Taylan Taftaf

Taylan Taftaf

Çevirmen
8.4/10
9,5bin Kişi
·
54,6bin
Okunma
·
6
Beğeni
·
1.514
Gösterim
Adı:
Taylan Taftaf
Unvan:
Çevirmen
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
448 syf.
·3 günde
Sonunda Açlık Oyunları serisini bitirdim.
Sizde de oluyor mu bilmem ama bir seriyi tamamladığımda garip bir hüzün oluyor bende. Karakterlere oldukça alışmıştım oysa.

Dikkar spoiler çıkabilir!

1. ve 2. Kitapta tanıdığımız başına buruk Katniss bu kitapta resmen Başkente karşı direnişin deyim yerindeyse reklam yüzü olmayı kabul ediyor. Alaycı Kuş. Gerçi sıcak çatışmalardan ziyade çekilecek prospotlarda yer alması isteniyor kendisinden. Tabi bu kabule ilk başta sıcak bakmasa da içinde bulunduğu şartlar onu bu isteksiz kabule sürüklüyor. Zaten ilk başta medyatik rol biçilse de senaryoya bağlı kalmasının mümkün olmadığı, Katniss' i Katniss yapanın doğaçlama hareketleri olduğu Haytmitch tarafından çok iyi bilinmektedir. Zaten Katniss de bu görevini doğaçlama olarak yerine getirecektir.

Tüm bunlar gerçekleşirken Katniss psikolojik olarak zor günler geçirmektedir. Peeta' nın tutsaklığı, 12. Mıntıkanın yerle bir edilmiş olması, oyunlar sırasında kaybettiği arkadasları ve bir de Peeta ve Gale arasındaki ikilem onu çıldırmanın eşiğine getirmiştir.

Başkent, isyancılar ve isyancıların başını çeken 13. Mıntıka arasındaki sonu gelmez savaşa şahit oluyoruz. Ancak serinin ilk başlarda distopya tarzında olduğunu düşünsem de yazarın asıl anlatmak istediğinin sadece bu kadarı olmadığını farkettim. İsyancılar ve başkent durmadan birbirini öldüre dursun peki sonra ne olacak? Başkent yıkıldıktan sonra başkan Coin' i yeni bir Snow olarak mı tanıyacağız? Amaç başkentin zalimliğine karşı çıkmaksa savaş denen zalimlik nedir? Seriyi tamamladıktan sonra yazarın ne demek istediğini anladım sanırım. Bir de insan zihnine hükmeden medyanın etkisini bence başarılı betimlemiş.

Derin derin özet çıkarmayacağım. Seriyi gerçekten beğendim hatta okumakta geç bile kaldım diyebilirim. Serinin bir de aynı isimli sinema filmi bulunmaktadır. Ben izlemedim ancak güzel gibi duruyor. Bir göz atmakta fayda var. Tavsiye ederim, keyifli okumalar.
448 syf.
·3 günde
Gerçekten kendine özgü bir kurguya sahip. Başlıyor ve sürüklüyor.

Tabi daha önce serinin 1. Kitabını okuduğum için 2. Kitap daha anlaşılır oldu.
Konu bütünlüğü adına önce 1. Kitabı okumanızı tavsiye ederim. 

Buradan sonrası spoiler içerebilir, uyarayım.

Bilinmeyen bir gelecekte yazarın yarattığı Panem distopyasını birinci kitapta tanışmıştık zaten.

Özetle güçlü ve despot Başkan Snow ülkenin Başkent' i ve bana sömürge eyalet -manda yönetimi- çağrışımı yapan 12 mıntıkaya hükmektedir.

Başkent' in refah ve yaşama seviyesi oldukça iyiyken, mıntıkalarda yaşayan insanların yoksulluk içinde yaşadıklarını görüyoruz. Bir çeşit kölelik hatta daha kötüsü.

Bu ülkede Başkent' in demir yumruğunu mıntıkalar üzerinde tekrar tekrar hissettirmek amacıyla Açlık Oyunları adında oyunlar düzenleniyor. Antik Roma döneminde Gladyatörlerin Arenalarda ölümüne savaşmasını anımsatıyor bana.

Bu oyunlarda mıntıkalardan hasat zamanı kura yoluyla bir kız ve bir erkek savaşçı seçiliyor -kurada savaş becerisi dikkate alınmıyor sadece yaş kriteri var- Bu seçilenlere Haraç ismi veriliyor. Haraçlar belirli bir süre hazırlıktan geçtikten sonra sadece oyun için hazırlanmış platformlarda yada ortamlarda, oyunda yaşayan son kişi kalana kadar birbirlerini öldürmeleri gerekiyor ve bu süreç hem Başkent' te hem de mıntıkalarda insanlara izletiliyor. Hatta bu noktada sponsorlar, bahisciler bile devreye giriyor. İşte 74. Açlık oyunları için kömür madenlerinde çalışan 12. Mıntıka' dan kura sonucu Peeta ve Prim isimleri seçiliyor. Kahramanımız Katniss ise çok sevdiği kardeşi Prim için gönüllü oluyor ve olaylar başlıyor.

