Semih Sökmen

Semih Sökmen

ÇevirmenEditörTasarımcı
8.4/10
415 Kişi
·
1.617
Okunma
·
1
Beğeni
·
95
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
527 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Önyargılarımızı kazanmak için farkında olmaksızın uzun zaman çalışırız ama hayatta bazı şeylere de önyargılarımız yüzünden geç kalırız. Murathan Mungan benim önyargılarım sebebiyle geç kaldığım bir yazar. Mungan kafamda nedense aşk şiirleri yazan, nazik, çıtkırıldım bir Bey profili çiziyordu ta ki bu romanını okuyana dek. Kafamdaki putları tek tek yıktım! Mungan müthiş bir kalem.

Bir erkek yazarın, anlatıcıyı bir kadın kahraman seçip, kadın kahramanın ağzından roman yazmasını başlı başına büyük bir heyecanla okuyorum, çünkü bir kadın olarak bana anlatıcının kadın olduğunu hissettirmesini bekliyorum. Bu kitabı yazarını bilmeden okusaydım, %70 kadın bir yazarın kaleminden çıkmış derdim. Öyle ustaca bir kurgu söz konusu.

Kitap bana nedense lahanayı çağrıştırıyor, şimdi gönül isterdi ki sosyoloji ya da psikoloji bilip kitabı terminolojik sözcüklerle anlatmak ama maalesef ki sıradan bir okur olarak anlatacağım.

Evet nerde kalmıştık, lahana.. Size bu kitabın konusu şudur diyemem, çünkü her bölüm birbirinden farklı olarak çok katmanlı bir halde, bir çok konuya değiniyor. Lahana derken bahsettiğim şey şöyleki, misal anlatıcı kurgunun içinde kadınların ve erkeklerin toplumsal sınıf rollerini anlattığı bir olaydan sonra konunun bütünlüğü hiç bozmadan, Madımak katliamından bahsediyor. Türkiye’nin yakın tarihinde şahitlik edilen infial yaratmış, tarihe kötü birer anı olarak çentik atılmış olaylara çok ince dokunuşlarla değinmiş Mungan. Sanki bir roman okur gibi değilde yakın tarihin belleğini seyreder gibi hissettim bazı bölümlerde.

Kitap çok oyunculu bir tiyatro sahnesi gibi, sahnede sürekli, farklı bir kadının yaşamı, onun dünyası, bakış açısı, kaygıları, ihtirası, yalanları, egosu, kibri, saflığı, aslında bir kadından yola çıkarak insanın karmaşık matematiği binlerce kadın hikayesiyle birleşip ortaya bu roman çıkarılmış gibi sahnelenişi anlatılıyor. Yazarın dili öylesine şiirselki, ben ilk kez bu kadar iç monologu bir kitabı sıkılmadan okudum. Kitabın yarısından çoğu anlatıcının iç konuşmalarıyla, iç dünyasındaki hayatına dokunmuş, kadınlarla, erkeklerle, anılarla, kuşkularla, saplantılarla çekişme halinde geçiyor. Sürekli bir muhakeme var kitapta, geçmişin hayaletleri sırasınca tek tek intikam almak istercesine dönüp duruyor anlatıcının belleğinde. Belki de yazarın dünyayla olan muhakemesi bilemiyorum.

Bu kitabın bana hissettirdiği bir diğer duygu “yabancılaşma” yazarın anlatıcı üzerinden verdiği bu hissi nedense son bir yıldır kendimde de hissettiğimi farkediyorum. İnsanların bitmek bilmeyen lüzumsuz telaşları, ortalığı velveleye veren süper-egoları, dünyada biricik olduklarını düşünüp kendilerini sırça sarayların üstünde görmeleri, bir ağacın, bir bulutun güzelliğinden yoksun öylece dünyayı görmeyen gözlerle seyretmeleri yazarın bana hissettirdiği yabancılaşmanın bir kısmı. Hayatlarımızdaki eşya doluluğunun anlamsız boşluğu.. Tüketim toplumunun pençesine düşmüş biz zavallıların dünyasında, içine düştüğümüz boşluğun her geçen gün daha da derinleşip, daha ruhsuz, daha robot, bir halde bizi nasıl yuttuğunu, sonra nasıl kustuğunu bir bir öykülemiş sevgili Mungan.

