araziyi kapmak için abi Mirza, Gülsüm'ün onbeşinde genç bir kız oluşunu ve bakireliğini kullanarak Mahmut'un arzularına canlı tutmaya çalışır ki Mahmut kadın bedenine sahip olabilmek adına gözü köreltip tüm istekleri yerine getirir. Yazar bu sahnede kadın bedeni üzerinden süren bu ahlaksız pazarlığın altını çizmektedir.

Halbuki Gülsüm'ün bedenini dışarıda bırakıp onun kim olduğuna bakarsak Gülsüm'ü ara satırlarda şöyle gizler yazar: "ağasının buyruğundan, kocasının buyruğuna geçecek bir toy, bir ürkek kızcağızdır. Gülsüm sevme ve sevilme kaderini abisine bırakmış bir Anadolu kızıdır. Evli orta halli bir adama para karşılığı ikinci eş olarak sunulan bir Anadolu kızını temsil eder.

Üçüncü ve son bölümde gelini almaya gitmeden evvel, Mahmut Zehra'ya "döndüğümüzde bizi karşılamak istemezsen anahtarı kapının altına koy odanda kal" öğüdünü verip çekilir. Zehra'nın kızı Zeynep oyunda sessiz olan ikinci karakterdir. Murat ise toplum gelenekleri kulağına fısıldanan bir çocuktur. Babasının Hz. İbrahim ve koç hikayesini anlatmasına rağmen Tanrılar bizden niye armağan istesin? Diye sorabilen ve gökten inen Koç'un nasıl geldiğini sorgulayan bir erkek çocuktur. Koçu çok seven çocuklar düğün gününün sabahı kurban olarak kesilmesini istemedikleri koçu annelerinin de desteği ile " Azad" ederler.

Düğün alayı yaklaşırken Zehra evin tüm kapı ve pencerelerini kapatır. Masum çocuklarının içeceğine afyon katarak gelinin gelmesini bekler bu arada çocuklarının da kendisi gibi bir kadere sahip olmamaları gerektiği yönünde su isyanını duyarız.

"Erkeklik öyle aşağılandı ki Karacaören'de, öyle örneksiz kaldı ki Zeynebim kadın olmamalı. Muradım,
Kurbanlık koça acıyan Muradım
erkek olmamalı.
Gelişmemiş iki yıldız gibi kalmalı onlar
Tanrının mavi bağrında."

Bu satırlardan Zehra'nın ne yapacağını öğrenmiş oluyoruz. Zehra topluma karşı gelecek, ona zamanla alışırsın, erkeğini hepten kaybetmek yerine katlanman gerekir diye nasihat veren tüm köy kadınlarına karşı gelecektir. Rüyasında kurguladığı öğüt veren kadının da dediği gibi:
"Bugün bir şeyler olacak öyleyse. Bin, bin yıldır Anadolu kadınının sustuğu çığlık belki senin yüreğinden fışkırır."

Bin yıllık sessiz çığlığı bir fırtına ile harekete geçirecek, Anadolu kadının yazgısına boyun eğmek yerine, bir kadının eve gelişi üzerine kesilecek olan koçu azad edip kendini ve çocuklarını kurban olacak sunacak erkek egemenliğine, tolumun kokuşmuş yapısına, din altında sömürülen kadın bedenine tepki olarak kendi trajedisini yaratarak kurban edecek, önce çocuklarını, sonra kendisini...

Anadolu kadınının bin yıllık sessiz çığlığını göklere ulaştıracak olan bir kurban töreni ile sonlandıracak Zehra....


Oyunun inceleme kısmı sona erdi biraz dini nikah, kumalık üzerine konuşalım.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyesi olan ve hain bir bombalı paketle öldürülen alanında kadınların öncülüğünü yapan Cumhuriyet kadını Bahriye Üçok'un imam nikahı hakkında dediklerine bakalım:

"İslam hukukuna göre evlenme, yakın kan hısımlığı bulunmayan iki ayrı cins arasında ve iki erkek ya da bir erkek iki kadın tanık önünde yapılan bir akittir ve hiçbir dini yanı yoktur."

"İslâm'da nikah sırasında bir imamın bulundurulması, dua okuması, nikahı imamın aktetmesi gibi bir yöntem de mevcut değildir."
(Atatürk'ün İzinde Bir Arpa Boyu kitabı sayfa 258)

Sonradan çoğalan bu geleneğe Onur Ünlü'de yönetmenliğini yaptığı "İtirazım Var" filminde değiniyor: İmam rolünde olan Serdar Keskin kızının ona seni ev arkadaşımla tanıştıracam demesi üzerine tamam yarın getir tanışalım der ertesi gün kızı yanında bir erkekle gelir İmam tepki gösterecekken kız "ama baba bız imam nikahı kıydık bile der" bu söz üzerine baba şunları söyleyecektir. "

-İmam nikahıymış..
İmam nikahını ne sanıyorsunuz siz
İmam nikahının hiçbir hükmü yoktur
İmam nikahı size nefsinize uyma hakkı vermez
İmam nikahıymış. So... İmam nikahınıza"

Bir süre geçer İmam ilk kez rakı içer sarhoşken kızının kapısına dayanır ve bu konu ile ilgili son olarak şunu der:

Evliliğin şartı basit
İcap-kabul
Benimle evlenir misin? Diye sorasın
Evet der bitti.
İmam nikahıymış falanmış fasa fiso...

Çok guzel bir filmdir izleyin https://youtu.be/4uKqi1m22TU


Neslin korunması gibi İslam'ın üstün tuttuğu değerler sebebiyle bir kadının birden çok erkekle aynı zamanda evlenemesine izin verilmemiştir. Ama yüce bir varlık olan Erkek için dört bir sınırdır Nisa suresi 3. Ayet ve Peygamber'e isnat edilen dörtten fazla hanımı olanlar dörtten fazlasını boşamasını emrettiğine dair rivayetler (Beyhakî, VII, 184 İbn Mace, Nikah) sebebiyle çok eşliliğin dört kadınla sınırlandırılması kabul görmüştür.

