Mitsuyo Kakuta

Mitsuyo Kakuta

Yazar
8.2/10
36 Kişi
·
77
Okunma
·
5
Beğeni
·
366
Gösterim
Adı:
Mitsuyo Kakuta
Unvan:
Yazar
Doğum:
Yokohama, Kanagawa ili, Japonya, 8 Mart 1967
Japonya’nın tanınan yazarlarından Mitsuyo Kakuta 1967’de doğdu. Seksenin üzerinde eseri olan yazar Vaseda Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi aldı. Ağustosböceğinin Sekizinci Günü, Chūō Kōron Ödülü’nü aldı. Romandan uyarlanan film Japonya’da büyük beğeni topladı.
Birine gerçekten âşık olursam, o kadınla aynı aptalca şeyleri yapmaktan korkuyordum. Bu düşünce beni içten içe dehşete düşürüyordu.
Eğer insanları birer ruh olarak görebilirsek, neredeyse bütün acılarımız anlamsızlaşır. Ben bir kadınım, genç değilim, çirkinim; tüm bu şartlanmalar boşuna sırtlandığımız yüklergibi görünmüyor mu?
"Eğer insanları birer ruh olarak görebilirsek, neredeyse bütün acılarımız anlamsızlaşır. Ben bir kadınım, genç değilim, çirkinim; tüm bu şartlanmalar boşuna sırtlandığımız yükler gibi görünmüyor mu? Eğer onlardan kurtulabilirsek, sizce hepimiz hafiflemez miyiz?"
Mitsuyo Kakuta
Sayfa 87 - İlk Baskı, Şubat 2017, Doğan Kitap
Ama kesin olarak farkına vardığım bir şey vardı ki, o da bazen bir kadının yalancı, sadakatsiz ve asla karar veremeyen bir adama âşık olabileceğiydi.
Herhangi bir konu hakkında nadiren derin düşünüyor, sorgulamıyor, fikirlerini ortaya koymuyorlardı. Benlik bilincinden yoksunlardı.
Muhtemelen ağustosböceklerinin yeraltında yedi yıl geçirdikten sonra ışığa çıkmalarının ardından yedinci günde öldüklerini bir yetişkinden henüz öğrenmişti. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyordum ama bu iddiayı ilk kez duyduğumda ne kadar şaşırdığımı hatırlıyordum. Bu kadar uzun zaman bekledikten sonra yaşamak için bu kadar az sürelerinin olması haksızlıktı.
304 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Selam️ Mitsuyo Kakuta “Ağustosböceğinin Sekizinci Günü”.
Okuma sıralamasında bir hataya düştüğümü kabul ederek başlamak isterim. Aynı tür, aynı coğrafya, aynı yayınevi gibi gibi benzerliklerin barındığı okumaları, arka arkaya yapmak adetim değildir. Murakami ardından hemen bir Uzakdoğu edebiyatı, üstelik aynı yayından, hareket gafleti oldu biraz.

İki bölümden oluşan eser, çift anlatıcıya sahip. Birinci bölüm, Kiwako Nonomiya perspektifinden anlatılıyor “duygu, düşünce, eylem” eğrisiyle doğrusuyla o bize ne söylüyorsa o. Evli sevgilisinden hamile kalıp, kürtaj olan Kiwako, adamın karısından olan bebeğini kaçırır, bir süre oradan oraya savrulduktan sonra, (kitabın çeşitli yerlerinde, tarikat ismi değişe değişe kullanılmış) sadece kadınlardan oluşan, bir tür komün hayatın sürdürüldüğü “Melek Yuvası / Melekler Evi” isimli tarikata üye olur. Burada, kaçırdığı bebekle birkaç yıl yaşayıp, yakalanma korkusuyla şehir değiştirmek zorunda kalır. Üç yılın sonunda da yakalanır. İlk bölüm, kabaca bu kurgu üzerinde şekillenir.

Çok nadir gerçekleşen istisnalar hariç, eserlere beklenti yükleyip başlamam, bu da okuma sürecime, vites oynatmamak olarak yansır. Beklenti yoksa, küçültüp büyütmek gerekmediği gibi, hayal kırıklıkları da olmaz, Kendi içimdeki tuhaf silsile, eser üzerindeki tarafsızlığımı korumama yardımcı olur.

