Serdar Arıkan

Serdar Arıkan

Çevirmen
8.1/10
1.190 Kişi
·
2.728
Okunma
·
1
Beğeni
·
205
Gösterim
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
256 syf.
·Beğendi·10/10
Bu kitapla ilgili çok beğendiğim ve her cümlesine katıldığım bir yazıyı küçük düzeltmelerle sizinle paylaşacağım. Hem kitabı hem de günümüze tuttuğu ışığı görebilmemiz açısından çok önemsiyorum bu cümleleri. İşte her cümlesine katıldığım o efsane tespitler:

"Geçenlerde Biz adlı romanını okuyordum. Yazarın Rusya'da politik hareketten dolayı hapsedildiği dönemde yazılan bu roman 26.yy dünyasında geçiyor. Bireysellikten ve duygulardan mümkün mertebe arındırılmış bir dünya. Mülkiyet hakkı yok, özel alan yok. İnsanlar cam evlerde yaşıyor. Yemek yemelerinden yürümelerine, sevişmelerinden sosyalleşmelerine her adım bir çizelgeye uygun olarak yapılıyor. İnsanlar sayılardan ibaret. Dünyaları da öyle.

İşte böyle bir dünyada baş kahramanın ( D-530 ) tuttuğu kayıtlar aracılığıyla düşüncelerini görüyoruz. Şimdi bakalım;

1. Çevre tamamen düşman. Ağaçlardan, bitkilerden ve hayvanlardan nefret ediyorlar. Doğayı hayatlarından çıkarmak için yaşadıkları yerin etrafına devasa duvarlar dikilmiş hatta.

Bu doğa ve hayvan düşmanlığı tanıdık geldi mi?

2. İnsanların her şeyi sayıyla hesaplı, limitler içinde yaşıyorlar ve bunun kendileri için en mükemmel düzen olduğuna inanıyorlar. Çok seslilik hayal bile edilemeyecek korkunç bir şey. Herkes bir arada ve aynı fikirde olmalı ama aynı fikirde olacakları şey de Velinimet'in istediği şey olmalı. Yani halk, muhalif bir konuda bir araya geldiğinde bu noktada kimse birlik vs. demiyor. Direkt düşman olarak algılanıp yok ediliyorlar.

Düşünce özgürlüğüne olan düşmanlık tanıdık geldi mi?

3. İnsanların yatak odaları devletin tekelinde. Kim kiminle sevişmeli, ne sıklıkla ve ne zaman olmalı bunlar devletin belirlediği sınırlar içinde yapılmak zorunda.

Aklı fikri halkının sevişmesinde olması, burnunu bu konunun içine sokması tanıdık geldi mi?

4. Halk, Velinimet'in lüksünü, otoritesinin sınırsızlığını güç sarhoşluğuyla alkışlıyor ve bunu olması gereken bir şey gibi görüyorlar. Kendileri emek sömürgesine maruz kalıp, sınırların içine hapsedildikleri halde Velinimet'in sınırsızlığı ve kudretiyle övünüyorlar.

Peki bu tanıdık mı?

5. Son olarak neredeyse her sayfada tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek adam övülüyor. Geleceğin sadece buna bağlı olduğuna, eski dünyanın insanlara özgürlük vererek aslında kötülük ettiği ve her şeyin tek adam altında ( Velinimet ) birleşmesi gerektiği, bunun olması gereken bir şey olduğu insanların beyinlerine kazınıyor.

Bu tek devlet, tek millet, tek adamlık tanıdık geldi mi?

1920 yılında yazılan bir bilim kurgu kitabındaki distopik bir dünya yaşanıyor bir yerlerde.

Yıl 2017. BU YERİ BİLDİNİZ Mİ?"
392 syf.
·Beğendi·8/10
Okuduğum dördüncü Svetlana Aleksiyeviç kitabı oldu bu .. Daha önce okumamışlar varsa yazarı kesinlikle tavsiye ediyorum ... Önce bunu hemencik belirteyim.. Sonrasında her tanıtım yazısında yaptığım gibi spoilersız tarlalarda jetski keyfinin tadına varacağımızın bilgisini vereyim .. Yazar hakkında da üç beş kelam etmek lazım bu arada .. Daha önce okumayan varsa tereddüt etmeksizin alıp okusunlar .. Rus halkı ve Rus tarihinde yaşanan dramların katığı olmuş insanlarla röportaj yapar gibi tek taraflı bir sohbet , bir iç dökme tadında sohbetler okuyacaksınız .. Daha öncesinde Çernobil , Devrim sonrası Rusya ve Rus halkı ve 2. Dünya Savaşı sırasında cenk eden Rus kadınının hikayelerini , anılarını okudum kendisinden .. Kendi adıma pek çok şey öğrendim .. O yüzden okuyacak olanlar zerrece pişman olmazlar .. Şimdi böyle dedik ama ortaya, ben pişman olmadıysam siz de olmazsınız gibi bir anlam çıktı =) Neyse efenim .. Bu kitaba gelecek olur isek .. Kitabımıza konu olan olaylar silsilesi Afganistan' da geçiyor .. Niçin Afganistan diyenler olabilir .. Çok kısa tutarak Rusya' nın Afganistan' ı işgalini sizlere aktarayım .. Sonrasında kitaptan "içün" ( VAR OL AZİZ BABA!! ) şerbetli muhabbetlere akarız ..