Okuduğum ilk Mungan romanıydı ve tek kelimeyle müthiş bir gözlem yeteneğine sahip bir yazar, kelimeleri sihirli bir şekilde kullanmayı da iyi biliyor. Okuyanı kesinlikle pişman etmez :)

Keyifli okumalarınız olsun.
528 syf.
Kafalarındaki soruları, sorgulamaları ve ifade edememekten birikilmiş öfkeleri ile hayatı kendilerine zindan eden kadınları yazar erkek olmasına rağmen o kadar güzel analiz etmiş ki, erkek olduğunu bilmezseniz tek satırında anlayamazsınız.
Bir çok kadın karakterinin zihnini işleyerek onların gözleriyle görmemizi çok iyi bir şekilde sağlamış.
Okunup unutulacak kitaplardan değil. Çünkü kitapta geçen kadınlardan çok var etrafımızda. Tehlikeli,
yarım kalmış ve
çelişkili...
İnce bir zeka ve müthiş gözlemlerle dolu bir kitap. Tavsiye edilir
527 syf.
·11 günde·8/10
Sen o gün o mesajı atmasaydın, ben bugün bu cümleleri kurmazdım. İçimin kıyılmasına da aldırma, yaşı geçmiş kadınlarda olur böyle şeyler. Bunu da en iyi sen bilirsin?

“Kadınların ortak ittifakı bir başka kadın söz konusu olunca mümkün olur,” der yazar. Hep bir çekişme halleri, birbirinin üzerine basıp yükselme halleri, ağız burun büküp beğenmeme halleri ve hiçbir zaman bitmeyecek, tükenmeyecek yarış halleri. Peki, ne için, kimin için? Umarım sadece kendileri içindir.

Ülkemizde her ne kadar her bireyin bir olduğunu savunsak da bir olmadığının hepimiz farkındayız. Herkesin zevki ve dahi merakı başkadır. Kimisi kendisini kuytu bir köşeye çeker, kitabını alır ve o kitabın içerisinde kaybolur, kimisi ise televizyon karşısına geçer, hayatı full HD takip eder. Bu durumdan ise en çok yayıncılar, reklamcılar ve üreticiler kazanır. Toplum her zaman kaybeder.

“...eşyalar tarafından kuşatılmış hayatların boğuntusunu ancak yeni eşyalarla gidermeye çalışmanın beyhudeliği, sürekli yeniden ve yeniden üretilen bu doyumsuzluk hali, diri tutuyor olmalı tüketim toplumunun hem bunalımını, hem varlık nedenini...”

Kendi milletlerini körelte körelte yaparlar bu ticareti, eze eze ve bile bile yaparlar. Reklamlarda çıkan ürünlerin yüzde yüz doğru olduğuna inanan bir milletin evlatlarıyız. Vodafone’nin her yerde çektiğini, Vestel’in yüzde yüz yerli olduğunu, Beko’nun bir dünya markası ve daha nice markanın gıdısını bıdısını yalanda olsa biliriz.

Bu camekândan en çok etkilenende çocuklarımızdır. Gerçi aile için ne önemi var, aç televizyonu çocuk yeter ki “uzak dursun,” ver tableti çocuk yeter ki “sessiz olsun” diyen aileleriz. Tehlikeli olan her şeyi çok iyi biliriz, ancak bildiğimiz halde uygulamayız. Çünkü babayız yorgunuz, çünkü anneyiz ev işleri bitmek bilmiyor… Aslında neyiz biliyor musunuz? Bütün bu olanlar karşısında Cengiz Aytmatov’un hikâye ettiği birer “mankurt” yetiştiricisiyiz.

Kitap içerisinde beş yaşındaki bir kız çocuğunun – ki ben asla beş yaşında olduğuna inanamadım – beş günlüğüne Nermin adında bir reklamcı/grafikçi olan başkahramanımıza emanet edilmesi ve bu sürede yaşananlar konu edilmektedir. Nermin aynı zamanda romanın birinci tekil ağızdan anlatıcısıdır da…

Her yaşta yeni şeyler öğrenmek hayata farkındalık katar ve monoton olan hayat gidişatındaki heyecanı arttırır. Düşünsenize on beş yaşınızdasınız ve hayatta yapmadığınız hiçbir şey kalmamış. Bundan sonraki hayatınız geçmiş yaşantınızın aynı olacağının garantisidir. O sebeple hayatı basamak basamak ve zamanında yaşamak gerekir.