İslam hukukuna göre evliliklerin yasal olduğu ülkelerde mesela Suriye'de aile defterinin ilk sayfasında koca yer alır sonraki sayfalarda 1.Karısı, 2.Karısı, 3.Karısı, 4.Karısı sayfaları ve ondan sonra onbeş yirmi çocuğu sıralayacak kadar boş sayfalar yer alır. Bu ayrıntıları oyunda ana temamız olan "Kumalık" üzerine değindik diye veriyorum.

Siz hiç 28 yaşında torun sahibi olan bir kadın gördünüz mü? Kendisi 14 yaşında çocuk doğuran ve doğurduğu kız çocuğunun da 14 yaşında çocuk doğurması ile torun sahibi olan bir kadın.

Bu coğrafyada sessiz çığlığa mahkum olan kadınlar yanlarında erkek varken çok nadir konuşur. Dini bir gelenek adı altında ergenlik dönemi başlangıcından itibaren evlendirilen kız çocuklarının Gülsüm'lerin sesini pek duymayız. Güngör Dilmen Gülsüm'ü bu yüzden konuşturmaz çünkü ona söz hakkı hiçbir zaman tanınmamıştır. Reşit olmadığından cinsel ilişkinin tecavüz sayılacağı için vereceği polis ifadesinde hep kendi rizamla birlikte oldum dedirtilen kişidir Gülsüm. Çünkü biliyor ki namus belası peşini bırakmayacak önce eşinin ailesi ilk ters hareketinde onu kurban edecek, o olmazsa bile ailesinin yanına döndüğü vakit namus davası diye iade edilecektir. Çünkü bedeli alınmıştır bu çocuk kadınların, ya da reşit kadınların, bedeli bir avuç para, birkaç eşya, birkaç arazi. Genç, taze ve bakire olarak nitelendirilen kadının kişiliği, duygu ve düşünceleri önemli değildir. Hepsi erkek evinde öğrenilir yeter ki o kadın bakire olsun geri kalan her şey örtülür. Sapkın zihniyeti öğretile gelen bir gelenek olarak sanan anneler de kabullenip hayatlarını bu bağlamda devam ettirmektedir. Kızlarının bir çeyiz parçası olarak sunulmasını kendi annelerinden öğrenmişlerdir. Onlarda torunlarına öğretisinler diye kızlarına öğreteceklerdir.

Zorda kalan kadınların çaresizliğini kullanıp imam nikahı ile eşlerinin üstüne kuma alan erkekler, kadın bedenini istismar eden "vatandaşlarımız" Türk anayasasını unuttu, İşimize geldiği vakit dinin nimetlerini kullanır, işimize geldiği vakit zorda kalan kadına adaletle yaklaşma duygusu ile onu sahipleniriz. Kadın bedeninin istismarının din, dil, ırk ayrımı yok...

Kadınların prangaları söküp atmaları için kendilerinden başka kimseye ihtiyaçları yok en temel sorundan en büyük soruna kadar kendileri bilir sorunlarını ve kendileri bilmeli nasıl dindirmek zorunda oldukları o bin yıllık sessiz çığlıklarını.
80 syf.
·1 günde
25 Kasım 2019 Pazartesi
19:14
Güngör Dilmen okuma etkinliği: #56846731

Merhaba !

Sanatımız, sanatçılarımız ve Güngör Dilmen üzerine biraz konuşalım.

Baştan söylemiş olayım biraz uzun bir inceleme olabilir lütfen buraya kadar okuyanlar beğenip geçmek çözüm değil 10 15 dakikanız varsa alırım yoksa es geçin gitsin.

Ülkemizde her şeyin "yerli" ve "milli"si var sadece sanatımızın ve tiyatromuzun yok kanımca.

Bu okuduğum dördüncü kitabı ilk önce yazar hakkında genel bir bilgi almak isteyenler bu iletime bakabilir.
#56065408

Milenyum çağının insanları olan bizler sanatın ne olduğunu unuttuk. Toplum olarak tiyatroya körelmişiz, kendi kendimize yabancılaşmış kendimizi daima Shakespeare, Moliere, Gogol, Bertolt Brecht, Samuel Beckett, Moliére, Çehov... ya da biraz eskiye gidersek Sophokles'in eserlerinde arıyoruz.


Arayalım, bu dünyaca ünlü insanların içinde kendimizi arayalım ama kendi sanatçımıza "ihanet" etmeyelim. Biz kendi sanatçımıza ihanet eden bir toplumuz, yaşarken çoğunu hiç bilmeyiz, öldükten sonra da bazılarına denk geliriz ve bu tesadüfi denk gelişin ufak bir anında "Vay arkadaş bizde varmış tiyatro yazan" deyiveririz.

Vay arkadaş! Kuma gömülen kafalar azıcık yukarı kaldırıldığında ülkemizde neler varmış neler diyebilmek için bu kumu biraz eşelemek gerekir.

Dedim ya biz milenyum çağıyız! Kumun altında kalan kafalarımıza"Telefon ve televizyona gömülen nesiller" göre: "Bizim sanatımız "Tik-tok" videoları, bizim sanatçılarımız da internet fenomenleri, Instagram ünlüleri, youtuberlar, bölüm başına 45 bin lira alan artistler, lanet olası bir seviyede olan Recep İvedik serileri ve Cin filmleri yönetmenleri vay arkadaş ne zengin bir sanatımız var bizim öyle!"

