İbrahim Aslaner

İbrahim Aslaner

Yazar
8.8/10
6 Kişi
·
9
Okunma
·
3
Beğeni
·
173
Gösterim
Zihnimde deli dolu taylar baharın gelişini seke oynaya kutladılar. Koşmasını bilmeden ama yine de koşarak. Önce bir ferahlık vardı bu tayların zihnimdeki yarışında sonra gürültüye dönüştü bu koşuşturma, gürültü azgınlığa ve ben başka bir adama dönüştüm bütün bunlar olup biterken içimde. Kalın kitapları çektim raftan; Dostoyevski düştü, pişmanlıktı. Bir sağanakla Marquez birikti yerde. 51 yıl kolay değil. Öteki' nin verdiği adrese geldi kör adam. Ardına düşürdüğü çok ayaklı on binlerce Gregor sardı tüm salonu. Korktum da. Elim ister istemez kokusuz ilaçlara gitti. Derken başında saçaklarla Aytmatov bitiverdi sıcak kum gibi akarak. Ve vahşi bir kurt çıktı içimden, bu Hasse' nin Step Kurdu'ydu. Elinde silgisi başımdan başlayarak sildi durdu Eco. Bütün bu kalabalığın arasında sakin bir ses çınlayıp durdu kulağımda. Akarsularla derince yarılmış geniş ve ferah bir vadi tabanına dik yarları, uçurumları, nergisli patikaları geçip bu sesin kılavuzluğunda vardım. Varınca ben- ben dediğim hangi bendi ya da hangi benlerden mürekkepti bilmiyorum- ve yazı ve yazgım baş başa kaldık.
“Her oyun bir gün biter, biliyorum. Oyuncular yorulur, belki oyun tutmaz, belki de oyun bitmek üzere kurgulanmış ve yazılmıştır. Ama bir şeyi daha biliyor ve hissediyorum, oyun bitse de bize hissettirdikleri hep yanı başımızda olacak, içimizde yorgun bir ırmak gibi akıp başka bir bağlamla yeniden can bulup coşkun bir ırmağa karışacak ve biz o gün geldiğinde oyunu değil belki ama oyunun bizde bıraktıklarını çağlayacağız.” s. 35.
"Bir düştü bu. Bir düşü gerçek bir düşten ayıran ince bir çeperdi şimdi gece. Belki de gece, gündüzün ardı değildi de gündüzü sarıp sarmalayan ince şeridin gölgesiydi. Bu gölgenin her kıvrımına yine gerçek dediğimiz gündüzden yansımalar sıralanmış ve bizi avutmaya devam ediyordu.” s. 87.
Bir şeyler eksikti.
Çok şeyler eksikti.
Hep bir şeyler çokça eksikti.
Hep bir şeylerin çokça eksikliğinden savrulan grilik şehri esir almıştı.
Hep bir şeylerin çokça eksikliğinden kaynaklanan griliğin şehri tahakküm altına almasından kaynaklanan bir her şey yolunda taklidi yapma eğilimindeydi kalabalık.
Ve kalabalık, her şey yolunda taklidi yaparken şehrin üstündeki gri tahakküme yüklenen çokça anlam, ferah feza anlamlar vardı.
Serindi.
Yaz gelmişti ve halâ yağmur yağıyordu.
Hayatımda isim koyduğum bütün duyguların gün gün öldüğünü anladım. İsim koyduğum, ismi konan bütün eşyalar, fiil ve hisler günün birinde kabuğunu kırarak başka bir ismin kabuğunu girmeye çalışıyordu çünkü. Çünkü isim konulan her şey bir başka şeyin bağlamıyla var olmak zorundaydı.
176 syf.
·3 günde·8/10
Yazarın ilk kitabı. Böyle özel bir şeyi ilk elden imzalı olarak hediye almak ise benim için çok kıymetliydi. İbrahim Aslaner'e çok teşekkür ediyorum.

Kitaba gelecek olursam :

Başlangıçta ne okuduğunuzu anlamakta zorlanırken, okuduğunuz şeyin bir oyun olduğunu ve bir tiyatro sahnesinin üç parçaya bölünmüş olduğunu fark ediyorsunuz. İlginç bir teknik denemiş yazar, üç sütun da kendi içinde bir bütün oluştururken siz hala ne oluyor şimdi derken, yazar bir seyirci gibi araya girerek ya da bir iç ses olup yazıya dönüştürüyor aklınızdan geçenleri. :)

"Ne anlatıyor bu adam, amma uzattı, paramız boşa gitti..." gibi. :) Bence bu kısımlar samimi olmuş, yazarla okuru birbirine yaklaştırmış okuma sürecinde. Sanki kitabı birlikte okuyup yorumluyormuşsunuz gibi hissettiriyor.