Hersey olması gibi giderken oyunun sonlarında Katniss'in zehirli meyve hamlesi ile işler bambaşka bir duruma dönüşmüş, tek kazananı olması gereken bu oyunun, sansasyon yaratacak iki kazananı oluyor.
Bu şekilde 1. Kitap tamamlanmıştı.

Serinin 2. Kitabında ise yani bu kitapta ise Katniss, Peeta ve Haytmitch 12. Mıntıka' da galiplerin yaşadıkları bölgede yaşamaya başlamışlardır. Haytmitch zaten yıllardır burada yaşamaktadır. Daha kaliteli bir hayat sürmelerine rağmen galiplerimiz hiç de mutlu değildir. Özellikle bir çok açıdan durumu daha iyi hale gelen Katniss tam bir psikolojik kaosun içindedir. Önceki hayatında her an beraber olduğu Gale ile olası geleceği çıkmaza girmiştir ve Peeta ile kafası oldukça karışmıştır. Gerçi Katniss de duygularından tam emin olamamaktadır. Peeta ise Katniss ile düşündüğü geleceğin imkansızlığını kabullenmenin eşiğindedir. Son galip ya da akıl hocası Haytmitch ise geçmişin gizemi içerisinde yine alkolik bir haldedir.

Tüm bunların yanında 74. Açlık Oyunlarının sonunda Katniss' in zehirli meyve hamlesi ile ülke içerisinde bambaşka olaylar da gelişmiş hatta Başkan Snow, 12. Mıntıka' ya hatta Katniss' in evine gelerek kendisi ile görüşme yapmıştır.

Çeyrek asır Açlık Oyunları yani 75. Açlık Oyunlarının heyecanı da tüm bunların yanında ilerlemektedir. Bu sefer oyunların galiplerinin mücadele edeceği bir devler ligi planlanmaktadır. Bu da bir önceki oyunlarda galip olan Peeta ve Katniss' in tekrar oyuna dahil olacağı anlamına gelmektedir. Eser bu şekilde başarılı kurgusuyla, her sayfada heyecanı artırarak devam ediyor.

Tabi bende yerine oturmayan bazı yerler de yok değil. İlki Katniss 12. Mıntıkada -ki bu mıntıka diğerlerine nazaran nüfus ve ekonomik olarak fazla gelişmemiştir- çoğunlukla avcılıkla hayatını devam ettiren, babası yakın zaman önce hayatını kaybetmiş bir kızdır. Bu koşullarda yaşarken birden Başkent' le tanışması çok basit, olaya cok kolay adapte oluyor. Diğer bir nokta ise Panem ülkesini despotça yöneten Başkan Snow'un kalkıp Katniss' in evine gelmesi. Bu kadar güce sahip biri uyarmak için de olsa sıradan birinin evini bence ziyaret etmez. Koşullar ne olursa olsun. Burası da biraz zorlama olmuş gibi. Bir başkası ülkenin propaganda politikası olarak Açlık Oyunlarını bu kadar merkeze alması, bu kadar önemsemesi. Yani tüm planların medyatik olması. İşte bu noktalar benim için kitabı biraz daha gerçekçilikten uzaklaştırıyor. Yine de çok bir eser. Ben beğendim ve tavsiye ederim. En kısa zamanda 3. Kitabı da okumayı düşünüyorum.
420 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10 puan
- Geçmişte Kuzey Amerika olarak bilinen Panem ve 13 Mıntıka bir araya gelerek Capitol'ü oluşturuyorlar. Bu 13 mıntıkanın Capitol'e karşı ayaklanmasının ardından 12 mıntıka yenilgiye uğruyor, 13. mıntıka ise yok ediliyor. Kazananların yani gücü elinde bulunduranların geri kalan 12 mıntıkanın bilmesini istediği bir şey var: " İstedikleri zaman, istedikleri şekilde onları da yok edebilirler." Açlık Oyunları da bunu her daim hatırlatabilmek için kullandıkları bir araç. Ölümcül, yıkıcı, vahşi bir araç.
12 mıntıkadan seçilen ikişer kişi olmak üzere toplamda 24 kişinin ölümüne savaştığı bir araç. Sonunda ise tek bir kişi hayatta kalacak ve mıntıkasını rahatlatabilecek. Ancak bunun için yapması gereken bir şey var aralarında küçük çocukların da olduğu diğer 23 kişinin ölümünü izlemek hatta bunu bizzat kendisi gerçekleştirmek.

- Açlık Oyunları Serisi New York Times Bestseller, USA Today Bestseller, New York Times Yılın Unutulmaz Kitabı ve bunlar gibi birçok ödül sahibi bir seri. İlk kitap itibariyle seriyi sadece normal bir fantastik kitaplar dizisi olarak nitelendirmek yanlış olur. Günümüzden çok sonraki dönemleri anlatan Açlık Oyunları her devrin sorunlarını anlatıyor: Yoksulluk, yaşam savaşı, insanların canını hiçe sayan otorite. Suzanne Collins yeni bir düzen, yeni bir ülke, yeni karakterler yaratmakla kalmıyor fantastik öğeleri çok önemli bir konuyla birleştiriyor: "Mutlak hakimiyet sahiplerinin, insanlara gücün kimde olduğunu göstermeye yönelik dürtüleri."