Lakin bu kitap, daha ilk satırlardan okuru yönlendirme çabasıyla hareket ediyor. Direktifler dik; burada onu anlamalısın, hüzünlenmelisin, bebeğini kaybetti; için sızlamalı, çocuk hırsızı ama anaç, makul sebepleri var, yasak ilişki yaşadığı adamın karısı ona hakaret etmese, belki de çocuğu kaçırmayacaktı bla bla bla. Hep bir kederlendirme, hep bir çocukla kurduğu bağa takdir çabası olunca, beni direkt dışa itti. Duygu yoğunluğu yaşadığım ya da ben olsam ne yapardım diye düşündüğüm tek bir an olmadı. Bu yönlendirmeye, kaçış sürecine de örnek, aralara serpiştirilmiş, makul kılıcı ya da gönül çelici metaforik cümleler de var.

Ör; “Ağustosböceğinin kaderi
Yeraltında yedi yıl.. Işığa çıktıktan sonra yedinci günde ölmek!”

Toplumsal normlara çok da uygun bir anne olduğum söylenemez, annelikten anladığım şey de “doğurmak” değil. Hikâye kimsesiz bir çocuk üzerine kurulsa, hislerim bir nebze farklı da olabilirdi (yine çok değil).

İkinci bölüm, kaçırılan çocuk “Erina” cephesinden oluşuyor. Hem kaçırılma sonrası yaşadığı travmatik etkiler, hem ilgili bir anne figüründen, dağınık, histerik, ilgisiz “ama öz” anneye geçiş süreci, geçmişe dönüş bakışlarla anlatılırken, karakterin yetişkin hali ise ilk bölüm kalıbı tekrarlanarak oluşturulmuş. “Erina da evli sevgilisinden hamile”. Kitabın yinelenen motifi “anne olmak”. Yasak ilişkisinden, sevgilisi “şimdi vakti değil dediğinde, boşanmasının kolaylaşacağı hesabıyla, bebeğinden vazgeçip, yine onu terkeden adamın çocuğunu kaçıran “anne”. Kocasının sevgilisi tarafından kaçırılıp, hayatının ilk yıllarına onun şekil verdiği çocuğuyla iletişim güçlüğü çeken “anne”. Kendini kaçıran kadınla aynı kaderi paylaşan, evli adamdan hamile kalıp, ona hiç söylemeden doğurmaya karar veren “anne”.

Nereden bakarsam bakayım, konusuyla da karakterleriyle de içime sindiremediğim eserin aynı zamanda redaksiyon namına bir şey görmediği, çeviri yapıldığı gibi ham haliyle basıldığı kanaatindeyim. Metnin hatasız kısmı neredeyse hiç yok. Gerçi doğan kitap eleştirilerimi dikkate almıyor ama, okuyacak olanlar adına mutlaka “redakte” edilmeli diyorum.
Saygılarımla..
Sevgim üzerinize olsun
304 syf.
·3 günde
Aslında isimlerin bir önemi yok. İsmimizin de bir önemi yok. Çünkü bu kitap senin, benim, bizim hikayemiz. Özellikle kadının, kadınlığın hikayesi.

Ağustosböceklerinin bir hikayesi vardır. Bilmem bilir misiniz? Toprağın altında yedi yıl yaşadıktan sonra sekizinci yılın ilk günlerinde gökyüzüne başlarını çıkarttıları an ölürlermiş. Hikayemiz bu ya, ağustosböceğinin bu yedi yıllık süreçte neler yaşadığı ne bizi etkiler, ne hayatı. Sadece o, kendini bilir.

İsmin bir önemi yoktu. Çünkü bu hikayede bir gerçeklik vardı. Şey, fazla konuşmaya gücüm yok. Lakin ben 'kadın' kelimesinden anladıklarımı yazacağım.

Evvel zaman içinde kadın isminde biri yaşarmış. Kadın bir gün sevgi hastalığına yakalanır. Bu hastalıktan kurtulamaz. Üstelik hastalığının devası olan sevilmek de kaderinde vardır. Hayaller kurar, hepsini teker teker yaşamak ister. Kadın, hamile kalır. Çocuğunu kucağına almak ister ve evlilik hayalleri kurar. Fakat ortada küçük bir sorun vardır. Sevilen adam evlidir. Bu sorun, hayallerin kırılmak için en büyük sebebidir.

Sahi hayaller, kırılmak için kurulurdu değil mi?

Bir gün kadın, çocuğunu kaybeder. Açık bir deyişle gebeyken çocuğunu aldırmak zorunda kalır. Şartlar bunu gerektirdiğinden çocuk alınır. İşte tüm öykümüz burada başlar.

Bebeği kucağına aldığı an farklı bir hisse büründü. Bebek yüzüne gülümsedi. Sarıldı. Sonrasını bilmiyordu.