Bu çaylar, yönetmen, reis ne diye beyin jimnastiği yapa durun; ilerledikçe açıyor kendisini metin, ne anlattığını, ne anlatmaya çalıştığını anlatarak gidiyor. Bir nevi kitap içinde oyun, kitap içinde öykü, kitap içinde kitap... Kitap karakteri Fikret bile kitaptaki hikayenin kahramanlarından biri mi, yoksa kitaptaki karakterin yazdığı hikayenin karakterlerinden biri mi belirsiz.

Ne anlatıyor bu kitap bize? Bana göre bu kitap bir yalnızlığı, kadın ile erkek arasında adı konulamayan şeylerin, belirsiz olan bir bağın sancılarından bahsediyor. Bilmiyorum pek çoğumuz aynı şeyleri yaşamışızdır, ya da bana öyle oluyor. Birisine karşı bir ilgi duyduğumuzda aklımızda kurduğumuz zibilyon tane ihtimal, milyar tane olay kombinasyonu, ufak tefek şeyler ile de olsa bağ kurabilme arzusu, karşılığını göremediğimiz ve kırıldığımız adımlar. Birlikte yenilen bir kar helvasına kocaman anlamlar yüklemek, içinde kurduğun cümlelerin dışarıya bambaşka çıkışı, söylemek istediklerin ile söylediklerin arasındaki fark... Son çırpınışlar... Gidenler - kalanlar.

Yazarın dilini ve anlatımını sevdim, bazı kısımlar biraz zorlama geldi ve bu sebeple sıkıldım aslında. Zorlama gelen kısım kurgu ile değil anlatım ile alakalı, çok fazla dolambaçlı cümle var, aynı cümle için de çok fazla betimleme mi denir benzetme sanatı mı denir, tam bilmiyorum adını edebiyattaki, kullandığı için okuru yormuş. Tabi bu benim kişisel düşüncem, siz bu söz sanatından hoşlanabilirsiniz de. Örnek oluşturması açısından şu alıntılara bakabilirsiniz.

#39432802
#36914045
#39328894

Bir oyun gibi güle oynaya başladığımız kitap git gide yoğun bir anlatım ve bir sürü iç hesaplaşma ile, devam ediyor. Düşüncelerini okuyoruz kitabın ana karakterinin demek isterdim ama düşünce daha net bir şey, duygular düşüncelere ağır bastığında netlik kayboluyor ve kafamızda her şey uğulduyor. Biz karakterin uğultularını okuyoruz.

Kitabın son kısmında baştaki tiyatro oyunu şeklinde yapılan kurgunun ne olduğu, neyin ne olduğu açıklığa kavuşuyor. Sonu ise beklenmedik ve farklıydı.

Daha önce de söyledim yine söylemek istiyorum, evet eski yazarlar, babalar çok kıymetli ama yeni yazarlara da şans vermek gerekiyor. Evet piyasada çok fazla kitap var ve iyi olanları aralarından seçmek samanlıkta iğne aramak gibi. Şans verdiğimiz kitaplar bazen çok çok kötü de olabiliyor. Ama nice iyi denilen, popüler olan yazarlar var ki şu okuduğum kitap hepsinin üzerine basıp geçebilecek nitelikte.

Nasıl seçeceğiz peki? Yazarı araştırın...(Hediye olmasa ve kararsız kalsam ben öyle yapardım, izlediğim yol bu genelde). Kitaptan önce ne yapıyormuş, neler yapmış. Örneğin bu kitabın yazarının pek çok dergide öyküleri yayımlanmış daha önce, internette 15 dakikalık hızlı bir gezinme ile bir fikir edinebilir ve size hitap edip etmeyeceğine karar verebilirsiniz. Ya da tavsiyelere güvenip risk alabilirsiniz. :) İz Yayıncılık'ın bastığı kitap serisi genellikle bu riski almaya değer oluyor. (Hayır reklam ücreti almadım.)

