Haluk Barışcan

Haluk Barışcan

Çevirmen
8.4/10
529 Kişi
·
2.042
Okunma
·
1
Beğeni
·
378
Gösterim
Adı:
Haluk Barışcan
Unvan:
Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
84 syf.
·3 günde
ŞeffaflıkToplumu ile yeniden karşınızdayım uzun zaman oldu herhalde ilgimi çeken konular üzerinde bir şeyler karalamayalı. :) Kısmet bu kitabaymış. Kitaba kabataslak baktığımızda 84 sayfa gözükmesine rağmen yayınevi reklamı, kitap reklamı ve notları falan çıkarınca okunacak 61 sayfa kalıyor. Yazar 61 sayfada kendi öngördüğü toplum çeşitlerine göre fikirlerini dile getiriyor.

Yazarın öngördüğü toplum çeşitleri
a) Olumluluk Toplumu
b) Teşhircilik Toplumu
c) Apaçıklık Toplumu
d) Porno Toplumu
e) İvme Toplumu
f) Teklifsizlik Toplumu
g) Enformasyon Toplumu
h) İfşa Toplumu
i) Kontrol Toplumu

Aslında hepimizin aşina olduğu konular mevcut lakin sistemli birşekilde biraraya getirilmiş hali diyebiliriz bu kitap. Tabiki bazı konularda bildiğimiz yanlış veya yazarın doğrusuyla bizim doğrumuzun kesişmediği yerler mevcut. “ Şeffalık ” kavramıyla başlamamızın doğru olacağını düşünüyorum ne de olsa kitabada ismini vermiş. Birçoğumuz şeffaflığın aslında bir özgürlük olduğu ve hatta özgürlük ve şeffalık kavramını eş tutanlarımızda mevcuttur. Lakin postmodern toplum modern toplumun ( devletin) ideoloji aygıtlarına bilgisayar ve akıllı telefonuda eklemesiyle bence insanları baskılayıcı bir şekilde gözlemeyi örtük bir şekle çevirmiş ve hatta insanların gönüllü olarak kendini teşhir etmesini sağlamıştır. Gerek yer bildirimi gerek fotoğraf bildirimi gerek video bildirimiyle…7/24 gönüllü olarak toplum kendini evini devlete açmıştır. Yazar bunu önsözünde “ Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil kontrol toplumudur.” diyerek ifade etmektedir.

Bir diğer şeffalığın yararına(!) baktığımızda ise farklılıkları tek tipleştirmektedir. Bunun nasıl olduğunu herhâlde çoğumuz idrak edebilmektedir. Son zamanlarda epey toplumu rahatsız eden konulardan biri ünlü sanatçılar,biliminsanlarının…giydiği tek tip kıyafetler. Ne de olsa paraları olmasına rağmen bu insanlar neden hep tek tip kıyafetler giyiyorlar diye soruyorlar kendilerine. Hatta pazarladıkları şeylerden kendileri uzak durmaya çalışıyor bu adamların kafaları hiç çalışmıyor herhalde. :):) Kim bu deliler eski ABD başkanı Barack Obama hep lacivert ve gri takım elbise, New York’un ünlü sanat direktörü Mathilda Kahl hep aynı kıyafetleri, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg aynı tişörtü, ünlü yönetmen Christopher Nolan siyah pantolon ve mavi gömlek, ünlü fizikçi Albert Einstein gri takım, Apple mucidi Steve Jobs aynı kıyafeti…giyiyormuş. Peki niye giydiklerine baktığımızda bu insanlar zamanlarını ne giyeceklerini düşünüp zamanı harcamamak için ve ayrıca giydikleri şeyin onları stres altına sokup verecekleri kararlara etki etmemesini sağlamak için bu yolu seçmişler. Herhalde bizde olsa cevabı bunlar cimri, para harcamamak için tek tip giyiniyorlar olurdu. Buda bizim ne kadar teknoloji ile iç içe geçtiğimizi güzel gösteriyordur. Yazarımız bu konuda “ Şeffaf iletişimin her şeyi düzgünleştirici, hizaya getirici bir etkisi vardır. Eşzamanlılığa ve bir örnekliğe yol açar. Ötekiliği ortadan kaldırır. Uyum sağlama zorlaması şeffaflıktan kaynaklanır. Böylelikle şeffaflık egemen sistemi sabitleştirir.” diyor. Şunun unutulmaması gerekir burada bir zorlamadan çok gönüllü bir kölelik mevcuttur. Hani biz kendi özgür irademizle karar alıyoruz söylemi vardır ya. Oysa size sunulan seçenekler arasından seçim yapmak özgür bir iradenin kısmi seçeneklere hapsolmasıdır. Bir nevi simülasyondan tercihlerde bulunmaktır.