Kitapta bahsi geçen işgalden öncesinde Afganistan , monarşi ile yönetilen bir ülkeydi .. Başında da Kral Muhammed Zahir Şah vardı.. Babasının ölümü üzerine çok genç yaşta tahta çıkan bu emmimiz uzun müddet geri planda kaldı .. Geri plandaydı çünkü akrabaları , akraba modundan çıkıp AKBABA moduna geçmek suretiyle devlet ricalinde tüm önemli köşe başlarını tutmuştu .. Zaman içinde güçlenen kral, akrabalarını pasifize etti ve yetkiyi tamamı ile kendi elinde topladı ... Pek tabii bu üzerinde bulunduğu kazanın kaynamasına da yol açtı .. Bir darbe ile uzaklaştırılmadan öncesinde ,pragmatist bir yol izleyerek ve soğuk savaşı da son damlasına kadar kendi leyhine kullanarak hem Rusya hem de Amerika' dan yardımlar aldı .. Kendi yetki alanının sonuna , kuzeni ve eski başbakan olan Muhammed Davud' un darbesi ile geldi ve İtalya' ya sürgün edildi... Darbe kansız yapılmıştı ama sonrası hiç de hesap edildiği gibi gelişmedi.. Öncesinde ülke içinde kutuplaşan çeşitli siyasi dengeler ve milliyetçiler arasında bir iç savaş patlak verdi .. Bu kaosun sonuna da Nurmuhammed Taraki' nin başkanlığındaki Afganistan Demokratik Halk Partisi darbesi nokta koydu .. Davud' u bayrak gibi göndere çekerek idam ettiler.. Devir soğuk savaş devri .. İdeolojiler savaşıyor ve kimse kale kaybetmek istemiyor..SSCB , ilkin bu savaşta öne geçmiş gibi görünse de ADHP ' nin davetiyle sosyalizm inşaası için one way ticket ile ülkeye asker çıkartması yaptığında çok büyük hatalar yaptı .. Afganistan tam da şu günlerde olduğu gibi o zamanlarda da bir din tarım toplumuydu .. Ve SSCB ülkeye girdiği andan itibaren inanılmaz radikal kararlarla bu olgularla mücadeleye girişti .. Kim ne derse desin İslam' a ve müslümanlara karşı inanılmaz sert tepkiler gösterildi .. Ve işin affedilmez tarafı bu tepkiler askeri olarak gösterildi .. Hal böyle olunca etkiye karşı da büyük bir tepki gördüler .. Vietnam' dan dersini almış Amerika , komunizmin win- win ilkesiyle artı puanları hanesine ışık hızıyla yazdırmasına pek tabiidir ki göz yumamazdı .. Bu yüzden olay mahalinde bulunan mücahitlere can suyu niyetine mühimmat yardımı yaparak , radikal azınlıkları silahlandırdı .. SSCB' nin gereksiz sertlikteki müdehalesi ve Amerikan yardımı Sovyetlerin bataklığının mimarı oldu ..

Kitapta okuyacaklarınız bu batağa saplanmış askerlerin anlattıklarıdır .. Başlarından geçen olaylardır .. Dolayısıyla okuyunca kafanızın allak bullak olacağı "Amerikan askeri ne arıyor orlarda yauw" soruları ve onlardan ele geçirilen ganimetler sanıyorum ki şu yukardaki açıklamalarla beraber Bim' de satılan ve son tüketim tarihini tamamlayan Murat Bey peynirleri misali ilgili raflara kaldırılmış oluyor .. Merak edenler için bkz : Bim Rubailerim ..

Neyse efenim ... Az da kitapta gözüme çarpan ve diğer incelemelerde eleştirilmemiş husulardan bahsetmek istiyorum .. Kitabın bendeki versiyonu 2. basım (2019).. Kitap esasen 1 , 2 ve 3. gün olarak üç bölümden oluşuyor .. Bir de son bölümde daha sonrasında kitaptaki anlatıcıların yazara karşı açtığı davalardan dava tutanakları ve yazara gelen olumlu olumsuz eleştiri ve destekler bulunuyor .. Bunu şunun için açıklama gereği duyuyorum .. Bu eleştiriler yani olumsuz olanlar, geneli itibari ile sivil kesimden gelmiş .. Bu hususta ben hemen kendi safımı belirteyim ki sonrasında birbirimizin kafasını yarmayalım .. KESİNLİKLE AMA KESİNLİKLE ANTİ-MİLİTARİST değilim .. Orduya da çok büyük saygım vardır .. Askerlik apayrı bir mevzu .. Kitap içerisinde gelen eleştirilerin %75' i neredeyse askere dönük..