Beş bölümden oluşan eserimiz; Tuğde adlı beş yaşındaki kızımızın çokbilmiş ve burjuva tavırları ile sayfa sonuna kadar devam etmektedir. Bu bölümler arasında Nermin’in bütün arkadaşlarına taktığı lakaplar ve arkadaşlık, yaşanmışlık hikâyeleri, betimlemelerle, yer mekân gösterilerek, Nermin tarafından sürekli “beğenilmeyerek” anlatılmaktadır.

Beğenilmeyerek dediğim yer ise Nermin’in aslında her birimizin ailesinde, yakın çevresinde olan kadın ile erkek tiplerinin iticiliğinden, çıkar ilişkisinden ve çekişmelerinden bahsetmektedir. Yazım dili çok sade, herkesin anlayabileceği ve kendinden, çevresinden birçok şey bulabileceği bir türdedir.

Kitap içeriğinde yazarın çok iyi gözlemleri bulunmaktadır. Onun dışında kitap gerçekten benim için sıkıcı bir okuma oldu. Lakin gözlem ve çözümlemeleri gerçekten kitabı benim için okunabilir kıldı. Özellikle Nermin’in “çocukluk defteri” ve son bölüm benim için çok ama çok eğlenceliydi. Zaten çoğu yerinde trajikomik bir anlatım tarzı vardı. Nermin’in iç konuşmaları, duygu ve durumları en sevdiğim kısımlardı.

Kitap genellikle hep bir sosyal mesaj içerikli, okuyucusuna hep bir şeyleri parmağıyla gösterme derdindeydi. Kadın, kadın olmanın zorluğu, toplumda kadın olmak, erkek gözünde kadın olmak, yalnız bir kadın olmak ve kadınların kadınlara bakışı… Kitap 2002 yılında çıkmıştır ve o tarihten bu tarihe ise değişen hiçbir olumlu bir düzenleme yoktur kadınlar için.

Aykırı olduğum yerler ise; beş yaşındaki bir kız çocuğunun aslında çok daha büyük yaşlarda on/on iki yaşlarında bir izlenim vermesi, sanki bütün çevrenin çocuklarının gerçekten çok kötü bir ahlak ile ahlaksızca büyümesi ve on dört yaşında Boğaçhan adında bir çocuğun ise kitapta gay olarak lanse edilmesi benim çok tuhafıma gitti.

Sözün özü; sevmediğim bir tarz olduğu için kimi zaman sıkıldım. Yazarın şiirsel anlatım tarzı ve güzel çözümlemeleri ise dimağımda çok iyi bir tat bıraktı. Erkek bir yazarın kadınları bu kadar yakından, sanki bir kadınmışçasına kaleme alması ise gerçekten takdir ettiğim hususlardandı. Ben kitabı genel olarak beğendim ve okunası, tavsiye edilesi olduğunu düşünmekteyim.

Sevgiyle kalın.
527 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Okuduğum ikinci Mungan kitabı. Yazarın bu kitabını çok duymuştum, ama okumaya karar vermeden önce sitedeki incelemeleri okuduktan sonra farkettimki; iki kısım var kitap ile ilgili incelemelerde. Bir kısım kitabı çok beğenmiş ve kitabı öneriyor diğer kısım ise kitabı hiç beğenmemiş. Bende okuduktan sonra karar vermek istedim ve bazı kişisel nedenlerden ötürü 10 günde okudum kitabı. Ama bittikten sonra gördüm ki, kitabı beğenmeyen kesim bence kitabı tam olarak anlayamamış ya da anlatıların altında yatan ironiyi, kurguyu, düşünceyi görememiş; kitabın içine girememişler yani.
Kitaba gelirsek. Gerçekten okurken büyük bir keyif aldım, çoğu yerinde kendi hayatımdan, olaylar karşısında hissettiğim duyguların nasıl bir erkek tarafından bu kadar hissedilerek yazıldığına şaşırdım kaldım. Okurken hep aklından geçen düşünce; nasıl bir erkek yazar; kadınları bu kadar iyi anlatabilir. Kitabın konusu kadınlar. Farklı sosyal statüye, eğitim düzeyine, yaşam standardına sahip kadınlar ve onlarla bir şekilde hayatı kesişen erkekler.. Zevkle okudum, kadınların hissettiklerine neler yaşadığını görüp hissetmek isteyen erkeklere farklı bir acıdan bakış açısı kazandıran bir kitap olacağını düşünüyorum.
528 syf.
·10 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yaklaşık 5 aydır kitaplığımın okunmamış kitaplar bölmesinde sırasını bekliyordu. Tam sıra bu kitaba gelecekken başka kitapların hediye edilmesi sonucu yine beklemek zorunda kalmıştı.
Kitabı bitirdiğimde anladım nasıl büyük bir hata yaptığımı. Kitabın içeriğinden bahsetmek niyetinde değilim fakat özellikle 30 yaşını geçmiş bekar kadınlara tavsiyemdir. Bu kitapta kendinizden bir şeyler bulacağınıza eminim.
Sadettin TANIK Değerli Can Dost,
Teşekkür ederim...
152 syf.
·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
“Şiddetin Topolojisi”nde, özgürlük kisvesi altında ‘başarı’ ve ‘performans’ mengenesindeki insana odaklanan yazar; her şeyin ölçüsüne dönüş(türül)en ‘başarı’nın ve ‘performans’ın, git gide narsistleştirip bunalıma ittiği kişinin sonunda kendisine yönelik bir şiddet geliştirdiğini belirterek aşırı performansın, aşırı üretim ve aşırı iletişimin bu nobranlığın temelini oluşturduğunu vurguluyor.