Günümüzde “ Özlem duymak “ kavramı tozlu raflara kaldırılmıştır. Çünkü insanlar arasındaki mesafeler maalesef şeffaflığın ikiyüzlülüğüne feda edilmiştir. Asla iletişimin özgürleştirici yanını yadsımıyorum. Lakin insanlar artık olduklarından çok ideal bir ben çizmektedirler sosyal ağlarda ve bu şekilde karşı tarafı aldatmaktadırlar. İlişkilerde bir boşluk olması gerekir, mekânsal veya zamansal çerçevede. Eğer bu boşluk bulunmazsa bu tarz ilişkilerin kısa süreli veya bir amaç üzerine kurulduğuna emin olabilirsiniz. Misal bir çift birbiri hakkında her türlü bilgiye sahipse bu ilişkinin süresi kısalmış ve ölme yoluna girmiştir. Boşluk olarak nitelediğimiz gizem ilişkileri ayakta tutmaktadır. Günümüzde şeffaflık ilişkilerde çekicilik ve canlılıktan yoksun bırakmaktadır tarafları. Şeffaflık kavramını burada doğru söylemekle bir tutmuyorum asla bu anlaşılmasın tabiki ilişkilerde doğru söylenmelidir lakin arada gizem bırakılması bu ilişkinin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Bu konuda yazara kulak kabarttığımızda ise “ Almancada ‘mutluluk’ ( Glück ) kelimesi ‘ boşluk ‘tan ( Lücke ) gelir. Bu kelime Ortaçağ Almancasında ‘Gelücke ‘ şeklindeydi. Yani boşluğun olumsuzluğuna yer vermeyen bir toplum mutluluk içermeyen bir toplum olacaktır. Görme alanında boşluk bırakmayan aşk pornografidir. Bilgide boşluk bırakmayan düşünme ise bozularak hesaplamaya dönüşür.” diyor.

Hiç dikkatinizi çekti mi sosyal ağlarda genelde like/beğendim yargısı olmasına rağmen dislike/ beğenmedim yargısı ya hiç yoktur ya da çok çok azdır. Bunun sebebi her şeyi olumlu gösteren toplumun ilişkileri sekteye uğramasın düşüncesi olabilir mi? İletişimin olumsuzluğu sosyal ağları sekteye uğratıp üye sayısını düşürebilir mi? Bunların cevaplarını size bırakıyorum. Bu eleştiride 1000kitap kadrosu nerede? :):)

Hatırlayanlarınız vardır hatta benden yaşça büyüklerim bunu daha iyi anlayıp daha iyide anlatacaklarını düşünüyorum : Fotoğraf. Fotoğraf 2008 yılına kadar herhalde hala o basılı olma halindeki anlamı çok yüksekti. Çünkü başkada bir örneği olmayan ve bir geçmişin karelenmesinden çok daha anlam yüklü olan anın ölümsüzleştirilmesi. Her fotoğraf karesi özellikle seçilir ve dikkat kesilirdi insanlar o karenin boşa harcanmaması için. Çünkü çok önemliydi o karenin yanmaması ve şahısların en ideal hallerini sergilemesi. Ne de olsa bir daha çek ben çirkin çıktım demek gibi bir şansınız yoktu. Herkes en güzel elbisesini giyer olmadı kendine bir çekidüzen verir, saçını düzeltir gülümsemesini veya o andaki hüznünü takınırdı. Sonra ne mi oldu fotoğraf makinesi olan akıllı telefonlar, çok fonksiyonlu fotoğraf makineleri…icat oldu hani tüfek icat oldu mertlik bozuldu denir ya aynı şey burda da geçerli o anlar o anlam başını alıp gitti. Şimdi onlarca fotoğraf karesine sığdırılamayan samimiyetsiz anlar, tek çekimlik tek paylaşımlık olan bir daha geri dönüp bakılmayan anılmayan fotoğraflar dolu telefonlar. Aslında basılı fotoğraflar bir maddeye basıldığından dolayı bir olma hali mevcuttu. Hadi Roland Barthes ve yazara kulak verelim “ Dijital fotoğrafçılıkta negatif yoktur. Ne karanlık oda ne de banyo gerekir. Öncesinde bir negatif bulunmaz. Pozitiften ibarettir. Olma, yaşlanma ve ölme. ( Fotoğraf ) sadece ( çürüyüp giden ) kağıdın kaderine ortak olmakla kalmaz, daha sert bir maddeye basıldığında da aynı derecede fanidir. Canlı organizma gibi filizlenen gümüş parçacıklarından doğar, bir an serpilir ve hemen sonra yaşlanmaya başlar. Işık ve nemin hücumuyla solar, zayıflar ve yok olur…” diyor. Aslında belkide biz abartıyoruz sonuçta her nesil nostalji özlemi duyar. :)

Kitap okuyan, sinemaya veya tiyatroya giden, ilgilendiğimiz konuya ilgi duyan birilerini görünce nedense sebepsiz bir mutluluk kaplar içimizi oysa olağan şeylerdir yoksa olağan değil mi? Belkide bize empoze edilmeye çalışılan şeylerden farklı bireyler gördüğümüz için mutlu oluyoruzdur. Hani ülkesinin istikbalini düşünüp ama müfredat var demeyen öğretmenleri görmektir mutluluk. Bize televizyonlarda veya diğer iletişim araçlarında örnek diye gösterilenlere hiç dikkat ettiniz mi? Misal konuşmalarına, el hareketlerine, mimiklerine … nedense ben çoğu zaman onların ne dediklerinden ( zaten pekte kayda değer bir şey anlatmıyorlar ) çok bu özelliklerine dikkat ederim. Çünkü ben insanların söylediklerinden çok ne yaptıklarına bakmayı tercih ediyorum. Çokta yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Peki bu tipleri tasvir etmeye çalışsak herhalde çoğu şık giyinen, albenisi olan, diksiyonuna dikkat eden, belli sorulara hazırlanıp gelmiş, iki eylemi aynı anda organize edecek kabiliyeti olmayan…şahıslardır. İç birikimden yoksun dışa yatırımlık şahıslardır. Sonuçta iş yapan iç değil dış görüntü fikri mevcut toplumda da. Hatta içe yatırım yapılmaz dışa yatırım ise epey revaçta olan bir durum haline gelmiştir bu tarz toplumlarda. Misal estetik ameliyatlarında çığır açmaya başlar bu ülkeler. Ben de mi yaptırsam ne bildiğiniz gibi bende de kellik var neyse bu başka bir konu bunu bi ara konuşalım. Sonuçta görüntü önemliymiş öyle deniyor. :)