Kimsenin fikrini manipüle etmek gibi bir niyetim yok .. Askerden için mantığın bittiği yerdir denir .. Evet doğrudur .. Sivil için "sivil mantığın" bittiği yerdir askerlik .. Bir kişi bir hata yapar 500 kişi hep beraber çekersiniz cezayı orada ..
Sivilde öyle midir ?
Hayır değildir!
Sivilde ceza da , mükafat da bireyseldir .. Her koyunu ayrı ayrı kendi bacağından çekerler göndere hem mükafat hem de ceza için.. Ama akıllardan çıkarılmaması gereken husus şudur ki ,toplumsal alanda yakılan bir sigara için siz kendiniz , bireysel olarak ceza ödemek zorunda kalırken , savaş alanında o ateşi bilmem kaç yüz metreden gören biri cezayı kesmeye HAVAN TOPUNU gönderiverir ..Hep beraber yok olursunuz .. Askerde emir ve komuta vardır .. Verilen emir - hep denir ya - demiri keser .. Kesmek zorundadır! İtaatin olmadığı yerde disiplin ve dolayısıyla ordu kavramı ortadan kalkar çünkü .. Asker ne kadar da size ve havsalanıza uymayan emirler veriyor olsa da , uymak zorundasınız .. Olay itaati perçinlemektir .. Ha uygulamada sorunlar çıkmıyor mu? Çıkıyor .. Çıktı da !! Ben ordudayken kitap okuyorum diye çarşımı kitlediler .. Üstelik akşam içtimasından sonra ! Bunu hangi mantıkla açıklayacaksın ?! Güneş tepede , yatakta kitap okuyorum yatacaksın diyor adam .. Sıkıysa yatma! =)) Anlatmak istediğim şu : Sivil mantıkla askerlik hayatı ve askerlik mesleği anlaşılamaz .. Çünkü tüm mesleklerin özünde insanı yaşatmak vardır , askerlikte ise ÖLDÜRMEK ! Kitabı okuyacak olanlar ve benim okurken gördüğüm üzere askere ateş püskürecek olanlar varsa bu anlattıklarımı bir kez düşünsünler derim .. Asker siyasi erkin emrindedir her daim .. Görevi alır , yerine getirir.. Nedeni , niçini ve nasılı ile ilgilenmez .. Bu savaş haklıymış , haksızmış o askerin değil , siyasi karar mekanizmasının sorunudur ..

Gelgelelim savaş , Atatürk ' ün de belirttiği üzere zaruret olmadığı müddetçe akla zarar bir olgudur .. Cinayettir.. Hiçbir mantığı yoktur.. Tıpkı burda olduğu gibi .. Kitabın ismi Çinko Çocuklar .. Milyonlarca TON ÇEKEN bu başlığın altında yatan muhabbeti burada açıklamak istemiyorum .. Kitabı okuyacak olanların neşesi kaçmasın.. Kopan kollar , kafalar , uzuvlar .. Mayına basanlar , ağaçlara kurulu mayın düzeneklerine takılanlar .. Mayın korkusu yüzünden asflatlanmış yol haricinde yolda yürüyemez hale gelen , psikolojisi bozulan insanlar.. Açılması devlet sırrı olduğu gerekçesi ile kanunen yasaklanmış BOŞ tabutları teslim alan , onları gömüp günlerce mezarda nöbet tutan hatta tabutun boş olduğunu düşündüğü için bir gün evladının savaştan sağ sağlim döneceğini düşünen anneler , parçalanmış , kopmuş , ortalığa saçılmış bedenleri toplayıp tabutlara yerleştirmek zorunda kalan askerler .. Sırf yönetim emrettiği için HİÇ TANIMADIKLARI İNSANLARI kendilerine düşman olarak görüp girdikleri bir ülkede Afgan halkına yapılanlar .. Askerlerin ilk günlerde saldırdıkları bu sarıklı insanların da gerçekten insan olduklarını ve haklı olabileceklerini durup düşünmeye başlaması .. Diyorum ya .. Savaş bambaşka bir olgu .. Öylesine saçma sapan ki !! Hele bu örnekteki , bu kitaptaki .. Bakın bu savaşta Rusya Afganistan' ı işgal etti .. Afgan halkına kim yardım etti ? Amerika !! =)) Hangi Amerika ? Bölgeden Rusları sürüp atmaları için mücahitlere silah veren Amerika ! Sonrasında o mücahitlere savaş açan Amerika .. Kim bu savaşın kazananı sizce?

Her neyse... Her gün bir Khaled Hosseini incelemesine denk geliyorum neredeyse .. Şu inceleme yazarken üzülüp , büzülüp ,hunilerden süzülüp ,kulak memesi kıvamına gelip tepsilere dökülüp iki büklüm olan çokomelimsiler .. Afganistan' da doğup yurdunu işgal eden Amerika' ya hicret edip , oralardan soğanlı sarımsaklı gözyaşartan kolpa senaryolarla kitaplar yazan Halit Hüseyin'in sizler sayesinde bu ülkede cep boyuna kadar milyar basımı yapılan o kitaplarının içindeki Afganistan gerçeğini gökyüzünde Uçurtma Avlayarak yakalayamazsınız .. Buyrun Halil İbrahim sofrasına .. Yalnız çorbanın içine 3 5 tane demir leblebi düşmüş .. Dişiniz falan dökülmesin .. Uyarmadı demeyin ..
392 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
"Parlak ışık..
Renk fıskiyesi..ve sönüyor..
Sonrası gece..karanlık..
Kapkaranlık.."


"Artık daha fazla savaş hakkında yazamam.." diyerek başlıyor anlatmaya. Bedeninden kanı çekilmiş gibi.. Belki de bedeninden canı çekilip çinko tabutlara koyulan askerlerinkinden çok, ruhu çinko tabutlara hapsolmuş ama nefes alan ölülerin hikayelerini..

