Sönmez Güven

Sönmez Güven

Çevirmen
8.2/10
959 Kişi
·
1.967
Okunma
·
4
Beğeni
·
308
Gösterim
Adı:
Sönmez Güven
Unvan:
Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
342 syf.
·6 günde·8/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 12. kitaptı. Roger Zelazny ile de ilk tanışmam oldu. Öncelikle söylemem gerekir ki, kitabı okurken de anlarken de hatta şu an anlatırken de bir hayli zorlandım. Uzun süredir beni bu kadar zorlayan bir kitap olmamıştı.

Işık Tanrısı, 7 bölümden oluşuyor. Hemen hemen her bölümü 50'şer sayfa. Ancak bu 50'şer sayfalık bölümlerde öyle yoğun bir anlatım ve öyle farklı karakterler var ki, tek bir bölümü anlamak bile bir hayli dikkat gerektiriyor. Genellikle her bölümü bir günde okuyarak kitabı bitirebildim. Açıkçası 7 bölümlük kitabın 7 kitaplık bir seri olarak basılmasını tercih ederdim...

Kitabın yoğun anlatımının dışında, yukarıda bahsettiğim 7 bölüm kronolojik sırayla da ilerlemiyor. Amerikan filmleri tarzında kitabın ilk bölümünde hikayenin sonlarından bir bölüme yer verilmiş. Sonraki bölümler ise flashback (geçmişe dönüş) sahnelerinden oluşuyor. İlk bölüm sondan bir önceki bölümken, 2, 3, 4, 5 ve 6. bölümler ilk bölümdeki olayların nasıl o noktaya geldiğini anlatan farklı zaman dilimlerinde geçen bölümler... Yani başlangıçta, benim de içerisine dahil olduğum gibi, okurun kafası çorbaya dönüyor. Daha sonraki bölümlerde taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor tabii.

Konuya gelirsek, konu uzak bir gelecekte, dünyanın yok olmasından sonra bir kısım insanın uzay gemileriyle başka bir gezegene yerleşmesini ve bu gezegende Hint kast sistemi benzeri bir yapı oluşturarak gezegene hükmetmeye başlamalarını konu alıyor. Kendilerinden "İlk" olarak bahsedilen bu insanların her biri kendilerini tanrı ilan etmiş ve gezegen halkını yönetmeye koyulmuşlar. Bu sahte tanrılar teknolojide o kadar ileri gitmişler ki, halk bunu sihir sanıp onlara ibadet etmeye başlamış. Sahip oldukları bu sınırsız güç ve ölümsüzlüğü kaybetmemek, hatta daha çoğunu elde edebilmek için, gezegen halkının üzerinde baskıcı bir yönetim uygulayıp onları sindirmişler. Ancak her baskıcı sistemde olduğu gibi bundan memnun olmayan ve mevcut düzeni değiştirmeye çalışan biri ortaya çıkmış ve tanrılara karşı gelmiş. İşte Işık Tanrısı, kendisi de bir tanrı olan Sam’in geçmişte ve şimdiki zamanda diğer tanrılara ve düzene olan başkaldırışının öyküsü.

Kitapta yoğun bir şekilde reenkarnasyon konusu da ele alınmış. Reenkarnasyon yolu ile tanrılar ölümsüzlüğe kavuşuyorlar ve istedikleri zaman bir başkasının vücuduna sahip olabiliyorlar. Son derece özgün bir konu var kitapta. Bu haliyele reenkarnasyona ilgi duyan bilimkurgu severlerin okuması gereken bir eser haline gelmiş kitap.

Eleştirdiğim kısmı geride bırakırsak, Işık Tanrısı, dolu dolu bir içeriğe sahip ve tam bir bilimkurgu romanı özelliğinde. Her bilimkurgu seven okurun mutlaka okuması gereken bir eser.
360 syf.
·9 günde·8/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 43. kitap oldu. Her ne kadar Postacı isimli bu eser, İthaki Yayınları tarafından bilimkurgu klasikleri içerisinde yer almışsa da bilimsel yönü oldukça zayıf olan bir eserdir. Oranlama yapmam gerekirse; bilim yönü %5, kurgu yönü %95 diyebilirim. Aynı zamanda eseri distopik bir eser olarak nitelemek de mümkün.

Postacı isimli bu eserde, kıyamet sonrası hayatta kalan insanların zorba insanlara ve feodal savaşçı insanlara karşı verdiği yaşam mücadelesi anlatılmaktadır. Kitapta anlatılan zaman dilimi, "kıyamet"ten sonraki 16. yıldır. Bu arada "kıyamet"in sebebi, kitabın içerisinde tam olarak anlatılmamış ve detaylandırılmamıştır. Bu konu sanırım okurun hayal gücüne bırakılmış. Çünkü bahsedilen "kıyamet"in tek bir somut sebebi yok. Salgın hastalıklar, nükleer savaşlar, kıtlıklar ve iklimsel değişiklikler gibi sebepler Dünya'nın o bilindik düzenini yok etmiş ve geriye kalan insanlar arasında "güçlünün zayıfı yendiği" bir hayat mücadelesi başlamıştır.