Kumu eşeleyin, bakın neler çıkıyor etrafa mesela şu liste var daha da zenginleştirilmiş halini sunacağım ileride, bakın bakalım; kafanızı kaldırıp baktığınızda bu insanlardan kaç tanesi var sizin Milenyum çağınızda!
#55936919



Şu kumu biraz daha eşeleyin bakalım yerli tiyatro yazarlarımızdan kimse herhangi bir kum tanesi olarak çarpacak mi gözünüze çok değil birazını sıralayacağım:

1. Güngör Dilmen
2. Başar Sabuncu
3. Orhan Asena
4. Recep Bilginer
5. Haldun Taner
6. Yılmaz Onay
7. Sema Göktaş
8. Vasıf Öngören
9. Cevat Fehmi Başkut
10. Turgut Özakman
11. Cahit Atay
12. Adalet Ağaoğlu
13. Ülker Köksal
14. Turan Oflazoğlu
15. Oktay Arayıcı
16. Bilgesu Erenus
17. Dinçer Sümer
...
...
...

Kim bu yabancılar söyleyebilir mi? Milenyum çağında yetişenler ve Milenyum çağında körelen büyükler! Velhasıl biz kendi öz sanatçımıza sahip çıkmamış onları bir avuç sanatseverin ilgisine bırakmış, onları dışlamış, yaşarken tanımamış öldükten sonra da hiç anmamışız, biz buyuz kendimizi tanıyalım.


"Zengin Mutfağı" deyince aklınıza ne geliyor? Aranızda illa ki bilen vardır, Malum ya büyük usta Şener Şen ve ekibi bu oyunla Anadolu turnesi yaptı bu sezon binlerce kişi izledi hemde en ön sıralar yani burjuvazimiz yüzlerce lira verip izledi iyi seyirler size! Ama kim bu eserin yazarını tanıyor genç bir yaşta 46 yaşında ani bir kalp krizi ile ölen Vasıf Öngören'i kim tanıyor, kim oyunlarını okumuş?

" Rumuz Goncagül" yıllardır Devlet Tiyatrolarında 2017'de sadece Ankara'da iki üç ay kaldı gösterimde binlerce kişi sadece orada izledi ne keyifli bir oyun dimi güldünüz, eğlendiniz onun haricinde birkaç kez filmi de çekildi eskiden çok hoş, çok hoş! Ama yasakların yazarı, her oyununa sansür gelen, baskı yiyen yine de türk tiyatrosuna hizmet etmekten vazgeçmeyen "Oktay Arayıcı'yı" kimse bilmez kitabı ise yok olmak üzere çünkü onu biz yok ettik sadece izledik tiyatro sahnesinin perdesi inince her şey bitti!

"Kantocu" diyelim mi hayatta olan bir sanatçımızın bu eser hatta ve hatta bir müzikal mükemmel değil mi? İzlemesi cidden çok hoş İzmir Devlet Tiyatrosu öncülüğünde geçen sezon turneye çıktı ama kitabını kimse eline alıp okumaz ne gerek var değil mi gelirse şehrimize izleriz bu kadar kolay. Kantocu kimin derseniz "Haldun Dormen''in...


"Fazilet Eczanesi" "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" "Keşanlı Ali Destanı" gözlerinizin pasını silmiştir dimi yüzbinler! Tiyatro sahnelerini arşınladı ama Haldun Taner'in basılı eserlerini 80 milyonluk ülkede "yüzler"den başka okuyan olmadı


"Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe", "Hürrem Sultan" sadece bu iki oyunu 2017'de izlediğim salonlarda bin kişiden fazla insan vardı iki seans ve aylarca sahnelendi ama kimse eline bir "Orhan Asena" kitabı almadı, bu siteye kitaplarını ben ekledim, ilk alıntıları da ben yaptım biz toplum olarak tiyatroyu elimizin üstünde tutarız canım! Biletleri 10 dakikada tüketiriz, bu bilgi doğru Devlet Tiyatrosu biletleri 5-10 dakikada tükenir ama oyunun akşamında 15-20 fotoğraf atarız sosyal medyaya bakın görün ulan ben gayet sosyal bir insanım entel takılırım siz cahiller izleyin de feyz alın! E ama Orhan Asena kim hangi kitabı var sizde acınacak halde olanlar oyununa gidip onu tanımayanlar değil mi geri kalanların zaten öyle bir sanat sıkıntısı yok!

Yılmaz Onay'ın yazdığı ve çevirdiği eserler yıllardır sahnede Bertolt Brecht tiyatrosunu A'dan Z'ye bize aktardı kimsenin sahip çıkmadığı bir şekilde öldü gitti neden mi biz sadece seyrederiz! Okursak başımız derde girebilir izleyin onun bir oyunu var onu izleyin adı "Bir Sanatçının Ölümü"

Gelelim artık günün yazarına "Güngör Dilmen" çoğu oyunu geçen sezonlarda sergilendi bu sene Devlet Tiyatrosu "Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını" oyunu ile onu yaşatıyor biz ise ne güzel gidip seyrediyoruz ama kitaplarının yarısının baskısı yok bilmiyoruz çünkü kimse almıyor. Hayatını sanata veren bu insanı da 70 alıntı birkaç paragrafı geçmeyen birkaç inceleme ile "onurlandırmışız"..


"Tiyatro oyununun iki yaşamı var. Sahne üstünde seyredildiği gibi kitap olarak da okunabilmeli. Lakin ülkemizde oyun okuma alışkanlığı yok."

Güngör Dilmen

Ben sanatçımıza bir konuda katılmıyorum. Ülkemizde yerli yazar okuma alışkanlığı yok oyun okuma alışkanlığı değil. Bal gibi oyun okunuyor bir Shakespeare bakın, Moliére, Gogol'a, Çehov'a, Beckett'e, Brecht'e bakın bakalım! Demek ki oyunlar okunuyormuş...