Birazda şeffaflığa güç ve dini çerçeveden bakalım. Şeffaf olan bir şey kutsal olur mu? Hakkında her şeyi bildiğiniz bir şeyi kutsal atfedebilir misiniz? Galiba şeffaflıktan uzaklaşan bir şeyin kutsallaştırılması daha kolaydır diyebiliriz sonuçta bunu mitler ve mitoloji ile veya gizem ile desteklemek daha kolaydır diye düşünüyorum. Dinlere bakıldığı zaman Semavi dinler daha çok tarihsel öğelerle desteklenmektedir bir felsefi altyapıdan uzaktır Uzakdoğu dinlerine baktığımızda ise tarihsel arka plandan çok bir felsefi altyapıyla ayakta durmaktadırlar. Burada hangisi doğru demek hata olacaktır ben burada sadece durum analizinde bulunmaya çalışıyorum takdir sizindir bu konuda. Augustinus, Tanrı’nın arzu uyandırmak amacıyla metaforlar kullandığını ve Kutsal Metni kasıtlı olarak müphemleştirdiğini söyler: “ Bu şeylerin adeta mecazi bir giysiyle örtülmüş olmasının nedeni inanç içinde araştıran insanın zihnini çalıştırmak ve çıplak (nuda ) ve açık (prompta) olarak sunularak değersiz bir görünü kazanmalarını engellemektir… Mecazi esvap kelamı erotikleştirir, onu bir arzu nesnesi düzeyine yükseltir. Kelam mecazi olarak giydirilip kuşandırıldığında baştan çıkarıcı etkisi artar. Saklılığın olumsuzluğu yorumbilgisini erotik hale getirir. Keşfetme ve çözme , haz dolu bir ifşa halini alır. Enformasyonsa çıplaktır. Çıplaklığı Kelamın bütün cazibesini yok eder. Onu düzleştirir. Sırdaki kapalılık ( die Hermetik ) şeffaflık uğruna ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir şeytanlık ( Diabolik ) değil, bir simgecilik, hatta görünüşte bile olsa derinlik oluşturan özel bir kültür tekniğidir. “

Bu konu üzerindeki düşüncelerime son verirken bi noktaya daha değinmek istiyorum. Kontrol toplumu, öznesi dış bir zorlama sonucu değil kendi ihtiyacı nedeniyle şeffaflığa soyunmaktadır. Bu da kurban ve faili aynı kişide toplamaktadır.

Bugün gözetleme, genelde sanıldığı şekliyle özgürlüğe saldırı şeklinde gerçekleşmiyor. İnsanlar kendilerini daha ziyade gönüllü olarak teslim ediyor panoptik bakışa. Kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşuna bilerek katkıda bulunuyorlar. Dijital panoptikondaki mahkum aynı zamanda hem kurban ve hem faildir. Özgürlüğün diyalektiği budur işte. ( syf. 72 )