- Açlık Oyunları hayal gücünüzü zorlamanın yanında sizi dünyanın gerçekleri, güç-zayıflık, otorite-halk gibi konular üzerinde de düşünmeye itiyor.

- Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş olmak üzere 3 kitaptan oluşan Açlık Oyunları Serisi bilindiği üzere beyaz perdeye de aktarıldı. Filmlerin tamamını izlememiş biri olarak ilk aşamada kitapları okuyabilecek olmam nedeniyle kendimi şanslı sayıyorum. Kitapları okumak ardından filmleri izlemek için de fazlasıyla sabırsızlanıyorum. Son olarak bu tür kitaplara ön yargınız varsa bunu kırmanızı ve bu seriye bir an önce başlamanızı öneriyorum.
248 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10 puan
Yabana Doğru isimli bir film önermişti yıllar önce bir arkadaşım. Bilmeyen kişiler de olabilir önce bilgi vermek gerek; Yabana Doğru, gerçek bir hikayeden alınan bir kitap olup, Christopher McCandless adlı maceraperest gencin yaşam öyküsünü anlatan bir kitaptır. Yıllar sonra filmi de çekilmiştir. Huyum kurusun, bana tavsiye edilen şeyleri çok geç değerlendiriyorum bu da benim ayıbım. Filmini izlediğim zamanlarda hayata bakış açım, filmin gidişatına ait olan temadan pek farklı değildi fakat yine de dönüm noktası diyebileceğim etki bırakmıştı bende. Küçüklükten beri doğayı ve doğa yürüyüşlerini çok severim. Bunun bende oluşmasını sağlayan kişi babamdır. Kendi öz hayatımla canınızı sıkmak istemem ama birazcık bahsetmeliyim incelemenin gidişatı açısından. Babamla küçüklüğümden beri beraber dağ yürüyüşleri, dağ tırmanışları yapardık. Beni yanında götürür, beraberce hava aydınlanmadan yürüyüşe başlamış olurduk. Bu sayede doğaya karşı engel olamadığım derecede bir sevgi başladı bende. Yalnızca doğaya değil, doğa ile ilgili olan aktivitelere de. Dağ yürüyüşü ve tırmanışına da. Bu türlü naçizane 'yeşil' duygular içerisinde olduğum için bir ihtimal, Christopher McCandless ile tanıştığımda onu çok sevmiştim. Hayatta saygı duyduğum insanlardan birisidir McCandless bu yüzden, onun düşünceleri daha bir 'yeşil' olduğu için belki de.

Lafı çok uzattım, konuya geçelim. Başta da bahsini ettiğim üzere McCandless bir maceraperest idir. Yaşadığı çeşitli olaylar, içindeki karşı konulamaz doğa sevgisi ve düşünceleri neticesinde bir yolculuğa atar kendini. Öyle ki, bu yolculuk farklı olacaktır. Doğa ile iç içe olacak, nasıl şekillendiğini tahmin edemeyeceği düzeyde serüven dolu bir yolculuk olacaktır bu. Kitap ve film genel olarak McCandless'in bu yolculuğunu anlatıyor. Okumayan veya izlemeyenler için daha fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Kitabın bende uyandırdığı 'yeşillikleri' paylaşmam daha doğru olacaktır. Zaten inceleme yazmamızın amacı da bu değil midir?

Gündelik hayatımızdan bahsedelim. Toplumsal hayat dediğimiz olgu kimi insanlara boğucu hatta dayanılmaz gelmiş ve gelmeye devam edecektir. Bunun insanın yapısından meydana gelen bir durum olduğunu düşünüyorum. Şehir hayatının 'griliğini' görür kimi kimseler, 'gri' beton yığınlarının insanların ruhunu da 'grileştirmekten' başka bir işe yaramadığını söylerler. Bu öyle bir griliktir ki, insan ondan bunalır, bundan şikayet eder fakat onu da bırakamaz. Çünkü imkan meselesi devreye girer; bizler genellikle imkan kavramını hayal kavramının önüne koymaya çalışırız. Fakat bunu yıkmış kimi insanlar vardır ki bunlardan biri de McCandless'dir.

McCandless'in tanınmasından sonra birçok insan onun ahmak mı yoksa dahi mi olduğunu tartışmış, çeşitli fikirler sunmuştur. Peki sizce nasıl bir insandır McCandless? Başka bir deyişle toplumsal hayat dediğimiz kavramdan sıyrılmayı başaran bir insan ahmak mıdır yoksa bu fedakarlığı yapabildiği için dahi mi? Bir insan ne diye elinde olduğu tüm imkanları (25 bin dolar civarında para, araba, lisans eğitimi...) bırakıp kendini doğaya bırakmak, bir maceraperest olmak ister? O kadar boğucu mudur bu hayat? İçinde bulunduğumuz hayattan bahsediyorum; okul, para, meslek, faturalar, sorumluluklar, geçim derdi vb. . McCandless belki de bunlardan medet ummuyordu. Ona huzur veren, hayatta bir anlamı olmak anlamına gelen şey maceraperest bir hayattı.

