Ona mutluluğun yolunu öğrettin, şimdi ise onu hüznün yollarına salıyorsun. Dudaklarına mutluluğun ezgisini düşürdün, șimdi ise aynı dudakları hüzünle mühürlüyorsun. Sihirli parmaklarınla yaralarına merhem oldun, şimdi ise o yaraların hemen yanına çok daha derinlerini açıyorsun. Yatağına zevk ve huzur getirdin, șimdi ise aynı yatağa korkular bırakıyorsun. Ona yarattığın tüm güzellikleri gösterdin; şimdi o aşk, yerini utanca bıraktı. Ona hayat kadehinden ölümü. ölüm kadehinden hayatı içirdin. Onu gözyaşlarıyla temizledin ve o gözyaşlarında hayatı da akıp gitti. Ey Tanrım, sen gözlerimi açtığın aşkla beni kör ettin! Yüreğimin ortasına beyaz bir gül diktin ve etrafını dikenli tellerle kapadın.
"Hayır sevgilim... O kuş yaşamalı, karanlık çökünceye ve dünya dönmekten vazgeçinceye kadar ötmeli. Şarkısı dilinden hiç düşmemeli, çünkü o şarkılar kalbime hayat verecek. Kanatları hiç kırılmamalı, çünkü kalbimden bulutları o kanatlar süpürecek."
Onu her ziyaretimde güzelliği ve ruhu bambaşka anlamlar kazanıyordu, o artık tüm sayfalarını ezbere bildiğim, ancak yine de elimden bırakmadığım bir kitaptı. Ruhunun açık, ancak bir o kadar da gizli köşelerine giden yolun aşktan geçtiği, dokunmak için erdem gereken, kelimelerle ifade edilmeye çalışılsa bir anda kaybolabilecek bir kadındı.
Onun hem fiziksel hem de ruhsal bir güzelliği vardı,ancak onu tanımayan birine bunu nasıl anlatabilirim ki?
Hiç ölü bir insan, bir bülbülün ötüşünü, bir gülün kokusunu ya da bir derenin manzarasını hatırlayabilir mi? Prangalara vurulmuş bir esir, şafak vakti çıkan esintinin peşinden gidebilir mi? Sessizlik ölümden daha daha acı değil midir?
Belki de anlatamayacak olmamın nedeni onun güzelliğini hakkıyla parlak renklerle resmedemeyeceğimdendir.