Kitabın baş kahramanı Gordon Krantz ise, düz bir insandır. Herhangi bir baskın yönü veya kahraman olacak bir karakteri yoktur. Yine zorbalardan kaçtığı bir gün tesadüfen terk edilmiş bir posta aracı bulur ve posta aracının 16 yıl boyunca hiç kimse tarafından fark edilmediğini anlar. Hemen içerisine sığınır ve aracın içerisinde Amerikan Postası'na ait bir görevlinin cesedini bulur. Ölü postacının kıyafeti hala üstündedir ve arabada sahibine ulaşmamış yüzlerce posta bulunmaktadır. İşte o andan sonra Gordon Krantz kendisini postacı olarak ilan eder ve postaları sahiplerine ulaştırmaya başlar. Bunu yaparken, "Yeni Amerika"nın postacısı olduğu gibi yalanlar söyleyerek karnını doyurmak ister. Kıyamet öncesi hayata dönme konusunda umudunu tamamen yitirmiş olan insanlar, sahte postacıyı görünce yeniden umutlanmaya ve geleceğe daha umutla bakmaya başlar. Akabinde ise postacının yalanı iyice dallanıp budaklanır ama o artık bir postacı değil, geleceği aydınlatan yalancı bir fenerdir...

David Brin kitabının kahramanı hakkında şu ifadeler kullanmış: "Kitabın baş karakteri özel bir tür kahraman; başından geçen acı ve belaların katılaştırdığı, ama gene de bir şekilde nasırlaşmamayı başarmış, ümit etmek isteyen biri. Bir zamanlar hepimizin paylaştığı bir rüyayı elinden bırakamıyor; eski halimize dönebileceğimize, hatta belki eskisinden daha da iyi olabileceğimize inanıyor. Bu sinik çağda, içimizde saklı olan iyiliği hatırlatan şeylere ihtiyacımız var."

Kitabın konusu ve kahramanı ile ilgili bu kadar bilgi vermek yeterli bence. David Brin'in bir "postacı" kullanarak insanlara umut(posta) dağıtması, fikir oalrak gerçekten de güzel; ama konunun işlenişini o kadar güzel bulduğumu söyleyemeyeceğim. Zaten bölümler arasında bağlantının koptuğunu düşündüğüm yerler de oldu. Bunun sebebi de eserin, David Brin'in bir bilimkurgu dergisine yazdığı yazıların derlemesi olmasından kaynaklı.

Ayrıca Kevin Costner'ın baş rolünde oynadığı "The Postman" isimli bir film de var. Tabii filmi hemen izledim. Sonra şok geçirdim. Çünkü film, kitabın konusundan bir hayli farklı bir konuyu anlatmış. Hatta kitabın ilk 100 sayfasından sonra gelişen olaylar ile film arasında hiçbir bağlantı yok. O yüzden bu kitabın bir filmi yok; ama kitabın konusundan esinlenilerek çekilmiş bir filmi var demek daha doğru olacaktır.
286 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Evet geldik Vakıf serisinin okuma sırasında ikinci kitabı olan Vakıf ve İmparatorluk kitabına. Asimov incelemelerimde tekrar tekrar belirttiğim üzere bu adam çok kaliteli yazıyor, çok karizmatik yazıyor. Okurken gerçekten de akıp gidiyor kitap ve o dünyada kendinizi çok rahat bulabiliyorsunuz.

Einstein 'ın "3. Dünya Savaşı'nda hangi silahların kullanılacağını bilmiyorum ama 4. Dünya Savaşı taş ve sopalarla olacak" sözünü niteler şekilde olan bu seride artık insanlık bütün uzayın hakimi olmuş ve galakside de kendi arasında bölünmeler yaşıyor. İmparatorluk dediğimiz kavram bir zamanlar bütün galaksiye hükmeden eskilerin Roma İmparatorluğuna çok benzer halde bir devlet ve onlarla şimdilerin İsrailine çok benzer halde olan Vakıf arasında olayların kızıştığı anlarda başlıyor kitap. İnsanlık ilerledikçe teknoloji gelişmiş ve teknoloji geliştikçe barbarlık ve savaşa meraklılık hat safhaya ulaşmış halde buluyoruz kendimizi. En sonunda da elinde teknolojinin son hali olan nükleer teknolojiye çok hakim Vakıf ve savaşlar çıktıktan sonra teknolojik olarak daha da gerileyen diğer gezegenlere hakim küçük krallıklar savaşa hazırlanırken kitabımız başlıyor. Merak etmeyin bende spoiler olmaz.