Belki de memnun değildi çoğu şeyden McCandless. Üniversite yıllarında para denilen kavramın insanların statüsünü belirlenmesine oldukça tepkili olduğu biliniyor. Annesinin anlattığına göre bu konu hakkında saatlerce bağırıp çağırabilirmiş. O yıllarda da patlak veren Güney Afrika meselesi ile ilgilenmesi de bunun kanıtı belki de. Ama bana göre bunun en önemli kanıtı, en büyük yolculuğuna başlamadan önce yanındaki bir miktar parayı yakmış olmasıdır. Ve de banka hesabındaki 25 bin dolar civarındaki parayı yola düşmeden hemen önce hayır kurumlarına bağışlamasıdır. Para yakmak gibi bir kavram ne denli aykırı geliyor değil mi? Paraya aslında önem vermediğimizi söyleriz fakat hangimiz para yakabilecek kadar cesuruz ki? Doğada bir statü yoktu, doğada para geçmiyordu belki de o yüzden yollara düştü Chris? Ne dersiniz?

Bu açıdan da kendisine hayran kalmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Sosyal hayattaki zincirlerini kırmış bir 'özgür' McCandless benim nezdimde. Fakat onun hayatında sürekli yanlış anlaşılan bir taraf da var; başıboş bir hayat sürmek midir onun yaptığı? Bu tartışmaya açık bir konu, onun yolculukta çantasında en çok kitap taşıdığı ve bir süre sonra geri dönmek istediği de bilinen şeylerden. Üstelik tanıştığı insanlarda mükemmel bir etki bıraktığı, onların çoğunu etkilediği de su götürmez bir gerçek. Öyle ki, yolculuğunun bir kısmında beraber olduğu dostu Ronald A. Franz'ı dahi etkilemesi de enteresan bir ayrıntıdır. Franz yaşlı bir adamdır, ordudan emekli olmuştur ve evinde yalnız yaşamaktadır. Chris'i oğlu gibi sever, ondan, onun düşüncelerinden oldukça fazla etkilenmiştir. Öyle ki, Franz hayatından Chris geçtikten sonra yaşayış biçimini bile değiştirmiş, "McCandless'vari" bir hayat yaşamaya başlamıştır. Yaşlı insanların düşüncelerini değiştirmenin ne denli zor olduğunu bilirsiniz, Chris yaşlı bir adamda bu etkiye yol açtıysa kim bilir nasıl bir insandı?

Aslında McCandless'in yaşamaya çalıştığı şey başıboş bir hayat değildi, o macera dolu bir hayat istiyordu. Tekdüze, bir gün hatta bir hafta sonra ne olacağının dahi bilindiği bir hayatı kaldıramayacağı için bu hayatı seçmişti belki de? Ayrıca onun kimi olaylara karşı verdiği tepkiler öylesine olgundur ki (filmini izlerseniz daha iyi anlayacaksınız), bu açıdan McCandless çok nadir rastlanabilecek bir insandır bana göre. McCandless kadar olmasa bile hayata bazen "McCandless'vari" bir şekilde bakmamız gerek bana göre. Hayatın 'griliğinden' kurtulmanın nadir yollarından biri de bu belki de. İnsan değişik şeyler yapmalı, takdir edilmeyi beklemeden. Doğaya kaçmalı mesela bir süre, dağları aşmalı, ağaçlara aşık olmalıdır. Chris'in hayatındaki 'değişiklik' kavramının büyük bir kısmını da doğa kavramı oluşturmuştur zaten. Hem bu böyle olmak zorunda da değil midir? Gri hayatın tersi yeşil hayat değil midir? Betonların tersi toprak değil midir? Canım acıyor çoğu zaman, o beton yığınlarının arasına sıkıştırılmış şekilde işkence yapılan ağaçları, çiçekleri gördüğümde. Bazen bir çim demeti görüyorum yamulan kaldırım taşlarının arasından fırlayan. İnatla, hevesle ve can havliyle fırlayan çimler, çiçekler.

Günümüzde ağaç yerine beton dikiliyor, böylesi bir çağda "McCandless'vari" düşünmek gerek diyorum biraz da aslında. Grilerin arasına yakışmıyor yeşiller... Hiçbir zaman da yakışmayacak. Ne olurdu bu kadar modern olmasak, doğanın içinde yaşamaya devam etseydik, gri rengini hiç tanımadan, diye sorarım kendime çoğu zaman. Bu bir isyan değil aslında, insanlara olan dargınlık. Belki de bu bahsettiklerim benim "McCandless'varilik" yapmam için uygun nedenler. Herkesin uygun bir nedeni vardır, olacaktır. Çoğu insan bu boğulmuşluk hissini yaşıyordur eminim, bende dahil. Christopher McCandless ve Yabana Doğru denince bende oluşan duygular bunlardır, naçizane. Kitap incelemesinden çok sosyal içerikli mesaj gibi oldu farkındayım, bunun için de affınıza sığınıyorum.

