Muharrem Coşkun

Muharrem Coşkun

Yazar
6.3/10
3 Kişi
·
5
Okunma
·
0
Beğeni
·
514
Gösterim
Adı:
Muharrem Coşkun
Unvan:
Gazeteci-Yazar
Muharrem Coşkun Şebinkarahisar’da doğdu. Lisans eğitimini Sosyoloji bölümünde yaptı. 1995 yılında gazeteciliğe başladı. Milli Gazete, Vakit ve TV'5, Hilal Tv, Star Gazetesi'nde çeşitli görevlerde bulundu. Yerli ve yabancı pek çok önemli isimle söyleşiler yaptı. Çeşitli gazete, dergilerde makaleleri yayımlandı.

“Türkçe Ezan ve Dine Müdahale’nin Öyküsü: GARP İZİ” Belgeseli (4 Bölüm) ise ulusal kanallarda yayınlandığı günlerde büyük yankı uyandırdı (2005). Anadolu'nun bir köyünde yaşamış olan Şerif Coşkun'un, cumhuriyet döneminde yaşadıklarını anlatan "Bilge Köylü" belgeseli de farklı bir yapım oldu(2008). Daha çok yakın tarih araştırmalarıyla dikkat çeken Muharrem Coşkun, halen yakın tarih üzerine kitap ve belgesel çalışmalarını sürdürüyor. Muharrem Coşkun'un, 2010 Ramazan'ında ATV'de yayınlanan, yönetmenliği ve sunumu kendisince yapılan "Mekke ve Medine Sahur" programı da (30 Bölüm), belgesel tadında izleyici ile buluşmuştu. Muharrem Coşkun ayrıca, Hilal Televizyonu'nda Haber Müdürlüğü'nün dışında, 9 ay tartışma programı ve 'Haftanın Yorumu'yla da ekranda olmuştu. Muharrem Coşkun, belgesel çalışmasını, 1908'de Eşref Edip Fergan ve Mehmed Akif tarafından çıkarılan, 'İslamcı' Sırat-ı Müstakim- Sebilürreşad gazetesinin öyküsüyle sürdürdü. 'Yol'daki Çığır; Sebilürreşad..' 120 dakikalık Belgesel TRT'de 4 bölüm olarak ekrana geldi. Yoldaki Çığır, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından da 2013 yılı En İyi TV Belgeseli seçildi.Coşkun'un yayınlanmış iki kitabı da bulunuyor. Coşkun'un son kitabı, 'Kod Adı İrtica 906' adıyla yayınlandı. (Mart-2015)

Muharrem Coşkun, 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde, Uluslararası Basın Enstitisü (IPI) tarafından gerçekleştirilen "Gazetecilik" programını başarıyla bitirdi. Arapça, İngilizce ve Osmanlıca bilen Muharrem Coşkun, Star Gazetesi'ndeki 'Politika Editörlüğü yaptı. Muharrem Coşkun 1 Ağustos itibariyle Akit TV haber daire başkanlığına getirildi.
Mehmet Akif Mısır'da hasta ve maddi sıkıntı içerisinde olmasına rağmen oğlu Emin'i Türkiye'de askerlik yapması için göndermişti. Aslında Emin de Milli Mücadele gazisiydi.. Oğlu Emin de Mısır' dan askerlik için geldiği Türkiye'de beklemediği manzara ile karşılaşmıştı. Zira, askerliğini yapmak için Mısır'dan Türkiye'ye gelen Emin Ersoy, asker arkadaşlarına Kur'an öğrettiği için hapse atılacaktı. Cezaevinden kaçan Emin yakalanarak yeniden cezaevine konulmuştu. Bu olay, Akif'i çok üzmüş, dönemin Türkiye'sini anlatması açısından da çarpıcıdır.
Muharrem Coşkun
Sayfa 79 - Forart Basımevi
Sebilürreşad’ın 464. nüshasını isteyenlerden biri de El Cezire Komutanı Nihad Paşa’ydı. Nihad Paşa, Mehmed Akif’e şu telgrafı gönderecekti;
“Kastamonu’da Nasrulllah Camii Şerifi’nde irad edilen konuşmayı içeren mecmuanızın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Diyarbekir Büyük Camii’nde Cuma Namazından sonra okunarak, hazır bulunan bütün müminler, manevi aydınlığından hislenmiş, aydınlanmış ve feyiz bulmuşlardır. Fakat bu istifade pek sınırlı kalacağından hudut bölgesini oluşturan ElAziz , Diyarbekir, Bitlis, Van vilayetleriyle çevredeki mutasarrıflıklar halkı da nasiplendirilmiş, istifade ettirilmiş ve şerefiyle hukuku doğrudan doğruya zatı âlînize ait olmak üzere Diyarbekir Vilayet Matbaası’nda basılarak ve çoğaltılarak bütün cepheye dağıtılmıştır. Cenab-ı Hakk’ın din ve vatanseverliğe yakışır yoldaki çalışmalarınızı makbul eylemesi temennisiyle hürmetlerimi takdim ederim.
10 Şubat 1337- El- Cezire Kumandanı: Nihad