Psikotarih denilen bir bilim dalı var Vakıf Serisinde. Tek tek bireylerin eylemlerini önceden tahmin etmeye kalkışmadan, insan kitlelerinin hareketlerini yöneten yasaların matematiksel analizi ve geleceğin olasılıksal olarak tahmin edilmesi diyebiliriz kısaca. Bu kitap sadece bir bilim kurgu değil arkadaşlar aklınıza bunu kazıyın. Sosyolojik olarak da kesinlikle incelenmesi gereken şeylerin olduğu bir kaynak. Toplum nasıl yönlendirilir? Toplumu etkileyen şeyler nelerdir? Para ve Din’in toplum üzerindeki etkisi tarih içinde neleri değiştirmiştir? Zaten yazarımız da daha önce belirttiğim gibi Roma İmparatorluğu tarihinin büyük bir hayranı ve çok sayıda göndermelerle bizi selamlıyor.

Kitapta aynı önceki kitap Vakıf gibi sürekli zamandan zamana atlıyor ve bizim büyük resmi görmemizi sağlıyor. Belki de bir bakıma böyle olması daha iyidir tabi ona da siz karar vermeniz gerekli. Vakıf incelememe de buradan ulaşabilirsiniz:#80347129

Daha önce de belirttiğim gibi psikotarih alanında uzman olan Hari Seldon’ın bin yıllık bir galaksi tahmini var ve o bininci yıla ulaşana kadarki öykümüz bizim bu Vakıf Serisi. İki bölümden oluşuyor ilki “Ölü El” ve İkincisi “Katır”. Katır bölümünün başları biraz sıkıcı olsa da ilerledikçe tekrarda heyecan artmaya başlıyor ve sizi kendine bağlıyor.

Keşke bu kadar uzun süreli bir tahmin yapmasaydınız Seldon bey. Çünkü serinin bin yılı anlatmaya çalışması nedeniyle bireylere çok fazla odaklanamıyoruz ve bazı karakterlerin derinlik kazanamamasına sebep oluyor bu durum. Serinin önceki kitabı Vakıf kadar etkileyici olmasa da iş görür ve elle tutulur bir devam kitabı olan Vakıf ve İmparatorluk bizi muhteşem bir üçüncü kitap olacak olan İkinci Vakıf’a iyi hazırlıyor.
336 syf.
·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
Isaac Asimov'un yedi kitaplık Vakıf serisinin ikinci kitabı Vakıf ve İmparatorluk, serinin ilk kitabı 5 öykülük Vakıf'ın doğrudan devamı, ama artık hikâyeler söz konusu değil. Kitap ilk çıktığında iki ayrı öykü olarak basılmış oysa : Ölü El ve Katır.

Vakıf'ın ana öyküsü şöyle: milyarlarca yıldızdan oluşan galakside galaktik imparatorluk hüküm sürüyor ve insanlar milyarlarca gezegende yaşıyorlar. Ancak psikotarihçi, Hari Seldon adında bir bilim adamı galaktik imparatorluğun çökeceğini, 300 seneleri kaldığını, bu çöküşün ardından toparlanmanın otuz bin yıl süreceğini, bu sürecin kan, yağmalama ve yozlaşmayla dolup taşacağını öne sürüyor; psikolojik verilerle matematiği birleştirerek bireylerin değil ama toplumların nasıl ayakta kaldığına, nasıl çöküşü yenebileceğine dair bir bilgi geliştiren ve buna psikotarih adını veren Seldon çökmekte olan galaksinin birbiriyle alakasız iki ayrı ucunda kurulacak iki Vakıf'la bu otuz bin senelik çöküşün yapılacak çalışmalar sayesinde bin yıla indirilebileceğini söylüyor. Amaç: imparatorluk çökerken bütün bilgilerin bir galaktik ansiklopediye aktarılması. Ardından herşey Hari Seldon'ın söylediği gibi oluyor: imparatorluk çöküyor, Vakıf güçleniyor...