Son olarak, kitabı okumadan önce filmini izlemenizi öneririm. Kitapta anlatılanlar kronolojik sıraya göre aktarılmamış. Yazar Jon Krakauer'in araştırma sırasına göre yazdığını tahmin ediyorum. Filminde ise olaylar kronolojik sırayla anlatılıyor. Bu açıdan önce filmini izlerseniz çok daha faydalı olacaktır. Bir gün hepimizin grilerin arasında parlak bir şekilde parıldaması değil, daha çok 'yeşermesi' dileğiyle...
300 syf.
·2 günde·10/10 puan
Eski FBI ajanı olan Joe Navarro yıllarca mesleğinde suçluları sorgularken yakaladığı beden dili hareketlerini bu eserinde resimlerle ve örneklerle anlatıyor...

Sözel olmayan davranışları, sessiz olan beden dilimizden öğreneceğimizi ve bu zenginliğin hayatımızın her evresinde bize yol göstereceğini, olaylara yüzeysel değil daha derinden bakıp farklı algılayabileceğimizi anlatan Navarro, bu bilgilerle herkesin ne söylediğini (Beden Dili) biliyor olmamızın keyfini çıkarmamızı öğütlüyor...

Göçmen bir ailenin çocuğu olan Navarro, Amerika'ya taşındığında yaşadığı zorluklar ile insanı gözlemlemeye başlamış ve bu gözlemlerini mesleğinde ilerleterek insanın evrensel beden dilinin, hareketler, bakışlar ve ani tepkilerle neler anlattığı hakkında oldukça geniş bir bilgi birikimi elde etmiş ve bu bilgileri kitaplar ve seminerler ile insanlara anlatmaya başlamış...

Dilimiz ne anlatırsa anlatsın, bedenimiz ona eşlik etmiyorsa, kaçtığımız, yüzleşmek istemediğimiz, öz güven eksikliğimizi ele veren hareketler ile beynimiz bizim dışımızda bedenimizi kontrol edip, karşımızdaki insana bizim hakkımızda daha çok bilgi verdiğini anlatan Navarro, bu tezleri ile bir çok suçluya işlediği suçu itiraf ettirdiğini sade bir dil ile anlatıyor...

Davranış analizi üzerine uzmanlaşmış olan, Navarro bu eseri okuyup, beden dilini çözerken yine de çok temkinli davranmamızı öğütlüyor. Özellikle son bölümü yalanı nasıl tespit edip, gözlemleyeceğimizin bilgilerini verirken, beden dilinin bizi yanıltabileceğini, belki kişinin o an için farklı bir sıkıntısının olabileceğini eklemeyi de unutmuyor...

Beden dilini anlamak için iyi bir gözlemci olmanın ve gözlemi önce kendimiz ve yakın çevremizde yapmamızı öneriyor...

Eser, sade ve anlaşılır bir dil ile yazılmış, çevrisi için de Taylan Taftaf'ı da tebrik ediyorum...
248 syf.
·2 günde·10/10 puan
Filmini izlediğimde McCandless için "ya o deli ya da tüm insanlık" diye düşünmüştüm, hâlâ da böyle düşünüyorum, hangimizin daha aptal olduğuna karar veremiyorum.

Yazın yaylamıza gideriz ailemle, dört kat giyiniriz, yanımızda yağmurluk, bot, çizme, tüfek, kuru sıkı, balta, bıçak, bize gittiğimiz süre boyunca yetecek kadar yiyecek ve daha nice şey olur (avlanmak için almıyoruz tüfeği, ayıyla veya yaban domuzuyla karşılaşırsak diye alıyoruz). Bizim yaylalara gezmek için çıkan doğayı sadece resimlerden görmüş ya da instagrama iki fotoğraf atmak için gelenler de olur. Ayaklarında spor ya da topuklu ayakkabılar, babetler; üstlerinde tişörtler, elbiseler, kısa kollular, şortlarla "ay burası da soğukmuş", "bu nasıl yağmurdur", "sisten de hiçbir şey göremedik", "tuvaletimizi nereye yapacağız yaa", "yılan yoktur değil mi" naraları atar genelde bu kitle. McCandless da bu kitleden sadece bir tık daha donanımlı. Ve gittiği yer de bizimki gibi insanların mayıs-eylül arası olduğu, köye yürüyerek dokuz saat mesafede ve yaşanabilir sıcaklıkta değil. Bu konuda kitapta mükkemmel bir söz var: #108650793. Ben oraya yaşamaya değil, ölmeye gittiğini düşünüyorum. Ve yaptıklarının okuyan herkese ders olacak nitelikte buluyorum. İnsanlar çok kırılgan varlıklar. McCandless'ın baş kaldırdığı; sistem ve tüm insanlıkla birlikte, kendi zayıf doğası da aslında. Zehirlenene kadar da ne kadar zayıf, muhtaç ve acınası olduğumuzu fark edemiyor. Koyunlar dahi bir yiyecekten zehirlendiklerinde, kendilerini tedavi etmek için ne yemeleri gerektiğini içgüdüsel olarak bulabilirken, biz böyle şeyleri ancak ve ancak bir yerlerden öğrenip ezberleyerek yapabiliyoruz. Bu nedenle kendisini yaşamış bir Don Quijote olarak görüyorum. Kurgu kitaplara kendini kaptırmış ve açtığı savaşta, sonunda kendini ölüme sürüklemiş. Filmine bu nedenle bayılmıştım, kitabına da yine bu nedenle bayıldım, benim herkesten ve her şeyden bezdiğim zamanlarda aklımı başıma toplamamı sağlıyor.