Annelik diyorum, sadece kan bağı yoluyla mı edinilir ve gerçekleştirilirdi? Hayır, anne olmak için o kan bağına gerek yoktu.

Kadın isimli karakterimiz bebeği kucağına aldı ve kaçtı. Aslında bebeği kaçırmak aklında yoktu. Fakat kucağına aldığı ilk anda aralarında bir bağ kurulmuştu.

Bebeğe sanki kendi çocuğuymuş gibi baktı, büyüttü. Bu süreçte bir suçlu kimliğine büründü. Sonu hüsranla ayrılık oldu o çocukla.

Adı sanı masum bir Melekler Yuvası'na yolunuzun düştüğünü varsayın. Burada size kadınlığınızla, kimliğinizle ilgili her şeyi unutturmak için bir politika uygulayıp kendiniz değil, insan olmanız, tek tipleşmeniz sağlanmaya çalışılıyor.
.
Ama her neyse, içinde boğulduğum hayattan kaçmak için kendime bir sığınak bildiğim kitaplardan bir Ağustosböceğinin Sekizinci Günü'nü severek okudum.

Siz de okuyun, okutun.
304 syf.
·28 günde·6/10
Kitap kötü diyemem ama okumasam da olurdu dediğim bir kitap oldu bitirdiğimde.

Hikayesi güzeldi aslında. Bir kadın tarafından kaçırılıp büyütülmüş olmasak da çocukluk travmalarımız var. Nihan Kaya , İyi Aile Yoktur kitabında : "Bu dünyadaki en görünmez acılar, bir çocuğun çektiği acılardır." der.

Bana göre kitaptaki çocuğun başına gelen en iyi şey kaçırılmaktı belki de. Spoiler olacağı için söylemek istemediğim sonraki aşamada daha fazla acı çekiyor, daha mutsuz bir çocukluk geçirmek zorunda kalıyor. Bütün hepsinin farkına varması da ancak yetişkin bir kadın olduğunda mümkün oluyor.

Sakin ilerleyen bir kitap. Yarısından sonra anlatıcının değişmesini sevdim ama yine de tatmin etmedi kitap beni. Acaba diyorum okuma körlüğü mü oldu bende de son zamanlarda okuduğum hiç bir kitaptan keyif almıyorum.

Bir de Japonca'dan orjinal çeviri değil de İngilizce'den dilimize çevrilmiş. Bu da kitabın ahengini çok etkilemiş bence. Ya da Japonca ve Türkçe ses uyumsuzluğu sebeptir buna bilmiyorum.

Ağustos böceğinin 7 günü ile kurguyu çok da bağdaştıramadım biraz zorlama geldi.

Bana göre çerezlik kategorisinde, fazla bunaltmayan, çok sorgulatmayan sakin bir kitap. Beklentinizi fazla yüksek tutmazsanız okuyabilirsiniz.
304 syf.
·6 günde·8/10
İlk defa Japon yazara ait bir kitap okudum. Hep önyargılıydım fakat keşke daha önce Uzakdoğuya ait kitaplar okusaydım dedim.
Kitap bir kadının bir çocuğu kaçırmasıyla başlıyor ve tek başına verdiği yaşam savaşını anlatıyor. Akıcı bir dram anlatılıyor dili hiç sıkmıyor aşk nefret kıskançlık sevgi hepsini barındırıyor. Tavsiye ederim..
304 syf.
·10/10
Dramatik bir kurgusu var. Okurken boğmuyor. Hüzünleniyorsunuz. Dili ağır değil fakat ara ara sıkılabiliyorsunuz. Yine de etkilendiğim bir kitap.
304 syf.
·18 günde·Beğendi·7/10
Kadın karakterlerin gücünü hissedebileceğiniz,”peki şimdi kim haklı?” diye sorduran bir kitap Ağustosböceğinin Sekizinci Günü.

*Ancak kitabın arka tanıtım yazısı bütün kitabı özetliyor.Keşke tanıtımı okumasaydım dedirtecek kadar..
304 syf.
·1 günde·Beğendi·7/10
Bir kız çocuğu düşünün ki birisi gerçek yani biyolojik annesi diğer ise annesinden onu kaçırıp büyüten annesi. Gerçek annesi kim? Doğuran açısından da kaçırıp büyüten açısından çok katmanlı trajik bir hikaye . Japon yazarları okumayı seviyorum. Yazım dilleri çok yalın kurguları da genellikle iyi, kitabın içerisine sizi alıyor ve beraber ilerliyorsunuz. Beğenerek okudum , özellikle de son kısımları çok etkileyiciydi.
304 syf.
·6 günde·8/10
kan bağı olmasa da birbirleri ile bir bağı olan iki kadının farklı zamanlarda benzer hatalara düştüğü bir öykünün iyi ki okudum dediğim romanı.