İki kitapta da bir bilimkurgu kitabından okumayı bekleyebileceğimiz bilimsel terimler, bilim dili, şaşırtıcı mekân ve sıradışı yeni evren betimlemeleri ortalıkta görülmüyor. İlk kitaptaki sekiz öyküde de bu ikinci kitapta da çok fazla karakter var ve bütün olaylar kırk elli yıllık, bazen yüz seneye yakın zaman atlamalarıyla anlatılıyor. Asimov'un derdinin karakterleri üzerinden insan psikolojisinin değil, karakterler ve politik konumları, görevleri üzerinden psikotarih bilimini gözler önüne sererek toplumların hareket edip hayatta kalma kanunlarını anlatabilmek ve bunu kavrayabilmek olduğunu görüyoruz. Toplumlar nasıl idare edilerek yönlendirilebilir, nasıl arzu edilen noktaya götürülebilirler; insanlar nasıl bu amaç uğruna bilerek ya da bilmeyerek nasıl hizmet ettirilirler, din bu uğurda nasıl kullanılır, ticaret bu uğurda nasıl kullanılır gibi soruların cevaplarını verir gibi karşımıza öyküden öyküye değişen ve nihai amaca hizmet eden, bu yolda görevlerini anlayabilen ya da anlamadan kullanılan karakterler çıkarıyor Asimov. Dünyada da evrenin diğer gezegenlerinde de insanın insan olduğunu, olacağını; esas hikâyenin tekrar tekrar farklı mekânlarda da olsa anlatılacağını ve özünde yeni veya başka birşey de anlatılmış olmayacağını söylüyor sanki yazar.

İki Vakıf kitabına bakarak dilin verdiği lezzet, ya da karakterlerin derinliği gibi konularda Asimov'un başarılı olmadığını söylemek gerek, özellikle ikinci kitapta ana karakterlerin hiç bir derinliğe sahip olamadığını görüyoruz. Psikotarihe ve Hari Seldon'ın öngörülerine meydan okuyan ve bütün kitabın en orijinal kişisi olan Katır bile böyle. Bütün bunlar bir yavanlık katıyor bu eserlere; ancak atmosferin yine de bu eksikliği bastırdığını söyleyebiliriz; çünkü eser gerçekten diyaloglara böylesine yüklenerek ve betimlemeleri büyük oranda arka plânda bırakarak aynen ilk kitaptaki gibi o ilginç atmosferi yaratabiliyor ve sürdürebiliyor. Bütün atmosferin bitmek bilmeyen diyalogların, öğrenme arzusunun ve politik oyunların üzerinde yükseldiğini söylemek gerek.

Ne olursa olsun Vakıf serisi çok ilginç bir zihnin, çok ilginç bir bakış açısının ve merakın ürünü. En iyi bilimkurgu kitabı olup olmadığını bilmiyorum ve bunun bir önemi de yok gibi, ancak kesinlikle çok iyi bir bilimkurgu kitabını olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Hiç bilimkurgu okumayan okurlar içinse hiç doğru bir tercih olmayabilir.
400 syf.
·4 günde·9/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 45. kitap oldu. Bir süredir bilimkurgu klasiklerini okumaya ara vermiştim. Çünkü İthaki Yayınları, bilimkurgu klasikleri serisi içerisinde birbirinden bağımsız 5-6 seriye birden yer vermeye başladı. Basımına başlanılan bir seri daha bitirilmeden yaklaşık 5-6 serinin birden önümüze sunulması ve henüz hiçbir serinin tam olarak bitirilmemiş olması, seri kitaplarını okumama kararını almama sebep oldu. En azından basımına başlanılan bir seri tam olarak tamamlanmadan ilgili seriye ait kitapları okumayacağım.

"Leibowitz İçin Bir İlahi" isimli bu bilimkurgu eseri, bir seri kitabı olmamasının yanında, yazarı Walter M. Miller, Jr.'ın zaten ilk ve tek romanıdır. Bir yazarın ilk ve tek romanının, bilimkurgu klasikleri içerisinde kendisine yer bulması, takdir edilmesi gereken bir başarıdır. Hatta Leibowitz İçin Bir İlahi, bilimkurgu türü içerisinde yazılmış en iyi ilk roman olarak kabul edilmektedir. Bu eserin bir başka değerli özelliği ise, eserin 1960 yılında ilk kez basılıp 1961 yılında Hugo Ödülü’nü kazanmış olmasıdır.

Bilindiği üzere, bilimkurgu yazarlarının çok sevdiği bir tema vardır: O da 3. Dünya Savaşı'nı kurgulayıp devletler tarafından nükleer silahların kullanılmasının akabinde oluşacak olumsuz senaryoları yazıya dökmektir. Herkesin kullandığı bu temayı kullanmanın avantajları olduğu gibi tehlikeleri de vardır. Fakat yazarımızın "klasik" temayı gayet başarılı ve özgün şekilde işlediğini düşünüyorum... Artık konuya geçebiliriz:

Tarihi tam olarak belirtilmemiş bir nükleer savaş sonrasında dünyada yaşam neredeyse yok olmuştur. Dünya, büyük oranda çölleşmiş ve insanlar bir bardak suya muhtaç hale gelmiştir. Açlık, sefalet ve ölüm her tarafı sarmıştır. İnsanlığın yaşam mücadelesi verdiği bu dönemde dünyanın yıkımından dolayı suçu bilime, kitaplara, sanata ve bilim adamlarına atan bir grup insan da türemiştir. Hatta onlara göre, okur yazar olmak bile suç olarak kabul edilmektedir. Zira onlara göre bilim bu kadar gelişmeseydi, nükleer silahlar ortaya çıkmayacak ve insanlık yok olmanın eşiğine gelmemiş olacaktı... Bu mantıkla bulabildikleri bütün kitapları yok etmeye, okuma yazma bilenleri de öldürmeye başlıyorlar. Bu mantığa karşı çıkan elektrik mühendisi Isaac Edward Leibowitz ise bulabildiği tüm kitapları saklıyor ve onları gerek kopya ederek gerekse ezberleyerek gelecek nesillere aktarmaya çalışıyor. Zira ona göre medeniyetin kurtuluşu yine bilimle ve sanatla olacaktır. Leibowitz bu hareketi sayesinde kendisi gibi düşünen insanlardan oluşan bir "kardeşlik" kuruyor. Bu kardeşlik, bir nevi tarikat olarak da düşünülebilir. Şimdilerde böyle bir tarikat olsa, sanırım koşa koşa üyesi olurdum...

Kitap üç bölümden oluşuyor. Her bir bölüm arasında yaklaşık 600 yıllık bir zaman farkı var. Dolayısıyla her bölümde işlenilen konulan da karakterler de medeniyetin gelişimi de farklılık gösteriyor. Bu noktada bölümlere kısaca değinmek gerekiyor:

Kitabın ilk bölümü, Fiat Homo(İnsan Olsun) isimli bölümdür. Bu bölüm, nükleer savaşın ardından yaklaşık 600 yıl sonrasını bize gösteriyor. Tahmin edeceğiniz gibi, bu bölümde insanlığın yaşadığı zorluklar, nükleer savaşın insan ırkına ve doğaya etkileri ile Leibowitz kardeşliğinin kitapları kopyalamaları, çoğaltmaları ve ezberlemeleri anlatılıyor. Bu arada Leibowitz kardeşliği kopyaladıkları, çoğalttıkları veya ezberledikleri eserlerin ne işe yaradığını ve ne anlattığını hiçbir şekilde anlamıyorlar. Buna karşın, gelecek nesiller için canla başla mücadele etmeye devam ediyorlar. Birinci bölüm, 3174 yılı ile kapanıyor.

Kitabın ikinci bölümü, Fiat Lux (İnsan Olsun) isimli bölümdür. Bu bölüm, Leibowitz kardeşliğinin amaçlarına ulaşmaya başladığının göründüğü bölümdür. Zira insanlık, artık çoğalttıkları kitaplar üzerinde düşünmeye başlamış ve eski buluşlarını(tekerlek, elektrik gibi) yeniden keşfetmeye başlamıştır. Bu döneme, insanlığın yeniden yükselme dönemi diyebiliriz. Bu arada dünyada yeniden devletleşme ve politika da kendisini göstermeye başlıyor. Ayrıca bir grup insanın bu dönemde de bilimsel gelişmelere karşı çıkmaya çalıştığını belirtmeden geçemeyiz. Bunca bilimsel gelişme, keşif gerçekleşirken bir takım insanlar cahil kalmak için inanılmaz bir çaba gösteriyor... İkinci bölüm, 3781 yılı ile kapanıyor.

Kitabın üçüncü ve son bölümü ise, Fiat Voluntas Tua (Tanrının İstediği Olsun) isimli bölümdür. Bu bölümde insanlık günümüzdekinden daha ileri seviyeye geçmeyi başarmıştır. Teknoloji, bilim, uzay insanlığın artık hizmetindedir. Dünya devletleri teknolojinin gelişmesi ile yeniden silahlanmaya ve yeniden nükleer silahlar elde ederek kendilerini "savunmayı" amaçlamaya başlamıştır. Tıpkı günümüzdeki gibi savaş yasak bir haldedir; ancak devletler büyük hızda silahlanmaya devam etmektedir. Neden? Olası bir tehlikede kendilerini savunabilmek için. Yersen...

Anlattığım kısımlar gözünüze spoiler gibi görünse de spoiler değildir. Bu bilgileri bilerek kitabı okumanız, alacağınız hazzı azaltmayıp, bilakis artıracaktır.

Kitapta ele alınan yaklaşık 1800 yıllık döngüyü incelersek, yıllar geçse de insanlığın anlayışının değişmediğini, geçmişten ders almak şöyle dursun her geçen yıl daha da kötüye gittiğimizi rahatlıkla görebiliriz. Yaklaşık 1800 yıl önce nükleer silahların kullanılması ile dünyayı yok oluşun eşiğine sürükleyen insanlık, gücü, bilgiyi, bilimi yeniden ele geçirince gözünü kırpmadan dünyayı bir kez daha yok oluşa sürüklemekten çekinmiyor. Ders almıyoruz ve doymuyoruz. Güç, bizi fazlasıyla zehirliyor.