Hayatta kalmak isteyenlerin, böyle bir şiddeti içselleştirmeyi kendisine görev olarak dayatan sisteme hizmet etmeyi, iyi yaşamanın önüne geçirişini “İyi yaşama endişesi hayatta kalma histerisine dönüşür” diyerek açıklayan Han, şöyle devam etmiş: “Kurban, sistemin aynı zamanda işbirlikçisi, ortağı. Sistemin aksamadan işlemesini sağlayan failden bir farkı yok. İnsan, kendisini sömürdüğü ölçüde şiddet kendisine yöneliyor; insan, hem fail hem de kurban oluyor.” Yazar, özgürlüğü örseleyen mecburiyetlerin, ‘performansını’ sağlıklı kalarak artırmaya uğraşan, ‘başarı’ya indirgenen ve sürekli yorgun olan bireyi merkeze alıyor.

Kapitalizm ve küreselleşme ile olan ilintisi bağlamında şiddete maruz kalan da şiddeti uygulayan da kurban..
152 syf.
·7 günde·9/10
B.Chul Han, bir çok alanda akademik varlık ve etki göstermiş olmasına karşın ağırlığını felsefeden yana kullanmıştır. 2012 yılından beri Berlin Sanat üniversitesinde felsefe ve kültür çalışmaları yapmaktadır. Yakın zamana kadar röportaj vermeyi kabul etmemiş ve biyografik bilgilerini paylaşmakta imtina etmiştir. Şiddetin topolojisini okurken bu tutumunun nedenini daha iyi anlamanız mümnkün, zira açıklığı/şeffaflığı olumlu şiddet olarak nitelendirmekle birlikte müstehcen olarak da değerlendiriyor.

Şiddetin Topolojisi, arkaik toplumlardan günümüze uzanan "şiddet"in boyutunu ve değişime uğramış şekillerini sunmakla kalmıyor aynı zamanda hepimizin aklına takılan güncel konularda da ( sosyal medya gibi), modernizm ile paralel gelişen hastalıklarda da (hiperaktivite, depresyon, burnout) şiddetin vardığı boyutu gözler önüne seriyor. Şiddet bitmedi, sadece şekil değiştirdi diyor ve buna artık kitleler rıza gösteriyor, bizatihi kendileri fail durumuna geçiyorlar diye belirtiyor. İlkel dönemlerden başlayan şiddetin bir içgüdü mü, bir istek/şevk mi, bir mecburiyet mi ne olduğunu varın siz düşünün.

Kitabın kaynağında 20 ye yakın (belki daha fazla) düşünürün, felsefi görüşlerinden, yazılı kaynaklarından alıntılar yapılmış ve bunların üzerinden eleştriler de geliştirilmiştir. 134 sayfalık bu kitap biraz kompleks halde sunulmuş gibi. Daha geniş anlatımlı tutulabilirmiş gibi geldi bana. Bunun dışında çok fazla "yabancı" kelime ile karşılaşacağınız için kitap hakkında ki fikirleriniz komplikasyona uğrayabilir ( ya da uğramaz, okuyucuya kalmış bir şey sonuçta).