Kitapla kalın.
104 syf.
·36 günde
Bu inceleme tek bir kitabın incelemesi şeklinde olmayacak tıpkı “iki gözüm, çiçeğim” Chul-Han’ın Psikopolitika gibi… Gelin hep birlikte bakalım içinde bulunduğumuz enformasyon çağının kökenine ve bugününe…
Bugünü hazırlayan her şey aslında Watt’ın 1778’de kullanılabilir ilk buhar makinesini yaparak başlattığı Sanayi Devrimi ile başlıyor. Tarlalardan şehirlere, fabrikalara çektikleri iş gücünü kontrol etmesini öğreniyor kısa sürede yönetim bilimciler. İlk önce klasik yönetim düşüncesinin Amerika’daki öncüsü Taylor, sahneye çıkıyor ve diyor ki: “En iyi eleman, en iyi üretim aracıdır.” O koca fabrikalardaki makineler gibi her bir işçiyi bir makinenin parçası hâline getiriyor âdeta. İnsanı standartlaştırıyor ve biri diğerinin yerine kolayca geçebilir bir metaya dönüşüyor insan. Amaç, etkin ve verimli bir düzen oluşturmak. Tabii bunun için önce “disiplin toplumu” oluşturulmalı. [Disiplin toplumunun temellerinin atıldığı yıllarda (1785) Bentham, “Panoptikon” adını verdiği bir hapishane tasarlamış. Daire şeklindeki bu hapishanede ortada karanlıkta bir gözetleme kulesi ve dairenin dışında sıralanmış aydınlık hücrelerinde her an gözetlenebilen mahkûmlar var. Bentham’ın hapishane modeli, karanlık hücrelerde mahkûmların, aydınlıkta gardiyanların olduğu klasik hapishane düzeninin tam tersi. Panoptikon’da mahkûmlara karanlık kuledeki denetçiler tarafından sürekli izleniyor hissi veriliyor. Sürekli izlendiklerini hisseden mahkûmlarsa daha itaatkâr, disiplinli ve uyumlu oluyorlar. Küba’da 1926-1931 yıllarında inşa edilen Panoptikon modeli: https://i.hizliresim.com/VoPNzO.jpg ]
İnsanı araçlaştırmaya yetmeyen klasik yönetim kuramları üzerine davranışçılığı esas alan neoklasik kuram (1940-1960) devreye giriyor. Bunların konumuzla ne ilgisi var? İşte tam da burada yönetim kuramlarının gelişimine bakınız: İnsan başlangıçta nesnenin kendisi, sonra onun bir de psikolojisi olduğu fark ediliyor. Ve en sonunda da “Hey”, diyorlar, “Biz insanları kontrol altında tutmaya çalışarak kendimizi yoruyoruz. Onlara öyle bir hedef koyalım ki onlar çalışsın, üretsin, kendileriyle yarışsın. Biz keyfini çıkaralım.” Bu uyanışa ermeleri ile 1960’larda modern yönetim kuramı devreye giriyor. “Sistem ve dinamik” anahtar kelimeler… Yani diyorlar ki sen o sistemin içinde dinamik kaldığın müddetçe varsın, bireysin.
Gelin tam da burada Orwell’in 1984 romanından esinlenerek çekilen “Apple 1984” reklamını izleyelim:
https://www.youtube.com/watch?v=VtvjbmoDx-I
(Bonus: Bu reklamla ilgili daha ayrıntılı bilgi için https://www.youtube.com/watch?v=14clt_8fTm4 )
Reklamda siyah beyaz insanlardan oluşan disiplin toplumu ve gayet fit ve rengarenk, hoş bir kadın ile yeni çağa giriş…
Alt mesaja bakarsak diyor ki bize dijital dev, Big Brother’dan kurtulup böyle bir özgürlüğe kavuşmak var akıllım! Bak biz sana nasıl bir özgürlük sunuyoruz… Her şeyi özgürce ifade edebilir ve kendini istediğin gibi ortaya koyabilirsin sayemizde…

Peki ya işin aslı böyle mi? “Sömüren aynı zamanda sömürülendir. Avcı ve kurban artık ayırt edilebilir değildir. (Yorgunluk Toplumu s. 22.)"
Kişi kendisi özne olunca bir anda nesnesi de kendisine dönüşüyor 21. yüzyılda ve sistemin içindeki dinamik olarak sürekli performans göstermek zorunda kalıyor. İşte bu tam da Psikopolitika da anlatılıyor. Neoliberal politika, kişiyi dijital bir panoptikona hapsediveriyor aniden. Çünkü işin içinde “beğenilmeme” var (Black Mirror 3. Sezon 1. Bölüm “Dibe Vuruş” tam da burada önermelik) İnsanlar bu korku ile (#73617585) gönüllü olarak özel hayatlarını neredeyse pornografik bir arzuyla gözler önüne seriyor. Han, böyle bir ortamı ancak akıllı iktidarlar yaratır, der. Çünkü akıllı iktidarlar, güç kullanarak insanlara emir ve yasaklar getirmek yerine bağımlılık yaratmayı amaçlar. Özgür seçim alanı sunarak aslında özgürlüğümüzü elimizden alır bilinçli ve bilinçdışı hükmederek: “Bizi teşvik eden ve ayartan özgürlükçü, dost çehreli iktidar, talimat ve emir veren iktidardan daha etkilidir. Mührü 'Like Beğendim' simgesidir ona göre (#99378533)
Her şeyi kendi elimizle sunduğumuz bir dünya var dijital ağlar üzerinde, kendimizi “Big Data”ya adadığımız bir sunak adeta… Her şeyin bir bilgi yığınına dönüştüğü, verileri anlamlı bir bütün oluşturmayan, sadece sayı ve verilerden ibaret olduğumuz [Neyi, kaç saniye izledik? Ne aradık arama motorlarında, hangi sosyal ağda ne kadar vakit geçirdik… (Yeri geldi, öneri 2. “Sosyal Dilemma” belgeseli)] 21. yüzyıl, kişilerin dijital panoptikona tıkıldığı bir çağdır ve “Big Data” ruhu çürütür. #99883887

[Bonusun hası (Buraya da bakın derim.)]
#97653903
84 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Yine elli sayfa okuyup yüz elli sayfa not aldığım bir B. C. Han kitabının sonuna geldim. Mademki o kadar not aldım, bunu 1000Kitap’ta da yazayım, ileride bakınca kitabın bana neler kazandırdığını hatırlamış olurum, dedim.