Özgür olduklarını sanan insanların, özgürlük adına katıldıkları savaşlar sonucunda, ne kadar özgür olmadıklarını anladıkları yerdeyiz..
Korkunun ne kadar insani bir duygu olduğunu farkettiğimiz yerde..

Korku ki insanları nasıl sessiz ya da azgın hayvanlar haline getiriyor ve yaşananlar nasıl mıh gibi beyninize çakılıyor, göreceksiniz.

Öğrenilen şeylerin gerçek hayatın neresinde kaldığına, insanların öldüklerini farketmeden nasıl yaşadıklarına, olaylar arasındaki mesafenin neden zaman imzası taşıdığına, insanüstü sınavlara mecbur tutulan, dayanamayanların nasıl bir gümbürtüyle yuvarlandıklarına şahit olacaksınız.

Değişen zaman içinde kıyametin orta yerine çakılı kalacaksınız..

Kurşun askerlerin hikayeleri mi bunlar?

Ondan mı çinko tabutlarda geri dönüyorlar?

Bacakları dizin üstünde kesilen bir asker, nasıl, bacakları dizin altından kesilen birini kıskanabilir?!

Bu nasıl bir fırtınadır, savrulmadan önünde kimsenin duramadığı?..

Insan savaşta mı değişir, savaştan sonra mı?

Neden bize düşünmeden önce inanmayı öğrettiler?

"BEN BU SORULARI KİMİN SURATINA ÇARPAYIM?!!"

Kolları, bacakları, parmakları olmayan insanlar, tabutlarla konuşanlar, bekleyen anneler, sevgililer, sevme duygusunu tamamen yitirenler, bir tek gün bile fazladan yaşamak istemeyenler..Hepsinin ağzından dinliyoruz anlatılanları.
Gerçeği en çıplak haliyle ifade eden, umutsuz , onlarca insandan bahsediyorum.

Ruhları çinko tabutlara hapsedilenleri beklediler çünkü. Ama bekledikçe hapsoldular.
Zaman zaman gıpta ettiler, tabutlardaki cansız bedenlere. Çünkü hepimiz biliriz; yaşayanların kızıl kıyametine inat,
"ÖLÜLERİN CANI YANMIYOR.."

Svetlana Alekseyeviç, savaşın bütün korkunçluğunu farklı insanların kelimeleriyle seslendiriyor. Hepsi, o acıyla ömürlerinin sonuna kadar yaşamak zorunda kalan, hiç iyileşmeyen, yaralı insanlar. Ölenler her zaman biraz daha şanslı onlardan..

Savaşın ağır bedeli, hayalleri, hayatları, umutları söndürüyor.
Yazarın bunları ifade tarzı ve kelimeleri, çığlıklara benziyor. O yüzden tahammül etmek ve okumak çok zor.

Kitapta, yazarın konuştuğu kişilerin de bir listesi var. Askerlerden sağlık personellerine ; sosyalist ideolojisini yaymak, enternasyonalist görevini yerine getirmek için savaşa katılanlardan, savaş hakkında en ufak bir fikre bile sahip değilken kendini Afganistan topraklarında bulanlara kadar..
Ama içine düştükleri cehennem aynı ve savaşın kazananı diye bir şey yok, çünkü tüm insanlık kaybediyor..

Yıl 1979.
Yer Afganistan.
On yıla yakın süren savaşta 15 binden fazla Rus askeri ve 1,5 milyon Afgan hayatını kaybediyor.

Nasıl bir cehennem, ne korkunç bir hatıra, ne dayanılmaz bir kıyamet..varın siz düşünün..
256 syf.
·16 günde·Beğendi·9/10
Distopik eserlerin BABAsından merhabalar…! Yevgeni Zamyatin’in BİZ’i, bu türün miladı kabul edilir. O yüzden beklentisi çok olan, bu kadar ünlü olmasına rağmen ülkemizde az bilinen bir eserdir. Bu nadide eseri incelerken her zamanki gibi doğaçlama yolunu seçiyorum. Spoiler içermez ama çok şey içerir....!! ve Sonuna kadar okuyunuz... Lütfen...! :))

İnceleme için şöyle bir kurcaladım ve Dark Tranquillity - Live Damage Konser DVD’sini seçtim.. 2003 yılına gidiyor ve incelemeye hayat veriyoruz…

Hazırsanız başlayalım..! Aman Kahveyi eksik etmeyin..!

Kitabı okumaya başladığım andan itibaren birçok distopik ve bilimkurgu filmi zihnimde sahne aldı. Bu türü herkes sevmez çünkü konular farklı işlenir ve giyim kuşamdan tutun da, karakterler, konuşma tarzları mekanlar çok farklıdır. Her veri gözümün önüne geldiğinde kitabın zevki daha da artmaya başladı haliyle. Ben kitabı ikiye ayırdım. İlki anlatılanın ta kendisi, ikincisi ise kitap bittikten sonra Zamyatin’in Son Sözü…