Mehmet Akif de Nihad Paşa’ya şu cevabı verecektir:
‘Diyarbekir’de Elcezire Kumandanı Nihat Paşa Hazretlerine;
Şahsıma yönelik büyük ilginize kalbimin en samimî duygularıyla teşekkürler ederim. Nasrullah Kürsüsündeki vaazın o bölgede ve o cephedeki bütün dindaşlarımıza duyurulmasına yardım ve aracılık, cidden memnuniyet vericidir. Cenâb-ı Hakk, pek kıymettar bir parçası bulunduğunuz kahraman ordumuzu zaferden zafere ulaştırsın ve İslâm ümmetinde belirmeye başlayan uyanışı artırsın. Âmin.
16 Şubat 337 - Mehmet Akif

Mehmed Akif ve Eşref Edib’in daha önce davet edildikleri Ankara’ya birlikte gelişleri ise 1920 yılının Aralık ayı sonunda gerçekleşecekti.. Aslında Ankara’da yeni Meclis açılırken İstanbul’dan çağrılan tek Şair/Gazeteci Mehmed Akif’ti.. Mehmed Akif Ankara’ya gelince de Mustafa Kemal’in desteği ile çıkartılan Hakimiyet-i Milliye gazetesi bu gelişe geniş yer verecek, haberin başlığını ise; ‘İslam Şairi Akif
Bey Şehrimizde’ ifadeleri süsleyecekti... Haberde, Akif’in Anadolu’ya Milli Mücadele’nin manevi cephesini kuvvetlendirmek için geldiği, Ankara’da vaaz vereceği yazıyordu.. Mustafa Kemal bu antiemperyalist savaşta İslami duyarlılığın önemini
çok iyi biliyordu. Bunun için de Mehmed Akif gibi kanaatleri değiştiren bir şahsiyetin yanında yer alması önemliydi..
Koskoca İmparatorluğa 10 yılda kıtalar kaybettiren; Balkan Harbi (1912), Birinci Dünya Savaşı (1914), Çanakkale (1915) ve Sarıkamış cephelerinde milyonlarca vatan evladını perişan eden İttihatçı anlayışa karşı Anadolu da büyük bir öfke vardı. İşte bu günlerde Kuvay-ı Milliye adına yapılan hareketler İttihat ve Terakki nin yeni bir oyunu olarak da telakki ediliyordu. Halk, yeni bir maceraya atılırız endişesiyle milli mücadeleyi oluşturacak gruplara şüphe ile bakıyordu. Öyle ki; İttihatçıların yeni bir oyunu söylentisi, tedbir amaçlı çeşitli yöntemleri de beraberinde getirmişti. Örneğin Sivas Kongresi nin açılışı esnasında katılan delegelerin yeminleri de sorun olmuş; delegeler İttihatçılık/ fırkacılık (particilik) yapmayacaklarına, sadece vatanın ve milletin kurtuluşu için çalışacaklarına dair, yemin etmek zorunda kalmışlardı. Milli Mücadele nin İttihatçıların yeni bir oyunu olduğu iddiaları üzerine Sebilürreşad da, Bugün İcma-ı Ümmet Anadolu dadır başlığıyla çıkmıştı.
Mehmed Akif’in Anadolu yolculuğu ise 10 Nisan 1920 tarihinde başlamıştı.
Mehmed Akif’in Ankara yollarına revan olduğu gün, aynı zamanda Damat Ferit Hükümeti’nin, Milli Mücadele aleyhine fetva çıkarttığı gün olarak da
kayıtlara geçecekti. İşin ilginci, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının geniş yetkilerle Ankara’ya gitmesine vize veren kararnamede de, İstanbul Hükümeti
Başbakanı Damat Ferit’in imzası vardı.