Son olarak size kitaptan Nick Jans'ın olayla ilgili fikrini belirttiği mektubu bırakıyorum: https://hizliresim.com/Jn2ITt. Şahsen ben McCandless'a sempati duyuyorum ve ne hissettiğini anladığımı düşünüyorum, bu mektupta belirtilenden farklı olarak, ama geri kalan kısmın altına imzamı atarım.

Esen kalın, kitapla kalın...
300 syf.
·8/10 puan
Kitabın incelemesini yapmadan önce ''Kişisel Gelişim'' türü hakkında bir şeyler söylemek isterim. Öncelikle şunu belitmek isterim bu türe yöneltilen ''kişisel gelişmeyin'' şeklindeki çığlıklara katılmıyorum. Bu tür kitapların varlığını görmezden gelip reddetmek saçma bir yaklaşım olacaktır. Fakat kitap seçme noktasında diğer türlere nazaran çok daha dikkatli seçimler yapılması gerekir. Çünkü her geçen gün yalnızca maddi kazanç sağlamak için, işe yaramaz yüzlerce kitap piyasaya sürülmektedir.

Yazar hakkında araştırma yapmadan bilgi sahibi olunmadan kesinlikle okuma yapılmamalıdır. Mesela hayatında hiç bir başarı göstermemiş bir insanın ''Başarı'' ile ilgili yazdıklarının size pek fazla katkısı olmayacaktır.

Kendi alanında uzman ve deneyim sahibi insanların yazdıkları tercih edilmelidir. İçerisinde yalnızca motivasyon cümleleri olan bir kitabın size çok bir katkısı olmayacaktır. Çok satan kitapların bir çoğu böyledir bunlar popülaritenin bir sonucudur bu sene baktığınızda çok satmıştır. Ancak seneye muhtemelen yazarın adını bile kimse hatırlamayacaktır. Teorik bilgilerin yanında uygulamaya yönelik, pratik içeren kitaplar daha faydalı tercihler olacaktır. Mesela kendi alanımla ilgili bir kitap alırken içerisinde yazarın bir beslenme programı varsa benim için daha değerlidir.

Bu esere gelecek olursak: Mesleğinde deneyim sahibi bir FBI ajanın beden diliyle ilgili fikir ve tavsiyeleri neden işimize yaramasın diye düşünerek okumaya başladım ve pişman da olmadım. Üstelik Marvin Karlıns tarafından bilimsel verilerle de destelenmiş bilgileri içeriyor. Şunu da belirtmem gerekir ki bunu okuduktan sonra bir Sherlock olacağınızı bekliyorsanız maalesef dünya üzerinde henüz öyle bir kitap yer almıyor. Fakat okuduğunuz da sizi insanların davranışlarını gözlemlemeye ve bunlara anlamlar vermeye yardımcı oluyor. Pratik ve uygulanabilir bilgileri deneyerek iyi bir gözlemci olmanıza yardımcı oluyor.

Kitabın görsellerle desteklenmiş olması davranışları yerinde görmenize olanak sağlıyor. Önce bir konuyla ilgili size bilgiler veriyor. Bir davranışı size açıklıyor daha sonra kutucuklara yönlendiriyor. Bu küçük kutucuklarda yaşanmış deneyimlenmiş olaylar anlatılıyor. Daha sonra ise resimlere yönlendiriyor, görsellere bakarak durumu daha iyi anlıyorsunuz. Tabi sizi de bunları denemeye davet ediyor ve yol gösterici bir rol üstleniyor.

Sizleri şu davranış kesinlikle şunu ifade eder gibi saçma ve hiç bir bilimselliği olmayan açıklamalara yönlendirmiyor.''Bu davranış şunun göstergesi olabilir ama şunlara da dikkat etmelisiniz. Şunun üzerine gidip meseleyi daha iyi anlayabilirisiniz.'' şeklinde bir yaklaşımla, bunları uygulatarak sizlere öğretmeye çalışıyor. Özellikle kitabın son kısımlarında yer alan ''Yalancılığın Saptanması''nı çok beğendiğimi söylemek isterim.
Söyleyeceklerim bu kadar.
448 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10 puan
- Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak ve Alaycı Kuş... Birbirinden güzel ve heyecanlı üç kitap. Bir yanda kötülük, güç, acımasızlık diğer yanda dostluk, cesaret. Vahşice düzenlenmiş oyunlar, sefalet, açlık, yitirilenler, aşk... Açlık Oyunları içinde her şeyi bulunduran bir seri.