Şimdi bir bilimkurgu filmi ya da dizisi hayal edin.. Genelde şöyle başlarlar, dünya yok oldu ve yaşam artık bitti. Yeni x bir gezegen bulundu yeni bir koloni kuruldu. Artık insanlık burada hayat bulacak. Geçmişten aldığımız dersler sayesinde, daha farklı bir uygarlık olacağız. Atalarımızın yaptığı o ilkel hataları yapmayacağız, her şey bir kurala tabi olacak, yemek saatinden önce yemeyecek, biz demiyorsak ilişkiye girilmeyecek, ikili ilişkiler kurulmayacak… vsvsvs. Böyle başlayan toz pembe hatasızlık, filmin ortasında bocalar, sonlarında ise farklı tat bırakır ağzımızda. Senaryosuna göre sonu da değişir tabi ki… (En son gözdemiz Yeni Blade Runner'dı)

Benim yakınlık kurduğum film ise Tom Cruise’un Azınlık Raporu filmi. Bu filmde suçlular, suç işlemeden bilgisayara bağlanmış üç kahin tarafından olasılıklar hesaplanarak belirlenir. Ve bu raporu alan ekip, olaya zamanında müdahale ederek, yaşanacak olan cinayetin ya da suçun önüne geçer. Lakin bu tarz durumlara insan eli değdiği için iş değişir. Ayrıca kahnlerin kararları bir olayın gerçekten olup olamayacağı ihtimalini tam olarak belirleyemez. İnsan her zaman kendisini etkileyen ve seçeneklerini değiştirebilen ruha sahiptir. Ne yapacağı kestirilebilir gözükse de bilinmez bir yapıdır. Bizim eserimizde her şeyi alt üst eden şey tamamen RUH. Ne olursa olsun, ister yapay zeka olsun, ister başka bir şey olsun. İnsani bir dokunuş ya da insandan bir etken var ise, o bir yolunu bulup, insanın o duygusal yapısını ortaya çıkarır ve devrime, karşı devrim uygular. Bu filmi izlediyseniz, hikayenin nasıl geliştiğini ve sonuçlandığını biliyorsunuz zaten. İzlemediyseniz ve bu tarz kitap ve konular seviyorsanız acilen izleyin. 2001 Yapımı olmasına karşın, asla hissettirmeyecek bir teknolojik kurgu ile yapılmıştır. Şimdi konumuza yani kitaba dönelim…

BİZ!! Yapmayız, Onlar yaptırırlar!
BİZ düşünemeyiz, Onlar Düşünürler!
BİZ hissetmeyiz, Zaten ne yapacağımız bellidir!
BİZ fikir yürütemeyiz, kurallar bellidir!
BİZ yazamayız, fikirler yasaktır!

Duygudan yoksun, kişilikten uzak, insani değerden mahrum bir yapıdır BİZ…
Tek Devlet… Bir integral inşa ediyor. Bu inşa edilen şey, tek çizgi, tek düşünce üzerinedir. D-503 ise bu yapıyı inşa eden Tek Devletin matematikçilerinden biridir. D-503’ün yazdıkları sayesinde, Zamyatin BİZ’i, BİZ’e ulaştırıyor. Bir kart al, akşam seçtiğin kişi ile birlikte ol.. Tek Devletin istediği saatte, istediği zamanda, istediği şekilde…. Devlet ister sen yaparsın.

Günümüz Dünyasında ki Devletler ve Toplumlar şu davranış şekillerine sahiptirler;

İstediğini giyemezsin,
Düşünce özgürlüğü vardır ama düşünceni söyleyemezsin,
Yanlışa yanlış diyemezsin,
Özgür bir yaşam seçemezsin,
Para kazanmak zorundasın, yoksa yaşayamazsın,
Adalet kavramı karşına çıkar ihtiyacın olduğunda bulamazsın,
Kendi tanıdıklarını kayırırlar,
Seni ayırırlar,
Güçlü ile güçsüz ayrımı vardır, güçsüzsen ezilirsin,
Eski şeyler giyersen ayıplanır, yeni şeyler giyersen sevilirsin,
İyi bir işin varsa gözdesindir, iyi bir işin yoksa fakirsindir,
Devletine bağlı olman sana yetmez, devlet sana bağlı değildir, devlet çoğula bağlıdır. Çoğul ses çıkarmazsa TEKİL tek başına ölür gider. Yeni bir çoğul doğar ve tekiller yine ölür gider.. Ne demişler Devlet bir sobadır...!

BİZ’e ait Tek Devlet tüm bunları kaldırır… Seni tek tip bir hayata mahkum eder. Ne yiyeceğine ne giyeceğine karar verir. Dışarıda ne kadar kalacağına, kiminle ilişki kuracağına, ne zaman yatıp ne zaman kalacağına karar verir! Tek Devlet seni sen olmaktan alıp, Sen olmayan bir makineye dönüştürür. Özünde ki Ruhu parçalar ve seni düşünemeyen bir varlık adında ki yokluğa dönüştürür…!

1920’lerde yazılmış bir kitaba göre oldukça yüksek seviyede ironi ve bilimkurgu içeriyor. Düşünemeyen toplumu himayesine almış bir devleti temsilen anlatılan hikaye günümüzde hala geçerliliğini koruyor. Yapılan bir çok filme alt yapı sağladığını söylersem yanlış bir tespit yapmış olmam. Tam olarak nokta atışı bir tespit olur. Bu kitabın ardından bir çok distopik eser çıkmıştır. Hatta yazarları, örnek olarak BİZ’i göstermiştir. Bunların en başından Ursula Le Guin ve George Orwell var. BİZ yüksek seviye de önemli bir eserdir.