"Canlı Maymun Lokantası"

Güngör Dilmen'in bu oyunu yazmasına vesile olan olay bir canilik geleneğinin varlığı karşısında şok olmasıdır. Şöyle der:
"1961 yılında Amerika’da Hong Konglu bir üniversite öğrencisi, o ülkede canlı maymunların beyinlerinin yendiği özel lokantalardan söz etmişti.
"Görüntü çivi gibi beynime saplandı, acı veriyordu. Ondan kurtulmak için bu oyunu yazdım diyebilirim."

Evet orada bu bir gelenek haline gelmiş ve bu geleneğe zenginliklerinin getirdiği fantazi üretme çabaları sonucu iştirak eden Batı'nın kapitalist patronları ve burjuvazisi büyük paralar sarf ederek bu lokantalara gidiyorlar.


Canlı Maymun Lokantası Doğu-Batı mistisizm-kapitalizm karşıtlığı üzerine kurgulanmıştır. Sözde gelişmiş Batı'nın küstah istekleri ve Doğu'yu saf dışı bırakan sadece zevk ve süs aracı olarak gören anlayışına eleştiri oklarını yöneltir Dilmen. Oyunun batılı çifti Jonathan'lar gücü parada bulur ve Mistisizmin temsilcisi olan Çinli Ozan'a şöyle seslenir Bay Jonathan: " Ama siz de özgürsünüz... Çeki uzatana kadar"
Doğu bir çek uzatılışına kadar aşağılanmış bir seviyede seyrederken hem paranın cazibesine kapılma hem de batıyı dışlama ikileminde olan Avcı Çoo bir yerde Bay Jonathan'a şöyle diyecek "Biz medeniyetin doruğunda iken siz mağaralarda çiğ maymun eti yiyordunuz" diye yakınır ama şimdiki Doğu Canlı Maymun Lokantaları açarak binlerce dolar karşılığında Batılılara Maymun beyni sunuyor ve o kadar canileşen insanlar bu insanlık dışı ayinlerinde genelde yavru maymunları seçiyor ve ağızlarını dahi kapatmadan yaptıkları işkencede o masum hayvanın çığlıkları ile zevk duyuyorlar! Evet bu insanlarla aynı dünyadayız!

Jonathan çiftinin zihinlerinde Hong Kong egzotik bir manzaradan, otantik bir ortamdan öteye geçmeyecek vaziyette ve içinde bir süre kalınıp köşeye buruşturup atılacak, maddi zevklerin uğrak noktası haline gelen bir yer olarak kalacak bu Turistik bilgelik turundan sonra ülkelerine geri dönüp kurdukları maddi dünyada yaşamaya devam edeceklerdir.

Oyunun başında 7 ortasında 17 sonlarında 27 çocuk sahibi diye gösterilen Mistisizmin temsilcisi Şair Wong Jonathan çifti için yakalanan Maymun'un kaçması üzerine ileri sürülür paranın gücünü bilen Jonathan Maymunlasan Wong'u elde edebilmek için adeta servet sürer ortaya burada Batı'nın maddi gücünün sonsuzluğu karşısında Doğu Mistisizminin direnme noktasını görüyoruz, 27 çocuğunun evde aç gözlerle yemek beklemesinin yanında çağının sorunlarına yenik düşüp duyduğu sorumluluğun altında ezildiği için kurtulma yolu olarak kendini feda etmeye ve içindeki ejderi serbest bırakmaya karar verir lakin bu kararı alırken yüklü miktarda bir çeki de almayı ihmal etmez.

Biz Doğunun olduğu tarağı temsil eden Wong'un merasim öncesi söylediklerine, acılarına bir bakalım:

"
WONG

"Beni de çağırsanız ya, Mister Jonathan cömert sofranıza eğilip kibarca üstten beynimin çığlık çığlığa bir parçasını ben de dişlesem. Yoo, sözlerime alınmayın rica ederim, siz yine beynimi başdöndürücü halayınıza çeşni katsın diye satın alan bir kralsınız. Her şey mutluluğunuz için Mister Jonathan!"

WONG

"Gözlerinizi açın diyorum, Mister Jonathan bakın, kara çanağın içinde sıkıyorum süngeri nasıl fışkırıyor renk renk yağlı sular, koyveriyorum bakın nasıl yutuyor onları yeniden kaç ağzın çiğneyip tükürdüğü salyalı artıkları ne iğrenç bir iştahla emiyor sömürüyor, püskürüyor yeniden. Soğuk şakaklarımın arasında sıkıyorum onu anlamsız görüntüler akıyor, vıcık vıcık karışıyor birbirine, kara çanağın içinde. Kişiliksiz bir çağın ortak beyni bu. Yeter, yeter!"


WONG

"Nasıl sessizce oldu bu iş.
Sessizce mi? O sancılar, baş dönmeleri,
koridorlarda türküsüz dansedişlerim?
Piçler gibi, kendinden döllenen soylu piçler gibi bu edinilmiş rahimde, sinsi, nefret dolu
deri ürperişli uzayda kendi zamanı oldu.
Zorunlu yargıyı verdi titremeden:
türkü tadlar, alışkanlıklar demek olan gövdemi yadsıdı, bir bir kopardı sevinç damarlarını özünün kıskanç istemini yarattı, yalnız kendini yaşıyor, beynim düşler fışkırtan bir ejder kesildi, Bay Jonathan.
Bastığım yer çökünce bir gün dumansı,
vaktin geldiğini anladım. Vakit?
Geç kalmışım.."