- Güç isteği bir insana neler yaptırabilir? Bu hırs insanı ya da bir topluluğu hangi durumlara sürükleyebilir? İnsan kendi refahı için diğerlerine ne kadar zarar verebilir? Alaycı Kuş, serinin genelinde sorduğum bu soruların cevabını büyük ölçüde veriyor.

- İlk kitap olan Açlık Oyunları'yla başlayan heyecan Alaycı Kuş ile özellikle son 100-150 sayfada tavan yaparken kitapların ardından filmleri izleyen biri olarak son filmi izlememiş ve kitaba, sonunda ne olacağına dair türlü tahminleri zihnimde kurgulayarak başlamıştım. Şunu söylemem gerekir ki bazı tahminlerimde yanıldım bu benim için son kitabın artılarından biri. Alaycı Kuş; isyanın sembolü, kötülüklere karşı başkaldırının simgesi. İsyan ateşi artık Capitol'un kontrol altına alabileceği noktayı çoktan geçmişken kaybeden taraf kim olacak? Alaycı Kuş aksiyon ve heyecan dolu Açlık Oyunları Serisi için çarpıcı bir son...

- Ve Suzanne Collins... Açlık Oyunları Serisi'yle bize fantastik öğeleri, bilim kurguyu, dramı bir arada yaşatan Suzanne Collins. Serinin üç kitabında da hiç sıkmayan dili ve olayları okuyucuya aktarma noktasında göze çarpan o ustalık. Katniss, Peeta, Haymitch, Effie, Finnick, Snow.. Birbirinden bu denli farklı karakterler ve bu denli zıt karakterlerin birbirleriyle ustaca harmanlanışı.