Şimdi gelelim konunun işleniş, anlatılış ve hissediliş şekline. Öncelikle şunu söyleyeyim, uzun cümlelerde kaybolacak çok okur var ve sıkılma ihtimimalleri yüksek. Çünkü adı üzerinde türü distopya. Hayalinizin ve düşünce yapınızın oldukça geniş olması gerekmektedir. Karakterlerin adları, bir çok bilimkurgu filminden aşina olduğumuz şekilde kısaltmalar ve rakamlardan oluşmaktadır.

Yaptığımız her şeyin yasak ve kontrol altında olduğunu, kendi irademiz ile yapamadığımızı hayal edin. Ne hissederdiniz? Okurken bile canınız sıkıldı biliyorum. Bazı arkadaşlar daha iyi diyecek olmasın, insan zincir altında yaşayacak olursa çıldırır, delirir.. İnsanın ruhu bilinç ile yaşam bulur. Özgürlük insanlığın en temel ihtiyacı ve ruhunun gıdasıdır.

İncelemnin başında da dediğim gibi kitabı ikiye ayırdım demiştim. İlki kitabın konusu yani kendi ana teması, bir de Zamyatin’in son sözü…

Açıkcası kitabı beğendiniz ya da beğnmedniz.. Bir şekilde sonuna geldiğinizde sizi harikulade bir anlatımla, son bir gerçeklik süslüyor. Ve o on sayfa size ilaç gibi geliyor. Eğer kitabı yarım bırakmaya yani yüzüstü bırakmaya eğiliminiz varsa hemen bu son söz kısmını okuyun. En azından ana fikrin ve yazarın kendi dilimiz ve dünyamızdan, kendi ruhsal bilginliğinden yararlandırdığı bir sahneye kavuşmuş olursunuz. Açıkcası kitabın beni en çok sarsan ve kendisine hayran bırakan kısmı bu. Çünkü 2018 Yılındayız ve bir çok film / dizi izliyoruz. Artık bu düşünce yapıları 1920’lere ait bu kitaptan alınıp, çoktan yenilip içilmiş ve haliyle suyu sıkılmıştır. Bu son söz, Zamyatin'in bize sunduğu sarsıcı bir finaldir.

İncelememi toparlayayım.. Yine uzunca yazdım sanırım.. Bu kadar okuduysanız öncelikle teşekkür ediyorum.

HÜR doğduk, HÜR yaşayamadığımız dönemlerimiz oluyor, olacaktır. İnsanı kontrol eden Devletler, insanı özgürlük adı altında, tam tersi tutsak yaşatmaktadır. Aslına bakarsanız, özgürlük dediğimiz şey ilk insanların tattığı duygu ve yaşam şeklidir. Özgürlük budur. Bizim özgürlüğümüz ise, okuduğumuz kitaplar, gezdiğimiz sokaklar, giydiğimiz marka giysiler, taktığımız saatler/gözlükler, yaptığımız saçlar, bindiğimiz arabalar, yaşadığımız evler, zamanı geberttiğimiz avm'ler… Bizim özgürlüğümüz bu ve benzeri türevlerin çeşitleridir. Ama ilk insanların özgürlüğü gerçek özgürlüktür.

Biz Tutsak özgürleriz.. Bunu unutmayalım. Bu özgürlük, kitabın ana temasına baktığımızda toz pembe bir güzelliktedir. Kendi kontrolümüzün dışında yaşayacağımız bir dünya, BİZİ, BİZ olmaktan çıkarır…

İnsan, ona dayatılanı bilmeli, anlamalı, düşünmeli, fikir beyan edebilmeli, her şeye evet veya hayır yerine böyle olsa, şöyle olsa diyebilmelidir. İnsan düşünür… Düşünen insan üretir.. Üreten insan gelişir.. Gelişen insan neye ihtiyacı olduğunu bilir.. Bilinçli insan gerçek toplumu oluşturur.

Dayatılan değil, düşünebilen insanlar olun.. Sorgulayın, İtaat etmeyin.!!

BİZ olmak istiyorsak, Tutsak bir yaşam sürmeyin…!

İnanmayın yalanlara, kafanızın içindeki organı kullanın! ve üstelik, BEDAVA...!

Kesinlikle okuyun ve düşünün.. Herkese İyi okumalar dilerim…..!
392 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10
#spoiler#

Svetlana Aleksiyeviç ne yazar ? nasıl yazar? derseniz ... cevap şudur "Aleksiyeviç bir duygu yazarıdır " ..... onun beynınde kayıtlı binlerce acı vardır...
ve yüzlerce insanın sesi bir kulağından bir kulağına geceler ,günler boyu gider gelir..
ve parmaklarından kitaplarına akar ...

Biz onunla.fırsat buldukça buluşuruz..o yazmışsa ben okurum ...O her ne yazarsa yazsın okurum ..içinde biriktirdigi tüm çığlıkları öylesine naif döker ki ..bu kadın mı geçmiş ateşin çemberinden ? O küçücük bedeni nasıl dayanır bu ruh yüküne? demeden gecemezsin ...

kahve ikram ederim ona... koltuğumun üzerinde yer açarım , üşüyen yüreğine kat kat sevgi sarar. ..yeni hikayeler getir bana derim ...ben gidip göremiyorum gördüğün gerçekleri ..sen getir. ..bekletme... hep getir..