O kadar dil döktüm, okuyun bari. :)))
176 syf.
·8/10
Kitabı dün okudum. Yazarın üslübunu sevdim, zorlama birkaç paragrafın haricinde gayet akıcıydı. Kitabın ilk bölümünü elime aldığımda biraz şaşırdım doğrusu, çünkü sayfalar üçe bölünmüş ve diyaloglar şeklindeydi. Bırakmayı düşündüm, metin biraz ilerlediğinde içine aldı beni. Ve sonra hiç bırakmadan okudum. Sürpriz bir sonla bitti. İlk bölümdeki yorgunluğum romanın sonunu görünce geçti gitti, iyiki okumuşum dedim. Özellikle edebiyatta klasik kurgu anlayışından sıkılanlar için tavsiye ederim. İyi okumalar. #ibrahimaslaner #düşdüşeuğultular #roman
176 syf.
·6 günde
İbrahim Aslaner'in ilk romanı. Geçenlerde attığı tweette -yanlış hatırlamıyorsam eğer- ikinci romanına hazırlandığını yazmış. İlk romanı, ikincisini heyecanla bekletmeye yetecek kadar güzel. Ben gibi tiyatro/oyun bilmeyenler ilk başta anlamakta güçlük çekecektir. Ki, yazar şizofrenik bir hava katmak istemiş de olabilir. Kitabın ilk bölümünden ziyade ikinci kısımdaki bölümü benim daha çok ilgimi çekti açıkçası. Hikaye ikinci kısımda yerine oturuyor, anlatıcı ne anlatmak istediğini biliyor, amacı belli. İlkinde aşık ve umutsuz anlatıcı okuru kasvetlendiriyor.
Finaline diyecek yok; harika sondu!

Benim kitapla ilgili anımsa şöyle; Kasım 2018'de yayımlanan kitabı sosyal medyada birkaç kez gördüm. İlgimi çekti. Ardından bir gece rüyama -düşüme- girdi. Bunu tweet attım. Yazarla tanışmıyor olsak da kendisi bunu görmüş, kitabı hediye edebileceğini söyledi. Böyle de nazik bir yazar, kötü yazsa bile okunur bence :)
176 syf.
·17 günde·Puan vermedi
Roman olarak tasarlamış bir oyun, oyun olarak tasarlanmış bir roman: Düş Düşe Uğultular

İki bölümden oluşan romanda ilk bölümü tiyatro oyunu olarak ‘Uğultular’ oluşturuyor. Burada Fikret Temizöz’ün roman yazma eylemini, Şeyda’ya olan sevgisini okuruz. Tiyatroda sahneye koyulan oyun aslında okumakta olduğunuz romanın ta kendisi. Buna üstkurmaca tekniği deniliyor. Romanda roman yazma eyleminin gerçekleşmesi, yani romana bir yazarın nasıl yazdığının konu olması.

Romanda geçen “yazarken roman, yaşarken oyun” ifadesi romanın yazılma amacını okuyucuya vermek istediği mesajı ifade ediyor diyebiliriz. Bu anlamda hem yazarın romanı, hem oynayanın romanı Düş Düşe Uğultular.

İkinci bölüm Düş Düşe. Burada da Fikret Temizöz’un oğlu Tolgay’ın bir arayışı söz konusu, o da babasını arıyor. Elindeki yol haritası ise babasının yazdığı Uğultular metni. Okuduğu metnin peşine düşen Tolgay, Umberto Eco’nun sözünü ettiği ampirik okuru hatırlattı bana. Babasının yazdığı Uğultular metni Tolgay için bir yol haritasıdır ve bunun gerçekliğinin peşine düşerek K. Maraş’tan Amasya şehrine gelir. Romanda geçen: “Kendimi kurguya inandırmışım, bu geçiyor aklımdan. İnanmasam burada işim ne?” (s. 139.) ifadesi de ampirik okur izlenimini desteklemekte.

Kurguda yer alan öykü ve şiir türleriyle, söz oyunlarıyla deneysel yönü olan bir roman. Bu deneysellik hem yapılanışında bir harekete, hem de zengin bir anlatıma imkân sağlıyor. Kullanılan dil, duyguların aktarımında çok etkileyiciydi. Bazı paragraflar, hatta sayfalar şiir gibiydi. İçinde yer alan rüyalar çok güzeldi. Özellikle Rüya 1’in devam etmesini çok isterdim. Bununla birlikte kitapta pek çok metine ve yazara gönderme yapılıyor. Satırlarda Hasan Ali Toptaş, Marquez, Borges... gibi yazarlara rastlamak güzeldi. Tiyatro oyununda güldüren diyaloglar mevcuttu.

Seyirciler de yer yer sesini çıkartır bu romanda. “oyun diye geldik adam düpedüz roman yazıyor” diye sesler yükselir. Bu anlamda biraz da okuyucunun aklından geçenleri dile getiriyor diyebiliriz. Buradan yola çıkarak metindeki seyircinin yerini gerçekte kitabı elinde tutan okur oluyor. Romanın içindekiler bir oyun, elimizde tuttuğumuz kitap ise tiyatro sahnesi oluyor. Oyun olarak ortaya koyulan bir romanda okuyucular da bu oyunun bir parçası oluyor. Postmodern metinlerin amaçladığı da budur; okuyucuyu kurguya dahil etmek.