- Bu tür kitapların "popüler kitap, zaman kaybı, çerez kitap " adları altında çeşitli çevreler tarafından sert bir dille eleştirilmesini asla kabul etmeyeceğim. Açlık Oyunları Serisi gerek kitapları gerekse filmleriyle son derece etkileyici. Seriyle geç tanışmış olsam da iyi ki tanışmışım diyorum. Henüz Açlık Oyunları yolculuğuna çıkmadıysanız sizlere de kitapları ve filmleri şiddetle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar...
248 syf.
MEDENİYETE KARŞI SAVAŞAN ÖZGÜR RUHLU BİR DONKİŞOT'UN HİKÂYESİ:YABANA DOĞRU
Jon Krakauer’in "Yabana Doğru" adlı romanını kitaplar konusundaki zevkine çok güvendiğim bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum. Romanı okumamı tavsiye eden arkadaşım öncelikle kitaptan uyarlanan filmi izlememi (Into the Wild) daha sonra kitabı okumamı önerdiğinde öncelikle bu tavsiyeye bir anlam veremedim. Ancak tavsiyeye uyup filmi izlediğimde kelimenin tam anlamıyla büyülendim ve aynı gün kitabı alıp okumaya başladım. Öyle ya filmi bu kadar muhteşem olan bir eserin kitabı kim bilir nasıl dopdoluydu? Büyük bir beklentiyle kitabı okumaya başladım ancak arkadaşımın daha önce ifade ettiği gibi kitap sondan başlıyordu ve bu durum en baştan sonunu bilerek okumanıza, dolayısıyla heyecanın yitirilmesine neden oluyordu oysa film kronolojikti ve sonuna kadar merak ve heyecan içinde izlenebiliyordu.
"Yabana Doğru" Everest de dahil olmak üzere pek çok önemli tırmanışı gerçekleştirmiş bir dağcı olan Jon Krakauer tarafından kaleme alınmış bir biyografi aslında. Biyografi dememin nedeni, kitabın gerçek bir hikayeye dayanıyor olması ve yazarın bu kitabı yazmadan önce ciddi araştırmalar yapması ve eserini de belgelere dayandırmış olması. Kitabın yazılması talebi Chris’in ailesinden geldiği ve aile de Chris ile ilgili her türlü belgeyi ve yardımı yazardan esirgemediği için bu durum yazarın işini büyük ölçüde kolaylaştırmış. Hatta kitabın sonunda Krakauer aileye bu desteklerinden ötürü teşekkür de ediyor.
"Yabana Doğru"da seçkin bir ailede büyümüş, zeki ve yetenekli bir genç olan Christopher Johnson McCandless’ın 1990 yazında Emory Üniversitesi’nden dereceyle mezun olmasının hemen ardından ortadan kaybolması anlatılıyor. Chris önce adını değiştirip ardından da banka hesabındaki yirmi dört bin doların tamamını açlıkla savaşan bir hayır kurumu olan OXFAM’A bağışladıktan sonra cüzdanında kalan banknotları da yakıp sıradışı deneyimler yaşamak için Kuzey Amerika’yı adım adım dolaştığı bir yolculuğa çıkıyor. Chris’in nihai hedefi Alaska’ya ulaşmak ve orada doğanın kendisine verdiği imkanlarla medeniyetten uzak bir yaşam sürmek. Aşırı derecede hassas ve duyarlı bir genç olan Chris aynı zamanda kitaplara da çok düşkün ve bilhassa Tolstoy, Jack London ve Henry David Thoreau’dan çok etkileniyor. Kitapta Chris’in adı geçen yazarların çeşitli kitaplarında altını çizdiği satırları da okumak mümkün. Tabii Chris’in etkilendiği ya da yanında taşıdığı kitaplar sadece bunlar değil. Bu yazarlar Chris’in en fazla etkilendiği yazarlar olduğu için isimlerini bilhassa zikrettim. Yazımın başlığını “Medeniyete Karşı Savaşan Özgür Ruhlu Bir Donkişot’un Hikayesi” olarak seçmemin nedeni, Chris’in Alaska’ya doğru yola çıkmasında kitapların derin bir etkisinin olması.
Kariyeri “rezil bir 20. Yüzyıl icadı” olarak gören, hayatın insanı bezdiren rutininden çıkmak ve doğanın bir yanıyla vahşi ama bir yanıyla da ruhu derinden tatmin eden kucağına atılarak çözmek isteyen bir gencin hikayesini anlatıyor Yabana Doğru. Kitaptan alıntıladığım şu iki bölüm Chris’in doğaya sığınma nedenleri üzerine fikir verebilecek nitelikte:
"İnsan bazen, nasıl da diğerlerinin usandırıcı konuşmalarının anlamsızlığından ve bütün o görkemli ifadelerden kaçmak, sözcüklerin geçersiz olduğu doğaya ya da zorlu ve uzun işlere sığınmak istiyor. Deliksiz uykulara, gerçek müziğe ya da duyumsamayla suskunlaşmış insan anlayışının kendisine."(s.227)
"En nihayetinde kimseye borcu yoktu ve anne babasıyla akranlarının boğucu dünyasından azat olmuştu. Onların tecrit, güvenlik ve maddi erişim dünyasından... Varoluşun ham nabzından koptuğunu acı içinde hissettiği yerden artık uzaktı."(s.31)
"Çoğu insanın yaşadığı şekliyle hayat beni hiçbir zaman tatmin etmedi. Her zaman için, çok daha yoğun ve zengin bir hayat yaşamak istedim." diyen Chris yollara düşüyor ve çok zengin tecrübeler ediniyor, yollarda tanıştığı insanlarla çok güzel dostluklar kuruyor ama hiçbir yerde sabit durmuyor, kimseye bağlanmıyor, onun bir hedefi var ve o hedefe ulaşmak istiyor. Yolda olduğu süre boyunca ailesiyle hiçbir irtibat kurmayan Chris’in kırgınlıkları, kızgınlıkları, içindeki yangınlar Alaska’ya vardıktan sonra kısmen de olsa hafifliyor ve bu yumuşama onun günlüğüne şu cümlelerle yansıyor: "Mutluluk ancak paylaşıldığında gerçektir."(s.227) Hayatı pahasına koşması gerekirse diye asla sırtında taşıyabileceğinden daha fazlasına sahip olmamaktan yana olan Chris’in geldiği son nokta dikkate değer...
Yüzyılımızın insanı yalnızlığı bir sırt çantası gibi omuzlarında taşıyor. Zaman zaman paylaşma arzusu duysak da neticede yalnız olduğumuz gerçeği yaşadığımız her acı tecrübeyle biraz daha kazınıyor zihnimize. Güvenlerimiz zedelene zedelene artık kimselere bel bağlayamaz hale geliyoruz. Sevginin hiçbir çeşidini derinden yaşayamıyoruz, korkuyoruz, yaşadığımız güven zehirlenmesi kanımıza karışmış, panzehiri bulamıyoruz. Zihnimizin hapishanelerinde, kitapların sıcak kucağında, hayal dünyalarımızda yaşamak daha rahat ve konforlu geliyor, bi’ türlü çıkamıyoruz bu konfor alanından. Arada bir de olsa Chris gibi cesur yürekler çıkıyor ve bizi hayata, yolculuğa, doğaya, hakikati aramaya çağırıyor. Bu çağrıya kulak vermek isteyenler için “Yabana Doğru” doğru seçim. Herkese iyi okumalar…

Eddie Vedder eşliğinde ve altı çizili satırlarımla okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/2017/10/12/995/
300 syf.
·7 günde
Şunu bir düşünün: insan bedeni sözel olmayan binlerce “işaret” ya da mesaj verebilecek bir yapıdadır. Peki öyleyse, bu işaretlerin hangileri önemlidir ve bunları nasıl çözümleyebilirsiniz?

Biz insanlar bazen fərqində belə olmadan bədə dilimizlə ətrafımızdakı insanlara sayısız mesajlar verə bilirik.
Bu kitab FBİ çalışanının öz təcrübələrini əsas alaraq ortaya çıxardığı möhtəşəm bir çalışmadır.

Sözlərimizə diqqət etməli olduğumuz kimi davranışlarımıza da diqqət etsək, çevrəmizdəki insanları az incitmiş olarıq.

Yazarın biyografisi

Adı:
Taylan Taftaf
Unvan:
Çevirmen

Yazar istatistikleri

  • 6 okur beğendi.
  • 54,6bin okur okudu.
  • 522 okur okuyor.
  • 10,3bin okur okuyacak.
  • 432 okur yarım bıraktı.