"AÇIKLIYORUM ÇEKİNMEDEN..."
"İstediğin bu değilmiydi sevdiğim, Benim seviyorum seni bırakma beni dediğimi, Amacın değil miydi bilmek, Al işte açıklıyorum çekinmeden, Utanmadan senin gibi korkaklık yapmadan, Evet çıkmıyorsun aklımdan, Çıkamıyorsun güzel gözlüm, Her geçen saniye seni daha çok Özlüyorum, Ve evet hala seni çok seviyorum, Bir o kadarda özlüyorum, Şunuda bilmeni isterim her şeyim, Bir yakınıma sorduğun seviyor mu beni hala? Sorunu yanlış cevapladılar, Haberim var her şeyden sevdiğim... Tek isteğim vardı; Beni benden duyman bil istedim, Çünkü hala deliler gibi seviyorum seni, Her geçen saniyede daha fazla seviyorum, Ölüyorum hasretinden, Ah bir çıkıp gelsen geri, Bu sevgimde,hasretimde sana ölüme kadar Devam edecek her şeyim, Mutluysan dönme kal gittiğin yerde, Mutlu ol sen yeter her şeyim..."
Uçmak için kuş olmak gerekmiyor. Küçük sevinçler olsun, yeter. Cemal Süreya
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Hayatta kalma arzusu için, bazen gel ağla diye uzatılmış bir omuz yeter.. Gel ağla, gel dinlen, gel uyu, gel konuşalım, gel susalım.."      ✍ Nermin Yıldırım
1000Kitap
Hayırlı Cumalar
… İnsan bazen denize düşer ama Yunus Aleyhisselam degildir. Bazen kuყuყa atılır ama Yusuf Aleyhisselam degildir. Bazen hasta olur da Eყüp Aleyhisselam değildir. Ama her insan Rabb’inin nezdinde özeldir. O her kulunu işitir, merhamet eder. Rahman’dır, Rahim’dir. Yeter ki Rabb’ine ყönelsin O'na sığınsın…!
Yaşını başını almış bir günışığı yeter bana Seninle oturup sabahı seyretmek için Kimi sözcükleri öyle çok kullandım ki yaşamımda Konuşamıyorsam buna yor, özür dilerim... Ahmet Erhan
Şiir
Elektronik teknolojisi diplomamı cebime koyduğumda, dünyayı değiştirecek devreler tasarlayacağımı, masabaşında mühendislik yapacağımı sanıyordum. Ama kendimi, bana sadece getir-götür işleri yaptıran, tak-çıkar rutinleriyle ömür törpüleyen o küçük, basık elektronik atölyesinde buldum. İlk günler dükkandaki o havaya aldanmıştım. Herkes gülüyor, çay içiyor, birbirinin hatırını soruyordu. Dışarıdan baksan huzurlu, birbirine bağlı bir aile işletmesi... Ama tezgâhların altına gizlenmiş sinsi bir çark vardı orada. Kimse bana işi öğretmek istemiyordu. Bir gün Remzi’nin yanına yaklaşıp işin detayını sorduğumda, yüzüme o çok övündüğü "dürüst, dobra" maskesiyle gülümseyip lafı geçiştirdi. Sonra arkamı döndüğümde, Begüm’le göz göze gelip fısıldaştıklarını gördüm. Orada anladım; yeni gelene bir şey öğretmek, kendi yerlerinin doldurulabilir olduğunu patrona kanıtlamaktı. Bu yüzden onlar için en güvenli liman, benim arkamdan "Kafası basmıyor, çok yavaş, işi bilmiyor" algısını ilmek ilmek işlemekti. Herkes bir roldeydi. Remzi dürüstlük satıp arkadan kuyu kazar; Begüm menfaati için herkesi satmaya hazır, elit kesime özenip kasım kasım kasılırdı. Emre ise özünde iyi çocuktu ama çevresinin müptelasıydı; dikkat çekmek için gelirinden fazla harcar, özentilik yapardı. Oysa ben şunu biliyordum: Bir erkeği karizmatik kılan üzerindeki etiket değil; başarısı, çabası ve yarattığı maddi güçtür. Baki ise tüm bu tiplerin arasında rengini belli etmeyen, nabza göre şerbet veren bir gölge gibiydi. İşte bu maskeli tiyatronun ortasında, bir aydır boş duran o tezgâha bir gün biri oturdu: Avrupalı Abla. Girişi bile olaydı. Atölyedekiler arkasından "Çok kibirli, çok soğuk, kimseyle muhatap olmuyor" diye fısıldaşırdı. Gerçekten de içeri girdi, kimsenin yüzüne bakmadan köşesine geçti ve o sesi başlattı.