kiwako deliler gibi sevdiği adamın yalanlarına mantığını kapatmış ve ilerisi için büyük fedakarlıkta bulunmuş bir kadın. sevdiği adamın kendisini yalanlarla oyaladığının farkında mıydı, yoksa bunu fark edemeyecek kadar körlük mü yaşıyordu bilemeyiz. ancak bu kişi için aldığı kararlar onu karakterinin tamamen zıttı olan bir suç işlemeye yönlendirecek kadar fütursuzca hareket etmeye yönlendirir. o artık artık sahip olamayacağını düşündüğü şeyi korumak adına kaçak bir konumda ki çaresiz bir anneden başka bir şey değildir.

erika'nın (kaoru) ise aynı hataya bile bile düştüğünü ancak yine de aldığı kararlar ile başka bir yol izlediğini görüyoruz. yine de iki karakteri bağlayan ortak bir geçmiş, hayatlarının kesiştiği bir nokta hikayenin omurgasını oluşturmuş. bu birçok başka hayatı allak bullak eden bir dönemin hikayesi. okuyucu bir yandan kiwako'nun işlediği suç için ona kızmalı mı yoksa ona hak mı vermeli diye ikileme düşüyor. günlük hayatımızda benzer bir hikaye ile karşılaşsak karakterler için ilk izlenimlerimiz romanın arka planını oluşturan japon halkı gibi mi olur yoksa okuyucu olarak karşılaştığımız bu hikayede ki gibi bir empati mi duyarız bu kitabın bize sunduğu önemli bir paradoks.

kakuta bu romanda bizi biz yapan şeylerin aldığımız kararların bütünü olduğunu, neden sorusunun ise öyle olması gerektiği için olduğu fikrini bize anlatmaya çalışmış. biraz ağır ama severek okudum. okumayı düşünenler için umarım benim aldığım keyfi alırlar niyetini paylaşıyorum.
304 syf.
Aşk! Ah o insana her türlü çılgınlığı yaptıran aşk..
Bir kadının küçük bir bebeği kaçırmasıyla başlıyor hikaye. Bebeği büyürken yaptığı fedakarlıkları gerçek annesi yapar mıydı onun için?
Bütün mal varlığını, özgürlüğünü bu bebekle bir gün daha geçirebilmek için harcıyor.  Tek bir duası var "bir gün daha birlikte olabilmek sadece bir gün daha"..
.
"Melekler Evi" tarikatına sığındığında burada ögretilen şey "kavramların ne kadar önemsiz olduğu". Her şeye anlam yükleyen biz insanlar değil miyiz?
Annelik, fedakarlık, sevgi, aşk gibi kavramların sorgulandığı bir kitap Ağustosböceğinin Sekizinci Günü..
.
Dili gayet akıcı, belki biraz daha kısa olabilirdi. Bazı kısımlar fazla uzatılmış.
Kitabın arka kapağını okumanızı önermem, bütün olaylar orada yazdığı için okuma heyecanını söndürüyor.
.
Kitap: 8
Kapak: 9
Çeviri: 9
304 syf.
·20 günde
Kitabın ismine ve kapaktaki resmin cazibesine kapılarak aldığım ardından ödüllü olduğunu öğrendiğim ’Ağustosböceğinin Sekizinci Günü’ oldukça akıcı ve anlaşılır, kolaylıkla bitirebileceğiniz, sıkılmayacağınız ama biraz da üzülebileceğiz bir kitap. Ben bayılmadım illaki okuyun da diyemem ama hoş bir kitap olduğunu söyleyebilir ve Japon edebiyatını merak eden, tanımak isteyenlere de tavsiye edebilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Mitsuyo Kakuta
Unvan:
Yazar
Doğum:
Yokohama, Kanagawa ili, Japonya, 8 Mart 1967
Japonya’nın tanınan yazarlarından Mitsuyo Kakuta 1967’de doğdu. Seksenin üzerinde eseri olan yazar Vaseda Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi aldı. Ağustosböceğinin Sekizinci Günü, Chūō Kōron Ödülü’nü aldı. Romandan uyarlanan film Japonya’da büyük beğeni topladı.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 77 okur okudu.
  • 1 okur okuyor.
  • 63 okur okuyacak.
  • 1 okur yarım bıraktı.