Güngör Dilmen'in bir röportajda verdiği bir demeç:

Bütün mitoslarda dram vardır. Tarih olaylarıiçin de aynı şey
söylenebilir. Önemli tarih olayları dramatiktir. Tarih bilimsel bir
bilim değil. Yani hem bilim hem değil. Nasıl oluyor? Tarih bir
yorum-bilim. Tarih oyunları da kritik durumlarda bütün toplumu
etkileyecek bir karar verme, bir eyleme girişme sürecinde o ki
şilerin iç dünyalarına inme çabası. Sözün kısası psikoloji. Ben
tarih olayları içinde de mitolojide de insanı arıyorum ve bunda
coğrafya, ülke ayrımı yapmıyorum. Şairimiz Tevfik Fikret: “Vata-nım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer” demiş. (vatanım yeryüzü milletim insanlık) Ben de o meşrebtenim. Ülke ve millet ayrımı yapmadan insanı arıyorum. İşte bu nedenle oyunlarımdan biri, Canlı Maymun Lokantası, hiç gitmediğim Hong Kong’da geçi-yor. Aynı özgürlük duygusuyla İspanyol-Meksika tarihine de eğildim: Ak Tanrılar (Moktezuma) tragedyasını yazdım. Oyunu yazarken hem İspanyol hem Meksikalı oldum. Bu tragedyada tarih ile mitologya içiçe. Yeni kıtada - kime göre yeni? - İspan-yol conquistadorlar ile Meksika kralı Moktezuma’nın karşılaş-ması. İki uygarlığın çatışması. Sürgüne gitmiş, yeniden gelmesi beklenen tanrı Quetzalcoatl (=Tüylüyılan) mitosu, tragedyanın eksenini oluşturuyor.


Gerçekten insanı evrensel bir açıdan ele alan bu değerli tiyatro yazarımızı okuyalım, okutalım onun gibi niceleri de var. Bir sonraki Güngör Dilmen okumasını "Kurban" ile yapacağım buraya kadar okuyanlar için bir haberim var Toplu bir Güngör Dilmen okuma etkinliği yapalım diyorum bir arkadaşla da konuştuk dün umarım katılım sağlamak istersiniz benden bu kadar bir sonraki incelemede görüşmek üzere edebiyatla kalın!
80 syf.
·2 günde·8/10
Eserin ismini yıllardır duyarım.Konusundan
haberim olmadığı için bu ismi bir sembol ya
da hayal ürünü olarak düşümüstüm.Böyle bir
iğrençlik kimin aklına gelebirdi ki?Meğer
"canlı maymun lokantası"diye bir sey varmış.
Şuan da,2019'da bile.Yazar da bazı kötülüklere
dikkat çekmek için bu durumu kullanmiş.

Bu kitabı ve Dilmen'in diğer ikikitabını (Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını,Kurban) Adem Yüce 'nin ihmal edilmiş bir yazar olan Güngör Dilmen'in tanınması için düzenlediği etkinlik vesilesiyle okudum.#56846731. Yerli tiyatromuza dikkat çekmek için oluşturduğu bu etkinlik için kendisine teşekkür ederim.

Güngör Dilmen hakkında okumalar yaptığımda kendisinin mitoloji,tarih,sosyoloji,
efsaneler,toplumsal sorunlar gibi çok farklı
kaynaklardan beslendiğini,birikiminin çok
yüksek olduğunu gördüm.
Okuduğum üç oyununa göre dilimizi kullanması çok başarılı. Türkçe karşılığı olan
sözcükleri kullanmaya dikkat etmiş.Diyologlar
akıcı.Anlatımı sade ve özellikle Kurban'da
çok şiirsel.

Gelelim Canlı Maymun Lokantası'na:

Bir belgeselde görünce çok etkilenmiştim.
Aslanlar avlarının direk yüzüne saldırıyor ve
onları öldürmeden canlı canlı yiyorlardı. Hayvan,aslan doyana kadar çığlık çığlığa...
Hadi aslanlar içgüdülerine göre hareket ediyor.
Peki bir insanı eli ayağı bağlı canlı bir maymunun kafatası parçalanarak kanlı beynini
yemeye sevk eden şey ne acaba?

Sanırım bunun adı DOYUMSUZLUK. Yeni
şeyler keşfetme,her zevki tatma isteği.

Eserde de çok uygar!! bir Amerikalı bir çiftimiz balayı için Hongkok'a gelir ve bu lokantaya uğrar. Orayı sadece egzotik fantazilerini giderecek,dönüşte eşe dosta anlatilacak farklı deneyimleri bulacakları bir yer olarak görürler.Özellikle kadın balayında olduğu için her şımarıklığı kendine hak görmektedir. Maymun beyni yemek için öyle sabırsız ki.Çünkü paralı ve bencil.Her şeyin en iyisini,hem de en kısa zamanda hak ettiğine inanıyor.

Batı'yı ya da Amerika'nın kendisini temsil ettiğine inandığım Bay Jonathan gücünün
bilincinde.Şair Wong'la beyni için pazarlık
ederken bile son derece soğukkanli.Oldukça
da gerçekçi.#58105903. Ona göre para her şeyi çözer.

Eserin ortaya çıktığı tarihler 60'lar. Doğu
bugüne göre daha fakir.Bu dengesizliğe dikkat
çekmek istiyor yazar.Şair Wong, bulunduğu
durumun farkında olan,bu farkındalıkla da çok
acı çeken bir insan.Batı'nın fantazisini doyurmak için kendi beynini feda ediyor.
Alacağı parayı çocuklarına gönderecek hem
onlar doyacak hem de kendi acılarından
kurtulacak.Yazarın Wong'un beynini Jonathan
lara sunması beyin göçune dikkat çekmek de
olabilir.

Sevmediğim tek kişi kim olduğunu pek
anlamadığım ,oyuna pek katkısı da olmayan
mırıldanıp duran kadındı.

Bu oyun amacı seyirciyi tedirgin etmek ve
düşündürmek olan bir absürd tiyatro örneğidir.
Yazarın amacına fazlasıyla ulaştığını düşünüyorum.
200 syf.
·2 günde
Merhaba!

1K'da Hiç okunmayan kitaplardan biriyle yine buradayım.