Biraz uzatmış olabilirim; ama son sözümü de kitabın kapağına değinerek incelemeyi sonlandırayım. Dikkat ederseniz, İthaki Yayınlarını ilk paragrafta biraz yerdim. Bu sefer de öveyim bari... İthaki Bilmkurgu Klasikleri serisinin kapakları her zaman beni büyülüyor. Yine bu sefer de büyüledi. Kitabın kapağını incelediğimizde üç adet sarmalın üzerlerinde birer özgür kuş olduğunu, sarmalların kesiştiği noktada insan kafası görünümünde cılız bir kibrit alevinin yandığını, kibritin alt kısmında insan gövdesi görünümde erimekte olan bir mum olduğunu, arka planda ise karanlık bir medeniyetin yer aldığını görüyoruz. Kapak tasarımını yapan Hamdi Akçay isimli sanatçıya da teşekkür etmeden geçemezdim. "Biliyorum buraları okuyorsun Hamdi'ciğim. Ellerine sağlık. Başarılarının devamını diliyorum. Harikasın gerçekten."
208 syf.
·9 günde·7/10
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 32., Polonya asıllı Amerikalı yazar Roger Zelazny'den ise okuduğum ikinci kitap oldu. Okuduğum ilk Roger Zelazny kitabı olan Işık Tanrısı'nda olduğu gibi aynen bu kitabı okurken de bir hayli zorlandım.

Kitap, bilinmeyen bir gelecekte, ÜçGün olarak adlandırılan ama ayrıntılı bir şekilde okurun önüne sunulmayan bir nükleer felaket sonucunda zor durumda kalan bir dünyayı tasvir etmiş. Bu dünya öyle bir dünya ki, çok ciddi felaketler yaşayarak hasarlar almış, üzerinde yalnızca 4 milyon insan ırkı kalmış, insanların dışında radyoaktivite mutasyonları sonucu ortaya çıkan bir takım canlıların(hayvanların) da bulunduğu, yaşam alanlarının oldukça sınırlı hale geldiği bir dünya.

Kahramanımız ise, Conrad Nomikos isimli bir ölümsüz. Conrad Nomikos'un ne yaparak ölümsüzlüğe eriştiğini merak ederseniz, maalesef kitapta bu konuda bir bilgi yer almıyor. Benim gibi bilimkurgu okuyan okurların merak duygusunu tatmin etmeyen bu gibi havada kalan bilgiler, ne yazık ki kitabın sağlam bir zemine oturmasını engelliyor. Bu konuda kitabı eleştirmeden geçemem.

Kitaba dönecek olursak, kitapta Dünya'nın dışında yıldızlararası başka uygarlıklardan da bahsediliyor. Bunların en önemlisi ise Vegalılar. Vegalılar Dünya'nın üzerinde belirli bir etkiye ve güce de sahipler. Açıkçası onların izni ve icazeti sayesinde Dünya'daki 4 milyon insan yaşamını sürdürüyor. Myshtigo isimli bir Vegalı ise, Dünya hakkında yazacağı kitap için araştırma yapmak üzere Dünya'ya geliyor ve Conrad'ı kendisine rehberlik etmesi için seçiyor. Çeşitli sebeplerle Conrad ile Myshtigo'nun yanına Hasan, Kızıl Peruk, Dos Santos, Phil ve Cassandra isimli yan karakterler de dahil oluyor. Conrad, rehberliği esnasında ekibinin güvenliğini sağlamaya çalışırken, bir yandan da hiç güvenmediği Myshtigo'nun gerçek amacını anlamaya çalışıyor.

Kitabın okura sorduğu ve düşünmesini istediği sorular ise şunlar:

Her an ölmek üzere olan ölümlü bir Dünya, bir ölümsüz tarafından kurtarılabilir mi?

Başka bir yıldızlararası gezegenin himayesi altına girmektense yok olmak daha mı yeğdir?

Yukarıda izah ettiğim gibi, kitapta havada kalan birçok konu vardı ve bunlar beni rahatsız etti. Yazarın tıpkı daha önce okuduğum Işık Tanrısı kitabında hissettiğim duyguları bu kitapta da hissettim. Çok iyi ve kaliteli bir bilimkurgu kitabı okuduğumun farkındaydım; ama zaman zaman "Ben ne okuyorum acaba?" diye kendime sormadan edemedim.