Romandaki isimler de sembolik olarak kurguya hizmet ediyor. Fikret Temizöz, Şeyda, Tolgay. Tolgay isminin anlamı kitabın sonunda zihnimdeki boşluğu kapattı. Fikret, fikr’den türetilmiş bir kelime. Fikir, düşünce, “zihin tasavvuru” demek. Romanda varoluş sancısı çeken, düşünceli bir karakter Fikret Temizöz.

Fikret ve Şeyda’nın arketip olarak bana Ferhat ile Şirin’i çağrıştırması aşırı yorum olur mu bilemiyorum. Romana Amasya şehrinin konu olması, âşık- mâşuk ilişkisi, isimlerinin baş harflerinin “F/Ş” olması bana bunu düşündürttü.

Rahatça diyebilirim ki, yaratıcı kurgusuyla, şiir gibi diliyle bu kitap bu sene en sevdiğim kitaplar arasına girdi. Edebiyatın değerini bilen, farklı bir kurgu okumak isteyen okurlara tavsiyemdir. Aşağıya hoşuma giden alıntılardan birkaçını ekliyorum. ‍️

“Her oyun bir gün biter, biliyorum. Oyuncular yorulur, belki oyun tutmaz, belki de oyun bitmek üzere kurgulanmış ve yazılmıştır. Ama bir şeyi daha biliyor ve hissediyorum, oyun bitse de bize hissettirdikleri hep yanı başımızda olacak, içimizde yorgun bir ırmak gibi akıp başka bir bağlamla yeniden can bulup coşkun bir ırmağa karışacak ve biz o gün geldiğinde oyunu değil belki ama oyunun bizde bıraktıklarını çağlayacağız.” s. 35.

“Bir düştü bu. Bir düşü gerçek bir düşten ayıran ince bir çeperdi şimdi gece. Belki de gece, gündüzün ardı değildi de gündüzü sarıp sarmalayan ince şeridin gölgesiydi. Bu gölgenin her kıvrımına yine gerçek dediğimiz gündüzden yansımalar sıralanmış ve bizi avutmaya devam ediyordu.” s. 87


"Kelimeler köprü değildi mesela üzerlerinden geçip birbirimize ulaşamıyorduk: Kelimeler, anlaşma aracı değildi sonra; çünkü bütün kelimeler artık zihinlerimizde farklı imgeler uyandırıyordu. Bende sevgiyse, onda cesaret; bende merhametse onda yanılgı; bende tez canlılıksa onda sabırdı. Buradan bakınca kelimeler bir ev olmaktan çıkmıştı bizim için. Hatta kelimeler evden çıkmanın, belki kaçmanın yol başçısı olmuş ve bizi kendi yalnızlığımızdan alıp birbirimizin uzağına atıvemişti."... s. 113
176 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10
"Evet adam oyun oynamıyor, adam hayatıyla oynuyor resmen."

Kitabı özetleyecek olsam bu cümleyi yazar bırakırdım. Düş Düşe Uğultular, klasik roman mantığından sıyrılarak yazılmış ve yeni bir roman tarzı oluşturma yolunda ciddi bir adım atmıştır. Roman içerisinde birden fazla tür evvela beni telaşlandırdı. Zira birden fazla türü aynı kitap içinde tek kurguda birleştirmek riskli bir hareket. İnsan farkına bile varmadan saçmalayabilir zira. Fakat İbrahim Aslaner bu türleri öyle bir örmüşki Anadolu ustalarının ördüğü kilimler gibi şık bir kompozisyon çıkmış ortaya.

Maalesef edebiyat dünyasındaki çeteleşme bu kitaba da hakkını vermeyecek gibi. 2018 yılında basılan bu kitapla alakalı kafi miktarda inceleme ve eleştiri yazısına denk gelemedim. Bu noktada iş kaliteli okuyucuya düşüyor. Bu kitabı sahiplenmeli ve ilk kitabını basmasına rağmen böyle başarılı bir eseri Türk edebiyatına armağan eden yazarı ödüllendirmelisiniz.

Selam ve muhabbetle...

Yazarın biyografisi

Adı:
İbrahim Aslaner

Yazar istatistikleri

  • 3 okur beğendi.
  • 9 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 7 okur okuyacak.