İlk alıntılarını eklediğim kitap hakkında biraz konuşma vakti.

Güngör Dilmen'in kitabının yanına hiç okunmayan ibaresinin konulması çok üzücü olsa da tek tesellimiz onun bu satırları okumayacak olması! Ona hayran okurlar ve gerçek tiyatro severlerin üzüntüsü ile idare edeceğiz yine.

Güngör Dilmen en üretken tiyatro yazarlarımızdan biridir. 1 Ekim'de açılmasını "dört gözle" beklediğimiz! Devlet Tiyatrolarında da bu sezon onun "Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını" eserini izleyeceğiz umarım birinizin karşısına çıkar da bu yazdıklarımı hatırlarsınız.

Eserlerini genelde Tarih ve Mitolojiden yararlanarak oluşturan Dilmen. Yararlandığı bu iki öğe ile günümüze ağır eleştiriler getirir ki, biz okuyalım da Zeus'tan 80 darbesine kadar tanrıların ve insanların ahmaklığına şahit olalım ve ilerlemeye gayret göstermeyen insanlığı da hiçbir zaman unutmayalım diye gösterdiği çabaları anlayalım ve anlatalım. Diye uğraştı, anlatmayı geçtik anlamayı da beceremedik ya neyse...


Eserimiz üç oyundan oluşuyor.

1. Kuzguncuk Türküsü
2. Şan, Şeref, Ün = AMFİTRÜON
3. Troya İçinde Vurdular Beni

İlk oyun olan Kuzguncuk Türküsü konusu tarihten, ikinci oyunun konusu Mitolojiden, üçüncü oyunun konusu ise tarih-mitoloji bileşiminden oluşuyor.

Şimdi oyunlara biraz biraz göz atarsak;

1. Kuzguncuk Türküsü:

Oyun huzur içinde yaşayan kozmopolit bir yapıya sahip Kuzguncuk Semtinin ahalisinin yaşayışını anlatarak başlar.

Ve bunu Saranda'nın suy sözleri ile özetleyebiliriz:

İşte biz böyleydik
Biraz çocukça
Ama güzelce

Sonra bir haber gelir radyodan Selanik'te Ata... Ata... (sökemez) Bir Türk'ün evini bombalamışlar.

Sonra Kuzguncuk Semti yaklaşan sonuna doğru o tarihin akışında sürüklenmeye başlar.

6-7 Eylül olaylarının temel amacı azınlıkların elindeki mal varlıkları ele geçirmek adına taşkınlık yaratmak, azınlıkların mekanları yıkılır, yakılır, taşlanır. Türk kimliği olan Yunan, Ermeni, Yahudi azınlıklar Selanik'te Atatürk'ün evine saldıran onlarmışçasına kovalanır İstanbul sokaklarında... Devletin olayları bastırmasını bekleyen azınlıklar umutlarının boşa çıktığını ve devletin onlara sahip çıkmadığını görünce mallarını bırakıp canlarını alarak göç ederler.

Açılışı Öğretmen Saranda ile yapmıştık, son sözü de ona bırakalım:

Biz azınlıklar yumurtalar gibiyiz.
İki kaya arasında
Kayalardan biri
ya da öbürü
hafif deprenince...
olan bize oluyor.


2) Şan, Şeref, Ün = AMFİTRÜON

Bu oyunumuzda Thebai'nin yiğit komutanı Amfitrüon, tanrı Zeus'un kışkırtması ile komşu ülkeyi fethe gider. Zeus ise gözünü onun karısına dikmiştir karısını elde etmek için Amfitrüon'a bürünen Zeus ve Amfitrüon'un kölesi Sosios'un kimliğine bürünen Zeus'un oğlu Hermes'in olaylarına eşlik edeceğiz.

Şunu söyleyeyim bu oyunda Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedyasını okur gibi hissettim sanki o kitabın üç beş sayfası karakter ismi değiştirilip burada sunulmuş. Lakin bu oyunun akıcılığı ve güzelliğini gölgede bırakmıyor.

Yazar; bilimle, felsefeyle beslenen insanoğlunun iradesinin kurulan Tanrısal düzeni tehdit edebileceğini Zeus'un teleskop ile yeryüzüne bakan oğluna serzenişi ile şöyle aktarıyor:

Bu kadar dikizledigin yeter! Ne hoş oyuncak değil mi?

Oğlum Hefaistos'un buluşu. Bin yıllar sonra insanlar icat ettiklerini söyleyecekler, ve göğün derinliklerine yöneltince bu uzay - güzünü korkarım bizi göremeyecekler.

3) Troya İçinde Vurdular Beni;


Savaş başlatmak isteyen çevrelerin bir neden bulma arayışı sonu oluşan diplomasi terimi "casus belli" yoluyla savaş çıkarması ve bu savaşın sonucunda başlatanların zenginliklerine zenginlik kattığını, kaybedenlerin ise vatan savunması yalanı ile kandırılmış halkların olduğu olgusu üzerine kurulu bu oyun tarih-mitoloji bileşiminden oluşuyor.

Gökyüzünde savaşı izleyen tanrılar Zeus'a bu savaşa müdahale etmeyecek misin diye sorarlar?
Zeus ise bırakın ne halleri varsa görsünler diye cevap verir.
Günümüzde de yapılan tüm savaşların akan tüm kanların müsebbibi insanları haline bırakan tanrılar olsa gerek!

Evet bu kitaba ilk incelemeyi gerçekleştirdim. Umarım Güngör Dilmen'in hakettiği değeri geleceği günleri de görürüz. Ben saçma sapan okumalar yapan çoğunluğa aldırmıyorum onlar okusalar da değer katmazlar bu tür yazarlara lakin iyi okurlardan oluşan o azınlığın da Güngör Dilmen'e değer göstermediği kanısındayım.