Özellikle randıman ve performans toplumu bireylerinin -yani bizlerin- içinde bulunduğu durumu düşünmeye sevk ediyor. Üzerine çok uzun incelemeler yazılmayı hak eden bir kitap/çalışma Şiddetin Topolojisi. Bölüm bölüm okunarak üzerinde tartışılması gereken, felsefi bir eser. Hayatınıza katın derim. Tartışmaya kişi bulamadığınız durumda kendi kendinizle tartışabilirsiniz, sorun etmeyin :)
527 syf.
·24 günde·Beğendi·8/10
Yarım bıraktığınız ve 10 yıl boyunca okumadığınız bir kitabı yeniden ele almak oldukça zordur. Murathan Mungan'ın "Yüksek Topuklar"ı bu şansızlığı yaşadı benim için. Aslında 10 yıl önce de çok keyif veren, sürükleyen, etkileyen bir kitabı sindire sindire okuma çabası içindeyken, şu an hatırlayamadığım bir sebeple yarım kalmıştı bu roman. Kitabı yeni okuyuşumda, daha önceki okumamda oldukça yol aldığımı ve kitabı tahmin ettiğimden daha fazla hatırladığımı fark ettim. Hatta, hayatın birçok kez bana bu kitabı hatırlattığını, ama benim kitabı anımsamama karşın, zihnimde biriktirdiklerini gizli gizli kullandığımı anladım.

Belki daha doğru bir ifade ile, kitabın baş kahramanı Nermin’in çizdiği kadın profillerini, yaşamda karşılaştığım bir çok kadında yakıştırmaya çalıştığımı, hatta bazen profillerden harman yaparak yeni profiller yarattığımı fark ettim.

“Yüksek Topuklar” isminden başlayarak bir kadın kitabı. Bir kadın gözüyle bakacak olursak, kadınlığın tüm foyasını, açıklarını, zayıflıklarını, hassaslıklarını ortaya koyan bir eser. Bir kadın olsam ve karşımdaki erkeğin de bu kitabı okuduğunu bilsem kendimi fiziksel olarak değil ama ruhsal olarak çıplak hissederdim. Ama diğer yanı ile, kendi bulunduğum noktadan, yani bir erkek gözü ile baktığımda kitabı okudukça kadınlardan daha fazla ürktüğümü söyleyebilirim, 5 yaşında olsalar bile. Zannedersem kitapta kendime en yakın bulduğum kadın karakter, kitabın kahramanı Nermin oldu. Nermin için bir anti-kahraman demek daha doğru olur sanki. Evet, beş yaşındaki Tuğde açısından bakınca tam bir anti-kahraman.

Kitabın kahramanı Nermin'in beş günlüğüne hayatına giren beş yaşındaki Tuğde ile macera olmayan maceralarını içeren bu kitap, aslında Nermin'in hayatına giren tüm kadınların biyografisini içeren eser sayılabilir. Nermin bu beş günde karşılaştığı ya da zihninde hatırladığı tüm kadınları, tüm kadın tipolojilerini, kadın çeşitliliğini önümüze seriyor.

Nişantaşı, Teşvikiye bölgesinde yaşayan burjuva sınıfından bir baba ile hikâyesi açık bir şekilde anlatılmayan ama tahmin edilen bir annenin kızı olan kahramanımızın çocukluk anıları ise kendi içine dönük bir hesaplaşma olarak bir bölüm oluşturuyor.

Hayat deneyimleri kadınlardan nefret etmesine, erkeklerle anlaşamamasına yol açan Nermin'in, çocuklara yönelik duygusunun ise en olumsuz duygularının toplamı olduğunu bu beraberlikte anlıyoruz.

“Yüksek Topuklar”, Nermin’le Tuğde’nin son birlikte oldukları günün yoğunluğundan dolayı, sonlara doğru bir tempo yükselmesi hissi verse de, daha çok bir hikâye dinginliğine sahip bir eser. Olaylar değil, hatıralar, zihinsel çabalar, analizler, gözlemler, tanımlar, tasvirler ve yorumlar kitabın yoğunluğunu belirliyor. Diyaloglar bile, karşılıklı iki karakterin konuşmasından çok, bir iç konuşma şeklinde geçiyor.