Mehmed Akif o gün yola çıkmadan önce dostu Eşref Edib’e, “Ben yarın sabah yola çıkıyorum, sen de idarehanedeki işleri derle topla. Sebilürreşad’ın klişesini al arkamdan gel. Meşihattakilerle de temas et. Harekat-ı Milliye aleyhine bir halt etmesinler” demişti.

Ancak Mehmed Akif’in ‘Halt etmesinler’ dediği olay ne yazık ki o gün gerçekleşecekti. Milli Mücadele aleyhine hazırlatılan fetva İngilizlerin baskısıyla
önce Şeyhülislam Haydarizade’ye götürülecek, ancak o istifa yolunu seçince, bu makama getirilen Dürrizade Efendi fetvayı imzalamak zorunda kalacaktı.
Mehmed Akif ise aynı gün sabah namazından sonra 12 yaşındaki oğlu Emin’i de yanına alarak yola çıkmış, yürüyerek geldiği Karacaahmet Mezarlığı’nda kadim dostlarından Ali Şükrü Bey’le buluşmuştu. Buradan faytonla, Alemdağı’na, oradan, atlarla İzmit Adapazarı üzerinden Eskişehir’e, oradan da trenle Ankara’ya varacaklardı. Tehlikeli yolculuk tam 14 gün sürmüştü.
Mehmed Akif ile Ali Şükrü Bey, Ankara’ya Meclis’in açıldığı günün ertesinde yani 24 Nisan 1920 tarihinde ulaşabileceklerdi. Mehmed Akif’in Ankara’ya gelişi büyük coşkuya yol açmıştı. Akif boş durmayacak, Ali Fuat Cebesoy’la birlikte cepheleri dolaşacaktı. Mehmed Akif, 11’den fazla şehre gitmiş, kimi zaman isyan bastırmış, kimi zaman da halkı mukaddes mücadeleye davet etmişti. Zaten başyazarı olduğu gazetenin yazıhanesi de, 1920 yılının başından
itibaren Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla, İstanbul’daki yakınları arasında haberleşmenin merkezi olmuştu.
Mehmed Akif’in önemli şiirlerinden ‘Bülbül’ Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine yazılmıştı. Bursa işgal edilirken, şehrin tahrip edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinin hakarete uğraması karşısında üzülmüştür Mehmed Akif Bey..

Balıkesir’den tanıdığı dostu Hasan Basri Çantay’a ithaf ettiği “Bülbül” şiirinde Mehmed Akif, Bursa’nın işgal haberini aldığında derin bir üzüntüye kapılır. Geçmişe baktığında o ihtişamlı mazinin hengâmesi ve tarih canlanır gözlerinin önünde. O günler geride kalmış, artık horlanan, itilip kakılan bir millet olup çıkıverilmiştir tarih sahnesine. Karanlıklardan yankılanan bülbülün feryadı Mehmed Akif’e ilham olur ve bülbüle hitaben (konuşur);

Bülbül
Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmezdi senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda! (Mayıs 1921)

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi biçarelerin yoksa felahı (…)’

