"Insan kavuşmak denen rüzgar esecek diye, bir pencerenin önünde kırk yıl beklermiş."
Alıntı
“Bir saniye öncesinin bin yıl sonrasından daha uzak..."
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Atsız♡
Bir lahza uzaktan seni görmem, Hasretle yanan bağrıma bir damla su oldu. Sensiz geçerek ruhu karartan koca bir yıl, Hissiz ve hayatsız bir ölüm uykusu oldu. Ömrümdeki en korkulu endişe ve duygu, Sensiz yaşamak korkusu oldu... -Hüseyin Nihal Atsız
Zihnin Labirenti: İlkel Ruhun Modern hapishanesi
Zihnin Labirenti: İlkel Ruhun Modern Hapishanesi ​İnsanoğlu, varoluşun şafağından beri görünmez bağlarla birbirine kenetlenmiş tek bir ailenin ferdidir. Modern dünyanın yapay sınırları, bizi ülkelere, dillere, ırklara ve sınıflara bölmüş olsa da, o en derindeki kök asla değişmez. Tıpkı o tekinsiz duvarların arkasında yankılanan, Voyager Altın Plağı'ndaki o kadim Türkçe selamlama gibi: “Sabah şerifleriniz hayırlı olsun.” Yüzünü dijital çağın kör edici ışığından saklayan bir Türk kadınının, Petek Hanım’ın yarım asır önce bir diske bıraktığı bu masum ses; aslında Backrooms’un o soğuk labirentinde insanlığın o hiç bozulmamış ortak özünü, eşitliğini ve ezeli kardeşliğini fısıldar bize. Biz ne kadar uzağa kaçarsak kaçalım, insanlık ağacının dalları aynı toprağa bağlıdır. ​Ancak modern hayatın trajedisi tam da bu sınırların çizildiği yerde başlar. Binlerce yıl boyunca doğayla nefes almış, uçsuz bucaksız topraklarda göçebe ve özgür yaşamış insan ruhu; plazaların birbirinin aynı soğuk koridorlarına, kutu gibi evlere ve sahte bir konfor sunan modern mobilya dükkanlarının yapaylığına zorla hapsedilmiştir. İnsan, fıtratına aykırı olan bu yerleşik düzene uyum sağlamaya zorlandıkça, zihni hastalanmış ve bastırılmış özgürlük çığlıklarını Platon’un Mağarası’ndaki o çarpık gölgeler gibi duvarlara yansıtmıştır. ​İşte Backrooms, dışarıda uzanan fiziksel bir mekân değil; bir beynin kıvrımları gibi kıvrılan, insan zihninin ta kendisidir. İnsan, çocukluğundan ve bebekliğinden beri incinmekten korktuğu, yüzleşmekten çekindiği her travmaya karşı zihninde kalın duvarlar örer. Bu bizim en insani savunma mekanizmamızdır. Tıpkı bir market görevlisinin sert bir tavrından kaçmak için yolumuzu uzatmamız, kendimizi ve zihnimizi boş yere yormamız gibi; sırf o küçük incinme anıyla karşılaşmamak için
Duygu ve Düşünce
İnsan zihninin arka odaları: Modern mağaranın tasarımı
​İnsanoğlu, var olduğu ilk günden beri görünmeyen sınırların ve kendi ördüğü duvarların gölgesinde yaşar. Bugün sinema perdelerinde ya da dijital ekranlarda izlediğimiz "The Backrooms", aslında yabancısı olduğumuz fütüristik bir korku mekanı değil; insanlığın binlerce yıllık göçebe ruhunun, modern betonların arasına sıkışıp kalmış o ilk çığlığıdır. ​Kane Parsons’ın o sonsuz sarı koridorlarında ve laboratuvar duvarlarında yankılanan şey, NASA’nın makro kozmostaki uzay arayışına zıt olarak, insanın mikro kozmozdaki —yani kendi bilinçaltındaki— tekinsiz keşif yolculuğudur. O evrende karşımıza çıkan kablolarla sarılı, onlarca dili aynı anda konuşan o "ilk insan" maketi, aslında modern dünyanın en büyük illüzyonunu yıkan kadim bir gerçektir. ​Dünya bizi sınırlara, ülkelere, dillere ve yapay kimliklere bölebilir. Oysa o maketin arkasında birleşen her bir kablo, insanlığın köklerindeki o mutlak birliği, eşitliği ve kardeşliği fısıldar. Bizler ne kadar ayrışmış görünürsek görünelim, o "ilk anın" saf özü asla değişmez. ​Trajedi ise tam bu noktada, modern hayatın zorbalığıyla başlar. Binlerce yıl doğayla nefes almış, göçebe yaşamış insan ruhu; plazaların birbirinin aynı ofis odalarına, tek tipleştirilmiş şehirlere ve sahte konfor sunan mobilya dükkanlarının o soğuk estetiğine zorla hapsedilmiştir. İnsanlık bu yapay yerleşik hayata uyum sağlamaya zorlandıkça, zihni hastalanmış ve bastırılmış travmalarını Platon’un Mağarası’ndaki çarpık gölgeler gibi duvarlara yansıtmıştır. ​Bu yüzdendir ki, Backrooms’un o klostrofobik dehlizlerinde sinsice dolaşan canavarlar, dış dünyadan gelen uzaylılar ya da mutasyonlar değildir. Onlar; doğasından, özgürlüğünden ve kardeşliğinden koparılan insanın, kendi zihninin arka odalarında kendi elleriyle yarattığı varoluşsal canavarlardır. ​Bizler kendi
Duygu ve Düşünce
Çöle düşeli tam on yıl galiba iki gece, Leyle serenadım boğaz yakan türkülerden...
Şiir