Kitap; ifşa, teşhircilik, apaçıklık, porno, olumluluk, ivme toplumu gibi kategorilere ayırarak günümüzdeki toplumu inceliyor. Ben yazarın metnindeki teknik bilgileri değil, bu teknik bilgilerin içinde yaşadığımız coğrafyadaki yansımasını maddelerle anlatmaya çalışacağım. Bakalım olacak mı…

1) İçinde yaşadığımız toplum bir ifşa toplumudur. Dolayısıyla bu toplumda düşünülen her olumlu veya olumsuz değer teşhir edilmiştir. Örneğin güneydoğuda öğretmenlik yapan bir öğretmen, öğrencilerine yapılan her yardımı video ile kayıt altına alıp internette yayabilmektedir. Çocuğun o anki belki buruk halini pek de gözetmesi gerekmez. Her çocuğu kafasında mutlu olarak tasarlayabilir. Ellerinde yeni ayakkabılarıyla, elbiseleriyle gülümseyen çocuk görselleri onun için yeterlidir. Çocuğun bir sirk hayvanı olmadığını, kanlı canlı, duyguları olan bir birey olduğunu bilmesi pek gerekmez. Videoyu izleyen, paylaşan arkadaşları da bu durumdan katharsis benzeri bir haz duyar. Kendileri böyle yoksul halde değildirler, yoksul durumda olan “başkalarının çocuklarıdır.” Kendiler, sanki bir modern İsa gibi bilgisayarın başına kurulur ve yardım edilmiş çocukların derinlerindeki buruk acıdan keyif duyarlar.
2) İçinde yaşadığımız toplum bir gösteri toplumudur. Acı ya da tatlı her anı, böylece gösterinin içinde dahil edilebilir. Artık organik bir acı bulunmaz. Sadece rol yapılır. Örneğin 10 Kasım’da Atatürk tüm okullarda bir sürü straforlu kartonlarla,oratoryolarla anılır. Artık yas tutulmaz. Sahnedeki öğrenciler izlenip yüze bir mutsuzluk pozu verilir. Ata’yı anarak bireyler kendini de temize çeker. Başka bir grubun üyesi değildirler. Bu durum, onları mutlu etmek için yetebilir. Bu konuda bir yazı da yazmıştım: #55168789
3) Yazarın belirttiği gibi “Şeffaflık toplumu, aynının cehennemidir.” Böyle düşündüğümüz için de etrafta Suriyelileri istemeyiz. Hele deniz kenarında mutlu olabilen bir Suriyeliyi görmeye katlanamayız. Onlar memleketlerinde savaşmayıp buraya gelmiş, bizim güzide denizlerimizi, plajlarımızı kirletiyordurlar. Bu ve buna benzer birçok fikri akılcılaştırıp aslında bir faşist olduğumuz gerçeğini kamufle ederiz.
4) Toplumumuz bir ivme toplumudur da, her şey hızlı olmalıdır. İnternetteki iletişimin hızı da. Olumsuz bir durum, her şeyi yavaşlatır. Yazar, burada Facebook’taki beğeni tuşunu örnek gösteriyor. Beğenme butonunun olmadığını ifade ediyor. 1000kitap’a da bu açıdan bakılabilir. Beğen var ama beğenme ikonu yok. Sitenin bir de böyle denendiğinde ne sonuç vereceğini bilmiyoruz.
5) Toplumumuz apaçıklık toplumudur. Oysa yazara göre güzel olan örtülüdür. Kendini bir sırrın etrafında ifade eder. Apaçık olanlar hiçbir sır barındırmadığı için de çekici gelmeyebilir.
Üniversitede okurken sınıfın bütün erkekleriyle içtiğimiz bir gece, bir arkadaş ortaya farklı bir konu atmıştı: “Etrafımızdaki en seksi kız kimdi?” Çoğu arkadaşımız beklenmedik bir şekilde kapalı bir kızın adını vermişti. Hatta bunun neden böyle olduğunu da uzun uzun tartışmışlardı. Anlaşılan gizem, onları kendine çekmiş, iç gıcıklayıcı bir etki yapmıştı.
Kitap hakkımdaki benim çıkarımlarımdan bazıları bunlar. Okuyan herkes günümüz toplumuyla ilgili birçok çıkarımda bulunabilir. Milyonlarca bakış açısı var ne de olsa.
Şimdi iyi geceler, iyi 1000kitaplar ve happy christmas!
184 syf.
Siyahiler acıyı hissedebilir mi?
Kadınlar acıyı hissedebilir mi?
Hayvanlar acıyı hissedebilir mi?
Şimdi bu 'can alıcı' soruyu yeniden soruyoruz: "Bebekler acıyı hissedebilir mi?"
Sorulması için her zaman geç kalınmış ve içerisinde mutlaka bir 'öteki'yi barındırmış bir soru. Bugünün yetişkinlerinin dünün bebekleri olduğu bir döngüde, acı çektiğimize inanılmamış olması bugünümüzde acımızı bastırmamızın ya da yeni acılar doğurmamızın müsebbibi.

Soğuk ameliyat odalarında başlayan serüvenimizi yaşama dahil etmekte zorlanıyoruz. Baş aşağı idam ediyorlar bizi yaşamımızın daha ilk anlarında. Bu hareketin şokuyla attığımız çığlık ise ciğerlerimizin açılmasına yoruluyor. Oysa ilk yaşam alanımızdan ayrılmanın ve bu denli ürkütücü bir muamele görmemizin acısını ifade edecek tek dilimizdir ağlamak, başka ifade yolu bilmiyoruz henüz. Ve işte şimdi geliyor o nereden türediği belli olmayan şaplak: dünyaya atılmış veya zorla-ilaçlarla- itilmis varlığa şaplak atmak. Bu tür bir garabet nereden türedi bilmiyorum. Herkes bir yetişkinin kalçasına vurmanın taciz olduğu konusunda hemfikirken, bunu dünyaya gözlerini yeni açmış ve henüz nerede olduğunu bile bilmeyen bir varlığa uygulamakta kimse beis görmüyor.