Nermin’in mizahi dili, Murathan Mungan’ın ifadesi ile karanlık mizahı, kitabın dilini ve anlatım tarzını belirliyor. Kitabı sürekli gülümser bir yüzle okuyorsunuz. Ta ki, Nermin’in çocukluğu, babası, annesi ve halaları ile hesaplaştığı bölüme kadar. O bölümde, Nişantaşı’nın, kasvetli, loş, burjuva ıssızlığına sahip evinin içinde gezinirken yüreğiniz daralıyor.

Kitabı okurken, kitap hakkında söyleştiğim birkaç arkadaşa, eğer kadın olsaydım Nermin tipli bir kadın olacağımı tahmin ettiğimi söyledim. Büyük ihtimalle ideal erkeğini arayan ama bulamayan, yalnızlığını değerli bulan ve hemen hemen şimdi olduğu gibi insanlardan giderek umudunu kesen bir kadın olurdum. Ama hayatımın birçok noktasında tekrarladığım gibi, erkek olarak doğmak hayatımın en büyük şanslarından birisi oldu. Çünkü kadınların cehennemi bu dünyada yaşadıklarına inanıyorum. Ama tahmin edeceğiniz gibi, bu vicdanımı kanatan bir şans.

Bir yazarın, kahramanının zihnine en köklü şekilde yerleştiği, her beyin elektron akışının takibini yaptığı bir eser "Yüksek Topuklar". Murathan Mungan'ın derin gözlem ve algı dünyasının keyfini çıkarmak için ön plana çıkan eserlerinden birisi. Ben de büyük bir memnuniyet yaratan bir yeniden okuma oldu. Bazı kitaplar ikinci kez okunmayı hak ederler.
344 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Ayrılma-Bireyleşme süreci nedir? Şöyle diyor Mahler, "Bireyin psikolojik doğumuna, yani özellikle bebeğin kendi bedeninin deneyimleri ve deneyimlediği dünyanın başlıca temsilcisi olan birincil sevgi nesnesi açısından bir gerçeklik dünyasından ayrı ve onunla ilişkili olma duygusunun kurulması sürecine, ayrılma-bireyleşme süreci adını veriyoruz (s. 25). Bu süreç iki koldan yürür ilki olan Ayrılma, anneden ayrı oluşun ruh içi(imgesel) farkında oluşu iken ikinci kol Bireyleşme, bu ayrı oluşun farkındalığına koşut olarak gelişen, ötekinden yani nesneden ayrı, benzersiz, biricik, tek olan özneyi yaratmadır. Bireyleşme kolu, algı, bellek, bilme yetisi ve gerçeğin sınanmasıyla ilerler. Klinik gözlemler ile bu süreç kendi içinde dört alt evreye ayrılıyor bunlar şöyle;
(1) Farklılaşma 5-9 ay
(2)Alıştırma 9-14 ay
(3)Yeniden Yakınlaşma 15-24 ay
(4)Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliği 24-36 ay
Her bir alt evre belirtilen süre zarfı içinde vuku bulmak yerine yaşam boyu devam eder ve sınıflamanın sebebi ise ayrılma-bireyleşme sürecinin büyük psikolojik başarılarının bu ilk 3 yıl içerisinde gerçekleşmesidir. Bireyin bundan sonraki yaşamı, bu temelin türevlerini oluşturur. Ancak A-B sürecinin iki öncülü vardır 0-5 aylık süre içerisinde; normal otistik evre ve normal ortakyaşamsal(simbiyotik) evre. Bu evrelerin ne ifade ettiğine bakalım. Normal otistik evre ilk haftaları kapsıyor, bu evrede insan yavrusu ilkel varsanısal bir yönelim bozukluğu içerisindedir. Annesi emziriyor, kakasını çişini temizliyordur ama gereksinimlerinin doyumu onun tümgüçlülüğünün ürünüdür[rahim içi yaşamda olduğu gibi], canlı veya cansız hiçbir nesnenin niteliği ayırt edilemez, libido yatırımı iç organlar üzerinedir ve tedricen çevreye doğru genişler. İnsan yavrusu, ortakyaşamsal evreye geçişi de bu sayede sağlar yani bebek dış uyaranları ilkin algılayamazken azar azar onlara tepki vermeye başlar. Yavrunun, dünyayla karşılaşmasında yaptığı ilk şey dengeyi sağlamaktır, çünkü işler artık rahim içindeki gibi yürümüyordur. İlk ayın sonlanışıyla yavrunun "otistik kabuk"u, onun içgüdüsel uyarı engeli çatlamaya başlar ve ortakyaşamsal evreye geçiş sağlanır. İnsandaki kendini koruma içgüdüsü atropiye uğradığından "ben" dış dünyaya, gerçekliğe, uyumu sağlamak amacıyla birincil sevgi nesnesini yani anneyi kullanır, yerinde bir deyimle ona muhtaçtır. Diğer hayvan yavrularının, hayatta kalmayı sağlayan içgüdülerine karşılık insan yavrusunda, annenin "eşduyumu" vardır. Henüz gelişmemiş ego'ya annenin ego'su destek olur. Yavru için simbiyotik yörünge oluşmuştur artık, o ve annesi erimiş, kaynaşmış ikili bir birliktir, henüz kendilik ve nesne temsilleri ayrışmamıştır. A-B sürecinde göze görünecek olan, ben ve ötekinin farklı şeyler olduğu gerçeği tedricen anlaşılmaya başlanmamıştır. Yavrunun temel mekanizması bölme(spliting) dir. A-B sürecinin ilk evresi olan farklılaşmanın ilkel halini simbiyotik evrede görebiliriz. Simbiyotik evrede, haz veren/iyi ve hoşnutsuzluk yaratan/kötü ayrımı kurulur ancak her iki nitelikten hangisi olursa olsun bu nitelik yalnızca bebeğe ya da yalnızca anneye ait değildir, yavrunun iyi ve kötüsü, salt iyi ve salt kötüdür. A-B sürecinin başlamasıyla kendilik ve nesne imgeleri de ayrışmaya başlar.