Svetlana Aleksiyeviç efendim bu kez çinko çocuklar ile savrulmus Afgan toprağına..Sovyet /Afgan savaşı ..savaş da denirmi buna ..bir medeniyetleştirme operasyonu ,ne demekse bu ...biz size "medeniyet getirdik " ama birkaç bin insanınızı öldürmemiz gerekecek
_tabii canım öldürün lâfı olmaz .. ha yalnız bizde mücahitler olarak ..bu dağları, taşları iklimi sizden daha iyi bilen"medeniyetsiz" tayfası...sizi kollarınızı ve bacaklarınızı kesip "Çinko tabutlar"ile annelerinize geri göndereceğiz. ..

Işte bu sebeple "Çinko "yepyeni bir şekle bürünüyor içimde. .tabut demek artık benim sözlüğümde. .
Burnumuzun dibinde olan ne çok savaş var farkindamiyiz ???
Hâlâ insanlar ölüyor farkindamiyiz ??
Değiliz ...
Neden .
Neden umursamiyoruz ?

ALEKSİYEVİÇ bu sefer çok sert yazmış ..görevden dönen askerlerin hayata uyumsuzluğu, donemeyenlerin anıları, bir insan öldürmenin sehvetini..pişmanlığını... afyon tarlalarını...çocukları...
tozutopragi..özlemleri, 37 santimlik bir bıçakla kaburganın neresinden kalbe ulasılcağını ..psiko terapileri ..kültablasınını mesken eden kertenkelenin hikayesini yazmış ...

Son bölümde hakkını savunduğu insanların onu nasıl sırtından vurduğunu anlatmış ...kitabının mahkemeleri ..savunması , kalbinin kırıklıklarını yazmış.

"Kitapta anlatılanlar savaşta yaşananlarla karşılaştırıldığında sadece birer çiçektir " demiş
Pavel Şetko(bir Afgan )

Okuyun ...yoksa ben kitabın her sayfasını paylaşmak zorunda kalıcam :)

Bitti ...son..
256 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
"Ben yürümenin, marş adımı atmanın ötesine geçip uçabilenler için yazdım." diyor Zamyatin kitabın önsözünde.
Günümüz şartlarına baktığımızda, 1924'de yazılmış olan kitap güncelliğini yitirmeden, geleceği öngörerek bize bulunduğumuz durumun vehametini anlatıyor...

Cam fanuslar içinde yaşayan insanlar, kimin kiminle eşleşeceğini belirleyen pembe biletler, yemek saatlerinin ve alanının Tek Devlet tarafından belirlendiği bir dünya düşünelim.
Baş kahramanımız hastalığa yakalanıyor, hastalığın adı ruh oluşumu... Ruh, Tek Devlet anlayışınde çoktan unutulmuş bir sözcük. Ruh oluşumu "tehlike" demek...

Kitabı okurken bende oluşan ilk izlenim, şimdilerde gelişen yüz tanıma akımı, yüz tanıma özelliği ile yapılan kişilik analizleriyle cam fanuslarımıza doğru büyük bir adım atıyoruz.
The Ekonomist'in hazırladığı rapora göre 2018 yılından itibaren kimlik beyanında yüzümüzü kullanmaya başlayacağız. Özgürlüğümüz giderek kısıtlanıyor.
Zamyatin 1920'li yıllarda bu durumu görmüş bile...

En sevdiğim kitaplar listesinde birinci sıraya kazık çakmış vaziyette. Geleceğe yolculuk yapmak isteyenlere tavsiye ederim ama bu yolculuk tokat yiyip dönmenize neden olabilir. Yolcuğumuz şiddet içeriyor olsada yolculuk yapmaya değer. :))
Mehmet Y.
Mehmet Y. Yıldırım Sesli Manasçı - Kızıl Elma - Beyaz Yağmur - Baydamtal Irmağı’nda'yı inceledi.
128 syf.
Benim için çok heyecan verici bir kitaptı. Şöyle ki, Cengiz Aytmatov benim nazarımda her zaman bir numaradır. Onun yerini hiçbir yazarın tutabileceğini düşünmüyorum.

Aytmatov’un Türkiye Türkçesine çevrilmiş olan bütün eserlerini, üstelik birkaç defa okumuş birisi olarak girdiğim kitapçıda Nora’dan çıkan bir kitaba gözüm ilişti. Yıldırım Sesli Manasçı, Kızıl Elma ve Beyaz Yağmur hikâyelerinin de olduğu kitapta en sonda Baydamtal Irmağı'nda yazıyordu. Yani kitaptaki dördüncü hikâye Baydamtal Irmağı'nda idi. Önce idrak edemedim; acaba daha önce okuduğum eserlerinden birinin adını mı değiştirmişler diye düşündüm. Mesela Deve Gözü olabilirdi. Sonra açıp göz atınca hem çok şaşırdım hem de çok sevindim. Zira bu daha önce okumadığım, dolayısıyla Türkiye Türkçesine çevrilmemiş eserlerinden biriydi. Hemen satın aldım ve vakit geçirmeden okudum tabii…

İnternette kısa bir araştırma yapınca bunun –ilk önce Rakipler zannetmeme rağmen- Asma Köprü adlı uzun hikayesi olduğunu anladım. Aslında ismi Baydamtal Irmağı'nda yerine Asma Köprü olarak kalsa imiş daha doğru olurmuş ya neyse…

Sonra, tabiri caizse kutsal bir metin okur gibi, sindir sindire okudum hikayeyi. Sanki Cengiz Aka, bana, bize, Türkiye’deki okurlarına ölümünden sonra okunmasını istediği bir mektubunu yollamıştı. Oysa ki Aytmatov bu eserini yazarlık yolculuğunun ilk döneminde, 50’li yıllarda kaleme almış. Gelgelelim, sonuçta daha önce okunmayan her metin yenidir.