Çocuk erkekse bir de sünnet vahşeti ekleniyor bu geleneklere. Doğar doğmaz bedeninden parça kopartılır erkek çocuğundan. Doğumuyla birlikte çocukluktan erkekliğe geçiş yapmıştır bile ve bunun tez zamanda kanıtlanması gerekecektir. Ne travma! Terapi sırasında erkekler, annelerine duydukları güvenin annelerinin sünnete izin vermesiyle sarsıldığını anlatıyorlar. Nasıl sarsılmasın ki?

Bacaklarından sallandırılan, tokat atılan, sünnet edilen..kısaca doğar doğmaz cinsel tacize maruz kalmış insanlardan oluşan bir toplumda acı ile haz, sevgi ile nefret doğal olarak birbirine karışacaktır.

Evlilik, doğum, çocuk, aile..Kavramlar sorgulanmadıkça ezelden beri şimdiki gibi olduğu varsayılır. Örneğin doğumun hastanede olması gerektiği ve yatay pozisyonda gerçekleştirilebileceği sabit bir fikirdir. Oysa bebeğin doğumu ve anne için uygun olan pozisyon yerçekimine doğru olandır. Bedenine yabancılaştırılmamış kadın nasıl doğuracağını elbette ki bilir. Ancak dünya, nasıl doğurması gerektiğini bile kadından iyi bilenlerle doludur.

Tıp bilimi gelişmezden önce ölüm oranlarının yüksek olduğunu biliyoruz ancak bizim ultra modern yöntemlerimiz artık fiziken öldürmüyor olsa da ruhumuzda yığınla yara açması çok muhtemel. Anne adayının bir 'hasta' gibi ameliyathaneye alınması ve ruhsal açıdan yalnız bırakılması kadın için oldukça zorlu bir süreçtir. Bastırılmış acıları tetiklenebilir. Oysa herkes annenin sorunsuz bir şekilde sadece doğacak çocuğunu düşündüğünü varsayar. Doğuran da bir canlıdır ve hisseder.
-Evet kadınlar acıyı hissedebilir!-

Çocuk, sanayi devrimi sonrası anne ve baba ile bir mekanda kıstırılmış ve bu iki yetişkinin duygusal açmazlarını üzerinde taşımak zorunda bırakılmıştır. Niye doğurduğunu bilmeyen veya çocuğun ilişkiyi kurtaracağını düşünerek doğmamış bebeğe İsa rolu yükleyen anneler, ortada olmayan babalar acaba kaç çocuğun yaşamla göbek bağını koparmıştır? Ve doğmadan önce kaderi çizilmiş çocuk İsa gibi tüm suçlar adına kurban edilir. Babası da onu korumamıştır ve 5. Emir(Çıkış 20:12) bu korumamaya baş kaldırmaması için insan çocuğunu zapt etmeye yarar. Alice Miller'in dediği gibi "gerçek bir sevginin oluşması için yasaya ihtiyaç yoktur."

Evler çocukların anne babayla yaşadıkları bir alan değil onların şartlarına göre düzenlenmiş ve çocuğun da buna dahil edildiği mekanlardır. Daha da kötüsü anne babanın şartlarına uymadığı takdirde çocuğun gidecek hiçbir yeri yoktur. Bağımlılığın olduğu yerde de şiddet kaçınılmazdır. Ve hayatımız boyunca uğradığımız şiddeti tekrar tekrar ilişkilerimize çekeriz. Birini sevmeme özgürlüğümüz olmadan gerçekten sevebilir miyiz? Anne babalarımıza karşı bu özgürlüğümüz yoktu ve hayatta kalabilmek için öfkemizi kutsallık maskesinin ardına sakladık. Saklamak zorundaydık. Bundandır şimdi aileye toz kondurmamamız. Aileyi, hele de anneyi başımızda sallanan Demokles'in kılıcı gibi taşıyışımız.

Çocuklar söz konusu olduğunda ensest ve taciz gibi, problemlerin görünür olanları dışında herkesin vicdanı rahat. Ensestin nedenlerini değil ensesti, çocuk tacizinin nedenlerini değil tacizin kendisini konuşuyoruz. Bu nedenle aynı problemler durmaksızın tekrarlanıyor. Kitle, çocuk tacizcisi üzerinden kendisini aklıyor. Oysa çocuğun ilk celladı bizzat o kitlenin kendisidir. Estes'in çok sevdiğim ifadesiyle: "Kültür, ailenin ailesidir. Eğer ailenin ailesinin çeşitli hastalıkları varsa, o zaman o kültürdeki bütün ailelerin aynı rahatsızlıkla mücadele etmeleri gerekecektir."