A-B sürecinin ilk evresi Farklılaşmada bebeğin kısmi devinimsel gelişimi, onu anneden kararsızlık duyguları eşliğinde uzaklaşma denemeleri yapmaya iter. İyi ve kötü deneyimlerin depolama alanı genişlemiştir, kendilik ve nesne arasında sınırlar oluşmaya başlamıştır, çocuk annenin yüzüne dokunarak, onu sıkıp mıncıklayarak, üzerindeki giyisileri yoklayarak ötekini keşfetmeye başlar. Bebek öteki ve ben'in ayrı oluşunu anladıkça artık öteki'lerin farklı olduğunu da anlamaya başlar. "8 ay kaygısı" olarak da bilinen "yabancı kaygısı", simbiyotik evrenin sonlanışıyla bebekte görülen araştırıcı davranış görüngülerinin, anne olmayan öteki'ni de kapsamasıyla başlar. Yavru, simbiyotik evrede dansa tutuştuğu annesini tanıdıkça zamanla anne olmayan öteki nesneyi görsel ve dokunsal olarak incelemeye başlar.
Daha önce belirtildiği gibi her bir evrenin ucu açık olduğundan evreler iç içe gelişir. Alıştırma alt evresinin ana özelliği "Özerk işlevlerin, özellikle de devingenliğin, alıştırmalarına yapılan yatırımın, zaman zaman anneye karşı ilgi tezahürlerinin neredeyse yok olmasına varacak düzeyde artışı(s. 96)." dır. Dönem çocuğunun dik durmaya başlamasıyla birlikte narsistik doyum artar. Çocuk, "dünyaya ve kendi büyüklük ve tümgüçlülüğüne aşık olmuş gibidir(s. 98)." Çocuk canlı ve cansız tüm nesneleri keşfetmeye yoğunlaşmıştır. Asıl alıştırma dönemindeki çocuklarda görülen "kararma" durumları ise annenin yokluğunu hissettiklerinde, keşif sırasında ondan fazla uzaklaştıklarını duyumsadıklarında, kaşifin içinde duyduğu merak ve ilginin sönmesini ifade eder. Kaşif nesne yitimi korkusu duyar. Bir tür anneye dönüş başlar Yeniden Yakınlaşma evresinde. Çocuğun, alıştırma alt evresinde edindiği devinimsel gelişim onu kendi tümgüçlülüğüne hayran kılmıştı ve dışarıdakini araştıran tavrı aynı zamanda bir ürküntü de yaratmıştı, artık, birincil sevgi nesnesinden ayrı oluşun getirdiği yaralanabilirlik-zedelenebilirlik korkusu onu anneye itiyordu. Çocuk yeniden yakınlaşma krizinde, simbiyotik evredeki eşini aramakla kendi öznelliğini sunmak arasındadır. "Yeniden yakınlaşma mücadelesinin kökeni, çocuğun bir yandan beninin hızlı olgunlaşması sonucunda ayrı oluşunu kavramak zorunda kalması, öte yandan hala kendi ayaklarının üzerinde duramayacak durumda ve daha yıllar boyunca ailesine muhtaç olmasından kaynaklanan insan türüne özgü ikilemdir (s. 268)." Çocuktaki çift değerlilik çatışmasına karşın olgunlaşmayla gelişen bireysel kriz çözümleri görünmeye başlar. Fakat "Bu yeniden yakınlaşma krizlerinin klinik sonucu; 1)libidinal nesne sürekliliğine doğru gelişim, 2)daha sonraki hüsranların[stres travmalarının] nicelik ve niteliği, 3)olası şok travmaları, 4)hadım edilme kaygısının derecesi, 5)Oidipus kompleksinin akıbeti ve 6)ergenlikteki gelişim krizleri tarafından belirlenecektir. Tüm bu etmenler bireyin bünyesel yapısı çerçevesinde işler (s. 139)." Dördüncü altevre olan Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliğinde, çocuğun zaman duygusunun gelişimine bağlı olarak haz ilkesinin gerçeklik ilkesine doğru kayması, sözlü iletişim, kendilik ve nesne temsilleri arasındaki ayrılık gibi gelişim görüngüleri ön plandadır. Temel iki gelişimsel görevden bahsedilir "1)kesin ve kimi bakımlardan yaşam boyu sürecek bir bireyliğe ulaşmak, ve 2)belli bir nesne sürekliliği derecesine ulaşmak (s. 140)"
Mahler öncülüğünde, New York Master Çocuk Merkezinde 38 kişilik bir örneklemle yürütülen, psikanalitik perspektiften insan gelişiminin "unutulmayan ve anımsanmayan" ilk yıllarını aydınlatmayı amaçlamış araştırmanın içeriğine değindim. Metis - Ötekini Dinlemek, benim için insanı kavramaya başlanacak eşsiz bir seri.