Ülkenin üzerine bir kabus gibi çöken istila karşısında, ‘Mandacılık’ da dahil çeşitli görüşler ortalıkta herc-ü merc olmaktaydı. İşgal altında bulunan İstanbul’da yayına güç bela devam eden Mehmed Akif’in başyazarı olduğu Sebilürreşad ise, halka sabır, ümid ve cesaret aşılamaya çalışıyor, işgalcilerin sansürüne rağmen direnişe devam ediyordu. Millî Mücadele dönemi, aynı zamanda gazeteci-yazar kesiminin savruluş yıllarıdır. İngiliz muhibbi, Amerikan mandacısı olanlar arasında basın mensupları da vardı. Sonradan saygınlıkları artan Halide Edib Adıvar, Ahmet Emin (Yalman), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Ali Kemâl, Celâl Nuri, Rauf Ahmet, Necmettin Sadık, Mahmut Sadık, M. Cemâl alenen mandacılığı savunuyorlardı.
(Caner Arabacı, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce- İslamcılık, sh.104, İletişim 2004)
Sebilürreşadı kapatma hadisesinden 1 ay sonra da polis, önce Eşref Edib'i Adalarda tutuklayacak, ardından da, Sebilürreşad'in yönetim yerini basacaktı.
Eşref Edib Fergan, haftalar geçtikten sonra, mahkeme azasından Kiliç Ali'nin kendisine gelerek, 'Seni Şark'tan istiyorlar' dediğini ancak öncesinde kelepçe takılarak Ankara'daki İstiklal Mahkemesi'ne çıkarıldığını anlatıyor. Eşref Edib'i en fazla yaralayan ve mahcup eden soru çıkarıldıği mahkemenin Reisi Ali Çetinkaya'dan, nâmı diğer Kel Ali'den gelir;
"Milli Harekat sırasındakihizmetlerinizi anlatınız..?
Bu soru karşısında oldukça mahcup olur Eşref Edib Bey.. "Vatan ve millet yolunda yapılan hizmetleri söylemek yakışıksız olmaz mi efendim" der. Mahkeme Başkanı israr edince de; Yunanlıların Anadolu sahiline ilk asker çıkarması üzerine, Mehmed Akif'le yaptıkları Balıkesir çıkarmasını, Kastamonu'da yaptıklarını, Mehmed Akif'le verdikleri mücadeleleri, şimdi kapatilan Sebilürreşad'in o zaman cephelerde askere nasıl dağıtıldığını, istemeden de olsa anlatmak zorunda kalır..
Eşref Edib, haftalar süren durusmalar sonunda, asıl yargılamanın haberini alır "Şark İstiklal Mahkemesi tarafından oraya gönderilmeniz talep ediliyor."