Yine de hâlâ, yetişkin olarak çocukluğumuzun acılarını gün yüzüne çıkartma, bu acıların yasını tutma olanağına sahibiz. Bunun için bizi anlayan insanlara ihtiyacımız var. "şimdi, çocukluklarında yaşadıklarını kader olarak kabullenmeyi bırakıp haksızlık olarak görmeye başladıkları ve buna paralel olarak bundan üzüntü duymayı öğrendikleri için sorumluluk üstlenmeye muktedir ve buna hazır durumdadırlar."
104 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
*“Like/ beğendim dijital ‘amin’dir.Like’ı tıklarken iktidar düzenine tabi kılarız kendimizi. Akıllı telefon sadece etkili bir gözetleme aracı değil, aynı zamanda taşınabilir bir günah çıkarma sandalyesidir. Facebook dijitalin kilisesi,sinagogudur.” (Sinagogun kelime anlamı ‘toplantıdır’)
.
Şeffaflık Toplumu'nda giderek saydamlaştığımızı, her anımızı- her isteğimizi bir sonraki günü düşünmeden paylaştığımızı söylemişti Byung Chul Han. Şeffalaştıkça kendimizi bir panoptikona (bkz: Jeremy Bentham'ın tasarladığı, izlenmese bile izlenildiği hissi veren hapishaneler ki modern yaşamın kendisi için de uygun bir karşılık olabilir) kapatıyoruz. İhtiyacımız haricindeki şeyleri de almak istiyoruz, hatta onlar için çalışıyoruz. Mükemmele ulaşmak için sayıyoruz. Günlük kalorilerimizi, kalp atışlarımızı, adımlarımızı, aldığımız beğenileri, sakinleşmek için aldığımız nefesleri. Çünkü bunu hedefliyorlar.
İnternette bir kitap baktığınızda onu sürekli önünüze getiriyorlar, onu alana kadar. Seçmemiz gereken kişileri işliyorlar bize, sevmemiz gerekenleri. Hatta sevmememiz gerekenleri de. Linç ediyoruz onları. Onlar ki tanımadığımız kişiler. Gidip görmediğimiz yerleri eleştiriyoruz.
Kapitalizm değil bu, dataizm dönemindeyiz, Big Data bizi izliyor, psikolojinin hedef alındığı ve özgürlüğün sömürüldüğü bir dönemdeyiz.
Kaçış yollarını sıralamıyor Byun Chul Han, var olan bir durumu açıklıyor- onunla yaşarken neleri gözden kaçırdığımızı vurguluyor satır aralarında.
.
Byung Chul Han okumak, her defasında beni rahatsız ediyor. Oldukça huzursuz da hissediyorum. Çünkü çıplak bırakıyor yazdıkları. İçinde bulunduğum zamanı, yakınımdakileri ve en çok da arzularımı sorgulatıyor.
Kelimelere takıntılı olmasını seviyorum, bir kelimenin kökeninden nerelere ulaştığını görmek beni şaşırtıyor. Üstten konuşmamasını da seviyorum.
Eros'un Istırabı'nın yayımlanmasını da dört gözle bekliyorum.
.
Detaylı ve açıklayıcı dipnotlarıyla Haluk Barışcan çevirisi ise çok başarılı -
.
Mustafa Horasan'ın kapak resmiyle-
84 syf.
·5 günde·10/10 puan
İnce kitapları, kalın kitaplara göre daha zor okuyan birisi olarak nihayet inceleme yazabilirim :)
.
Bunu az ve gerektiği kadar konuşan insanlar gibi düşünebiliriz. Arkasından günlerce düşündürür. “ Ne demek istedi şimdi bu?”
.
Aslında Chul Han’ın ne söylemek istediği açık ancak söylediklerini hazmetmesi zor oluyor :)
.
Kitapta yasaklı, tabu kelimemiz ‘şeffaflık.’ Bunu hangi cümlenin başında, ortasında, kıyısında köşesinde görürseniz bilin ki cümle olumsuzluk içerecek :)
.
Örneğin;
“Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil, kontrol toplumudur.”
“Şeffaflık toplumu, sahipsiz bir toplumdur.”
“Şeffaflık toplumu, varlığını sadece ilgi üretmeye borçludur.”
.
Bu kısmı çözdüysek kalan kısmımıza geri dönelim :)
.
Chul Han Güney Koreli, eğitimini Almanya’da almış. Bunu hatırlatmamın nedeni evrenin her yerinde değerli görünen kavramlardan birisi “mahremiyet.”
.
Chul Han 9 başlık altında bizlere konuyu aktarmış. Kısacası, mahremlerimizin kıymetli olduğunu, kendimizi ne kadar diğer bireylere açarsak kişesel alanımıza müdahelenin o kadar kolay olduğunu, felsefe alanında da yaptığı tespitlerle anlatıyor.
.
Enformasyon ve iletişim yığınının kökeninde boşluk korkusu olduğunu yazmış. Ki benim en çok beğendiğim cümlelerinden birisiydi. Çevrenizi bir gözlemleyin. Dijital çağın köleleri olarak, neredeyse tüm insanların yalnızlık korkusu olduğunu düşünürsek iletişimde ki bu kadar yoğunlaşma merakı neden?