İçindekiler;
Sunuş: İnsan Yavrusunun Psikolojik Doğumu Üzerine - Yavuz Erten

Birinci Kısım - Ayrılma-Bireyleşmeye Genel Bir Bakış
1 Giriş
2 Araştırma Ortamının Evrimi ve İşleyişi

İkinci Kısım - İnsan Ortakyaşamına ve Ayrılma Bireyleşme Sürecinin Altevrelerine Dair
Giriş
3 Ayrılma-Bireyleşme Sürecinin Öncülleri
4 Birinci Altevre: Farklılaşma ve Beden İmgesinin Gelişimi
5 İkinci Altevre: Alıştırma
6 Üçüncü Altevre: Yeniden Yakınlaşma
7 Dördüncü Altevre: Bireyliğin Pekişmesi ve Coşkusal Nesne Sürekliliğinin Başlangıcı

Üçüncü Kısım - Beş Çocuğun Altevre Gelişimleri
Giriş
8 Bruce
9 Donna
10 Wendy
11 Teddy
12 Sam

Dördüncü Kısım - Özet ve Değerlendirmeler
13 Özellikle Farklılaşma Açısından Altevrelerdeki Çeşitlemeler
14 Ayrılma Kaygısının, Temel Ruh Halinin ve İlkel Kimliğin Epigenezi
15 Çekirdek Kimlik ve Kendilik Sınırlarının Oluşumu Üzerine Düşünceler
16 Yeniden Yakınlaşma Krizinin Anlamına İlişkin Sonuç Değerlendirmeleri

Ekler
Veri Çözümlemesi ve Ardındaki Mantık:
Sistemli Klinik Araştırmada Bir Vaka İncelemesi
Ek A Elde Edilen Veriler
Ek B: Bir Araştırma Mantığı
Ek C: Bazı Araştırma Stratejileri

Kaynakça
Kavramlar Sözlüğü

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 1.617 okur okudu.
  • 58 okur okuyor.
  • 1.185 okur okuyacak.
  • 50 okur yarım bıraktı.