Ankara'daki duruşmadan iki gün sonra da Eşref Edib Fergan Şark İstiklalMahkemesi'nde yargılanmak üzere Eskişehir ve Adana üzerinden Gaziantep'e gönderilir. Ankara'dan jandarma eşliğinde, trende giderken, dönerek Ankara'ya bakar. Geçmiş günler, milli mücadelede yaptıkları bir bir canlanır gözlerinde. Kendini "Nereden nereye.?" demeden alamaz..
Eşref Edib anlatıyor: "Beraberimde iki jandarma olduğu halde trene bindik. Ankaradan uzaklaşıyorum. Arkada bıraktığım Ankara ne kadar güzel gözüküyordu. Ben zaten Ankara'yı çok seviyorum. Bilhassa Milli Mücadele zamanında geçen samimi
mücadele günleri. Az m sıkıntı çekmiştik. Taceddin Dergahı civarında bir evin zemin katında ucuz olsun diye aile birlikte oturmuş, bu rutubetli yer, yetişmiş bir erkek çocuğumuzun hayatına mal olmuştu. Sonra Eskişehir bozgununda Kayseri'ye göçler... Han köşelerinde, eşkıya arasında seyahatlar, eşkıya ile çatışmalar, hastalıklar, yoksulluklar... Bunların yanında bu kadarcık meşakkat ve zahmetin ne hükmü olabilirdi?" (Eşref Edib Sebilürreşad'in Romanı Beyan Yayınları İstanbul 2005)
Günlerce süren zahmetli yolculuğun ardından Eşref Edib Fergan, Elaziz'deki(Elazığ) Şark İstiklal Mahkemesi'ne götürülür. Ankara'da sorulduğunda Eşref Edibi en fazla yaralavan sual bu defa yeniden sorulacak, dahası Sebilürreşad ve ekibinin "Çanakkale savaşı ve Sakarya Meydan Muharebesi konusunda
sessiz kaldıkları" iddia edilecekti. Ancak mahkeme heyeti baltayı taşa vurulduğunun farkında değildir. Gelirken geceyi geçirdikleri Antep'te, okuyucularının
verdiği Sebilürreşad koleksiyonunu açan Eşref Edib Fergan, Başyazarı Mehmed Akifin şiirini okumaya başlar. Gazetesindeki her satırdan sorguya çekilen Eşref Edib belki de gazeteyi birlikte çıkardıkları,
Akif'in, yerine de yargılanıyordu.
Büyük ümitlerle ilan edilen II. Meşrutiyet in üzerinden sadece 10 yıl geçmişti.
Sultan II. Abdülhamid Han, Jön Türkler tarafından bir darbe ile tahttan indirildiğinde (13 Nisan 1909) İttihat ve Terakki'ye bıraktığı devletin yüzölçümü, Adriyatik'ten Basra Körfezine, Karadenizden Afrikanın kum çöllerine kadar yaklaşık 6 milyon kilometrekareye ulaşıyordu. İttihatçılara bir yangın, bir enkaz değil, 30 milyonu aşan nüfusuyla büyük bir ülke ve modernleşme çalışmaları devam eden bir ordu bırakmıştı II. Abdülhamid.
Dış borçları azaltmış, devlet ekonomisini büyük ölçüde toparlamıştı. Vaktiyle Abdülhamid idaresine bayrak açan ve Hürriyet Kahramanı ilân edilen ittihatçılar ise 9 yılda koca imparatorluğu paramparça etmiş, Mondros Ateşkesi (30 Ekim 1918) sonrası, Kasım 1918 de gece yarısı kaçarak ülkeyi terk etmişlerdi.
Kürsüye çıkan Mehmed Akif, Ey Müslüman diye başladığı hitabına;

Cihan altüst olurken, seyre baktın öyle durdun da, Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda! Hayat elbette hakkın, lâkin ettir haykırıp ihkaak; Sağırdır kubbeler, bir ses duyar: Dava-yı istihkâk

Şiiriyle devam etmişti.

Mehmed Akif, Al-i İmran Suresi, 100-104. ayetlerinin anlamını vererek konuşmasını sürdürmüş, Hepiniz Allah ın ipine sımsıkı sarılınız, sakın aranıza ayrılık gayrılık girmesine meydan bırakmayınız diye açıklama yapmıştı. Ona göre; memleketi kurtarmak ve namert taarruza karşı çıkabilmek için kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar herkes topyekûn mücadele etmeliydi. Bu, her fert için farz-ı ayn idi.

Eşref Edib anlatıyor: Akifin büyük heyecanla okuduğu şiir bütün gönülleri heyecana vermişti. Çok kimseler ağlıyordu. Mehmed Akif, fırkacılık ve komitacılığın artık ortadan kalkması ve elbirliği ile vatanın savunulması gerektiğini belirterek Emin olunuz ki, canla başla çalışarak aradaki ayrılık sebeplerini kaldıracak olursak, vatanı da, dinimizi de kurtarırız diyecekti.
Bu şekilde İstanbul da Kuva y-ı Millîye hareketinin bir İttihatçılık hareketi olduğunu iddia edenleri uyaran Mehmed Akif, halkı vatanın savunması doğrultusunda bir araya gelmeye çağırıyordu:

" Bu hareketin, bu hizmetin sadece din ve vatan savunmasına yönelik olduğu, dost ve düşman tarafından tamamen anlaşılmalıdır. Yani bu mücadelenin herhangi bir çıkar için yapılmadığını, en yakınımızdaki ile en uzaktaki dahi bilmelidir. Bu görünümü sarsacak en ufak bir söz veya davranış hoş karşılanmamalıdır. Çünkü hepimizin amacı birdir ve bellidir. Amacı, hedefinden saptırma yolunda yapılacak bir girişim, Allah korusun birliğimizi zedeleyebilir. Hepimizin bir vatan borcu, bir dini borcumuz vardır ki, onu ifa etme hususunda ufacık bir ihmal bile caiz değildir. Bu konuda hiçbirimiz köşemize çekilip seyirci kalamayız. Çünkü düşman kapıya dayanmış ve namusumuzu çiğnemek istiyor. Bu namert saldırıya karşı koymak, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı her fert için farz-ı ayn olduğu, bir an bile unutulmamalıdır. (12 Şubat 1920, Sebilürreşad)

Mehmed Akif konuşuyor, cemaat ağlıyordu.. Dostu Eşref Edip ise, manzarayı kelime kelime not alıyordu. Zira Akif in söyledikleri mühimdi ve Sebilürreşadda yayınlanmalıydı. Mehmed Akif kürsüden inince herkes eline sarıldı ve kucaklaştı. Bu sözler halk üzerinde, mahzun ve mükedder gönüller üzerinde çok tesirler husule getirdi. 23 Ocak 1920 tarihinde yapılan bu bir saatlik konuşmanın metni önce Balıkesir de çıkan İzmir e Doğru Gazetesi nde, 12 Şubat 1920 tarihinde de Sebilürreşad da yayınlandı..
İstanbul’da İngiliz işgalinden dolayı çalışma imkânı kalmayınca, Mehmed Akif Ankara’ya geçmiş, Eşref Edib de gazetenin klişelerini alarak Kastamonu’ya gitmişti.

Ankara’da bulunan Mehmed Akif, Matbuat ve İstihbarat Müdürlüğü’nün teklifi ve Meclis’in izniyle Kastamonu’ya gönderilecekti. Akif, bu şehre 19 Ekim 1920’de ulaşabilecek, Mehmed Akif Bey’in gelmesiyle Kastamonu’da Sebilürreşad’ın yeniden çıkarılması hazırlıkları da başlayacaktı.
Mehmed Akif ilk olarak 19 Kasım 1920 Cuma günü Kastamonu Nasrullah Camii’nde tarihi vaazını yapacak, bu konuşma, Milli Mücadele ruhunu ateşleyen vaaz olarak tarihe geçecekti. Özellikle dönemin hiperemperyali İngiliz tehlikesine dikkat çekecek, Sevr Antlaşması’nın ‘İdam Fermanı’ olduğunu anlatacaktı. Nasrullah Camii’ndeki konuşma 25 Kasım 1920’de yayımlanan Sebilürreşad’ın 464. sayısında genişçe yer alacaktı. Bunu, 3 ve 13 Aralık 1920 tarihlerinde basılan 465 ve 466. sayıları izleyecekti. Kastamonu’da çıkan ilk nüshanın (464. sayı) 11 sayfasını, Mehmed Akif’in Nasrullah Camii’ndeki
heyecanlı konuşması doldurmuştu.. Mehmed Akif, konuşmasına mü’min olmayanların dost edinilemeyeceğini belirten Al-i İmran suresi 118. ayeti ile başlamıştı:
“Ey müminler! Din kardeşlerinizden başkasını (kâfir ve münafıkları) dost edinmeyin: Onlar size fenalık yapmakta, fesad çıkarmakta kusur etmezler ve
sıkıntıya girmenizi arzu ederler. Onların size karşı olan kin ve düşmanlıkları ağızlarından meydana dökülmüştür. Kalblerinde gizledikleri düşmanlık ise
daha büyüktür. Onların düşmanlıklarına dâir âyetleri açıkladık, eğer düşünür ve anlarsanız...”
176 syf.
·16 günde·Beğendi
Verdiğim paraya acıdım doğrusu...
Mehmet Akif İttihatçı iken yazar şahsi kanaatlerini esere sokup bol bol ittihatçılara küfretmiş pek tabii Âkifi tanımadığını da afişe etmiş. Eline geçirdiği birkaç vesikayı bilgisi ile süsleyebilseydi müthiş bir şey olurdu ama koskoca bir sükut-u hayal bu eser.
Evet Akifin peşine hafiye taktılar, evet yazarın da altını çizdiği gibi vatanın halaskârlarından Kazım Karabekiri bile izlediler fakat arkadaş bu isimlerin İttihatçı olduklarını nasıl bilmezsin? Akifin dostlarının neredeyse tamamı Ittihatçı idi hatta Japonyaya İslam tebliğ etmeye giden Akifin eserlerine kadar gireb Sibiryalı Abdurresid Ibrahim bile öyleydi.
Yazara o kadar kızdım ki kim bu herif diye arattım ve AKİT Tv'de program yaptığını gördüm e pek de şaşırtıcı değil.