Madem bu kadar kalabalığız, neden hala aşılamayan bir yalnızlık korkusu var?
Kant, Sartre, Bentham, Platon’dan örnekler vererek konuya devam etmiş. Ben özellikle Sartre ve Bentham’dan verdiği örnekleri muazzam buldum.
Hala sıkılmayanlar okuyabilirler :)
.
Sevgili Sartre’nin düşüncelerine eklemelerde yaparak aktaracak olursam;
Sayı ve kapsam olarak fazla olan her şey müstehcendir. Bu fazlalıklar, şişmanlaşma, yığınlaşma ve urlaşma şeklinde ortaya çıkar. Yani bedenin ve davranışların gereğinden fazla çoğalması.
Başka bir ifadeyle yazar bu durumu hiper terimi ile açıklamış. Hiper üretim, Hiper iletişim, Hiperaktivite. Kişiyi harekete geçirmeyen ve hayatını yoluna koymayan hiper ivme müstehcendir. Hareket durgunluktan ziyade sürat ve ivmeden dolayı ortadan kaybolur, Diyen yazara hak vermekle beraber durağanlığında bizlere bir şey katmayacağını düşünmekteyim.

Chul Han Aslında söylemlerinde tamamen vitrincilere giydirme yapıyor. Yoksa derdi güzellik algısıyla değil. Hatta ‘bir şeyin güzelliği ancak belli bir zaman sonra bir şeyin ışığı altında yadigâr olarak belirir’ diyor.
Derinliği olan bir bakış açısı. Güzelliğini zamansallıkla açıklaması benim bakış açımla da doğru orantılı. Hızlı başlayan ve ilerleyen her şeyi zamana yenik düşüyor.
.
“Neden mutlu olamıyoruz?” Sorusuna cevap olarak verilmiş yanıtlar içeriyor kitap. Ya da ben böyle anlamak istiyorum :)
“ Günümüz dünyası eylem ve duyguların temsil edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil, mahremiyetlerin sergilendiği, satıldığı ve tüketildiği bir pazardır.”
.
Duygu ve düşüncelerimiz üzerinde düşünmüyoruz. Gün İçerisinde pek çok şey yaşıyoruz, görüyoruz, işitiyoruz. Ancak yorumlamıyoruz, insan ve olay okumuyoruz. Çünkü her şeyi gereğinden fazla hızda ve ivme de yaşıyoruz. Kendimize ayıracağımız, ruhumuzu dinlendireceğimiz, Sadece bize ait zamanlarımız olmalı. Aslında bu bize sosyal medyanın keşfet kısmına düşmekten daha fazla huzur verecek.

Kısacası; yolumuz zamansallığa yayılmış duru zihnin ve güzelliğin yolu olsun.

Keyifli okumalar.
84 syf.
Şeffaflık, hayatımızın bir çok noktasında sık sık kullandığımız ve karşılaştığımız kavramların başında geliyor. Elbette bunu kullanmamızın nedeni olumlu bir anlam yüklü olması. Bu yüzden en çok da iyi bir politik malzeme işlevi görmektedir kamuoyunu manipüle ve kontrol etmek açısından.

Yüzyıllar önce Marks'ın bahsettiği yabancılaşma günümüzde yerini (varlığını da yitirmeden) Baudrillard'ın simülasyonuna bırakmış durumda. İletişim teknolojisinin hızla ve tüketime endeksli bir alan olarak büyümesi, insanın artık sanal alem ile gerçek alemi ayırt edemeyecek duruma gelmesine neden olmuş, hız, teşhir, kontrol, şeffaflık gibi başlıklar temel yaşam kuralları haline gelmiş oldu.

Günümüz neo-liberal dünyasında şeffaflık bir iktidar aygıtıdır. Hem siyasi, hem de ekonomik güçler şeffaflık ilkesini bir yaşam alanına dönüştürerek bu alan içerisinde insanın özel, gizli olarak tuttuğu her şeyi ''bilgi'' kapsamında yok eder. Şeffaf olmak bu anlamda çok değerlidir. Buna bir tür neoliberal ahlak yasası da demek mümkün açıkçası. neo liberalizmin sınırsız özgürlük (olmayan) arzusu aslında bir kontrol mekanizmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle şefaflaştırılmış toplum, kural koyucular tarafından kendilerine göre ahlaklaştırılmış ve kontrol altına alınmış bir toplumdur.


Byung Chul Han ise bir kısacık kitabında daha ansiklopedi yazarcasına kavramlar içerisinde muazzam bir geçişler yaparak bizlere, düşünenlerin farkında olduğu şeyleri bir araya getirerek anlatmış. Bu açıdan harika bir kitap daha.
Han'ı okuyun okutun.
98 syf.
·4 günde
Kısa ve konunun özünü çok iyi anlatan bir kitap. Sade, oldukça anlaşılır. Suçluluk, vicdan, pişmanlık... Üstben'in neden olduğu duygular. Biz aslında uygarlaşmaya çalışırken içimizdeki duyguları, özgür olma bilincini bastırıyoruz. Uygar olmaya çalışırken mutluluğumuzu feda ediyoruz. Bizi biz yapan şeyleri tüketerek uygarlaştığımızı sanıyoruz. Freud'a göre dürtülerle güdülenen bizlerin uygar olmaya çalışması trajik bir olaydır. Aynı zamanda uygarlıktan vazgeçemeyeceğimizi de söyler. Uygarlığın kaçınılmaz huzursuzluğu...

Yazarın biyografisi

Adı:
Haluk Barışcan
Unvan:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 2.042 okur okudu.
  • 98 okur okuyor.
  • 2.144 okur okuyacak.
  • 39 okur yarım bıraktı.