Baytamdal Irmağı’nda için öncelikle şunu söyleyeyim, tam bir Aytmatov hikayesi. Onun üslubu, onun bakış açısı ve onun sözleri… Çok bariz… Geri dönüşler, tabiat tasvirleri, insanlık fikri, totaliter rejim tenkidi, vicdan, iyilik, aşk...

İpucu vermemek adına fazla bir şey yazmak istemiyorum. Ancak Nurbek adlı bir gencin ihtirası ve iç çatışması ile dönüşümü işleniyor. Açıkçası yine çok beğendim.

Eserdeki bir diğer sürpriz ise Asya ismiydi. Zira hikayedeki kızın adı Asya. Al Yazmalım Selvi Boylum’da kızın adı Asel’di ama filmde Asya idi. Meğer Asel gibi Asya ismi de varmış Kırgızlarda.

Ben vefatından sonra olsa bile Aytmatov’dan gelen o selamı aldım; Kırgız ellerinin dağ başlarındaki insani mesajı da aldım ve öpüp başımın üstüne koydum.

Kitaptaki diğer üç hikayeyi ise daha önce okumuş ve zaten çok sevmiştim.
256 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Uzun zamandır inceleme yazmıyorum okuduğum hiç bir kitaba; genelde arkadaşlarla kitap üzerine sohbet etmeyi yeğliyorum, bu durumun nedenini ise tam olarak bildiğim söylenemez hani.

Zamyatin'in "Biz" kitabına inceleme yazma isteği duydum kitap bitince; bunun belli başlı bir kaç nedeni var, biraz sonra değineceğim onlara sırayla.

Öncelikle, uzun yıllardır okumayı istediğim ama bir türlü fırsat olmayan ya da bir türlü sıra gelmeyen bir kitaptı "Biz" benim için. Belki yılların vermiş olduğu büyük bir beklenti ya da her defasında gözünde büyütüp bir türlü okuyamaya cesaret edemediğim bir durum. Kitapla ilk tanışmam, George Orwell hayranlığım ile olmuştu. Gerçek anlamda bir George Orwell hayranı olduğum doğrudur ve bu durum bende; o kadar sevdiğin, eserlerini beğendiğin bir yazarın; etkilenmiş olduğu bir yazarın kalemi nasıl olur acaba sorusunu gündeme getirdi. Bu durum kitabı okuma isteğimi daha çok kamçıladı. Sonra yaptığım araştırmalarda gördüm ki; bu durum sadece George Orwell için geçerli değil; "Cesur Yeni Dünya" kitabının yazarı( ki Cesur Yeni Dünya da çok beğendiğim, etkilendiğim kitaplar arasında yer alır) Aldous Huxley, Ray Bradbury, Kurt Vonnegut gibi yazarlar Zamyatin olmasaydı bir çok eserimiz olmazdı gibilerinden söylemlerde bulunmuşlar açıkça.

Kitap hakkında derinlemesine bir inceleme yazmayacağım, sitedeki incelemelere baktığımda bir çok incelemenin gerçek anlamda açıklayıcı olduğunu gördüm. Ben distopyayı seven, bir çok kitabını severek okuduğu yazarların etkilendiği bir yazarın kitabı nasıldı benim açımdan, bununla ilgili bir kaç cümle kuracağım sadece.

Kitap 40 kayıttan oluşuyor ve sonunda Zamyatin'in "Edebiyat, Devrim, Entropi ve Diğer Şeyler Üzerine" sonsözü ile bitiyor. Yazarın dili aslında akıcı gibi duruyor ama okumaya başladıktan bir süre sonra durumun böyle olmadığını görüyorsunuz; cümlelerin altındaki anlamlara inmek gerekiyor, işin içine matematik, felsefe giriyor. Tamamlanmamış cümleler çok fazla, kayıtlar arasında kopukluklar var. Neden kitabın adı "Biz" diye merak ediyordum kitabı okumadan önce. Okurken anladım ki, bireyselcilik kavramı yok, sadece hepimiz, biz söz konusu. Olayın kurgusu bir çok yerde okurken bana Cesur Yeni Dünya'yı anımsattı. Bilmiyorum dönem itibari ile mi ilgilidir ki bu yaptığım ne kadar doğru bir çıkarımdır ama Cesur Yeni Dünya kitabını okurken daha çok keyif aldığımı, kitabın daha akıcı ve anlaşılır olduğunu düşünüyorum.

Distopya seven okurların mutlaka okuması gerektiği bir kitap olduğunu da belirtmek isterim.

Yazarın biyografisi

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 2.728 okur okudu.
  • 124 okur okuyor.
  • 2.308 okur okuyacak.
  • 79 okur yarım bıraktı.