Yazarın biyografisi

Adı:
Muharrem Coşkun
Unvan:
Gazeteci-Yazar
Muharrem Coşkun Şebinkarahisar’da doğdu. Lisans eğitimini Sosyoloji bölümünde yaptı. 1995 yılında gazeteciliğe başladı. Milli Gazete, Vakit ve TV'5, Hilal Tv, Star Gazetesi'nde çeşitli görevlerde bulundu. Yerli ve yabancı pek çok önemli isimle söyleşiler yaptı. Çeşitli gazete, dergilerde makaleleri yayımlandı.

“Türkçe Ezan ve Dine Müdahale’nin Öyküsü: GARP İZİ” Belgeseli (4 Bölüm) ise ulusal kanallarda yayınlandığı günlerde büyük yankı uyandırdı (2005). Anadolu'nun bir köyünde yaşamış olan Şerif Coşkun'un, cumhuriyet döneminde yaşadıklarını anlatan "Bilge Köylü" belgeseli de farklı bir yapım oldu(2008). Daha çok yakın tarih araştırmalarıyla dikkat çeken Muharrem Coşkun, halen yakın tarih üzerine kitap ve belgesel çalışmalarını sürdürüyor. Muharrem Coşkun'un, 2010 Ramazan'ında ATV'de yayınlanan, yönetmenliği ve sunumu kendisince yapılan "Mekke ve Medine Sahur" programı da (30 Bölüm), belgesel tadında izleyici ile buluşmuştu. Muharrem Coşkun ayrıca, Hilal Televizyonu'nda Haber Müdürlüğü'nün dışında, 9 ay tartışma programı ve 'Haftanın Yorumu'yla da ekranda olmuştu. Muharrem Coşkun, belgesel çalışmasını, 1908'de Eşref Edip Fergan ve Mehmed Akif tarafından çıkarılan, 'İslamcı' Sırat-ı Müstakim- Sebilürreşad gazetesinin öyküsüyle sürdürdü. 'Yol'daki Çığır; Sebilürreşad..' 120 dakikalık Belgesel TRT'de 4 bölüm olarak ekrana geldi. Yoldaki Çığır, Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) tarafından da 2013 yılı En İyi TV Belgeseli seçildi.Coşkun'un yayınlanmış iki kitabı da bulunuyor. Coşkun'un son kitabı, 'Kod Adı İrtica 906' adıyla yayınlandı. (Mart-2015)

Muharrem Coşkun, 2004 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde, Uluslararası Basın Enstitisü (IPI) tarafından gerçekleştirilen "Gazetecilik" programını başarıyla bitirdi. Arapça, İngilizce ve Osmanlıca bilen Muharrem Coşkun, Star Gazetesi'ndeki 'Politika Editörlüğü yaptı. Muharrem Coşkun 1 Ağustos itibariyle Akit TV haber daire başkanlığına getirildi.

Yazar istatistikleri

  • 5 okur okudu.
  • 6 okur okuyacak.