Roger Zelazny, Işık Tanrısı'nda da Bu Ölümsüz'de de benzer bir takım konular işlemiş. Bunlar: mitoloji, yarı insan-yarı Tanrı bir takım yaratıklar, doğaüstü güçler, ölümsüzlük gibi konular. Belli ki yazarımız bu konuları seven bir yazar. Açıkçası benim çok ilgimi çekmese de sizlerin ilgisini çekebilir. Özellikle mitolojiye ilginiz varsa Roger Zelazny ile mutlaka tanışmalısınız.
360 syf.
·13 günde·Beğendi·7/10
Kıyamet sonrası dünyada meydana gelen bir felaketle her şey yok olmuştur. Ancak gezgin bir idealist olan Gordon henüz pes etmemiştir. Geleceğe dair hala umutları vardır çünkü. Tesadüfler sonucu bir anda kendini postacı üniformasıyla topluluklar arası postacılık görevi yaparken bulur. Görevi sadece mektupları taşımak değil, yeni bir ulus fikrini de yeşertmektir. Ancak şartlar kararlı bir idealist için bile fazlasıyla zordur.
* * *
Kitapta bölümler arası kopukluklar vardı, bu durum çoğu kişiyi rahatsız edebilir ama ben o kopuk kısımları hayal gücümle tamamlamaktan hoşlandım. Yazarın yazdığı dönemi dikkate alarak başarılı bir bilimkurgu romanı olduğunu söyleyebilirim.
284 syf.
·8 günde·8/10
İlk kitap Vakıf, kuruluş aşaması ve sonrasında Vakıf’ın iki yüzyıllık zaman dilimini anlatıyordu. İmparatorluğun kaçınılmaz çöküşünü psikotarih matematiksel yöntemlerle hesaplayan Hari Seldon galaksinin iki farklı ucuna birbirinden habersiz iki Vakıf kurulmasını sağlıyor. İmparatorluğun çökmesi ve yeniden yıkıntılarından doğması için otuz bin yıllık bir sürenin geçmesini öngörüyor.

Seldon sayesinde galaksinin iki zıt ucuna kurulan Vakıflar, en iyi, genç ve güçlü olanların orada üreyecekleri, büyüyecekleri ve gelişecekleri iki kurum oluyor. Kaçınılmaz olan barbarlık dönemini otuz bin yıldan bin yıla indirgeyecekleri öne sürülüyor.

Hari Seldon psikotarihin, insanlığın incelenmesinde, eylemlerini önceden tahmin etmeye kalkışmadan, insan kitlelerini yöneten yasaların matematiksel analizini yöneten yasaları tanımladı. Bu psikotarihi Vakıf’ın kuruluşuna var gücüyle uyguladılar. Zaman, yer ve koşullar matematiksel olarak bir bütün halinde işliyor ve böylece Galaktik İmparatorluk’un gelişmesine hizmet ediyorlardı. Bu yüzden İmparatorluk ne yaparsa yapsın çöküşten kurtulamayacak ve bu matematiksel hesaba yenilecekti.

Çöküş sırasında sınır boylarında bağımsız krallıklar görülüyor, Vakıf bunların tehdidi altında kalıyor. Vakıf, komşu krallıkların dinsel merkezi haline gelmiş. İmparatorluk tarafından Vakıf’ın varlığı unutulmuş, sadece bir grup bilim insanının oraya gönderildiği biliniyor, bu zamana kadar haklarında çok bilgileri olmuyor.

İki yüzyılın sonunda Vakıf, çöküş sürecinde olan İmparatorluk dışında galakside en güçlü devlet haline geliyor. Bir avuç bilim insanının oluşturduğu özel bir girişim olmaktan çıkıp büyük bir ticaret merkezi oluyor. Siwenna, İmparatorluk’un siyasal yönetiminden çıkıp Vakıf’ın ekonomik etki alanına geçen ilk eyalet durumunda. İmparatorluk, komutan Riose’un haber vermesi üzerine uzay gemilerini galaksinin en ücra köşesine gönderiyorlar ve keşfe çıkıyorlar. Böylece Vakıf ve İmparatorluk arasındaki savaş da kaçınılmaz oluyor.

İmparatorluk ile savaşın ardından geçen yüzyıldan yani Vakıf’ın kurulmasından üç yüz yıl sonra Katır ortaya çıkıyor. Seldon’ın psikotarih ile öngöremediği bir olay gerçekleşiyor. Vakıf bu zamana kadar krizleri Seldon’ın ortaya çıkmasıyla başarılı bir şekilde atlatırlarken, Katır’ın çıkmasıyla birlikte etkisiz kalıyor.

Katır bir mutant, insanların duygularını yönlendirip zihinlerini ele geçirerek istediği şekilde onları kullanıyor. Bu sayede Vakıf’taki insanları tarafına geçirerek, kendi içlerinde bölerek bozguna uğratıyor. Vakıf’tan Toran, Bayta ve Ebling Mis, Katır’ı durdurabilmek için Trantor’daki kütüphaneye gidip İkinci Vakıf’ın yerini öğrenmeye çalışıyorlar. İkinci Vakıf’ın yerini bulmak Katır için önemli, onlar güçlenmeden eline geçirmek ve kendi hakimiyetini kurmak istiyor. Bu yolculuk sırasında yanlarında olan soytarı Magnifico’nun Katır olduğunu kitabın sonlarına doğru öğreniyoruz.