Başka bir Güngör Dilmen kitabında görüşmek üzere diyelim o halde.

Bu arada kütüphaneler olmasa az ya da hiç okunmayan değerli eserlere bu kadar rahat biçimde ulaşacak bir imkanım olmazdı. Kütüphaneler iyi ki var!
272 syf.
“Midas’ın Kulakları" Güngör Dilmen’in ve Midas Üçlemesinin ilk oyunudur.

Olay örgüsü serüven (sergüzeşt-macera)
sistematiği içinde bir hikayedir.
Bu hikayelerde olayların merkezinde bir kişi vardır yani asıl kahraman vardır.
Yani Midas’ın hikayesi.
Tanrılar arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Midas’ın cezalandırılması olay örgüsündeki hikaye budur.

Yazar tarihsel figürler,mitolojik figürler seçmiş Apollon gibi,Pan gibi,Midas gibi olağan dışı figürler tercih etmiş.
Olay unsurunu güzelleştiren unsur ise merak unsurudur.
Çünkü burada merak unsuru okuyucuyu sürüklüyor.Eminim okurken sizlerde benimle hemfikir olacaksınız.
Berber söyleyecek mi,Midas’ın kulakları ne olacak?Bunun gibi bir çok merak unsuru olay örgüsünün sürükleyici olmasını sağlıyor.

Olay örgüsü bireysel çatışmalarla ilerliyor. Öncelikle Pan ile Apollon arasında bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışmayı çözümlemek için Midas’a başvurarak Midas’ı da bu çatışmanın bir parçası hâline getiriyorlar. Pan ile Apollon’un çatışması bu kez Midas ile onların çatışmasına dönüşüyor.Dolayısıyla olay örgüsü zenginleşiyor.Kısacası iki figür arasındaki çatışma üçüncü kişinin katılmasıyla olay örgüsünü zengin hâle getiriyor. Daha sonra işin içine berber giriyor,dinleyiciler giriyor,halk giriyor ve çatışma daha dallı budaklı bir hâle geliyor.Sonra Pan ile Apollon ortadan çekiliyor daha çok Midas ile berber arasında bir çatışma şeklinde ilerliyor.
Bu arada bir iç çatışma devreye giriyor.Yani hem Midas’ın hem de berberin iç çatışması bir yandan Midas kendi kendine ben bunlarla nasıl baş edeceğimin peşinde,öte yandan da sırrı öğrenen berber bunu ifşa edeyim mi,etmeyeyim mi çatışması içindedir.
Bir ara Midas da devre dışı kalıyor.
Asıl çatışma berberin iç çatışması hâline geliyor o kısım çok etkileyici çünkü özdeşlik kuruyoruz.Hepimiz hayatta bir sır ile muhatap olmuşuzdur.Berber sırrı tuttu mu dersiniz?
Ben büyük bir zevkle okudum.
Keyifli okumalar.



“Söyleyin keçi tayfası, ne geldi Midas’ın başına
girince şu çekişen iki tanrı arasına...”
(29)

MİDAS’IN KIZI
-Pişman mısın babacığım verdiğin yargıdan?
MİDAS
-Daha çok sonucundan.
(59)

“Doğru,kimse taşıyamayacağı yükün altına girmemeli.”(84)

“Suçunu itiraf etmesi suçsuz olduğunu kanıtlamaz.”(88)
127 syf.
·11 günde·Beğendi
Geçmeyi güç bela başardığım Mitoloji dersinde şöyle bir mitolojik efsane dinlemiştik hocamızdan :

Prenses Medea, Kolhida Kralı Aites ile Ay Tanrıçası Hekate'nin kızı, Güneş Tanrısı Helios'un torunu, büyüler Tanrıçası Kirke'nin yeğeni güzeller güzeli bir kızdır. Yurdunu, güçlerini ve yetilerini sevdiği, prens Iason için terkederek, onunla evlenir ve iki çocuğu olur. Bir zaman sonra kocası, babasının da teşvikiyle, Medea'yı başka bir prenses ile aldatır ve Medea'yı sürgüne gönderme planları yapar. Iason, Prenses Kreusa ile evlilik hazırlıkları yaparken, Medea, geline düğün hediyesi olarak gösterişli ama büyülü bir kıyafet gönderir. Kıyafeti giymeye kalkan Kreusa,o sırada kendisine yardım eden babası ile birlikte alev alır, yanar, kül olur. Ancak bu olay Medea'nın içindeki intikam ateşini söndürmeye yetmez ve Iason'dan olan iki öz çocuğunu boğarak öldürür, cesetlerini haykırışlar içinde, Iason'un önüne atar...

İşte Güngör Dilmen, Kurban adlı bu eserinde, Antik Yunan tragedyalarının en önemlilerinden kabul edilen bu Medea Mitosunu alt metin olarak baz aldığını söylemiş. Ve "Kurban" da bu bağlamda yapılan en önemli çalışmalardan biri olarak literatürlerde yerini almış.

1967 yılında kaleme alınan Kurban, ilk gösterimini yine aynı yıl Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosu'nda, Aliye Rona'nın muhteşem performansı ile yapmış. 1966/1967 İlhan İskender Tiyatro Ödülü’ne değer görülmüş. 1990 yılında ise Avignon Sanat Festivali'nde sergilenmiş.

Yoğun olarak diyaloglardan oluşan bir metin olmasına rağmen, metnin geneline şiirsel bir anlatım hakim.Dili ise yalın ama etkili. Kurban metaforu çok başarılı şekillerde işlenmiş, içerikte o kadar çok kurban var ki, eser bitince asıl kurban kimdi, inanın bilemiyorsunuz !