Katır, insanların zihinlerini yönlendirip istediği gibi hareket ettirirken sadece ona sevgiyle ve şefkatle yaklaşan Bayta’ya dokunmuyor. Duygularına müdahale etmeden sevebilen tek insanı görünce onu ellememeyi tercih ediyor. Mis sayesinde İkinci Vakıf’ın yerini öğrenecekken Bayta ondan beklenmeyecek şekilde lazer silahla Mis’i öldürüyor. Zaten ölüm döşeğinde olan Mis İkinci Vakıf’ın yerini açıklayamadan hayatını kaybediyor. Bayta’nın Magnifico hakkındaki tahminleri doğru çıkıyor.

Kitap kurgudaki olayları daha da belirginleştirirken bizi diğer kitaba ulaştırıyor. Asimov’un yarattığı gezegende hipernükleer motorlu üstuzaya sıçrayan gemilerle, Birinci Vakıf’tan gezegenin zıt ucunda bulunan İkinci Vakıf’a doğru yolculuk yapıyoruz.
240 syf.
Sıradışı bir deneyim. Siyer-Bilimkurgu-Fantazi. Adam hiç okuyan anlar mı endişesi gütmemiş. Yazmış da yazmış. Zaten içtiğin çorbayı da bir yerinden çıkartacaksın diyip mucizevi bir posanın içine hapsetmiş ışığı, ölümü, dostluğu. Harp sahnelerine hayran kaldım. Tasvirler orgazmik biçimde zihinde tasavvur ediliyor. Belirtmek gerekir ki toplamda 7 bölüm var kitapta ama aslında kronolojik bir sıra değil ve okurken 'ne anlatıyorsun sen hocam' dedirtiyor. Başta maymun Tak, kitabın ortalarından sonra insan olarak çıkıyor ve o bölümün sonunda öğreniyoruz ki o bölümden sonra maymun olmuş zaten 1. bölüm aslında 1. bölüm değilmiş. Ardışık bölümlerde ama bu bunun devamı değil ki diyorsun. Kitabın ortasına kadar büyü ile seni kendine çekiyor, 'sabret abicim ben seni ulaştıracağım o göksel düşünce bulutuna.' dedi ve vaadini yerine de getirdi. Teşekkürler Roger Beyimiz. Beyin-omurilik sıvı basıncım tavanda ama büyüksün ve iyi zevk verdin bize. Ölüm tanrısı Yama, saygılar hocam. Siddhartha, yaptın yapacağını sevdik seni.
Ölüm ve Işık, Ölüm ve Güzellik, Ölüm ve Bilim tarih boyu hep ahbaptır birbirlerine ve bundandır zaten estetiğin ve ihtişamın doğuşu.
360 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
İthaki Bilim Kurgu Klasiklerinden okuduğum 8. Kitaptı.
2020 Bkk okuma maratonumuzun 4. Kitabıydı.

Postacı, her ne kadar Bilim kurgu klasikleri içerisinde yer alsa da, distopik yönü daha ağır basan bir kitap. Yazar bir bilim insanı olmasına rağmen kalemi oldukça akıcı.
İstila altında bir ülkede, ana kahraman Gordon, bir Postacı üniforması bulur. Ülkede insanlar yalıtılmış; elektrik yok, üretim yok, hükümet kavramı yok.
Ve Gordon kendisini Postacı ilan edip, kasaba kasaba gezerek yeni bir ulus fikrini, yalanlarla olsa da yeşertmek ister.
Rolünü o kadar güzel oynar ki, haberleşme sistemi olmayan bir ülkede, Postacılık sistemini başlatarak, insanlara umut ve direnme arzusu getirir.

Postacı, en güçlüsünden bir gerçeğe dönüşen yalanlar silsilesi.

Kitabın sonlarına doğru, kadınların birlik olarak savaşa kendi iradeleriyle dahil olmaları ve kendi rollerini belirlemeleri, (feminizme bol göndermelerle) kadının güçlü olmasını, sorumluluk almasını, kendi yeteneklerini de bu mücadeleye katmasını, güzel aforizmalarla anlatıyor. 8 mart Dünya Kadınlar günü arefesinde bu kitabı bitirmek ayrı bir güzel oldu :)

Çok yönlü, akıcı, sarkastik yapısı olan bir romandı. Filmi de varmış, ilk fırsatta izlemeyi istiyorum.

Okumanızı ısrarla tavsiye ederim ;)
David Brin

Yazarın biyografisi

Adı:
Sönmez Güven
Unvan:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 4 okur beğendi.
  • 1.967 okur okudu.
  • 49 okur okuyor.
  • 1.729 okur okuyacak.
  • 44 okur yarım bıraktı.