Kurban , kadın mücadelesini konu alan, erkek egemen Türk toplumunda, kadının kendi erkeği ve diğer çevre erkekler karşısındaki dramını, güçlü bir perspektif ile okuyana, izleyene sunan bir eser. İçeriği hakkında çok detaylı yazmak istemiyorum zira incecik, bir saatte okunabilecek bir eser. İncecik olmasına bakmayın, inanılmaz sarsıcı, inanılmaz güçlü bir metin. Bir kadın olarak, içim burkularak, boğazım düğümlenerek ve çok zor olsa da empati kurarak okudum. Karacaören köyünde, çocuk yaşta evlenip,dişleriyle tırnaklarıyla kazıyarak yoktan var eden, kocasına gönülden bağlı olan ancak bir süre sonra kocası Mahmut tarafından üzerine kuma getirilmeye kalkışılan Zehra ekseninde, bu ortak yazgıyı paylaşan tüm Anadolu kadınlarının dramı niteliğinde bir eserdi. Kocasının bu tutumundan dolayı salt kocasına değil, töreye ve topluma da haklı olarak bir isyan içerisindedir Zehra.

Ah Zehra ! Şerefine, direnişine, gücüne, cesaretine, kinine hayran olunası Zehra...

Adem Yüce Hoca'mın etkinliği kapsamında okuduğum ikinci Güngör Dilmen eseri oldu. İyi ki bu etkinliği yaptınız, iyi ki denk geldim Hoca'm. Benim için çok sağlam ve zengin bir kazanım oldu, çok teşekkür ediyorum.
Kara
Kara Aşkımız Aksaray'ın En Büyük Yangını'ı inceledi.
112 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Çok etkili bir oyun okudum. Etkili olmasının sebepleri; başlangıçta çok neşeli gülümseten bir mahalle çiziyor olması, karakterler ve mahalleye gizemli bir kadının taşınması..
Gelişme kısmında işgüzar bir komşu gerçekte birbirinin hiç farkında olmayan iki kişiyi evlendirmek için onları türlü hilelerle dolduruşa getiriyor. Bu bölümde çok neşeli diyaloglar vardi. Ancak başkalarının varlığına şehadet etmesiyle ya da birkaç cümleyle inanabileceğimiz bir kavram değil ki aşk. Yalanlar er geç gün ışığına çıkar. Seven her kadın sevildiğini bir erkeğin davranışlarında,fedakarliğinda görerek erkeğe inanır. Ve kadının buna inancı kalmazsa pek çok şey değerini kaybeder. Spoi vermek istemiyorum, finali çok şaşırtıcı bir oyun.
128 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Trajedyanın babası olarak kabul edilen Aiskhylos tiyatronun gelişiminde çok önemli bir rol oynamıştır. Daha önce koro liriği şeklinde sahnelenen ve çoğunlukla anlatı şeklinde olan tiyatroda, ön kişiye bir ikinci oyuncu daha eklemiştir. Böylece koronun karşısındaki 2 farklı oyun kahramanı; tiyatroya dinamiklik sağlamış ve oyunlar sahne üzerinde artık daha çok söz ve eylemlerle sahnelenmeye başlamıştır.
Aiskhylos ayrıca masklar, kostümler, müzikler ve danslarla tiyatro sanatını ileri taşımıştır. Yetmişin üstünde oyun yazıldığı tahmin edilmektedir. Bunlardan sadece 7 tanesi günümüze kadar kalabilmiştir.
Trajedya okumalarının en güzel yanı konuların seçimi itibari hem ciddi bir tarihsel altyapıyı hem de dönemin önemli kişilerini bizlere sunması. Aynı kişiliklere ya da aynı tarihsel olaylara farklı kaynaklarda özellikle Felsefe alanında da karşılşabiliyorsunuz. Persler oyunu bu anlamda sadece bir oyun değil aynı zamanda ilk tarih kitabıdır. Herodotos tarihi Perslerden sonra halka okunmuştur. Persler oyununda hiçbir Yunan kahramanının adı geçmez, tam tersi yazar Perlerin ağzından Atinalıların yiğitliklerini överken aynı zamanda Pers Savaşçılarının adlarını tek tek sayar. Okumayı yaparken gözümüzün önünde o büyük savaş sahnesini canlandırır ve yaşanan trajedyayı sonuna kadar hissederiz. Bu kadar kısa bir eserde dönemin en önemli savaşlarından birisini bize yaşatır.

Yazarın biyografisi

Adı:
Güngör Dilmen
Tam adı:
Güngör Dilmen Kalyoncu
Unvan:
Türk Oyun Yazarı, Dramaturg
Doğum:
Tekirdağ, Türkiye, 27 Mayıs 1930
Ölüm:
İzmir, Türkiye, 8 Temmuz 2012
Tekirdağ’da 1930 yılında doğan Güngör Dilmen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü öğrencisi olarak 1959 yılında Sinema-Tiyatro Dergisi’nin açtığı tiyatro oyunu yarışmasındaun “Midas’ın Kulakları”yla birinci oldu.

Güngör Dilmen, 1960 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü’nü bitirdi. Öğrencilik yıllarında geçici işlerde çalıştı. Fakülteden mezun olduktan sonra Tel-Aviv ve Atina’ya gitti, tiyatro alanında incelemeler yaptı. Sonra ABD’nin Yale ve Washington Üniversitesi’nde tiyatro üzerine eğitim gördü. (1961-1964) İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda ve İstanbul Radyosu’nda çalıştı. İngiltere’de Durham Üniversitesi’nde Doğu Dilleri okutmanı (1971), Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde öğretim görevlisi (1982) oldu. İlk yazılarında Güngör Kalyoncu imzasını kullandı.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde de öğretim görevlisi olarak genç dramaturgların yetişmesine katkı sağlayan Dilmen’in, Türk tiyatrosu ve sinemasına kazandırdığı çok sayıda senaryosu bulunuyor.

Yazar istatistikleri

  • 12 okur beğendi.
  • 225 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 142 okur okuyacak.